27 Haziran 2017 Salı

Heinrich Böll: Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru


Yaklaşık iki aydır kitaplığımda olan ve okuma fırsatı bulamadığım "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" adlı romanı okuyup bitirdim. Konu ve anlatım itibari ile akıcı, merak uyandırıcı bir eser. Ahmet Cemal'in çevirisi ve Can Yayınlarının basımı ile dilimize kazandırılmış. 

Heinrich Böll, 1917 Köln doğumlu. Kendisi İkinci Dünya Savaşının bizzat içerisinde yer aldığından ötürü, eserlerinde savaşın yıkımlarını görmek mümkün. 1972 yılında Nobel Edebiyat ödülüne de layık görülmüş Alman asıllı yazar. 

Katharina Blum kısa bir roman. Ortada bir cinayet, bir kaçak ve bir de soruşturma var. Buraya kadar her şey sıradan gelebilir lakin seyir böyle devam etmiyor. Böll, eserinde dönemin ahlak anlayışını da oldukça gerçekçi bir şekilde sorguluyor. Basının bir kadının hayatını nasıl mahvedebildiğini ve toplumun kadına, kadınlığa bakış açısını da çok iyi dile getiriyor. Aslında benzer durumlara ülke olarak ne yazık ki aşinayız. Günümüz ilişkileri, sosyal medya kullanımı ve basının insan onurunu çiğneyen karalama kampanyaları ile bir kadının hayatı mahvedilebiliyor. Çok tanıdık ve de çok üzücü. Böll eserini yıllar önce kaleme almış lakin günümüzde hiçbir değişme yok, bu açıdan bence oldukça güncel bir roman. 

Yargının, emniyet kuvvetlerinin insana bakış açısı, toplumsal düzen çatısı altında topluma sunulan birtakım onur kırıcı değerler, insanlık dışı muameleler. 

Eseri bir çırpıda okumanız çok mümkün, özellikle soruşturma süreci etkileyici. Katharina Blum tamamiyle dönem toplumuna tutulmuş bir ayna işlevi görüyor. Toplumsal kurumları da başarılı bir şekilde irdeliyor. İyi okumalar dilerim. 

26 Haziran 2017 Pazartesi

Maurice Blanchot: Karanlık Thomas


"Anne'ın hala sevdiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı geceydi. Anne'ın nefret ettiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı da geceydi. Birbiriyle çelişen terimlerin bulunmadığı, acı çekenlerin mutlu olduğu, beyazın siyahla ortak bir özde buluştuğu mutlak gece. Yine de bu gecede karmaşa yoktu, canavarlar yoktu; bu gecenin karşısında, her zaman göz kapaklarının kapanarak kendisi için meydana getirdikleri kişisel geceyi gözlerini yummadan buluyordu. Bilinci yerinde, zihni açık olarak, kendi gecesinin geceye eklendiğini hissediyordu." 
karanlık thomas ile ilgili görsel sonucu
Karanlık Thomas, Maurice Blanchot'nun 1941 yılında yayımlanan ilk kitabı. Bu aralar Metis Yayınlarından okumalar yapıyorum, daha önce de belirttiğim gibi Kadıköy Kitap Günleri kapsamında Metis standından birkaç kitap edinmiştim. Elimdeki son kitaptı Karanlık Thomas. 

Karanlık Thomas anlatı niteliğinde bir kitap. İçerik olarak Thomas'a odaklanılmış olsa da diğer bir karakter olan Anne ile ilgili kısımlar da bir hayli fazla ve Thomas kadar çarpıcı. Bir var oluş ve yok oluş soyutlamasının orta yerinde duruyor eser, Thomas'ın var oluşunu keşfi ve bunu hemen ölüm ile soyutlandırmasından ibaret aslında bu derin mevzu. Bahsettiğim üzere yer yer Anne giriyor sahneye, Thomas'a hem aynı hem de çok farklı bakıyor. Her ikisinin düşünceleri bir yerde birleşiyor ve buluşma bir nevi kendini yok ediyor. 

Eserin sonunda yazarın "Edebiyat ve Ölüm Hakkı" isimli bir yazısına da yer verilmiş. Aynı zamanda bir sonraki bölümde Jean Starobinski'nin "Karanlık Thomas'yı Okuma Denemesi" adlı yazısı yer alıyor. Bu bölümleri es geçmemenizi tavsiye ederim, zira eseri anlamanıza yardımcı olacaktır. 

20 Haziran 2017 Salı

Jacgues Ranciere: Cahil Hoca (Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders)


cahil hoca ile ilgili görsel sonucu
Son dönemde okuduğum en iyi kitaptan bahsetmek istiyorum biraz. Yazar Jacgues Ranciere, Cezayir doğumlu bir filozof. Cahil Hoca ise eğitim felsefesinden siyaset felsefesine uzanan dopdolu bir kitap. Yayınevi ise Metis.

Eser, Fransız edebiyatı okutmanı Joseph Jacotot'un başından geçen bir zihinsel serüven ile başlıyor. Jacotot'un alışılmadık yöntemi ile -belki de yöntemsizliği demek daha doğru olur- öğrenciler Fransızca konuşmayı ve yazmayı kendisinin yardımı olmaksızın öğreniyorlar, üstelik ellerinde olan tek kitap ile: Fenelon'dan Telemak. Jacotot, bu süreçte öğrencileri Telemak ve öğrenme azimleri ile baş başa bırakıyor. 

"Olgu karşısında duruyordu işte: Açıklayan bir hoca olmaksızın, kendi başlarına öğrenmişlerdi. Bir kere olmuş olan her zaman için mümkündür." 

Ranciere, aslında toplumun temelindeki zeka eşitsizliği hiyerarşisini yerle bir ediyor. Zekaların eşitliğine inanıyor ve buradan yola çıkarak özgürleştiren hoca ve açıklayanın düzeni arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Bir açıklayan yani bir öğretmen olmadan öğrenmek mümkün mü? Ranciere bu soruya evet cevabını veriyor ve felsefesini bunun üzerine temellendiriyor. Bir yandan da bu durumun toplumsal altyapılarını sorguluyor. 

Özellikle öğretmenlerin okuması gereken hatta eğitim felsefesi derslerinde kitap olarak okutulması gereken çok boyutlu bir eser. Bunun yanında çocuk yetiştiren ebeveynlerin de alıp okumasını tavsiye edebilirim. Kitapta "Eşitlerin Aklı" adlı bölümü okumakta ve anlamakta güçlük çekebilirsiniz, bu sizi yıldırmasın. Sakin sakin ve tekrar ede ede okuyabilirsiniz. Özellikle birinci bölüm olan "Zihinsel Bir Serüven"i okurken çok şaşıracaksınız. 

İlk bölümü okuduktan sonra kendime şu soruyu yönelttim: "Tıpkı Jacotot'un yaptığı gibi, sen de kendi kendine bir yabancı dil öğrenebilirsin hatta her şeyi öğrenebilirsin!" Bol özümsemeli okumalar diliyorum. 

18 Haziran 2017 Pazar

Bir Gregory Alan Isakov Sabahı

gregory alan ısakov ile ilgili görsel sonucu

İstanbul'da boğuk, puslu bir hava var. Sanki ertesi gün sıcaktan bunaltmayacakmış gibi, bir garip Haziran havası hakim. Üstelik okulları da kapattık, önümüzdeki cuma yaz tatiline çıkıyoruz. Kocaman bir sene daha geride kaldı, alıştığım pek çok şey oldu. İnsan giderek ardında bırakmayı öğreniyor daha doğrusu ardında bıraktıkları için yıpranmamayı, yoluna bir şekilde devam etmeyi öğreniyor. 

Edebiyat yoldaş oluyor, yollar yollarınızı açıyor ve ruhunuzu özgürleştiriyor. Bu yaz bir özgürleşme yılı olacak benim için. Çantamı ve fotoğraf makinemi alıp uzaklara gitmeyi planlıyorum. Uzun tren yolculukları, bir başıma güneşle birlikte bir garip yolculuk. Önce yapılması gereken birkaç işim var, malum jüriyi bekliyorum. Sonra katılacağım bir yaz kampı var, ardından planlara gönül rahatlığı ile başlayabilirim. 

Yeri gelmişken bugünü Gregory Alan Isakov günü yaptığımı söylemek isterim. Çok sevdiğim bir müzisyen bilhassa "Time Will Tell" isimli şarkısını evirip çevirip dinlerim. Biraz balkon huzuru, biraz da puslu havanın dinginliği için gelsin Isakov. Hep çalsın, hep ruhumuz dinlensin. 

14 Haziran 2017 Çarşamba

Carnivale

carnivale tv series ile ilgili görsel sonucu











Şimdi esasen neresinden başlasam bilemiyorum. Carnivale, öyle bir solukta anlatılabilecek, hakkında şöyledir böyledir denilebilecek bir dizi değil. Eğer özden uzak, sıradan cümleler ile anlatırsam gerçekten üzülürüm. Öncesinde şunu bir çırpıda belirtip yazının gelişme bölümüne geçmek istiyorum: hayatımda izlediğim en iyi kurgu kesinlikle ve tabii en iyi dizi. Algılarımda bomba etkisi yarattı.

