22 Nisan 2017 Cumartesi

Koca Dünya














Bilinmedik bir ormanın içinde bir su kenarı, yaprak hışırtıları, boyası atmış küçük bir tekne. Ağaçların arasından sızan güneş ışığı, anne ve babası olmayan iki çocuk, doğanın sesleri. Doğaya sığınma cesaretini gösterebilen iki koca dünya. Bir abi bir kız kardeş ya da sadece onlara göre böyle. 

Gece, sis ve el fenerleri. Motor tamiri, alın teri, bir cinayet bir bıçak. Kimsenin sizi bulamayacağı bir yer, hayvanlar, babalar ve babasını arayan yaşlı bir kadın. Surete ışık tutan bir deli, dünyanın tüm nimetlerinden arınıp doğaya sarınmış iki koca dünya. 

Süslü sözcükler yazacak değilim üstelik zihnimde hala filmin müzikleri. Bir yanda Zuhal'ın saçları, diğer yanda abisinin paslı elleri. İnsanın en büyük günahının doğadan kopmak olduğunu düşünürüm. Sanki başımıza ne gelirse doğadan kopmamız yüzünden. Bunca keder, acı ve vicdan azabı. 

Reha Erdem'in son filmi Koca Dünya'dan bahsediyorum. Her karesi bir fotoğraf gibi, şiir gibi, rüya gibi. Yer yer Beş Vakit'in izleri, Hayat Var'ın izleri. Ağaç tepelerinde doğayı dinleyen çocuklar, su kenarında doğaya uzanan çocuklar, doğayı ölü bedenleri ile kucaklamak ister gibi boylu boyunca uzanan çocuklar. Reha Erdem sinemasının en güçlü yanlarından biri bu, doğaya uzanan insanoğlu. Her bir ses her bir görüntü sanki doğadan kopuşumuzun vicdan azabı. 

Gönülden teşekkürler Reha Erdem. 

Tigran Hamasyan: An Ancient Observer



Tigran Hamasyan yeni albümü ile beni çok mutlu etti. Bir süredir "An Ancient Observer" ismini vermiş olduğu yeni albümü sayesinde huşu içindeyim. Albümden "Markos and Markos" adlı çalışmaya 19 Nisan tarihi itibari ile çok güzel bir video da geldi. 

Hamasyan'ı ilk kez 2015 yılı Haziran ayında Aya İrini Kilisesinde dinlemiştim. Kendisi ile ilgili yazdığım yazılarda bundan sıklıkla söz ediyorum. O akşam Aya İrini'nin önündeki yeşil çimlerde oturup konseri beklediğimi hatırlıyorum. Nasıl da heyecanlanmıştım. Aynı şekilde kendisini görebilmek ve dinleyebilmek de çok hoş bir deneyimdi benim için. 

Ben Tigran Hamasyan'dan bahsederken sürekli "Hamasyan Mucizesi" tanımlamasını kullanırım. Sanıyorum ki dünya üzerinde en çok sevip dinlediğim müzisyen de kendisi. 
Özümüzdeki sanat ve müzik bu olmalı diyorum onu dinlerken. Düşler, dağlar ve dualar bizimle olsun. 

21 Nisan 2017 Cuma

Cesare Pavese: Ay ve Şenlik Ateşleri


cesare pavese ay ve şenlik ateşleri ile ilgili görsel sonucu
"Ne anlama geliyor bunlar? Yalnızca çekip gitmenin keyfini tadabilmek için bile olsa, insanın bir köyü olması gerektiği anlamına. Köy, insanın yalnız olmaması demektir; insanlarda, bitkilerde, toprakta sizden bir şeyler olduğunu bilirsiniz, orada olmadığınızda bile köyünüz sizi bekler."

Yaklaşık bir hafta önce Pavese'nin "Tepedeki Ev" adlı romanını okumuştum. Bir de yazı yazmıştım roman ile ilgili. Hazır Pavese yazınına girmişken bir başka romanı olan Ay ve Şenlik Ateşleri'ni de okumak istedim.

Ay ve Şenlik Ateşleri, Pavese'nin olgunluk döneminin en başarılı yapıtı sayılıyor. Tıpkı Tepedeki Ev'de olduğu gibi bu romanda da karşımıza İtalyan köylerinden, kasabalarından ve kır hayatından kesitler çıkıyor. Genç bir adam olan Anguilla, doğup büyüdüğü köye geri dönüyor. Yakından tanıdığı insanların dönüşümlerine şahit oluyor. En yakın arkadaşı Nuto ile vakit geçiriyor ve dertleşiyor. Romanın kimi yerlerinde Anguilla'nın geçmişine dönülüyor kimi yerlerinde ise Anguilla'nın dönüşü sırasında yaşananlara, yani şimdiki zamana geçiliyor. Bu romanda da yine bir savaş teması hakim. Pavese'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşamış olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda bu temayı romanlarında işlemiş olmasını daha iyi anlayabiliyoruz. Nitekim savaşın İtalyan yarımadası üzerindeki yıkımını ve insanların yazgılarını da sorguluyor yazar. 

Cinto, İrene, Silvia, Nuto ve kırsaldaki pek çok insan... Romanı bitirdikten sonra insanın içini hafif bir hüzün kaplıyor. Sanki romandaki olay örgüsü devam ediyormuş ve siz uzak bir yerlerden gelip dahil olmuş ve sonra romanı bitirip çekip gitmişsiniz gibi bir his. Roman dilimize Rekin Teksoy tarafından çevrilmiş. Bunu da belirtmeden geçmek istemem. 

Kitabın bir bölümünde Anguilla ve Cinto arasında geçen şu diyalog beni çok etkiledi, buradan paylaşmak istiyorum: 

"Az önce kadınlar konuşurken ben ona bakınca niçin gözlerini yumduğunu sordum. Hemen içgüdüsel olarak gözlerini yumup böyle bir şey yaptığını kabul etmedi. Gülmeye başladım ve çocukken benim de aynı oyunu oynadığımı söyledim ona; böylece yalnız görmek istediğim şeyleri görmüş olur, gözlerimi yeniden açıp her şeyi eskisi gibi bulunca sevinirdim. Bunun üzerine keyiflenerek dişlerini gösterdi, tavşanların da böyle yaptıklarını söyledi."

Paramore: Hard Times

paramore hard times ile ilgili görsel sonucu

Uzun bir aradan sonra Paramore "Hard Times" isimli çalışmaları ile geri döndü. Dün youtube ana sayfamda görünce çocuklar gibi sevindim. Yıllar Paramore'u biraz pop rock çizgisine itti. Grup elemanlarından ayrılanlar oldu ama yollarına güzel bir çizgide devam ettiklerini düşünüyorum. Hala büyük bir heyecanla dinliyorum. Lise yıllarımdan gelen bir gönül bağımız var. 

Hayley Williams ışığı olan bir solist. Hard Times'ı ilk kez dinlediğimde biraz yadırgadığımı itiraf etmeliyim. Ardından birkaç kez daha dinledim ve kulağa oldukça hoş geliyor, eğlenceli bir şarkı. Aynı zamanda şarkıda Zac Farro'nun da izlerini görüyorum. Paramore'a geri mi döndü bilemiyorum ama kendisini görmek beni çok mutlu etti. Tabii gözler gitarda Jeremy Davis'i aramadı değil. 

Nitekim ben çalışmayı çok sevdim, Paramore'un müziği bir değişim halinde. Bence güzel bir seyir izliyorlar, Hard Times'ı dinleme devam. Geriye 12 Mayıs'ta çıkacak olan yeni albümü beklemek kalıyor. Tüm albümü dinleyip yine ufak bir değerlendirme yaparım. Şimdi şarkının tadını çıkarma zamanı. 

18 Nisan 2017 Salı

Broadchurch Dizi Finali

broadchurch ile ilgili görsel sonucu

Her Salı sabahı gözlerim nemleniyor ekran karşısında, sebebi pek çok yazımda belki sizleri bunaltacak kadar anlattığım İngiliz draması Broadchurch. Üçüncü sezon ile birlikte bugün dizi finalini yaptı. Trish Winterman dosyası da böylece kapanmış oldu. 

Dönüp Broadchurch kasabasına baktığım zaman pek çok silüet beliriyor gözlerimin önünde. Sakin ve huzurlu bir kasabadan sırlarla dolu bir kasabaya dönüşümün iç sesleri... 