Bir karnaval düşünün, gezici bir karnaval. Aklınıza gelebilecek tüm sıra dışı insanlar bu karnavalın içinde, daha doğrusu garip bir müziğin içinde. Kurulan çadırlar, hayal güçlerini zorlayan gösteriler, karnaval insanlarının ilişkileri ve esrarengiz bir genç, Hawkins. 

Diziyi ilk izlemeye başlayanlar dizinin durağan havasından bunalıp izlemeyi bırakabilirler, sakın ola böyle korkunç bir girişimde bulunmayın zira dizi tarihinin en iyi dizilerinden biri karşınızda. Öyle kolay kolay çözüp işin içinden çıkabileceğiniz bir dizi değil Carnivale, aynı zamanda bir çırpıda bitireyim de hemen başka bir diziye ışınlanayım diyebileceğiniz bir dizi de değil. Her bölümün ardından çeşitli boyutlarda bir algı karşaması yaşadığınız için, beyninize yolculuk yapma ihtiyacı duyacaksınız sık sık, ki algıları belirli bir düzleme oturtabilin. Oturuyor mu peki? Eh, orası size bağlı. 

En güzelinden iki ay geçirdim dizi ile. İki sezonda bitirilmiş ve çok büyük bir hata edilmiş. Daniel Knauf gerçekten enfes bir kurgu yaratmış, hayal dünyasından öpülesi! 

Sanırım bir süre Karnaval insanları ile yaşamaya devam edeceğim, ta ki gerçek dünyaya dönmem gerekene kadar. Pek döneceğimi sanmıyorum, nihayetinde "Her elçi kendi evinde" öyle değil mi? 

12 Haziran 2017 Pazartesi

Vanessa Baird: Cinsel Çeşitlilik (Yönelimler, Politikalar ve İhlaller)

vanessa baird cinsel çeşitlilik ile ilgili görsel sonucuGeçtiğimiz hafta Kadıköy Kitap Günlerinde idim. Alışverişimi Metis Yayınları standından yaptım. Ne zamandır okumak istediğim birkaç kitap vardı. Bunlardan biri de Vanessa Baird'in "Cinsel Yönelimler" adlı kitabıydı. 

Kitabın ilk baskısı Metis Yayınları tarafından 2004 yılında yapılmış, okuduğum ikinci baskı ise Ocak 2017 tarihli. 

Cinsel çeşitlilik ile ilgili tüm bilgilerin kısa ve öz olarak toparlandığı ve cinsel çeşitliliğe dair temel bilgiler oluşturabileceğiniz incelikli bir kitap. Cinsel çeşitlilik tüm biyolojik ve toplumsal etkinler ışığında incelenmiş. Temelde ise etkileyici olan hak ihlalleri boyutu ve toplumsal kabul sorunsalı. Kitabın bilhassa güzel bölümlerinden biri de cinsel çeşitliliğin tarihi ile ilgili olan üçüncü bölüm. Tarihten ve pek çok toplumdan örneklerle aktarılmaya çalışılmış bu bölüm. 

Kitabın aktivistler için de bir el kitabı niteliği taşıdığını düşünüyorum. Muhakkak edinip okuyun derim. Heteroseksüel bireylerin yanında cinsel çeşitliliğe sahip bireylerin de okumaları gerektiğini düşünüyorum. Bilgi azlığı ve önyargılar kesinlikle yalnızca heteroseksüel bireylerde değil. Okumaktan ve "ötekileştirdiğiniz" bireyleri anlamaktan imtina etmeyin lütfen. 

8 Haziran 2017 Perşembe

Yüksek Lisansta Mezuniyete Doğru!

2013 yılında üniversiteden öğretmen olarak mezun olduğumda hiç ara vermeden yüksek lisans yapmak niyetindeydim. O dönemde devlette çalışmayı düşünmediğim ve kamu personeli seçme sınavına da hazırlanmadığım için atanmak gibi bir durum benim için söz konusu değildi. İstanbul'da bir sürü özel okula başvuru yapıp epey yorucu bir maceranın içine girdim. Nihayet dünya kadar özel okulun içinden biri ile anlaştım. O dönemde istediğim yüksek lisans bölümleri açılmamıştı. Üniversiteyi okuduğum okulda devam etmek istiyordum, nihayet ertesi yıl istediğim bölüm açıldı ve girdim. 

Kendi branşıma yakın lakin farklı bir branştan yüksek lisans yaptığım için ilk bir yıl ders aşamasında zorlandım. Yoğun çalıştığım için de derslerin hepsini takip edemedim. Bir de başvuru yaptığım tarihten iki ay evvel annem çok ağır bir rahatsızlığa yakalandı. Onun tekrar hayata dönmesi, hem çalışıp hem okuduğum dönemde beni birkaç parçaya böldü. Serde biraz inatçılık var pes etmedik, hem annemi hayata döndürdük hem de öğretmenlik yapmaya devam ettim ve de yüksek lisansa. 

Ders aşamasından sonra iki yıl tez aşamam sürdü. Geçtiğimiz gün nihayet tezimi tamamladım. Jüri hocalarımı belirledik ve tezimi enstitüye teslim ettik. Şimdi büyük bir heyecan ile jüri tarihi bekliyorum efendim. Değişik bir sevinç, gurur verici bir süreç. Şöyle dönüp baktığımda hiç de fena bir tez olmadı sanıyorum ki, daha önce çalışılmamış bir konu olması beni ilk etapta sudan çıkmış balığa döndürse de nihayete erdiriyoruz süreci. Öyle ahım şahım bir tez olmadı farkındayım ama benim içime sindi. 

Bakalım bundan sonra bendenizi neler bekliyor, yaşayıp göreceğiz, biraz sevinip biraz da irkilip yolumuza devam edeceğiz. 

Marguerite Yourcenar: Alexis Ya Da Beyhude Mücadelenin Kitabı


alexis ya da beyhude mücadelenin kitabı ile ilgili görsel sonucu
"En şiddetli heyecanların ne kadar kısa sürdüğünü iyi biliyorum; ölümlü, her yönden ölüme bağımlı varlıkların yakınlaşmasından, ölümsüz olma iddiasındaki bir duygu çıkarmayı istemeyecek kadar. Başka birinde bizi heyecanlandıran şey, neticede ona hayat tarafından ödünç verilmiştir. Ruhun da beden gibi yaşlandığını; en iyilerde bile, tıpkı gençlik gibi bir mevsimlik çiçek açmadan, geçici bir mucizeden başka bir şey olmadığını fazlasıyla biliyorum. Öyleyse dostum, geçip gidene yaslanmak neye yarar?"

Yazımı 1928'de tamamlanan bir eser, içerisinde barındırdığı hislerin ise yaşı yok, epey sonsuza uzanıyorlar. Kitap, Alexis'in eşi Monique'e yazdığı uzun bir mektuptan ibaret. Nihayetinde bir açıklama ya da bir nevi itiraf mektubu da denebilir buna. Oldukça cesurca hem de, hiçbir duygunun üzerini örtmeden, naif bir dille dökülen kelimeler. 

Eser hakkında birkaç okuma yapmasaydım, Alexis'in eşcinsel olduğunu anlamayabilirdim. Karısına bunu anlatmaya çalışıyor, dil ile değil de yalnızca hisler ile. Hatta mektubunun bir yerinde şöyle diyor Alexis: "Birbirimize kitaplar ödünç veriyorduk. Onları birlikte okuyorduk, ama yüksek sesle değil, sözlerin daima bir şeyler kırdığını gayet iyi biliyorduk." 

Eser literatürde nasıl değerlendiriliyor vakıf değilim lakin bir mektup kitap olmasının yanında aslında bir aforizmalar kitabı özelliğini de taşıyor kanaatimce. Yazarın var oluş mücadelesi ve yaşama kaygısı ile ilgili sarf etmiş olduğu cümlelere hayran kalmamak elde değil.

Alexis'in mücadelesini beyhude olarak değerlendirmek istemiyorum, sistematik bir davranışlar bütününün kitabı, boşa giden hayallerin toplamı değil bu eser. Alexis öyle naif anlatıyor ki yaşama uğraşını; okur, içinde devinip duruyor adeta yazılanların. Eserin son cümleleri ise oldukça çarpıcı, belki de hayatım boyunca okuduğum en güzel finallerden biri. Şöyle diyor Alexis eşine: 

"Sıradan ahlaka göre yaşamayı beceremediğimden, hiç değilse kendiminkiyle uyum içinde olmaya gayret ediyorum: tam da bütün ilkeleri reddettiğimiz anda kendimizi vicdani kaygılarla donatmak gerekir. Size karşı, hayatın itiraz edeceği tedbirsiz taahhütlerde bulundum: sizden olabildiğince alçakgönüllülükle af diliyorum, sizi terk ettiğim için değil, bu kadar uzun süre kaldığım için."

4 Haziran 2017 Pazar

Douwe Draaisma: Düş Dokumacısı


douwe draaisma düş dokumacısı ile ilgili görsel sonucu
Düşler istisnasız hepimizin ilgisini çeker. Düşlerimizi etrafımızdaki insanlara anlatır ve kendimizce düşlerimizden anlamlar çıkarmaya çalışırız. Bunlar kimi zaman uçma düşleri, kehanet düşleri, çıplaklık düşleri ve berrak düşler olabilir. Peki nedir bu düşler, neden görülür, beynin düşlerimiz üzerindeki işlevi nedir?

Douwe Draaisma, uzmanlık alanı psikoloji ve felsefe olan, Hollanda'daki Groningen Üniversitesinde öğretim üyeliği yapan bir bilim insanı. Metis Bilim serisinden çıkan Düş Dokumacısı oldukça ilgi çekici bir dille kaleme alınmış. Yazarın akıcı bir anlatımı var, alan dışından okuyucular da kitabı rahatlıkla okuyabilirler. Aslında eser düşler üzerine bir bilim tarihi niteliği de taşıyor. 

Düş Dokumacısı bir yandan düşler ve psikanaliz bağlantısı ekseninde ilerlerken bir yandan da tarihimizde süregelen düş araştırmacılarının ve çalışmalarının peşine düşüyor. Kimi zaman kendi düşlerimi düşünerek okudum, kimi zaman da yazarın vermiş olduğu örneklerle kendimce çözümlemeler yaptım. Yazarın Metis Yayınlarından çıkan diğer eserlerine de göz atabilirsiniz. Draaisma özellikle bellek ve otobiyografik bellek üzerine çalışmalar yapıyor. Düşler, beyin ve bellek ile ilgili bir şeyler okumak istiyorsanız eserleri tam size göre. Keyifli okumalar dilerim. 

1 Haziran 2017 Perşembe

Acı Çikolata: İçinde Yemek Tarifleri, Aşk Öyküleri ve Kocakarı İlaçları Bulunan Roman

"Gördüğünüz gibi, hepimizin vücudunda fosfor elde edecek elementler mevcuttur. Hiç kimseye söylemediğim bir şeyi size söylememe izin verin. Büyükannemin ilginç bir teorisi vardı: Hepimiz içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir. Bunlardan biri parlamaya neden olur ve içimizdeki kibritlerden birini yakar. Bir an yoğun bir heyecan hissederiz. İçimize çok hoş bir sıcaklık yayılır. Bu sıcaklık zamanla yavaş yavaş yok olur. Sonra yeni bir parlama olur ve içimizde bir kibrit yanar. Bu duyguyu yaşayan herkes, kendi içindeki patlayıcıları keşfetmek zorundadır. Bunlar yanarak ruhumuzun beslenmesine yardımcı olur. Yani başka türlü söylersek, bu yanma ruhumuza enerji verir. Bir kişi eğer kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz olur. 

acı çikolata ile ilgili görsel sonucuO zaman ruhumuz bedenimizi terk eder. Karanlıkların içinde el yordamıyla boş yere kendisine besin arar. Ona besin sağlayacak tek kaynağın terk ettiği, soğuktan titreyen o vücutta olduğunu bilmez." 

Meksika'ya uzanan garip ve bir o kadar da ilgi çekici bir hikaye. 
Tita'nın birbirinden leziz yemekleri.
Yemekler kadar güzel ve tutkulu bir aşk hikayesi. 
Aile gelenekleri, çiftlik hayatı, afrodizyaklar, kocakarılar. 
Yazarın oldukça değişik, bir o kadar da keyifli bir üslubu var. 
Pek çok kişinin severek okuduğu romanı ben de severek okudum.
Okuduktan sonra da yakında mezun olacak olan çok sevdiğim bir öğrencime hediye ettim.
Bir yandan leziz yemekler yaparken bir yandan da yemeklerin kıvılcımlarında harmanlanan bir aşk hikayesi okumak istiyorsanız eser tam da size göre. Sizi asla sıradan bir aşk hikayesi beklemiyor bunu da belirtmek isterim. Tita'nın ve Pedro'nun olağanüstü aşkı yemeklerinizi lezzetlendirsin. 

26 Mayıs 2017 Cuma

Mutluluk Veren Bir Kitap Bağışı

İki yıl önce iş sebebiyle İstanbul'un farklı bir yerinden bambaşka, bilmediğim bir yerine taşındım. Memlekette epey kitabım var, üniversiteyi bitirene kadar kitaplığımda biriken pek çok kitap. Uzakta olduğum için onlara dokunamıyorum henüz. Taşındığımdan beri evimde pek çok kitap birikti. Edebiyatı çok seviyorum çok da okuyorum. Blogumda da okuduğum kitapların pek çoğunu paylaşmaya gayret ediyorum. Belki çok büyük bir ifade olacak lakin edebiyat olmasaydı yaşayamazdım herhalde. Soluk almak, su içmek gibi elzem benim için. 

Büyük bir kütüphane oluşturmak gayreti içerisindeydim, sonra uzun uzun düşündüm. Çoğu kitabı okuyoruz ve kitaplıklarımıza yerleştiriyoruz. Sonra orada tozlanıyorlar. Çok sevdiklerimizin yeri ayrı, onlar her daim yanımızda olsun istiyoruz, bir gönül bağı oluşturuyoruz. Fakat kütüphanemizde birikmesi mi yoksa başka başka zihinlerin de bu kitaplarla buluşması mı daha iyi? Ben ikinciyi daha olumlu buluyorum. 

Kararımı verdim ve akabinde bir valiz dolusu kitabımı oturduğum semtin Anadolu Lisesine bağışladım. Elimde valizle okula girdiğimde beni nöbetçi öğrenci karşıladı. O kadar sıcak kanlıydı ki kendisi ile ufak bir sohbet ettik. Hemen valizi elimden alıp beni müdürleri ve edebiyat öğretmenleri ile buluşturdu. Hepsi çok sevindi, öğrencilerin gözleri parladı. Kitapları büyük bir heves ile valizden çıkarıp raflara yerleştirdiler kayıt etmek üzere. 

Öğrendim ki okulun kütüphanesini semt halkına açmışlar. Bu da beni çok sevindirdi. Yalnız okul öğrencileri değil halk da bağışladığım kitaplara ulaşabilecek. Büyük bir mutluluk ve veda ile okuldan ayrıldım. Annem çok duygusaldır, olanları anlatınca ağlamaya başladı. Sanırım herkes çok mutlu oldu. 

Düşünüyorum da, şu hayatta hiçbir şeyi biriktirmemek, bol bol paylaşmak lazım. Ne olursa olsun. Kullanmadığımız tonla eşya var. Bu konuda annemi çok takdir ediyorum. Asla biriktirmez. Yalnızca elzem şeyleri vardır, geri kalanı da hep başkalarına verir. Belki de geçirdiği hastalıktan kurtuluşunu sağlayan budur, kim bilir?

Kışın da dolabımızdaki tüm giysileri ihtiyaç sahiplerine bağışlamıştık. Hatta ben kampanyayı çalıştım okula duyurmuş ve büyütmüştüm. Kolilerce yardım malzemesi göndermiştik. Geçtiğimiz günlerde de patenlerimi, kırtasiye malzemeleri çocuklarını okutan ihtiyaç sahibi bir anneye bağışladım. Bunları farklı bir amaçla anlatmıyorum. Belki bir iki ışık yakarız, naçizane emsal oluruz. Biriktirmeyin efendim, paylaşın. 

21 Mayıs 2017 Pazar

Isabel Allende: Paula


"Aklım bunları ayıklıyor, abartıyor, ele veriyor, olaylar uçup gidiyor, kişiler unutuluyor ve sonunda yalnızca ruhun kat ettiği yol ve açığa vurulduğu o ender dakikalar kalıyor geriye."

Paula henüz çok genç. Bilindik bir dünyanın az bilindik bir hastalığı üzerine kötücül bir ruh gibi çökmüş durumda, eşi ona aşık, Paula da öyle. Sonra onu doğuran annesi, Isabel Allende. Büyük bir sarsıntının içinde. Bu sarsıntıdan çıkışın bir yolu yok biliyor ama yine de büyük bir azimle mücadele ediyor, üstelik bu sefer kızını yazıyor. Hem onu yazıyor hem de onu yaşıyor. 

Paula bana epey dokunaklı geldi, sayfaları çevirirken yutkundum, kimi zaman da zorlandım. Romanda anne-kız üzerinden verilen gerçeği biz de bir süre önce anne-oğul olarak yaşadık. Bundan üç yıl önce kırklı yaşlarının ortasındaki annemin beyin sapında bir pıhtı attı. Ardından uzun bir uykuya daldı, işi bilen birçokları yaşayamayacağını söyledi. Ameliyattan çıkıp yoğun bakıma alındığı ilk gün bir dakika verdiler bana. Onu son görüşüm olabilirmiş, öyle dediler. O bir dakikaya bir dünya sığdırdım ben. Henüz açamadığı gözleri ile bana yaşayacağına dair söz verdi. O bir dakika bir ömür oldu, yamaçlardan akıp süzüldü. 

Sonrası çok büyük bir mücadele. Pek çok insan yalnız bırakıp gitti. Bir süre bocalar gibi oldum. Annem altı ay boyunca konuşamadı, hiçbir şey yiyemedi. Karnına bir hortum taktılar, şırınga ile besledik. Sağ tarafında neredeyse hiç kas gücü kalmamıştı. Sol tarafında da kas gücünde azalma vardı. Yürüyemez dediler, bir daha konuşamaz dediler. Önce soluk almaya başladı, sonra gözlerini açtı. Çok ağladı ama direndi. 