Geçtiğimiz bölümde tüm kadınların Trish Winterman için kasabada buluşup ona destek olmaları beni çok gururlandırdı. Dizinin alt metinlerinin çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında dizinin başından beri Alec Hardy ve Ellie Miller karakterlerine can veren yetenekli oyuncular David Tennant ve Olivia Colman da büyük bir alkışı hak ediyorlar. Alec ve Ellie karakterleri bu kadar kuvvetli olmasaydı bu seri asla bu kadar kaliteli olmazdı. Az önce izlediğim son bölümde Mark ve Beth'in yaptıkları konuşma beni çok etkiledi, gözlerim nemlendi. Oğullarının ölümünün ardından değişen bir hayatın iki büyük tanığıydı onlar. Geçmişe dönüp baktığımızda Mark'a kızdık, Beth'in tarafını tuttuk. Belki bir ümit Beth Mark'ı affeder ve her şey eskiye döner diye düşündüm lakin olmadı. Birbirlerini bunca zaman tanıyan ve seven insanların nasıl birbirlerini tanıyamaz ve sevemez hale geldiklerini hiç anlayamıyorum. Sanırım ömrüm boyunca da bu sorunun cevabını ne kendimde ne de hayatın herhangi bir yerinde bulamayacağım. 

Muhteşem bir üç yıl ve muhteşem üç sezondu. Son bölümün son sahnelerinde umut aşılayarak gittiğiniz için minnettarım. Her şey için teşekkürler Broadchurch!

17 Nisan 2017 Pazartesi

Fernando Pessoa: Huzursuzluğun Kitabı


huzursuzluğun kitabı ile ilgili görsel sonucu
"Yaptığım, düşündüğüm, olmuş olduğum her şey bir teslimiyetler toplamından başka bir şey değilmiş; ya ben olduğumu sandığım sahte varlığa teslim olmuşum, çünkü ondan başlayıp da dışa doğru hareket etmişim; ya da soluduğum havayla bir tuttuğum koşulların ağırlığına. Gözümün önündeki perdenin kalktığı şu anda, ansızın yapayalnız kalmış, kendini her zaman vatandaşı saydığı yerde sürgün olarak bulmuş bir varlığım. En içten düşüncelerimde bile, ben, ben değilmişim." 

Pessoa, Portekiz edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Huzursuzluğun Kitabı, temel özellikleri ile bir anlatı lakin yer yer de bir roman esintisi ile ilerliyor. Aslında bir aforizmalar kitabı özelliğini de taşıyor diyebilirim kanaatimce. Can Yayınlarından çıkan eserin çevirisi Saadet Özen'e ait. Çevirmenin kitabın başında bir önsözü bulunmakta. Benim gibi ilk kez Pessoa ile tanışacaklara tavsiyem muhakkak önsözü okumanız yönünde olacaktır. 

Eser sizi uzun bir yolculuğa çıkaracak. Okurken etrafınızdaki gürültülerden kendinizi yalıtmanızı ve oldukça dingin ve yavaş bir okuma seyri izlemenizi tavsiye ederim. Henüz eseri bitirmedim, öyle bir çırpıda bitirilebilecek bir yapıda değil zaten. İçerisinde Pessoa'nın yaşamak uğraşı ile ilgili tüm düşüncelerini bulacaksınız. Çoğunlukla bir yıkımı anlatan, insanın var oluş dramı üzerine ilerleyen bir metin. Ben oldukça etkilendiğimi itiraf edebilirim, keyifli okumalar dilerim. 

16 Nisan 2017 Pazar

Tom Robbins: Parfümün Dansı


parfümün dansı ile ilgili görsel sonucu
"Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız. 
Pancardan almamız gereken esas ders şudur: İnsan, yanağındaki ilahi renge, içindeki doğal pembeliğe sarılmalı; yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olmak da, insanın masmavi kesildiğinin resmidir. Çivit kadar mavi. Onun da ne anlama geldiğini bilirsiniz:
Çivit.
Çivitiyor.
Çivitti."

Bir haftalık bahar tatilimi enfes bir kitap ile bitirmiş bulunmaktayım. 
Birkaç tane enteresan insan düşünün. Birkaç tane farklı şehir ve birkaç tane farklı hikaye. Üzerine bir de keçi ayaklı Pan'ı ekleyin. Ardından bir parfüm düşünün, bu birkaç tane insanın peşinden koştuğu. Sonra  bir adet pancar düşünün, bu birkaç tane insanla müthiş bir organik bağı olan bir pancar. Ortaya ne çıkıyor dersiniz? İnanmayacaksınız belki ama ortaya mükemmel bir roman çıkıyor. 

Yaşam, felsefe, ölümsüzlük, bilim, doğa, beyin, koku, ruh, tarih, coğrafya, müstehcen zamanlar ve buna mukabil sarsıntı dolu hikayeler. Hepsinden biraz var hatta belki kafanızı kurcalayacak kadar çoklar. 

Roman bittikten sonra şöyle düşündüm; "Yetenekli birileri çıksa da bu güzide romanı enfes bir film halinde beyaz perdeye taşısa. Ne de güzel olurdu. Elbette asla kitabın önüne geçemezdi ama renkli dünyalarımız ve Pan'ın hatırına bizi seyirlik bir yolculuğa çıkarabilirdi."

Alobar ve Kudra'ya selamlarımı iletiyorum, romanı henüz bitirdim. Biraz ölümsüzlük rüyalarına dalsam iyi olacak. Nice ölümsüz günlere efendim. 

12 Nisan 2017 Çarşamba

Cesare Pavese: Tepedeki Ev

"Not: Şu anda bu kadar ferahlasam da sanma ki mutsuz anlar olmadı, olmuyor. Ama sana hangileri olduğunu söylesem anlamazsın. Bir kez daha inandım ki her şey bir savaşta olduğu gibi: Anlatması olanaksız." 

Pavese'yi ilk olarak Tezer Özlü sayesinde tanıdım. Pek çok kişinin de Tezer Özlü sayesinde tanıdığına inanıyorum. İki güzel kalem. İki duygu, iki dram. 

Tepedeki Ev, bir adamın yaşamını anlatıyor. Bir öğretmen, İtalya kırsallarında bir tepede. Savaş yılları, savaşın İtalyan yarımadasında bıraktığı izler, radyo yayınları, bir tepenin ardında buluşup sohbet eden insanlar, faşistler, muktedirler ve tüm bu savaş döngüsü içinde yaşam mücadelesine devam eden insanoğlu. 

Romanın bir yerinde Cate ile Corradino arasında şu diyalog geçiyor, Corradino şöyle söylüyor: 

"Birlikte aylar, yıllar tüketilir, sonra olanlar olur. Bir randevu kaçırılır, bir ev değiştirilir ve her gün görüştüğün birinin artık kim olduğunu bile bilemezsin."

Öyle değil mi sahiden, Pavese'den alıntıladığım şu yukarıdaki cümle günümüz insan ilişkilerini, samimiyeti ve vefayı olduğu gibi özetlemiyor mu? 

İster savaş yıllarında olun ister günümüz dünyasının büyük kentlerine sıkışmış olun. Özümüzü ve doğamızı giderek kaybediyoruz. Birileri diğerleri ile aramıza bir şeyler sıkıştırıyor, katı bir mizaç, zalim bir yüz olup çıkıyoruz. Oysa Pavese'nin anlattığı savaş yıllarında bile insanlar kırların kıymetini biliyor, yeşil tepelerin, yaşamın öneminin, bir araya gelip şarkılar söylemenin, savaşa inat dans etmenin... Evet umutlu bir yazar değil Pavese. Oldukça karamsar lakin bir o kadar gerçek. Corradino'nun duygularının kıpırdadığı anlar var kitapta. İşte okurken onları yakalayın ve keşfedin derim. Derinden. 

9 Nisan 2017 Pazar

Max Frish: Homo Faber

"Ölüme hazırlanış: Raporlar, mektuplar, cep defterleri gibi belgelerimin hepsi yakılsın, hiçbiri doğru değil. Dünyada olmak ışıkta olmaktır. Mesleğimiz herhangi bir yerde eşek sürmek (geçenlerde Korinthos'taki yaşlı adam gibi) ama önemli olan, ışığa dayanmaktır (çocuğumuzun şarkı söylediği zamanlar gibi), katırtırnakları, asfalt ve deniz üzerindeki ışıkta söneceğini bilerek sevince dayanmak, zamana dayanmak ya da bir andaki sonsuzluğa. Sonsuz olmak: var olmuş olmak."