Üç yılını yeni doldurdu, şu an kimsenin inanamayacağı kadar iyi durumda. Yalnız kaldık, yarı yolda bırakıldık ama anne ve oğul birbirimize sarıldık. Şimdi onun gözlerinin içine bakıyorum. Paula'nın ve annesinin yaşadıkları beni çok etkiledi, kendimi bir annenin yerine koydum. Çünkü üç sene boyunca annemin annesi oldum. 

Hayat bir direnç mücadelesi gibi geliyor bana, yol uzadıkça insanın direnci azalıyor. İnsanlar çıkıyor karşımıza, türlü türlü, başka başka boyutlardan, uzak coğrafyaların hecelerinden, dillerinden. Kimi tanıdık geliyor kimi ise epey uzak. Nihayetinde insan yalnız kalıyor, direnç ne kadar azalsa da bitmediği sürece yola devam etmek gerekiyor. Huzurlu uykular diliyorum Paula. 

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Engin Geçtan: Seyyar (Söyleşiler)


"Seyirden çok katılıma eğilimli ve olmakta olana olmaması gerekir demeyi anlamsız bulan biri olarak, genç olsaydım dünyanın geri kalanıyla birlikte çıldırmayı seçerdim." 

Seyyar, Engin Geçtan külliyatının kitaplığıma yerleşen yedinci eseri oldu. Farklı zamanlarda farklı isimlerin Geçtan ile yapmış olduğu söyleşilerin toplamından oluşan bir kitap. Oldukça hoş ve başarılı bir çalışma olmuş. Okuması epey keyifliydi.

Kitapta Engin Geçtan'ın çocukluğundan meslek yaşamına ve dünyaya bakış açısına kadar pek çok ayrıntı bulmak mümkün. Engin Geçtan'ın diğer eserlerini okuduktan sonra Seyyar'ı okumanızı tavsiye edebilirim. Ne zaman dara düşsem, zihnimi negatif düşünceler kaplasa Engin Geçtan yetişiyor imdadıma. Büyük bir heyecan ve itina ile okuyorum kaleminden çıkmış her satırı. 

Oldukça naif ve mütevazı buluyorum kendisini. Bunu eserlerinden anlamak mümkün, inanın sayfaları hiç incitmeden çeviriyorum. Not aldığım kısımları ise özenle defterime geçiriyorum. Engin Geçtan'ın herkesin ufkunu açacak nitelikle bir isim olduğunu düşünüyorum. Muhakkak bir kitabını edinip okumaya başlayın derim. 

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Bleak House



Yazılarımda İngiliz dramalarına ve klasiklerine olan merakımdan bahsediyorum sıklıkla. Bu sefer yine bir İngiliz draması olan 2005 yapımı Bleak House adlı yabancı diziden söz edeceğim. 

Bleak House, Charles Dickens'ın aynı adlı eserinden uyarlanan bir yapım. Toplam 15 bölümden oluşan dizi, seyircisini 19. yüzyıl İngilteresine doğru enfes bir yolculuğa çıkarıyor. Kendinizi dönemin taşra ve kent yaşamı arasında mekik dokurken buluyorsunuz. Oyunculuklar, kostümler ve müzikler... Hepsi muazzam bir bütünlük içinde seyirciye sunuluyor. 

Uzun zamandır ülkeyi kasıp kavuran bir dava, davanın mirasçıları ve bu uğurda yıkılıp giden hayatlar... Dizi sizi bir yandan İngiliz hukukunun çıkmazları ile yüzleştirirken diğer yandan İngiliz kırsallarındaki toplumsal yaşamı da gözler önüne seriyor. Adeta İngiliz tarihi, dönemin tüm ihtişamı ve yıkıntıları ile birlikte dans ediyor. Bunların yanında aşk da var elbette. Eski insanların yaşadıkları aşklara her zaman saygı duymuşumdur. O dönemlerde insanlar arasındaki sevgi bağı, doğadan henüz tam anlamıyla kopmamış olmanın verdiği bütünlük ve mutluluk, hepsi bana çok güzel ve değerli geliyor. 

Bir sürü duyguyu içinde barındıran, yitirilen hayatlara rağmen oldukça umut verici sonlanan bir yapım Bleak House. Şapka çıkartmaktan öte söyleyecek bir sözüm yok. Beni müthiş bir yolculuğa çıkardığınız için minnettarım. 

8 Mayıs 2017 Pazartesi

David Vann: Bir İntihar Efsanesi


david vann bir intihar efsanesi ile ilgili görsel sonucu
"Granit mezar taşı benim kendi ihtiyaçlarıma da oldukça uygun. Ona çiçek götürüp eskiden olduğu gibi onunla oturuyorum, artık spagetti yapmam da gerekmiyor. Kıyıya vuran dalgaların sesini dinliyor, bir buzçiçeğini parmaklarımın arasında gıcırdatıyor, yükseklerdeki maviliğe gözlerimi dikiyorum. Bazen de ısrarlı bir kanat çırpıştan ümitlenerek, babamın sonunda hayata döndüğünü hayal ediyorum neredeyse."

Amerikalı yazar David Vann, "Bir İntihar Efsanesi" adlı öykü kitabında okurlarını Alaska'ya götürüyor. Sis bürümüş dağların ardında buzullar, kalın kar tabakaları, balıklar, ormanların içerisinde saklı kalmış göller, küçük dağ evleri ve ıssız bir yaşam. 

Kitabın tamamı bir kurgu değil, yazar David Vann'ın hayat hikayesi oldukça ilginç. Ailesinde pek çok intihar vakası var, sanıyorum bir ölçüde yazarın hayata tutunma biçimi yazmak. Özellikle babasının intiharından sonra zor dönemler geçiriyor Vann. Öyküler konu bakımından oldukça etkileyici, bazı bölümlerde tokat yemiş gibi hissediyorsunuz. Konu itibari ile yazar oldukça güçlü bir yerde duruyor. Diğer eserlerini okumadım lakin edebi açıdan biraz daha iyi olabilir diye düşündüm öykü kitabını okurken. Genel olarak bakıldığında böylesi bir acının kelimelere dökülmüş olmasını çok kıymetli bulduğumu belirtmek isterim. Acının üzerine yazmak kolay olmasa gerek. 

Güzel bir okumaydı benim için, Alaska'dan öyküler okumak istiyorsanız sizin için doğru bir seçim olacaktır bu eser. 

4 Mayıs 2017 Perşembe

Paramore: Told You So

paramore told you so ile ilgili görsel sonucu

Paramore'un 12 Mayıs tarihinde yayınlanacak olan "After Laughter" adlı yeni albümünden bir şarkı daha geldi gün itibari ile. Nasıl büyük bir mutluluk, nasıl güzel bir neşe var üzerimde anlatamam. İkinci şarkı ve klip "Told You So" adlı şarkıya geldi. İtiraf etmem gerekir ki şarkıyı albümün çıkış şarkısı olan "Hard Times"dan daha çok sevdim. Şarkı mis gibi, özlediğimiz Paramore kokuyor. 

Albümün hepsini dinlemeden genel bir yorum yapmak çok doğru olmayacak belki ama ben bu albümü Paramore'un olgunluk dönemi albümü olarak değerlendiriyorum. Hayley Williams giyiminden kuşamına  çok daha sade. Artık karşımızda hoplayan, zıplayan rengarenk saçlı o uçarı kız yok. Daha sade, daha dingin bir Hayley Williams var. Bu yüz ifadesinden ve mimiklerinden bile belli oluyor. 

Öyle zannediyorum ki çok güzel bir albüm bizi bekliyor. Sabırsızlıkla bekliyorum!

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Thomas Mann: Buddenbrooklar (Bir Ailenin Çöküşü)


thomas mann buddenbrooklar ile ilgili görsel sonucu"Yaşamdan hep nefret mi ettim? Bu temiz, acımasız ve zorlu yaşamdan hep nefret mi ettim ben? Budalalık ve yanlış anlaşılma! Ben kendimden nefret ettim, yaşamın yükünü taşıyamadığım için yalnızca kendimden nefret ettim ben. Ama ben sizleri seviyorum... Bütün mutlu insanları seviyorum, çok yakında dar bir zindana girerek sizlerden ayrı kalmaktan kurtulacağım. Sizlerin sevdiği şey yakında benim içimde olacak ve ben sizlerin yanında ve sizlerle birlikte, sizlerin içinde olacağım... Hepinizin yanında ve içinde!" 

Buddenbrooklar, Thomas Mann'in henüz 25 yaşında 1900 yılında kaleme almış olduğu ilk romanı. Mann ve edebiyat dünyası için bir ilk eser olması bakımından oldukça önemli. 

Eserde, Almanya'nın kuzeyinde yaşayan köklü ve varlıklı bir aile olan Buddenbrooklar anlatılıyor. Aile şirketlerinin itibarını korumaya çalışan, yıllarını köklü aile geleneklerinden alan ve değişen dünyaya rağmen bu gelenekleri devam ettirme çabasında olan büyük bir ailenin yükselişine ve çöküşüne tanıklık ediyoruz roman boyunca. 

Eserden oldukça etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Mann'in karakterleri çok canlı, karakter betimlemeleri ise büyüleyici. Kitabı okurken karakterlerin adeta roman sayfalarından çıktıklarını göreceksiniz kimi zaman. Her karakter oldukça detaylı bir şekilde işlenmiş. Thomas Mann, Buddenbrook ailesini anlatırken rotasını dönemin Almanyasına ve bilhassa Kuzey Almanya'ya da çeviriyor. Dönemin toplumsal yaşamı, insan ilişkileri, ahlak anlayışı ve burjuvazinin çöküşü çok net bir şekilde işleniyor. Mahkemeleri, toplumsal kabulleri, ikiyüzlülükleri, aile ilişkilerini ve dönem Avrupasının bakış açısını da büyük bir resim halinde görebiliyorsunuz. 

Hacimli bir roman olduğuna bakmayın, her sayfayı büyük bir merak ve istekle çevirdim. Buddenbrooklar sıradan bir roman değil, bana göre toplumsal özellikleri olan çok katmanlı bir roman. Bir aileyi bu kadar geniş açıdan anlatmak üstelik bunu 25 yaşında iken yazmak kesinlikle büyük bir yetenek ve emek ürünü diye düşünüyorum. 

Roman içerisinde en sevdiğim kısım sanırım Thomas Buddenbrook'un bir iç aydınlanma yaşadığı kısım oldu. Ölmeden bir süre önce hissetikleri, hayata dair düşündükleri ve yapmış olduğu sayfalar dolusu enfes sorgulama beni çok etkiledi. Thomas Mann özellikle bu satırlarda sanatını konuşturmuş diyebilirim. Kitaplığımdan sevgiler ve minnetler yolluyorum Mann. 

22 Nisan 2017 Cumartesi

Koca Dünya














Bilinmedik bir ormanın içinde bir su kenarı, yaprak hışırtıları, boyası atmış küçük bir tekne. Ağaçların arasından sızan güneş ışığı, anne ve babası olmayan iki çocuk, doğanın sesleri. Doğaya sığınma cesaretini gösterebilen iki koca dünya. Bir abi bir kız kardeş ya da sadece onlara göre böyle. 

Gece, sis ve el fenerleri. Motor tamiri, alın teri, bir cinayet bir bıçak. Kimsenin sizi bulamayacağı bir yer, hayvanlar, babalar ve babasını arayan yaşlı bir kadın. Surete ışık tutan bir deli, dünyanın tüm nimetlerinden arınıp doğaya sarınmış iki koca dünya. 

Süslü sözcükler yazacak değilim üstelik zihnimde hala filmin müzikleri. Bir yanda Zuhal'ın saçları, diğer yanda abisinin paslı elleri. İnsanın en büyük günahının doğadan kopmak olduğunu düşünürüm. Sanki başımıza ne gelirse doğadan kopmamız yüzünden. Bunca keder, acı ve vicdan azabı. 

Reha Erdem'in son filmi Koca Dünya'dan bahsediyorum. Her karesi bir fotoğraf gibi, şiir gibi, rüya gibi. Yer yer Beş Vakit'in izleri, Hayat Var'ın izleri. Ağaç tepelerinde doğayı dinleyen çocuklar, su kenarında doğaya uzanan çocuklar, doğayı ölü bedenleri ile kucaklamak ister gibi boylu boyunca uzanan çocuklar. Reha Erdem sinemasının en güçlü yanlarından biri bu, doğaya uzanan insanoğlu. Her bir ses her bir görüntü sanki doğadan kopuşumuzun vicdan azabı. 

Gönülden teşekkürler Reha Erdem. 

Tigran Hamasyan: An Ancient Observer














Tigran Hamasyan yeni albümü ile beni çok mutlu etti. Bir süredir "An Ancient Observer" ismini vermiş olduğu yeni albümü sayesinde huşu içindeyim. Albümden "Markos and Markos" adlı çalışmaya 19 Nisan tarihi itibari ile çok güzel bir video da geldi. 

Hamasyan'ı ilk kez 2015 yılı Haziran ayında Aya İrini Kilisesinde dinlemiştim. Kendisi ile ilgili yazdığım yazılarda bundan sıklıkla söz ediyorum. O akşam Aya İrini'nin önündeki yeşil çimlerde oturup konseri beklediğimi hatırlıyorum. Nasıl da heyecanlanmıştım. Aynı şekilde kendisini görebilmek ve dinleyebilmek de çok hoş bir deneyimdi benim için. 

Ben Tigran Hamasyan'dan bahsederken sürekli "Hamasyan Mucizesi" tanımlamasını kullanırım. Sanıyorum ki dünya üzerinde en çok sevip dinlediğim müzisyen de kendisi. 
Özümüzdeki sanat ve müzik bu olmalı diyorum onu dinlerken. Düşler, dağlar ve dualar bizimle olsun. 

21 Nisan 2017 Cuma

Cesare Pavese: Ay ve Şenlik Ateşleri


cesare pavese ay ve şenlik ateşleri ile ilgili görsel sonucu
"Ne anlama geliyor bunlar? Yalnızca çekip gitmenin keyfini tadabilmek için bile olsa, insanın bir köyü olması gerektiği anlamına. Köy, insanın yalnız olmaması demektir; insanlarda, bitkilerde, toprakta sizden bir şeyler olduğunu bilirsiniz, orada olmadığınızda bile köyünüz sizi bekler."

Yaklaşık bir hafta önce Pavese'nin "Tepedeki Ev" adlı romanını okumuştum. Bir de yazı yazmıştım roman ile ilgili. Hazır Pavese yazınına girmişken bir başka romanı olan Ay ve Şenlik Ateşleri'ni de okumak istedim.

Ay ve Şenlik Ateşleri, Pavese'nin olgunluk döneminin en başarılı yapıtı sayılıyor. Tıpkı Tepedeki Ev'de olduğu gibi bu romanda da karşımıza İtalyan köylerinden, kasabalarından ve kır hayatından kesitler çıkıyor. Genç bir adam olan Anguilla, doğup büyüdüğü köye geri dönüyor. Yakından tanıdığı insanların dönüşümlerine şahit oluyor. En yakın arkadaşı Nuto ile vakit geçiriyor ve dertleşiyor. Romanın kimi yerlerinde Anguilla'nın geçmişine dönülüyor kimi yerlerinde ise Anguilla'nın dönüşü sırasında yaşananlara, yani şimdiki zamana geçiliyor. Bu romanda da yine bir savaş teması hakim. Pavese'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşamış olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda bu temayı romanlarında işlemiş olmasını daha iyi anlayabiliyoruz. Nitekim savaşın İtalyan yarımadası üzerindeki yıkımını ve insanların yazgılarını da sorguluyor yazar. 

Cinto, İrene, Silvia, Nuto ve kırsaldaki pek çok insan... Romanı bitirdikten sonra insanın içini hafif bir hüzün kaplıyor. Sanki romandaki olay örgüsü devam ediyormuş ve siz uzak bir yerlerden gelip dahil olmuş ve sonra romanı bitirip çekip gitmişsiniz gibi bir his. Roman dilimize Rekin Teksoy tarafından çevrilmiş. Bunu da belirtmeden geçmek istemem. 

Kitabın bir bölümünde Anguilla ve Cinto arasında geçen şu diyalog beni çok etkiledi, buradan paylaşmak istiyorum: 

"Az önce kadınlar konuşurken ben ona bakınca niçin gözlerini yumduğunu sordum. Hemen içgüdüsel olarak gözlerini yumup böyle bir şey yaptığını kabul etmedi. Gülmeye başladım ve çocukken benim de aynı oyunu oynadığımı söyledim ona; böylece yalnız görmek istediğim şeyleri görmüş olur, gözlerimi yeniden açıp her şeyi eskisi gibi bulunca sevinirdim. Bunun üzerine keyiflenerek dişlerini gösterdi, tavşanların da böyle yaptıklarını söyledi."

Paramore: Hard Times

paramore hard times ile ilgili görsel sonucu

Uzun bir aradan sonra Paramore "Hard Times" isimli çalışmaları ile geri döndü. Dün youtube ana sayfamda görünce çocuklar gibi sevindim. Yıllar Paramore'u biraz pop rock çizgisine itti. Grup elemanlarından ayrılanlar oldu ama yollarına güzel bir çizgide devam ettiklerini düşünüyorum. Hala büyük bir heyecanla dinliyorum. Lise yıllarımdan gelen bir gönül bağımız var. 

Hayley Williams ışığı olan bir solist. Hard Times'ı ilk kez dinlediğimde biraz yadırgadığımı itiraf etmeliyim. Ardından birkaç kez daha dinledim ve kulağa oldukça hoş geliyor, eğlenceli bir şarkı. Aynı zamanda şarkıda Zac Farro'nun da izlerini görüyorum. Paramore'a geri mi döndü bilemiyorum ama kendisini görmek beni çok mutlu etti. Tabii gözler gitarda Jeremy Davis'i aramadı değil. 

Nitekim ben çalışmayı çok sevdim, Paramore'un müziği bir değişim halinde. Bence güzel bir seyir izliyorlar, Hard Times'ı dinleme devam. Geriye 12 Mayıs'ta çıkacak olan yeni albümü beklemek kalıyor. Tüm albümü dinleyip yine ufak bir değerlendirme yaparım. Şimdi şarkının tadını çıkarma zamanı. 

18 Nisan 2017 Salı

Broadchurch Dizi Finali

broadchurch ile ilgili görsel sonucu

Her Salı sabahı gözlerim nemleniyor ekran karşısında, sebebi pek çok yazımda belki sizleri bunaltacak kadar anlattığım İngiliz draması Broadchurch. Üçüncü sezon ile birlikte bugün dizi finalini yaptı. Trish Winterman dosyası da böylece kapanmış oldu. 