Teknik bir adam, Faber. Bir uçak yolculuğu sonrası yaşadıkları, dünyasını tesadüflerin çarkını çevirdiği bir sirk haline getiren peşi sıra olaylar. Yaşamın duygularla mı dönenip durduğu yoksa duygusuz bir yaşamın mı insanı dinç tuttuğu üzerine bir akış. Kızı ile karşılaşması, bir gemi yolculuğunda. Sonra Hannah. Yıllar sonra yaşanan acı bir ölüm. Bir ameliyat, Atina ve ardı sıra pek çok ülke. İnsanların var oluş biçimleri. 

Gerçekten bir ritmi mi vardır yaşamın, süregelen bir düzeni mi bizim asla bozamayacağımız cinsten? Yoksa yaşam tamamen tesadüfi midir, Batı'nın tekniğinden uzak Doğu'nun zamanına ve kaderine yakın. Hangi taraf daha mutlu? Hangi taraf daha pervasız? Hangi tarafın dizginleri elinde? Tüm bu sorular Faber'in yaşamında ve romanında gizli belki de. Bir hayat hikayesi, filme çekilen bir sürü gün batımı. 

8 Nisan 2017 Cumartesi

İnsanlıktan Uzakta

far from men ile ilgili görsel sonucu

1950'li yılların başı. Cezayir. Issız bir köy, tek başına bir adam. Bir adam daha. Biri öğretmen, biri misafir. Bir Camus öyküsü. 

Issız çöllerin toza toprağa bulanmış insanları, her yerde savaşın sesi. Cezayir topraklarını kaplayan sivri kayalar gibi insanoğlu. Cesareti ve gerçeği aramaya meyilli. Kanunlar, yola devam etmek zorunda olmak ve yolun sonunda kocaman bir yol ayrımı. 

Daru'nun mücadelesi etkileyiciydi. İnsanlıktan uzakta değil de tam insanlığın özünde bir hikaye. Aslında bana göre insanlardan ne kadar uzak gerçek insanlara o kadar yakın. Tanrısal mesele! Gerçeğe yakın olanların hikayesi. 

far from men ile ilgili görsel sonucu"Size öğretmenlik etmiş olduğum için gurur duyuyorum." Gözlerim nemlendi son sahnede. Öğretmen Daru çocukları ile birlikte. Muhammed ise çoktan gerçeğin peşinde. Bir yol üzerinde, belki bir kayanın dibinde. 

Eski okulumdaki öğretmenlik günlerim geldi aklıma. Anneleri ve babaları olmayan çocuklarımın her gün çizdikleri resimleri elime tutuşturmaları. Duvarları kaplayan çocuk resimleri. İsmimi yazmaları rengarenk kağıtlara, rengarenk kalemler ile. Kocaman iki yıl, öğretmenlikten ziyade babalık. Ya da abilik. Nasıl uygun görürseniz. 2010 yazı Hakkari. Dağ bayır üzerinde mutlu mesut geçen bir ay. Çocuklarımın sevinci, adıma türküler söyleyişleri. 

Gözlerimin nemini silip film üzerine biraz daha kafa yormalıyım. Sağlıcakla. 

7 Nisan 2017 Cuma

Frantz













Birinci dünya savaşının ertesi. Genç bir kadın, bir adam ve ölü bir adam. Frantz, Anna ve Adrien. Almanya ve Fransa. 

Yağmurlu bir Perşembe günü Kadıköy sokaklarında ağır sırt çantam ile halimden bezmiş ve oldukça yorgun bir şekilde dolaşırken çıktı karşıma Frantz. Sinemada izleyemediğim için hayıflanmıştım. Öyle bir anda çıktı ki tekrar karşıma, dvd kapağına uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Bir süre elime alıp siyah beyaz kartonetine baktıktan sonra kasaya yöneldim ve sonra eve. 

Savaş zamanı doğmak mı talihsizliktir yoksa her daim savaşın var olması mı? Verilecek cevapların hepsi dokunaklı olacaktır, bunca karşı çıkmamıza rağmen yaşadığımız zamanları seçemiyor oluşumuz boğaz düğümlüyor. 

Kim Anna kadar cömert ve cesur davranabilir? Nişanlısını öldüren adamı sevme cüretini gösterebilir? 

Savaşın dağıttığı genç insanların hislerine konuk oluyoruz film boyunca. Tren yolculukları, mezar başlarında dökülen göz yaşları, geri gelmeyecek olanlar, var olanların durgunluğu, acıları. Bunların hepsini 1918 Avrupasına taşıdığınızda ortaya bu naif film çıkıyor. 

Nereden bakarsanız bakın kimseyi suçlayamıyorsunuz filmde. Ortada kocaman bir savaş ve bu savaşın hodbin yıkımları var lakin yine de kimseyi suçlayamıyorsunuz. Bir anda savaşın ve hislerinizin aktörü oluyorsunuz. 

En çok Anna'ya üzüldüm. Frantz'ın yıkımının ardından Adrien tarafından da bir yıkıma uğradı. Epik bir yüzü var Anna'nın, bir o kadar da dayanıklı. Son tren yolculuğunda akıttığı bir damla gözyaşı ve filmin son sahnesinde Manet'in tablosu önündeki bakışları asla unutulmayacak. 

4 Nisan 2017 Salı

Olafur Arnalds














Broadchurch izleyenler Arnalds'ı tanırlar muhtemelen. Drama boyunca yükselen müziğin izleyicileri etkilememesi mümkün değil. Ben de kendisini dizi sayesinde tanıdım. Muhteşem bir yetenek ve oldukça mütevazı bir adam diye tarif edebilirim kendisini. 

Sakin, huzurlu ve duygu dolu bir görünümü var. Bazı sanatçılar ve müzikler siz onları keşfetmeden sizi keşfederler. Bir yerde bir şekilde karşınıza çıkarlar. Arnalds da öyle oldu benim için. Müzikleri Broadchurc'ü alıp başka bir yere taşıdı. 

Şu sıralar dizinin üçüncü sezonu devam ediyor. Birkaç yazı önce bahsetmiştim. Üçüncü sezon da ilk iki sezon kadar etkileyici. Özellikle 6. bölümde Mark'ın Joe ile karşılaşması beni çok üzdü. Bu sezon ağlamayacağıma dair kendime söz vermiştim ama ne mümkün. 

Kendinizi Olafur Arnalds'ın müziğinden mahrum etmeyin derim. Kapatın evinizin tüm gereksiz ışıklarını. Başınızı yastığa koyun ve yalnızca dinleyin. 

2 Nisan 2017 Pazar

Can Kazaz: Ben Sizden Kaçtım












Can Kazaz'ın yeni albümü "Ben Sizden Kaçtım" tüm dijital müzik platformlarında sizi bekliyor. Hiç durmayın edinin, dünyanın en naif en güzel albümü desem hiç yanılmış olmam. 

Can Kazaz müzikleri ile tanışıklığım yeni sayılır. O günden beri aramızda özel bir bağ var. Tek başına yapılan yolculuklarda, uzak diyarlara kaçma isteklerinde, geçmişe özlemde, temiz aşkların kalbin perdesini kaldırdığı gece yarılarında hep o eşlik ediyor bana. 

Kendisine yazdığım bir mesajıma da çok naif bir yanıt vermişti. Nasıl güzel, yetenekli bir adamsın.

Can Kazaz'ın youtube kanalına da üye olmayı unutmayın derim ve sizi yeni albümü ile baş başa bırakır giderim. Kapatın kapınızı, sarının inceden bir bahar battaniyesine, bir de kokusuz bir mum yakın odanızın uzak bir köşesinde. Sonrası sessizlik, sonrası sonsuz müzik, dinginlik ve hikayeler.  

"yaşamaksızın dünya halini
nedir bu yıldızlara merakın?"

31 Mart 2017 Cuma

Engin Geçtan: Rastgele Ben













Birkaç yazı önce Engin Geçtan'dan ve Zamane adlı kitabından bahsetmiştim. Yine bir Metis Yayınevi ziyareti sonrası aldığım ve okuyup bitirdiğim Rastgele Ben adlı Engin Geçtan kitabından bahsetmek istiyorum. 