Dönüp Broadchurch kasabasına baktığım zaman pek çok silüet beliriyor gözlerimin önünde. Sakin ve huzurlu bir kasabadan sırlarla dolu bir kasabaya dönüşümün iç sesleri... 

Geçtiğimiz bölümde tüm kadınların Trish Winterman için kasabada buluşup ona destek olmaları beni çok gururlandırdı. Dizinin alt metinlerinin çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında dizinin başından beri Alec Hardy ve Ellie Miller karakterlerine can veren yetenekli oyuncular David Tennant ve Olivia Colman da büyük bir alkışı hak ediyorlar. Alec ve Ellie karakterleri bu kadar kuvvetli olmasaydı bu seri asla bu kadar kaliteli olmazdı. Az önce izlediğim son bölümde Mark ve Beth'in yaptıkları konuşma beni çok etkiledi, gözlerim nemlendi. Oğullarının ölümünün ardından değişen bir hayatın iki büyük tanığıydı onlar. Geçmişe dönüp baktığımızda Mark'a kızdık, Beth'in tarafını tuttuk. Belki bir ümit Beth Mark'ı affeder ve her şey eskiye döner diye düşündüm lakin olmadı. Birbirlerini bunca zaman tanıyan ve seven insanların nasıl birbirlerini tanıyamaz ve sevemez hale geldiklerini hiç anlayamıyorum. Sanırım ömrüm boyunca da bu sorunun cevabını ne kendimde ne de hayatın herhangi bir yerinde bulamayacağım. 

Muhteşem bir üç yıl ve muhteşem üç sezondu. Son bölümün son sahnelerinde umut aşılayarak gittiğiniz için minnettarım. Her şey için teşekkürler Broadchurch!

17 Nisan 2017 Pazartesi

Fernando Pessoa: Huzursuzluğun Kitabı


huzursuzluğun kitabı ile ilgili görsel sonucu
"Yaptığım, düşündüğüm, olmuş olduğum her şey bir teslimiyetler toplamından başka bir şey değilmiş; ya ben olduğumu sandığım sahte varlığa teslim olmuşum, çünkü ondan başlayıp da dışa doğru hareket etmişim; ya da soluduğum havayla bir tuttuğum koşulların ağırlığına. Gözümün önündeki perdenin kalktığı şu anda, ansızın yapayalnız kalmış, kendini her zaman vatandaşı saydığı yerde sürgün olarak bulmuş bir varlığım. En içten düşüncelerimde bile, ben, ben değilmişim." 

Pessoa, Portekiz edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Huzursuzluğun Kitabı, temel özellikleri ile bir anlatı lakin yer yer de bir roman esintisi ile ilerliyor. Aslında bir aforizmalar kitabı özelliğini de taşıyor diyebilirim kanaatimce. Can Yayınlarından çıkan eserin çevirisi Saadet Özen'e ait. Çevirmenin kitabın başında bir önsözü bulunmakta. Benim gibi ilk kez Pessoa ile tanışacaklara tavsiyem muhakkak önsözü okumanız yönünde olacaktır. 

Eser sizi uzun bir yolculuğa çıkaracak. Okurken etrafınızdaki gürültülerden kendinizi yalıtmanızı ve oldukça dingin ve yavaş bir okuma seyri izlemenizi tavsiye ederim. Henüz eseri bitirmedim, öyle bir çırpıda bitirilebilecek bir yapıda değil zaten. İçerisinde Pessoa'nın yaşamak uğraşı ile ilgili tüm düşüncelerini bulacaksınız. Çoğunlukla bir yıkımı anlatan, insanın var oluş dramı üzerine ilerleyen bir metin. Ben oldukça etkilendiğimi itiraf edebilirim, keyifli okumalar dilerim. 

16 Nisan 2017 Pazar

Tom Robbins: Parfümün Dansı


parfümün dansı ile ilgili görsel sonucu
"Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız. 
Pancardan almamız gereken esas ders şudur: İnsan, yanağındaki ilahi renge, içindeki doğal pembeliğe sarılmalı; yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olmak da, insanın masmavi kesildiğinin resmidir. Çivit kadar mavi. Onun da ne anlama geldiğini bilirsiniz:
Çivit.
Çivitiyor.
Çivitti."

Bir haftalık bahar tatilimi enfes bir kitap ile bitirmiş bulunmaktayım. 
Birkaç tane enteresan insan düşünün. Birkaç tane farklı şehir ve birkaç tane farklı hikaye. Üzerine bir de keçi ayaklı Pan'ı ekleyin. Ardından bir parfüm düşünün, bu birkaç tane insanın peşinden koştuğu. Sonra  bir adet pancar düşünün, bu birkaç tane insanla müthiş bir organik bağı olan bir pancar. Ortaya ne çıkıyor dersiniz? İnanmayacaksınız belki ama ortaya mükemmel bir roman çıkıyor. 

Yaşam, felsefe, ölümsüzlük, bilim, doğa, beyin, koku, ruh, tarih, coğrafya, müstehcen zamanlar ve buna mukabil sarsıntı dolu hikayeler. Hepsinden biraz var hatta belki kafanızı kurcalayacak kadar çoklar. 

Roman bittikten sonra şöyle düşündüm; "Yetenekli birileri çıksa da bu güzide romanı enfes bir film halinde beyaz perdeye taşısa. Ne de güzel olurdu. Elbette asla kitabın önüne geçemezdi ama renkli dünyalarımız ve Pan'ın hatırına bizi seyirlik bir yolculuğa çıkarabilirdi."

Alobar ve Kudra'ya selamlarımı iletiyorum, romanı henüz bitirdim. Biraz ölümsüzlük rüyalarına dalsam iyi olacak. Nice ölümsüz günlere efendim. 

12 Nisan 2017 Çarşamba

Cesare Pavese: Tepedeki Ev

"Not: Şu anda bu kadar ferahlasam da sanma ki mutsuz anlar olmadı, olmuyor. Ama sana hangileri olduğunu söylesem anlamazsın. Bir kez daha inandım ki her şey bir savaşta olduğu gibi: Anlatması olanaksız." 

Pavese'yi ilk olarak Tezer Özlü sayesinde tanıdım. Pek çok kişinin de Tezer Özlü sayesinde tanıdığına inanıyorum. İki güzel kalem. İki duygu, iki dram. 

Tepedeki Ev, bir adamın yaşamını anlatıyor. Bir öğretmen, İtalya kırsallarında bir tepede. Savaş yılları, savaşın İtalyan yarımadasında bıraktığı izler, radyo yayınları, bir tepenin ardında buluşup sohbet eden insanlar, faşistler, muktedirler ve tüm bu savaş döngüsü içinde yaşam mücadelesine devam eden insanoğlu. 

Romanın bir yerinde Cate ile Corradino arasında şu diyalog geçiyor, Corradino şöyle söylüyor: 

"Birlikte aylar, yıllar tüketilir, sonra olanlar olur. Bir randevu kaçırılır, bir ev değiştirilir ve her gün görüştüğün birinin artık kim olduğunu bile bilemezsin."

Öyle değil mi sahiden, Pavese'den alıntıladığım şu yukarıdaki cümle günümüz insan ilişkilerini, samimiyeti ve vefayı olduğu gibi özetlemiyor mu? 

İster savaş yıllarında olun ister günümüz dünyasının büyük kentlerine sıkışmış olun. Özümüzü ve doğamızı giderek kaybediyoruz. Birileri diğerleri ile aramıza bir şeyler sıkıştırıyor, katı bir mizaç, zalim bir yüz olup çıkıyoruz. Oysa Pavese'nin anlattığı savaş yıllarında bile insanlar kırların kıymetini biliyor, yeşil tepelerin, yaşamın öneminin, bir araya gelip şarkılar söylemenin, savaşa inat dans etmenin... Evet umutlu bir yazar değil Pavese. Oldukça karamsar lakin bir o kadar gerçek. Corradino'nun duygularının kıpırdadığı anlar var kitapta. İşte okurken onları yakalayın ve keşfedin derim. Derinden. 

9 Nisan 2017 Pazar

Max Frish: Homo Faber

"Ölüme hazırlanış: Raporlar, mektuplar, cep defterleri gibi belgelerimin hepsi yakılsın, hiçbiri doğru değil. Dünyada olmak ışıkta olmaktır. Mesleğimiz herhangi bir yerde eşek sürmek (geçenlerde Korinthos'taki yaşlı adam gibi) ama önemli olan, ışığa dayanmaktır (çocuğumuzun şarkı söylediği zamanlar gibi), katırtırnakları, asfalt ve deniz üzerindeki ışıkta söneceğini bilerek sevince dayanmak, zamana dayanmak ya da bir andaki sonsuzluğa. Sonsuz olmak: var olmuş olmak."

Teknik bir adam, Faber. Bir uçak yolculuğu sonrası yaşadıkları, dünyasını tesadüflerin çarkını çevirdiği bir sirk haline getiren peşi sıra olaylar. Yaşamın duygularla mı dönenip durduğu yoksa duygusuz bir yaşamın mı insanı dinç tuttuğu üzerine bir akış. Kızı ile karşılaşması, bir gemi yolculuğunda. Sonra Hannah. Yıllar sonra yaşanan acı bir ölüm. Bir ameliyat, Atina ve ardı sıra pek çok ülke. İnsanların var oluş biçimleri. 