Rastgele Ben için Engin Geçtan'ın hayatının bir panaroması diyebilirim. Naçizane tavsiyem kendisinin diğer kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı alıp okumanız. Okurken oldukça keyif aldım. Kitap bir anlatı niteliğinde. İçerisinde dört bölüm var: Bir Zamanlar Amerika'da, Dipsiz Kuyuda Yolculuk, La Turchia piu bella ve Matriks ya da Apocalypse Now.

Kitaptaki en uzun bölüm Dipsiz Kuyuda Yolculuk. Bu bölümde Engin Geçtan psikiyatri ile ilgili bilgi birikiminden anekdotlar paylaşıyor. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz dünya ile ilgili çeşitli tespitlerde bulunuyor. Ben, Bir Zamanlar Amerika'da bölümünü çok sevdim. Geçtan'ın Amerika hakkındaki izlenimleri ve anıları keyifli, kayda değer. Bazı tespitlerinin yıllar geçmiş olmasına rağmen hala geçerliliğini koruyor olması da oldukça dikkat çekici. 

Su gibi bir kitaptı. Geçtan'ın onca eserini okuduktan sonra onu daha yakından tanımak beni çok mutlu etti. Zaten çalışma masamın en güzel yerinde duruyor tüm kitapları. Geçtan'ın anılarını okumak size de keyif verecektir diye düşünüyorum. 

30 Mart 2017 Perşembe

Eurovision 2017 Favorilerim












Her sene olduğu gibi bu sene de Eurovision heyecanı başladı benim için. Küçüklüğümden beri takip ettiğim bir yarışma. Eğlenceli buluyorum, genel olarak şarkılar pop etrafında dönse de her sene içlerinden birkaç tane kaliteli şarkı çıkabiliyor. Zaten şu ana kadar sevdiğim şarkıların hiçbiri ipi göğüsleyemedi. Popüler kültür bunalımı, diyecek bir şey yok. 

Şunu da belirtmek istiyorum ki bu sene oldukça kötü bir sene. Cidden doğru düzgün bir şarkı yok. Daha önce böyle kötü bir sene görmemiştim. Şimdi geçelim benim favorilerime. Sene oldukça kötü olduğu için favorilerimi belirlerken zorlandım: 

3. Belçika / Blanche -City Lights

Blanche henüz çok genç. Buna rağmen şarkısı oldukça değişik ve güzel. Belçika son dönemlerde Eurovision'a çok modern ve hoş şarkılar ile katılıyor. 2015 yılında da favorilerimden biri Loic Nottet idi. Ryhtm İnside isimli şarkısını ve yeni çalışmalarını hala dinliyorum. Belçika'nın bu sene de iyi bir derece alacağını düşünüyorum. Bunun yanında şarkının klibi bence bu seneki en iyi klip. Güzel bir iş çıkarmışlar tebrik ediyorum. 

2. Fransa /Alma - Requiem 

Bu sene Fransa adına Alma yarışıyor. Geçen yıl favorim yine Fransa idi. Amir'i gerçekten çok ama çok beğenmiştim. Aslında birinci ve ikinci favorimi çok ayıramıyorum. Requiem tam bir Fransız şarkısı olmuş. Çok güzel bir tınısı var, Alma da bir o kadar tatlı ve güzel bir kadın. Sade, güler yüzlü insanları çok seviyorum. Amir de öyleydi. Alma'nın şarkısını birlikte seslendirdikleri bir video da çekmişler. Muhakkak izleyin derim. Fransa son yıllarda Eurovision'a kaliteli şarkılar ile katılıyor. İlgimi çekmeye başladı bu durum. İyi bir derece alacaklarını düşünüyorum. Sadece şarkıya İngilizce eklemeleri hoşuma gitmedi. Keşke orijinal hali ile katılsalardı. 

1. Finlandiya / Norma John - Blackbird

Bütün şarkıları tek tek dinlerken Finlandiya'yı es geçmişim. Birkaç gün önce rast gelip dinledim ve dinlediğim ilk andan beri favorim. Bir balad, oldukça güçlü bir balad. Biliyorum şarkı bu senenin favorileri arasında değil hatta finale bile çıkamayabilir. Eurovision üstü bir şarkı olduğunu düşünüyorum. Norma'nın sesi çok yumuşak. Ve şarkıya çekmiş oldukları klip gerçekten bir harika. Enstrümanlar insanı alıp götürüyor. Bol şans diliyorum Finlandiya için. Umarım finale çıkarlar ve finalde bir kez daha dinleme imkanımız olur şarkıyı. Derece alamasalar bile benim uzun süre dinleyeceğim bir şarkı olacak. 

Son olarak küçük bir not düşmek istedim içim rahat etmedi. Dördüncü bir favori belirlemek istemedim ama sevdiğim şarkılarından biri de Running On Air. Avusturya adına Nathan Trent seslendiriyor. Çok sevimli ve tatlı bir adam. Şarkısı da öyle, insanı mutlu ediyor. Dördüncü favorim diyemem lakin sevdiğim şarkıların içinde. Onlara da bol şans diliyorum. 

19 Mart 2017 Pazar

Tyrannosaur: Joseph'ten Hannah'a Mektup


"Böylece kendime biraz zaman ayırdım. İnsanlardan bir sürü mektup aldım. Mektuplarda: 'Helal olsun ben de aynı şeyi yapardım' gibi şeyler yazılıydı. Fakat kimse böyle bir şey yapmazdı. Hepsi düşünür, ben yaparım. İşte benim seninle ve dünyayla aramdaki fark bu! 

Dışarı çıktığımda yeni bir başlangıç yapmak istedim. Eskiden olduğu gibi artık içki içmiyorum. Bu kadarı kafiydi çünkü. Her hafta Pauline'in mezarına çiçek koyuyorum. Dün senin için dua etmiştim. Benim yapmadığım bir şey ama yine de yapmak istedim. Bu söylediklerime inanma, sen doğruyu biliyorsun. 

Seni gelip görmek istedim. Bilmeni istediğim şeyler var. Bir keresinde dükkanına neden geldiğimi sormuştun. Hiç anlatmadım. Oraya Tanrı'yı aramak için gelmemiştim. Seni istemiştim aslında. Sam'in dışında, bana gülümseyen tek insan sendin. Ve bunu istiyordum. Beni sevginle boğmanı ve aydınlatmanı istemiştim. Ve güzel olduğunu düşünmüştüm. Sana öylece bir bakmak istemiştim, hepsi bu kadar. Bunları bilmeni istemedim. Çünkü sana söyleseydim, senin de ağzından bir şeyler dökülecekti. Mükemmel olmayacaktın yani ve ben o anı batırmak istemedim. Haklı mıydım bilmiyorum."

Joseph.

18 Mart 2017 Cumartesi

Sezgin Kaymaz: Farfara

Türk edebiyatında en çok kimleri okuyorsun ve beğeniyorsun diye sorsanız kuşkusuz vereceğim isimlerden biri Sezgin Kaymaz olacaktır. Kendisi ile ilk önce "Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir" adlı romanı ile tanıştım. Ardından külliyatını okumaya başladım. "Kısas", "Deccal'in Hatırı", "Geber Anne" ve son olarak "Kün" geldi. April Yayınlarından çıkan yeni romanı Farfara'yı da severek okudum. 

Sezgin Kaymaz'ın Lucky adlı romanını okumadım henüz lakin Lucky'i okuyanlar muhtemelen Farfara'da da benzer ve güzel bir konu ile karşı karşıya kaldılar. Sezgin Kaymaz'ın hayvan sevgisine ve köpeklere olan düşkünlüğüne aşinayız, onu sevme nedenlerimizinden biri de bu elbette. 

Farfara'da eneteresan ve eğlenceli, oldukça da esprili bir olay örgüsü var. Üstüne üstlük birbirinden hınzır ve tatlı bol bol da köpek var. Sezgin Kaymaz'ın yaratmış olduğu kahramanların hepsinin kendine has özellikleri vardır, kahramanı tanımaya başladığınız ilk cümleden itibaren onun sıradan bir kitap kahramanı olmadığını anlarsınız. Ve severek okumaya devam edersiniz. 

Farfara ile ilgili yapabileceğim tek eleştiri yayınevi ve kitabın basımı ile ilgili. Sezgin Kaymaz bir süre önce İletişim Yayınlarından ayrılarak April Yayınlarına geçti. Sebeplerini bilemiyorum, Sezgin Kaymaz böyle bir tercihte bulunmuşsa şayet haklı bir sebebi vardır. İletişim Yayınları benim sıklıkla takip ettiğim, çok kaliteli bulduğum ve abartmadan söylebilirim ki kütüphanemin büyük bir bölümünü dolduran bir yayınevi. Hal böyle olunca Sezgin Kaymaz'ın İletişim'de kalmasını temenni ederdim. İletişim zamanlarındaki kitap basım kalitesi ve kitap kapakları oldukça güzeldi. 

Nihayetinde yayınevi değişikliğinden dolayı Sezgin Kaymaz okumayı asla bırakacak değilim. Çok iyi yazıyorsun be abi, sen yaz biz okumaya devam edelim. Yazının sonuna gelmişken Lucky'e de kocaman öpücükler gönderelim. 

11 Mart 2017 Cumartesi

Seray Şahiner: Kul

Son zamanların güzel haberlerinden biri de Seray Şahiner'den geldi, geçtiğimiz günlerde "Kul" isimli yeni romanı çıktı. Bu kış, Seray Şahiner'in Antabus isimli romanından uyarlanan ve Nihal Yalçın'ın oynadığı tiyatro oyununa hayran kaldığımdan bahsettiğim bir yazı yazmıştım. Seray Şahiner ismi ile tanışmam da bu oyun sayesinde olmuştu. Nitekim kendisi ile tanışıklığım "Gelin Başı" isimli öykü kitabını okumam ile devam etti. 

Şahiner'in son romanında karşımızda yeni bir kadın kahraman var, Mercan. Bir apartmanın içine daha doğrusu kocaman bir apartmanın uçsuz bucaksız merdivenlerine hayatını sığdıran, televizyonun gerçekliği ile hayatın gerçekliği arasında dalgalanan, her şeye rağmen yalnızca bir çocuğu olsun isteyen bir kadın Mercan. Her gün karşılaştığımız lakin sırt çevirdiğimiz kadınlardan biri o. Tıpkı Antabus'un Leyla'sı gibi. Derdini anlamayan insanlara dert Mercan ya da daha doğrusu sadece kendine dert Mercan.

Kitabı okuduktan sonra erkek bir öğrencime hediye ettim. Sanki Mercan'ın hikayesine ne kadar kulak kabartırsak o kadar iyi olacakmış gibi, Mercan'ı o kadar çok sevecekmişiz gibi. 

4 Mart 2017 Cumartesi

Judith Herrin: Bizans, Bir Ortaçağ İmparatorluğunun Şaşırtıcı Yaşamı

Bu aralar yapılacak rutin işlerimin dışında sürekli tarih okuyorum, yani alan okuması yapıyorum diyebiliriz. Bildiklerimi unutmamak, yeni bilgiler öğrenebilmek adına. En son İletişim Yayınlarını ziyaret etmiştim. Sanırım biraz talan ettim orayı, hediye etmiş oldukları bez çantayı aldığım kitaplar ile doldurarak döndüm eve. İletişim Yayınları kendi dükkanında tüm kitaplarını yüzde otuz indirimle veriyor. İnternetten almak yerine bizzat gidip alın derim.

Yakın zamanda, Bizans tarihçisi Judith Herrin'in "Bizans, Bir Ortaçağ İmparatorluğunun Şaşırtıcı Yaşamı" adlı kitabını okuyup bitirdim. Benim dünya tarihi içerisinde en çok sevdiğim iki imparatorluk var; biri Roma İmparatorluğu diğeri ise Bizans İmparatorluğu. Öylesine seviyorum ki, kitaplığım yakında Roma ve Bizans kitapları ile dolacak. 

Judith Herrin çok akıcı bir dille kaleme almış kitabını. Alan dışından okumak isteyen, kitabı merak eden herkes rahatlıkla okuyabilir. Kitabın içerisinde yalnızca siyasi tarih bilgileri yok merak etmeyin, Bizans'a dair günlük hayattan tutun da saray yaşamına, kültürlerinin izlerine kadar pek çok şaşırtıcı ve ilgi çekici bilgi edineceksiniz. Ve kitabın sonunda Bizans'ın ne kadar köklü olduğunu, Osmanlı İmparatorluğu da dahil pek çok imparatorluğun, devletin Bizans'ın kültürel birikiminden etkilendiğini, İstanbul'da bırakmış oldukları mirası ve çok daha fazlasını öğreneceksiniz. Judith Herrin oldukça objektif olmaya çalışarak anlatmış, çok az bir kısmında haliyle bir Bizans tarihçisi olduğu için; Bizans'ın köklü kültürel birikimini reddetme durumunda olan kimi kültürlere ve tarihçilere sitem etmiş haklı olarak.

İki kitap daha aldım Bizans ile ilgili. Biri Yky'den diğeri yine İletişim Yayınlarından. Onları da okumaya başladım, bitsinler haklarında birkaç kelam ederim muhakkak. İlginiz varsa Bizans ile tanışın derim, bu köklü imparatorluğun yaşamına tanık olmak size çok fazla bilgi katacak belki de bakış açınızı değiştirecek. 

Şunu da belirtmeliyim ki elbette bu bir ilgi meselesi lakin en azından İstanbul'da yaşayan insanların yaşadıkları yerin tarihi ile ilgili belirli bir bilgi birikimine sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda da hiç bahane kabul etmiyorum. Benim de ilgi alanıma girmeyen pek çok konu var lakin bunlarla ilgili iki üç sayfa bir şeyler okumak çok zor olmasa gerek. Tarihi yarımadada yürümek bile çok büyük bir kazanç. Keşfedin efendim. 

Broadchurch












Bu aralar beni mutlu eden haberlerden biri çok sevdiğim İngiliz draması Broadchurch'ten geldi. Diziye iki sezonun ardından ara verilmişti. İki sezon boyunca iki farklı hikayeye odaklanılmıştı. Nihayet 3. sezon ile birlikte güzel bir başlangıç yaptılar. 

Uzun zamandır yabancı dizi izlemiyorum. Game of Thrones haricinde takip ettiğim sürekli bir dizim de yok. Bu sene okumak üzerine yoğunlaşınca işin izlemek kısmından biraz soyutlamıştım kendimi ta ki Broadchurch'ten gelen habere kadar. 

Komedi, aksiyon ve macera seven biri değilim. Hem sinemada hem de dizilerde tercih ettiğim iki tür var; biri dram diğeri ise fantastik. Broadchurch son yıllarda izlediğim en iyi dram dizilerinden biri. İngiliz dizilerinin yeri gerçekten çok ayrı benim için. Ne yapıyorlar bilmiyorum lakin dramlarda kurguladıkları kasvetli atmosferin içine çekmeyi başarıyorlar seyircileri. İlk iki sezon boyunca epey ağladığımı hatırlıyorum. 

İlk bölümü az önce izledim. Bu sefer bambaşka bir hikaye ve bambaşka bir olay örgüsü bizi bekliyor. Keyifli seyirler dilerim. 

3 Mart 2017 Cuma

A Series of Unfortunate Events (Talihsiz Serüvenler Dizisi)












Lemoney Snicket'ın kaleme aldığı Talihsiz Serüvenler Dizisi'ni kenarından köşesinden bir yerlerden muhakkak duymuşsunuzdur. Çocukların oldukça sevdikleri bir kitap serisi, ben de geçtiğimiz yıllarda pek çok öğrencimin elinde görüp incelemiştim. 

Kitap serisinin bir de müthiş bir film uyarlaması var. Yanılmıyorsam 2004 yılında vizyona girmişti. Baş rollerinde Jim Carrey ve Merly Streep yer almıştı. Talihsiz Baudelaire kardeşler...

Netflix kanalı bu yılın başında Talihsiz Serüvenleri sekiz bölümlük bir mini dizi şeklinde yayına hazırladı. Ben de severek izledim. Kont Olaf rolündeki Neil Patrick Harris'in oyunculuğuna bir kez daha hayran kaldığımı itiraf etmeliyim. Vioet, Klaus ve Sunny de çok güzellerdi. Beni geçmişe götürdüler. Çok güzel kurgulanmış, o atmosfer çok iyi yakalanmış. 

Dizide de denildiği gibi, bu mutlu sonla biten bir öykü değil! Ya başlamadan kanalı değiştirin ya da oturup sonuna kadar izleyin. Ama merak etmeye de devam edin, çünkü Violet, Klaus ve Sunny'nin hikayesi bir yerlerde devam ediyor. 