Gerçekten bir ritmi mi vardır yaşamın, süregelen bir düzeni mi bizim asla bozamayacağımız cinsten? Yoksa yaşam tamamen tesadüfi midir, Batı'nın tekniğinden uzak Doğu'nun zamanına ve kaderine yakın. Hangi taraf daha mutlu? Hangi taraf daha pervasız? Hangi tarafın dizginleri elinde? Tüm bu sorular Faber'in yaşamında ve romanında gizli belki de. Bir hayat hikayesi, filme çekilen bir sürü gün batımı. 

8 Nisan 2017 Cumartesi

İnsanlıktan Uzakta

far from men ile ilgili görsel sonucu

1950'li yılların başı. Cezayir. Issız bir köy, tek başına bir adam. Bir adam daha. Biri öğretmen, biri misafir. Bir Camus öyküsü. 

Issız çöllerin toza toprağa bulanmış insanları, her yerde savaşın sesi. Cezayir topraklarını kaplayan sivri kayalar gibi insanoğlu. Cesareti ve gerçeği aramaya meyilli. Kanunlar, yola devam etmek zorunda olmak ve yolun sonunda kocaman bir yol ayrımı. 

Daru'nun mücadelesi etkileyiciydi. İnsanlıktan uzakta değil de tam insanlığın özünde bir hikaye. Aslında bana göre insanlardan ne kadar uzak gerçek insanlara o kadar yakın. Tanrısal mesele! Gerçeğe yakın olanların hikayesi. 

far from men ile ilgili görsel sonucu"Size öğretmenlik etmiş olduğum için gurur duyuyorum." Gözlerim nemlendi son sahnede. Öğretmen Daru çocukları ile birlikte. Muhammed ise çoktan gerçeğin peşinde. Bir yol üzerinde, belki bir kayanın dibinde. 

Eski okulumdaki öğretmenlik günlerim geldi aklıma. Anneleri ve babaları olmayan çocuklarımın her gün çizdikleri resimleri elime tutuşturmaları. Duvarları kaplayan çocuk resimleri. İsmimi yazmaları rengarenk kağıtlara, rengarenk kalemler ile. Kocaman iki yıl, öğretmenlikten ziyade babalık. Ya da abilik. Nasıl uygun görürseniz. 2010 yazı Hakkari. Dağ bayır üzerinde mutlu mesut geçen bir ay. Çocuklarımın sevinci, adıma türküler söyleyişleri. 

Gözlerimin nemini silip film üzerine biraz daha kafa yormalıyım. Sağlıcakla. 

7 Nisan 2017 Cuma

Frantz













Birinci dünya savaşının ertesi. Genç bir kadın, bir adam ve ölü bir adam. Frantz, Anna ve Adrien. Almanya ve Fransa. 

Yağmurlu bir Perşembe günü Kadıköy sokaklarında ağır sırt çantam ile halimden bezmiş ve oldukça yorgun bir şekilde dolaşırken çıktı karşıma Frantz. Sinemada izleyemediğim için hayıflanmıştım. Öyle bir anda çıktı ki tekrar karşıma, dvd kapağına uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Bir süre elime alıp siyah beyaz kartonetine baktıktan sonra kasaya yöneldim ve sonra eve. 

Savaş zamanı doğmak mı talihsizliktir yoksa her daim savaşın var olması mı? Verilecek cevapların hepsi dokunaklı olacaktır, bunca karşı çıkmamıza rağmen yaşadığımız zamanları seçemiyor oluşumuz boğaz düğümlüyor. 

Kim Anna kadar cömert ve cesur davranabilir? Nişanlısını öldüren adamı sevme cüretini gösterebilir? 

Savaşın dağıttığı genç insanların hislerine konuk oluyoruz film boyunca. Tren yolculukları, mezar başlarında dökülen göz yaşları, geri gelmeyecek olanlar, var olanların durgunluğu, acıları. Bunların hepsini 1918 Avrupasına taşıdığınızda ortaya bu naif film çıkıyor. 

Nereden bakarsanız bakın kimseyi suçlayamıyorsunuz filmde. Ortada kocaman bir savaş ve bu savaşın hodbin yıkımları var lakin yine de kimseyi suçlayamıyorsunuz. Bir anda savaşın ve hislerinizin aktörü oluyorsunuz. 

En çok Anna'ya üzüldüm. Frantz'ın yıkımının ardından Adrien tarafından da bir yıkıma uğradı. Epik bir yüzü var Anna'nın, bir o kadar da dayanıklı. Son tren yolculuğunda akıttığı bir damla gözyaşı ve filmin son sahnesinde Manet'in tablosu önündeki bakışları asla unutulmayacak. 

4 Nisan 2017 Salı

Olafur Arnalds














Broadchurch izleyenler Arnalds'ı tanırlar muhtemelen. Drama boyunca yükselen müziğin izleyicileri etkilememesi mümkün değil. Ben de kendisini dizi sayesinde tanıdım. Muhteşem bir yetenek ve oldukça mütevazı bir adam diye tarif edebilirim kendisini. 

Sakin, huzurlu ve duygu dolu bir görünümü var. Bazı sanatçılar ve müzikler siz onları keşfetmeden sizi keşfederler. Bir yerde bir şekilde karşınıza çıkarlar. Arnalds da öyle oldu benim için. Müzikleri Broadchurc'ü alıp başka bir yere taşıdı. 

Şu sıralar dizinin üçüncü sezonu devam ediyor. Birkaç yazı önce bahsetmiştim. Üçüncü sezon da ilk iki sezon kadar etkileyici. Özellikle 6. bölümde Mark'ın Joe ile karşılaşması beni çok üzdü. Bu sezon ağlamayacağıma dair kendime söz vermiştim ama ne mümkün. 

Kendinizi Olafur Arnalds'ın müziğinden mahrum etmeyin derim. Kapatın evinizin tüm gereksiz ışıklarını. Başınızı yastığa koyun ve yalnızca dinleyin. 

2 Nisan 2017 Pazar

Can Kazaz: Ben Sizden Kaçtım












Can Kazaz'ın yeni albümü "Ben Sizden Kaçtım" tüm dijital müzik platformlarında sizi bekliyor. Hiç durmayın edinin, dünyanın en naif en güzel albümü desem hiç yanılmış olmam. 

Can Kazaz müzikleri ile tanışıklığım yeni sayılır. O günden beri aramızda özel bir bağ var. Tek başına yapılan yolculuklarda, uzak diyarlara kaçma isteklerinde, geçmişe özlemde, temiz aşkların kalbin perdesini kaldırdığı gece yarılarında hep o eşlik ediyor bana. 

Kendisine yazdığım bir mesajıma da çok naif bir yanıt vermişti. Nasıl güzel, yetenekli bir adamsın.

Can Kazaz'ın youtube kanalına da üye olmayı unutmayın derim ve sizi yeni albümü ile baş başa bırakır giderim. Kapatın kapınızı, sarının inceden bir bahar battaniyesine, bir de kokusuz bir mum yakın odanızın uzak bir köşesinde. Sonrası sessizlik, sonrası sonsuz müzik, dinginlik ve hikayeler.  

"yaşamaksızın dünya halini
nedir bu yıldızlara merakın?"

31 Mart 2017 Cuma

Engin Geçtan: Rastgele Ben













Birkaç yazı önce Engin Geçtan'dan ve Zamane adlı kitabından bahsetmiştim. Yine bir Metis Yayınevi ziyareti sonrası aldığım ve okuyup bitirdiğim Rastgele Ben adlı Engin Geçtan kitabından bahsetmek istiyorum. 

Rastgele Ben için Engin Geçtan'ın hayatının bir panaroması diyebilirim. Naçizane tavsiyem kendisinin diğer kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı alıp okumanız. Okurken oldukça keyif aldım. Kitap bir anlatı niteliğinde. İçerisinde dört bölüm var: Bir Zamanlar Amerika'da, Dipsiz Kuyuda Yolculuk, La Turchia piu bella ve Matriks ya da Apocalypse Now.

Kitaptaki en uzun bölüm Dipsiz Kuyuda Yolculuk. Bu bölümde Engin Geçtan psikiyatri ile ilgili bilgi birikiminden anekdotlar paylaşıyor. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz dünya ile ilgili çeşitli tespitlerde bulunuyor. Ben, Bir Zamanlar Amerika'da bölümünü çok sevdim. Geçtan'ın Amerika hakkındaki izlenimleri ve anıları keyifli, kayda değer. Bazı tespitlerinin yıllar geçmiş olmasına rağmen hala geçerliliğini koruyor olması da oldukça dikkat çekici. 

Su gibi bir kitaptı. Geçtan'ın onca eserini okuduktan sonra onu daha yakından tanımak beni çok mutlu etti. Zaten çalışma masamın en güzel yerinde duruyor tüm kitapları. Geçtan'ın anılarını okumak size de keyif verecektir diye düşünüyorum. 