23 Şubat 2017 Perşembe

Engin Geçtan: Zamane

Bir süredir yalnızca Engin Geçtan okuyorum. Genelde sevdiğim, kanıksadığım yazarların kitaplarını ardı ardına okumak gibi bir huyum var. Bu; Ahmed Hamdi Tanpınar, Yalçın Tosun ve Gündüz Vassaf için de böyle olmuştu. 

Geçtiğimiz hafta Beyoğlu'nda yer alan Metis Yayınevini ziyaret ettim. Bir süredir internetten kitap alışverişi yapmıyorum, böyle bir karar aldım. Almak istediğim kitaplarla yakından haşır neşir olmak ve kalabalıklar arasına karışıp farklı yayınevlerini tanıyor olmak çok daha anlamlı gelmeye başladı bana. 
Geçtiğimiz yaz tatilinde tanıştım Engin Geçtan ile, "İnsan Olmak" adlı kitabını otobüs garından tutun da sahile kadar hiç elimden bırakmadan, notlar alarak okudum. Ardından "Hayat" adlı kitabı geldi, geçen hafta ise "Varoluş ve Psikiyatri" adlı kitabını okuyup bitirdim. Bu yazımda kısaca "Zamane" adlı kitabından bahsetmek istiyorum. 

Öncelikle niçin psikiyatriye ilgi duyuyorum bunu açıklamak isterim. Öğretmen oluşum bunda çok etkili, öğrendiklerim ile öğrencilerimi keşfetme imkanı buluyorum. Bu hem onların sorunlarının çözümü için hem de benim mesleki gelişimim için oldukça önemli. Bir başka neden ise sorunlu bir aile geçmişimizin olması. Sürekli kendimi ve dünyayı tanımaya çalışıyorum, hatta bunu bir uğraş haline getirdim desem yanlış olmaz. Son bir yıldır kişisel olarak psikanaliz, psikanaliz ve sanat üzerine bazı okumalar yapıyorum. Bu alanda belirli bir enformasyonum olmamasına rağmen genel geçer şeyleri öğrenmek bile beni tatmin ediyor. Öğrendiklerimden yola çıkarak kendimi ve etrafımdaki insanları anlamaya çalışıyorum, tabii ki onlara kendimce teşhisler koymadan tamamen içsel yorumlarımla. 

Engin Geçtan'ı keşfedene kadar zihnim karmaşıktı. Çünkü psikoloji ve psikanaliz ağır bilgiler içeren alanlar, özellikle alan dışı iseniz anlamakta güçlük çekmeniz olası. Ben de güçlük çektim. Fakat Engin Geçtan'ın dili oldukça sade. Kitaplarını, alan dışı her okuyucunun anlayabileceğini düşünüyorum. Üstelik kendisini her okuyuşumda kendimi ilginç bir şekilde çok hafif hissediyorum. Günlük rutinimde epey telaşlı, kurallarına sıkı sıkıya bağlı ve esnek olamayan bir insanım. Engin Geçtan'ın kitaplarını elime aldığım an ve kapağını kapadığım an arasında geçen zamanı asla fark etmiyorum, üstelik kitabı bitirdikten sonra yaşadığım dinginliği tarif etmem mümkün değil. Öyle güzel, öyle hafif. 

Zamane, pek çok başlık altında toplanmış çeşitli konular içeren ve bu konular ile ilgili temel çerçeve içindeki bilgileri gayet kolay anlayıp yorumlayabileceğiniz bir kitap. Kitabın içerisinde insan olmaya dair her şeyi bulacaksınız. Bunun dışında Engin Bey'in mesleki deneyimleri, ülkemizin ve dünyanın içerisinde bulunduğu durumlar, tabu konular, çocukluk yaşantılarımız ve şimdimiz... 

Bir iki gün sürecek yoğun işlerimi bitirdikten sonra "Kimbilir?" adlı kitabına başlayacağım. Şu kaosun içinde kendimizi biraz olsun hafif hissedebilmeye fazlasıyla ihtiyacımız var öyle değil mi? Emeği ve alandaki bilgi birikimi için Engin Geçtan'a sonsuz teşekkürlerimi ileterek yazımı noktalayayım, herkese hafif günler dilerim. 

14 Şubat 2017 Salı

Yoğun Günler

Yazmak istediğim çok şey var lakin ilk kez zaman yokluğundan dolayı yazamadığımı fark ediyorum. Bir yandan zaten epey yoğun çalışıyorum diğer yandan Haziran ayına kadar yüksek lisans tezimi sunup bitirmek ve yaz tatiline mezun olarak rahat rahat girmek istiyorum. Hiç kolay işler değil, bütün enerjimi ona verdiğim için sosyal hayattaki faalliğimi azaltmak durumunda kaldım. Tez canlı bir insan olduğumdan mütevellit hemen bir çabuk bitsin istiyorum tabii pek mümkün olmuyor, daha önce üzerinde çalışılmamış, özgün bir tez yazıyorum ve epey meşakkatli bir seyir içerisinde ilerliyor. 

Neyse ki araya bir tiyatro, bir de fotoğraf gezisi sıkıştırabildim yoksa hepten bunalacaktım. Son sürat çalışmaya devam ediyorum, aralarda yine yazmaya gayret edeceğim. Şu an bende durumlar bu şekilde, bu durumdan isyan edip bazen saçımı başımı yolma noktasına gelsem de mümkün mertebe sakinliğimi korumaya özen göstereceğim. 

Hayal ediyorum, tezim bitmiş, mis gibi yaz tatiline çıkmışım, kendimi kumlara, antik tiyatrolara atmışım. Daha da bir şey demiyorum, bu hayal eşliğinde gidiyor ve çalışmaya devam ediyorum. 

6 Şubat 2017 Pazartesi

İstanbul'da Nereleri Gezebilirim? / Ufak Bir Gezi Rehberi

Malum okullar açıldı, iki haftalık bir dinlenmenin ardından biz de işimizin başına geçtik. Tatilde güzel bir Batı Karadeniz turu yaptığımdan ve yeni yeni adım attığım fotoğrafçılık uğraşı ile yakından haşır neşir olma imkanı bulduğumdan söz etmiştim. Teknik açıdan henüz çok iyi fotoğraflar yakalayamasam da, güzel karelerin çıktığını söyleyebilirim.

Bunun dışında İstanbul içerisinde de sürekli gezdim. Tatilin ilk hafta sonu Sarıyer'de bulunan Garipçe Köyüne gittim. Önce meşhur Garipçe kahvaltısı yaptım, gerçekten mükellef bir kahvaltıydı. Ki uzun uzun yapılan kahvaltıları da çok severim. Karnımı doyurduktan sonra Garipçe'yi keşfe dalıp fotoğrafladım. Aynı gün Rumeli Kavağı ve Fenerini ziyaret ettim. Çay içip insanlarla sohbet edebileceğiniz çok güzel yerler var gerçekten. Ardından otobüs ile Sarıyer'e indim. İki yıl Sarıyer'de bir okulda çalıştığım için orasını bir başka seviyorum. Mesleğe ilk adım attığım yerdi, bunaldığım zamanlarda sahile iner balıkçı teknelerini seyreder, çay içerdim. Sarıyer sokaklarında dolanır, öğle yemeği niyetine börek yer, bir kasaba havası almışım gibi rahatlardım. 

Görüşemediğim arkadaşlarımla görüştüm, fotoğrafçı arkadaşlarımla bir araya geldim. Onlarla birlikte Tarihi Yarımadayı yeniden keşfe çıktık. Ayasofya her seferinde beni büyülemeyi başarıyor gerçekten. Fener Balat sokaklarını gezdik, Patrikhaneyi ziyaret ettim bir de mum yaktım orada. O bölgedeki küçük ayazmaları ziyaret ettik, Eyüp'te halkın arasına karıştık ve Pierre Loti'de günü batırdık. 

Sonra ben makinemi alıp Kuzguncuk sokaklarında geçirdim bir günümü. Nail Kitabevinde soluklanıp, ara mahallelerdeki kafelerden birinde kahvaltı yaptım, Kuzguncuk fırınlarının ay çöreklerini çok seviyorum muhakkak tavsiye ederim. Başka bir gün de meşhur Vefa Bozacısına uğradım.  

Almam gereken kitaplar vardı, İletişim Yayınevini ziyaret ettim ve kitaplarımı aldım. 
Çantamda sürekli bulundurmak üzere, Murat Belge'nin "İstanbul Gezi Rehberi "adlı kitabını aldım. Geziye çıkmadan önce açıp gideceğim yerlerin tarihini okuyorum, hem öğretici hem de çok keyifli. Kesinlikle İstanbul'da rehbersiz gezenlerin ceplerinde, çantalarında kaliteli bir gezi rehberi/İstanbul tarihi bulundurmaları gerektiğini düşünüyorum. Geziniz daha doyurucu ve akılda kalıcı oluyor. 

Bir daha ne zaman bu kadar geniş geniş gezebilirim emin değilim lakin tüm tatillerimi iyi değerlendirmek ile ilgili kendime bir söz verdim. Bakalım bundan sonraki ilk rota neresi olacak, tatillerin hiç bitmemesi, bitenlerin de yerlerini çabucak yenilerini bırakmaları dileklerimle. 

30 Ocak 2017 Pazartesi

Batı Karadeniz Turu

Bir süredir yoktum, çantamı alıp köşe bucak Batı Karadeniz turuna çıktım. Şimdiye kadar çıkmadığım içinse hayıflandım. 

İlk durak noktamız Bolu Abant Gölü oldu. Oldukça kar vardı ve gerçekten çok soğuktu, göl de donmuş durumdaydı. Çok zor şartlar altında olsa da birkaç güzel fotoğraf yakalayabildim. Hemen girişte de minik bir tabiat müzesi var, ücretsiz gezilebilmekte. Karın içinde mis gibi semaver çayımızı içtikten sonra Safranbolu'ya doğru yola çıktık. İlk durağımız Hıdırlık Tepesi oldu, şehre çok hakim bir yer. Oradan da güzel fotoğraflar yakaladım. Ardından Eski Safranbolu'yu gezdik. Yemeniciler Arastası'nı çok beğendim. Yine Hükümet Konağı ve Leyla Hanım Konağı gezilebilecek yerler arasında. Safranbolu'nun meşhur lokumlarından tattık ve sıcacık bir safran çayı içtik. Ardından ben kendimi Safranbolu sokaklarına ve eski evler arasına attım. Cinci Hamamı da dahil güzel fotoğraf kareleri yakaladım. Hava koşullarından dolayı Cam Terası ziyaret edemedik, artık başka bir geziye diyelim. 

Safranbolu'da Kardelen Konaklarında kaldım. Eski bir konak, tamamen aslına uygun olarak dizayn edilmiş. İçeri girdiğiniz andan itibaren Osmanlı Konaklarının havasını soluyorsunuz. Otel içinde ayakkabı ile gezilmiyor, kapıda çıkarıyorsunuz. Odalar da çok güzel, sedirler, eski beyaz dantela perdeler, kandillikler. Her şey çok ince ve çok güzel düşünülmüş. 

Ertesi gün Yörük Köyü'ne doğru yol aldık. Köyün eski çamaşırhanesini ziyaret ettik. Meşhur Filiz Teyzemiz bize espriler eşliğinde köyün tarihini anlattı. Aynı zamanda Leyla Gencer'in ailesinin yaşadığı konağı da ziyaret ettik. Konağın önünde kendisinin bir büstü de yer alıyor. Sipahioğlu Konağını dolaştık, eskiye ait ne varsa görebileceğiniz çok hoş bir konak. 
Yine burada da bir sürü fotoğraf çektim. Özellikle kedileri ve köpekleri insan dostu bu güzel köyün. 

Yolculuğumuza Amasra ile devam ettik. Sormagir Kalesini gördük, yemeklerimizi yedik ve bu deniz kenarı küçük beldeye gerçekten hayran kaldık. Barış Akarsu'yu da şarkıları eşliğinde yad ettik. 

Ve son durağımız Devrek oldu. Bastoncular çarşısında, baston yapımına tanık olduk. Meşhur Devrek simitlerimizi de yedikten sonra İstanbul'a döndük.

Çok güzel dostluklar edindiğim, muazzam bir turdu. Sömestr tatilini böyle güzel değerlendirebildiğim için çok şanslıyım. Bundan sonra tatillerimde asla evde oturmayacağım. Gezilip, fotoğraflanacak, biriktirilecek anılar var. Gezebileceğimiz nice tatillere. 

22 Ocak 2017 Pazar

Lale Müldür: Kuzey Defterleri

Kuzey Defterleri'nın ilk baskısı, 1992 yılında Metis Yayınları tarafından yapılmış. Yapı Kredi Yayınlarının bu ay kitabın yeni baskısını yaptığını görünce aldım. Uzun bir metro yolculuğunda okudum, oldukça derin satırlar, Lale Müldür'ü tanımak beni çok mutlu etti. 

Yüreğime dokunan bazı dizeler oldu. Bunlardan birkaçını paylaşmak istiyorum. Belki de satırlar arasında en çok kendimi bulduğum cümleler bunlar, kuzeyde bir yerde eprimiş bir koltuğun üzerinde okuyormuş gibi okudum. Perde aralık, kuzey denizinin esintisi pencereyi yokluyor gibi, sarı bir masa lambası kitabı belli belirsiz aydınlatıyor gibi...

"Kişinin kendisinin dışında inanabileceği bir şey yoktur çünkü."

"Ertesi gün ve ondan sonraki bütün günler. buradayım. hava açıyor. mutluluk. romanlardaki gibi. sessizlik. mavi menekşe civası. geçen eylülden beri. onun yerinde olsam söylerdim. yatakta kıpırdayan bir gövde. yatakta kıpırdayan bir gövdenin aniden döndüğünde hatırladığı bir şey. gece dönüşlerinde yaşamak. cam buğulandı. ertesi gün ve ondan sonraki bütün günler. hiçbir şey demedim. unutmak kendini. etrafa bakmak... var olan eskidendir ve olacak olan eskiden olmuştur, ve insan geçmiş olanı yine arıyor."

"çocukluğun saydam derisini üzerinden atamayanlar som bir metalin damarlarını takip ederek belki bedeli oldukça ağır bir güzelliği taşımak zorunda kalıyorlar."

19 Ocak 2017 Perşembe

Yarıyıl Tatili Planları

Avantajlı bir şekilde bir gün erken yarıyıl tatiline girmiş bulunmaktayım, yarın bildiğimiz üzere karne günü, güzel bir tatil bizi bekliyor. Öğretmenler de yoruldu, öğrenciler de. Ben de bugünü plan yapmak üzere değerlendireceğim, yarından itibaren planlarımı gerçekleştirmek üzere yollara düşeceğim. 

Aslında bu yarıyıl tatilinde Kars yolculuğu yapmak niyetindeydim, aklımın bir köşesinde bu düşünce hala bana yeşil ışık yakıyor. Lakin Kars'ın havasını da göz önünde bulundurduğumda bahar tatilinde bu yolculuğu ve geziyi yapmak daha doğru geldi bana. Hal böyle olunca kısa bir Batı Karadeniz turu cazip gelmeye başladı gözüme. Sanırım haftaya bir Batı Karadeniz turu yapacağım. Hazır fotoğraf makinemi de yeni almışken benim için güzel bir deneyim olacak. Karadeniz'i hiç görmedim, artık tüm tatillerimi ülkenin çeşitli bölgelerini gezip fotoğraflayarak geçireceğim. 

Bir de İstanbul'da ziyaret etmediğim çok fazla tarihi yapı ve müze olduğunu fark ettim. Hepsine hakim olmak mümkün değil belki lakin olası. Güzel bir liste çıkardım, müze listem epey kabarık olsa da, gezebildiğim kadarını gezmeyi ve fotoğraflamayı düşünüyorum.

Elbette edebiyatsız ve tarihsiz asla olmaz. Batı Roma İmparatorluğu ve Hıristiyanlık okumalarımı bitirdim. Tatilde biraz Bizans'a yoğunlaşmak istiyorum. Bunun yanında aklımda güzel iki roman var, umarım onları da tatile sığdırabilirim. 

Bu tatil dinlenmek ve gezip görmek için çok büyük fırsat, ikinci dönem tezime yoğunlaşmak zorundayım. Çünkü Haziran ayına kadar bitsin istiyorum. Yaza büyük bir zihin rahatlığı ile girmek çok iyi olacak benim için, zira tezim iki yıldır aklımı epey meşgul ediyor. 