30 Mart 2017 Perşembe

Eurovision 2017 Favorilerim












Her sene olduğu gibi bu sene de Eurovision heyecanı başladı benim için. Küçüklüğümden beri takip ettiğim bir yarışma. Eğlenceli buluyorum, genel olarak şarkılar pop etrafında dönse de her sene içlerinden birkaç tane kaliteli şarkı çıkabiliyor. Zaten şu ana kadar sevdiğim şarkıların hiçbiri ipi göğüsleyemedi. Popüler kültür bunalımı, diyecek bir şey yok. 

Şunu da belirtmek istiyorum ki bu sene oldukça kötü bir sene. Cidden doğru düzgün bir şarkı yok. Daha önce böyle kötü bir sene görmemiştim. Şimdi geçelim benim favorilerime. Sene oldukça kötü olduğu için favorilerimi belirlerken zorlandım: 

3. Belçika / Blanche -City Lights

Blanche henüz çok genç. Buna rağmen şarkısı oldukça değişik ve güzel. Belçika son dönemlerde Eurovision'a çok modern ve hoş şarkılar ile katılıyor. 2015 yılında da favorilerimden biri Loic Nottet idi. Ryhtm İnside isimli şarkısını ve yeni çalışmalarını hala dinliyorum. Belçika'nın bu sene de iyi bir derece alacağını düşünüyorum. Bunun yanında şarkının klibi bence bu seneki en iyi klip. Güzel bir iş çıkarmışlar tebrik ediyorum. 

2. Fransa /Alma - Requiem 

Bu sene Fransa adına Alma yarışıyor. Geçen yıl favorim yine Fransa idi. Amir'i gerçekten çok ama çok beğenmiştim. Aslında birinci ve ikinci favorimi çok ayıramıyorum. Requiem tam bir Fransız şarkısı olmuş. Çok güzel bir tınısı var, Alma da bir o kadar tatlı ve güzel bir kadın. Sade, güler yüzlü insanları çok seviyorum. Amir de öyleydi. Alma'nın şarkısını birlikte seslendirdikleri bir video da çekmişler. Muhakkak izleyin derim. Fransa son yıllarda Eurovision'a kaliteli şarkılar ile katılıyor. İlgimi çekmeye başladı bu durum. İyi bir derece alacaklarını düşünüyorum. Sadece şarkıya İngilizce eklemeleri hoşuma gitmedi. Keşke orijinal hali ile katılsalardı. 

1. Finlandiya / Norma John - Blackbird

Bütün şarkıları tek tek dinlerken Finlandiya'yı es geçmişim. Birkaç gün önce rast gelip dinledim ve dinlediğim ilk andan beri favorim. Bir balad, oldukça güçlü bir balad. Biliyorum şarkı bu senenin favorileri arasında değil hatta finale bile çıkamayabilir. Eurovision üstü bir şarkı olduğunu düşünüyorum. Norma'nın sesi çok yumuşak. Ve şarkıya çekmiş oldukları klip gerçekten bir harika. Enstrümanlar insanı alıp götürüyor. Bol şans diliyorum Finlandiya için. Umarım finale çıkarlar ve finalde bir kez daha dinleme imkanımız olur şarkıyı. Derece alamasalar bile benim uzun süre dinleyeceğim bir şarkı olacak. 

Son olarak küçük bir not düşmek istedim içim rahat etmedi. Dördüncü bir favori belirlemek istemedim ama sevdiğim şarkılarından biri de Running On Air. Avusturya adına Nathan Trent seslendiriyor. Çok sevimli ve tatlı bir adam. Şarkısı da öyle, insanı mutlu ediyor. Dördüncü favorim diyemem lakin sevdiğim şarkıların içinde. Onlara da bol şans diliyorum. 

19 Mart 2017 Pazar

Tyrannosaur: Joseph'ten Hannah'a Mektup


"Böylece kendime biraz zaman ayırdım. İnsanlardan bir sürü mektup aldım. Mektuplarda: 'Helal olsun ben de aynı şeyi yapardım' gibi şeyler yazılıydı. Fakat kimse böyle bir şey yapmazdı. Hepsi düşünür, ben yaparım. İşte benim seninle ve dünyayla aramdaki fark bu! 

Dışarı çıktığımda yeni bir başlangıç yapmak istedim. Eskiden olduğu gibi artık içki içmiyorum. Bu kadarı kafiydi çünkü. Her hafta Pauline'in mezarına çiçek koyuyorum. Dün senin için dua etmiştim. Benim yapmadığım bir şey ama yine de yapmak istedim. Bu söylediklerime inanma, sen doğruyu biliyorsun. 

Seni gelip görmek istedim. Bilmeni istediğim şeyler var. Bir keresinde dükkanına neden geldiğimi sormuştun. Hiç anlatmadım. Oraya Tanrı'yı aramak için gelmemiştim. Seni istemiştim aslında. Sam'in dışında, bana gülümseyen tek insan sendin. Ve bunu istiyordum. Beni sevginle boğmanı ve aydınlatmanı istemiştim. Ve güzel olduğunu düşünmüştüm. Sana öylece bir bakmak istemiştim, hepsi bu kadar. Bunları bilmeni istemedim. Çünkü sana söyleseydim, senin de ağzından bir şeyler dökülecekti. Mükemmel olmayacaktın yani ve ben o anı batırmak istemedim. Haklı mıydım bilmiyorum."

Joseph.

18 Mart 2017 Cumartesi

Sezgin Kaymaz: Farfara

Türk edebiyatında en çok kimleri okuyorsun ve beğeniyorsun diye sorsanız kuşkusuz vereceğim isimlerden biri Sezgin Kaymaz olacaktır. Kendisi ile ilk önce "Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir" adlı romanı ile tanıştım. Ardından külliyatını okumaya başladım. "Kısas", "Deccal'in Hatırı", "Geber Anne" ve son olarak "Kün" geldi. April Yayınlarından çıkan yeni romanı Farfara'yı da severek okudum. 

Sezgin Kaymaz'ın Lucky adlı romanını okumadım henüz lakin Lucky'i okuyanlar muhtemelen Farfara'da da benzer ve güzel bir konu ile karşı karşıya kaldılar. Sezgin Kaymaz'ın hayvan sevgisine ve köpeklere olan düşkünlüğüne aşinayız, onu sevme nedenlerimizinden biri de bu elbette. 

Farfara'da eneteresan ve eğlenceli, oldukça da esprili bir olay örgüsü var. Üstüne üstlük birbirinden hınzır ve tatlı bol bol da köpek var. Sezgin Kaymaz'ın yaratmış olduğu kahramanların hepsinin kendine has özellikleri vardır, kahramanı tanımaya başladığınız ilk cümleden itibaren onun sıradan bir kitap kahramanı olmadığını anlarsınız. Ve severek okumaya devam edersiniz. 

Farfara ile ilgili yapabileceğim tek eleştiri yayınevi ve kitabın basımı ile ilgili. Sezgin Kaymaz bir süre önce İletişim Yayınlarından ayrılarak April Yayınlarına geçti. Sebeplerini bilemiyorum, Sezgin Kaymaz böyle bir tercihte bulunmuşsa şayet haklı bir sebebi vardır. İletişim Yayınları benim sıklıkla takip ettiğim, çok kaliteli bulduğum ve abartmadan söylebilirim ki kütüphanemin büyük bir bölümünü dolduran bir yayınevi. Hal böyle olunca Sezgin Kaymaz'ın İletişim'de kalmasını temenni ederdim. İletişim zamanlarındaki kitap basım kalitesi ve kitap kapakları oldukça güzeldi. 

Nihayetinde yayınevi değişikliğinden dolayı Sezgin Kaymaz okumayı asla bırakacak değilim. Çok iyi yazıyorsun be abi, sen yaz biz okumaya devam edelim. Yazının sonuna gelmişken Lucky'e de kocaman öpücükler gönderelim. 

11 Mart 2017 Cumartesi

Seray Şahiner: Kul

Son zamanların güzel haberlerinden biri de Seray Şahiner'den geldi, geçtiğimiz günlerde "Kul" isimli yeni romanı çıktı. Bu kış, Seray Şahiner'in Antabus isimli romanından uyarlanan ve Nihal Yalçın'ın oynadığı tiyatro oyununa hayran kaldığımdan bahsettiğim bir yazı yazmıştım. Seray Şahiner ismi ile tanışmam da bu oyun sayesinde olmuştu. Nitekim kendisi ile tanışıklığım "Gelin Başı" isimli öykü kitabını okumam ile devam etti. 

Şahiner'in son romanında karşımızda yeni bir kadın kahraman var, Mercan. Bir apartmanın içine daha doğrusu kocaman bir apartmanın uçsuz bucaksız merdivenlerine hayatını sığdıran, televizyonun gerçekliği ile hayatın gerçekliği arasında dalgalanan, her şeye rağmen yalnızca bir çocuğu olsun isteyen bir kadın Mercan. Her gün karşılaştığımız lakin sırt çevirdiğimiz kadınlardan biri o. Tıpkı Antabus'un Leyla'sı gibi. Derdini anlamayan insanlara dert Mercan ya da daha doğrusu sadece kendine dert Mercan.

Kitabı okuduktan sonra erkek bir öğrencime hediye ettim. Sanki Mercan'ın hikayesine ne kadar kulak kabartırsak o kadar iyi olacakmış gibi, Mercan'ı o kadar çok sevecekmişiz gibi.