Şimdilik program böyle, genel çerçeveye bakınca güzel görünüyor umarım tembellik etmeyip hepsini iki haftaya sığdırabilirim. Tüm öğrencilere ve öğretmenlere ve tabii ki velilere güzel tatiller dilerim. 

16 Ocak 2017 Pazartesi

Tarih Okumaya Başlayacaklar İçin Kaynak Seçimi/Tavsiyeler

Bir Sosyal Bilgiler Öğretmeniyim. Yeri geldiği zaman söylüyorum, belki edebiyat merakımdan dolayı edebiyat eğitimi aldığımı düşünebilirsiniz lakin öyle değil. Yüksek lisans eğitimimi de Tarih Öğretmenliği bölümünde sürdürüyorum. Umuyorum ki Haziran ayına kadar tezimi bitirip teslim edeceğim, artık üç yılı dolduruyorum. Dört yıl lisans üzerine üç yıl yüksek lisans eğitimi gerçekten ciddi bir emek demek. 

Tezime yoğunlaştığım bu dönemde, kendimi tarihi bilgi açısından eksik hissettiğimi fark ettim. Aslında tarihi bilgi açısından, bir tarihçinin bile kendini tamamlayabildiğini düşünmüyorum. Tarih çok geniş ve derin bir disiplin, çok sıkı tekrarlar yapmalısınız ki bilgileriniz taze kalsın. Bu açığı kendi çapımda kapatmak üzere Mezopotamya Uygarlıklarından başlayan bir okuma listesi çıkardım. Çok yorucu olmayan, temel bilgiler edinebileceğim ve unuttuğum zaman kitaplığımdan çıkarıp göz gezdirebileceğim eserler olmasına dikkat ettim. Bu listeyi burada paylaşmak istiyorum. Hem Sosyal Bilgiler Öğretmenleri hem de Tarih Öğretmenleri için faydalı olacaktır aynı zamanda bu bölümlerde yüksek lisans yapan öğrenciler için de faydalı olacağını düşünüyorum. Tarihe kişisel merakı olan farklı meslek gruplarından insanlar için de geçerli bir liste olabilir lakin siyasi tarih kısımlarında sıkılmanız çok mümkün. Genel olarak tarihe merakı olan ve nereden başlayacağını bilemeyen arkadaşlarıma toplumsal tarih başlığı altındaki kitapları ve yayınları tavsiye ediyorum. Bir uygarlığın kültürel tarihini her zaman için siyasi tarihinden daha ilgi çekici buluyorum. Ya da dünya tarihini derli toplu, görseller eşliğinde anlatan kitapları öneriyorum. Mesela Ntv Yayınlarından çıkan "Dünya Tarihi" adlı eser hem boyutları itibari ile kolay taşıyabileceğiniz hem de bitirdiğinizde genel kültür düzeyinizi epey artıracak bir niteliğe sahip. Şimdi geçelim benim listeme: 

Kemalettin Köroğlu / Eski Mezopotamya Tarihi / İletişim Yayınları
Samuel Noah Kramer / Tarih Sümer'de Başlar / Kabalcı Yayınları
Marc Desti / Anadolu Uygarlıkları /Dost Yayınları
Sophie Desplancques / Antik Mısır / Dost Yayınları
Oğuz Tekin / Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş / İletişim Yayınları
Linda Woodhead / Hıristiyanlık / Dost Yayınları

Ben kişisel olarak böyle bir sıra izledim. Bu sıranın ardından; Maya, Aztek, İnka ve Vikingler ile ilgili okumalar yapıp Eski Türk Tarihinden Osmanlı'ya oradan da günümüze gelmeyi düşünüyorum. Bizans'a da fazlasıyla yer vereceğim bu sıralamada. Tabii bu çok uzun bir zaman dilimini kapsayacak. Aldığım kaynakları not alarak ve önemli kısımların altını çizerek okuyorum. Geriye dönüp baktığımda kitabın hepsini okumak yerine, önemli kısımlar ile bilgilerimi tazeleyebilirim diye düşündüm. Eserleri okuduktan sonra çeşitli belgeseller ve videolar ile de destekleyebilirsiniz. Ya da tarihin çeşitli dönemlerine odaklanan güzel yabancı diziler var. Mesela Roma okurken Rome'u izleyebilirsiniz ya da Vikingler'i okurken Vikings'i izleyebilirsiniz. Böylece öğrendiğiniz bilgileri daha keyifli hale getirebilirsiniz. Meraklılarına keyifli okumalar dilerim. 

9 Ocak 2017 Pazartesi

Robert Pinget: Mösyö Songe

"Bir çıkmazdan kurtulmak için bir başkasına girmek gerekir."

Robert Pinget, 1920 Cenevre doğumlu bir yazar. Hukuk öğrenimi görmüş, 1951 yılında ise ilk öykü derlemesi yayımlanmış.

Yazılarımda sıklıkla bahsettiğim üzere Kadıköy'ü her ziyaret edişimde Yapı Kredi Kitabevine uğruyorum. Bir iki hafta önce okumak üzere alıp kitaplığıma koyduğum kısa romanlardan biriydi "Mösyö Songe." Kar sebebiyle okullar kapanınca ve kapımıza dayanan kardan dolayı günlerdir evden dışarı çıkamazken "Mösyö Songe"yi tanımak üzere kitaplığımdan çıkardım. 

Mösyö Songe varlıklı, denize nazır bir evde hizmetçisi Sosie ile birlikte yaşayan yalnız bir adam. Bir yeğeni var, sık sık olmasa da dayısını ziyaret eden, kimi vakitler onu yermekten geri kalmayan kimi vakitlerde ise Sosie'nın leziz yemekleri eşliğinde dayısı ile hasbıhal etmeyi kendine amaç edinen bir genç.

Mösyö Songe kurallara, nezakete ve görgüye sıkı sıkıya bağlı bir adam, denemeler yazıyor, bir de yeğenine sürekli mektup yazıyor. Mektupların hemen hepsinde kendi benliğini dışa vuruyor, kafasında dönenip duran deli sorunlara, delişmen sorulara cevaplar arıyor, bazen de o kadar net ve katı bir adam oluyor ki, adeta bedenini duyguların delip geçmesini önleyen bir kalkana dönüştürüyor. 

Karlı bir Ocak ayında bana sıcacık battaniyemin içinde kısa bir izlek sunan sevgili Mösyö Songe ile tanıştığıma memnunum. Umarım bir yerlerde o haşin görüntünün altındaki sevecenliği dışarı çıkarmayı başarabilmişsindir; ya da sen böyle güzelsin Mösyö Songe. Umarım hiç değişmemişsindir. 

"Mösyö Songe kötü bir gün öngörürken yanılmıyordu. Sıkıntıları belirginlik kazanıyor. Aklına getirmek istemediği hatıralar üzerine çullanıyor. 

Ama işin özüne gelelim, hatıralarım diye nelere diyorum ben? diye soruyor kendine.

Bir düşünme denemesinden sonra, hatıralarım dediği şeylerin yalnızca duygularından ibaret olduğunu söylüyor kendine. Çünkü şu anda bile verdikleri acıyı yeniden yaşayabiliyor. Geriye kalanları, geçmişten çıkagelseler bile, acılarını yeniden hissedemediklerini, hatıralarım diye adlandırmayacak."

Hatıralar üzerine mükemmel bir tanım, ideal bir açıklama değil mi? Selam olsun sana Mösyö Songe ve tabii ki seni yaratan sevgili Robert Pinget.

8 Ocak 2017 Pazar

Vüs'at O. Bener: Mızıkalı Yürüyüş/Kara Tren

Vüs'at O. Bener okumaya yakın zamanda "Kapan" adlı öykü derlemesi ile başlamıştım. Birkaç gün önce "Mızıkalı Yürüyüş/Kara Tren" adlı öykü kitabını okudum. Yazını bana çok iyi geliyor; ifade etmek istediklerim, yazamadıklarım hep onun satırları ile özdeş. Bakışı, kelimeleri diziş biçimi, kendinden öylesine rahat ve aynı zamanda gerçekçi bahsetmesi, hissettiklerinden de öyle, saklamadan, bir yerlere kaçmadan. Beni gerçekten etkiliyor. 

Şu an dışarıda epey kar var, onca yolu aşıp Yky'ye gitmem mümkün değil, sanırım bir kaç gün daha bekleyeceğim, karlar erir erimez "Dost Yaşamasız" ve "Siyah Beyaz" kucağımda döneceğim eve.

"Mızıkalı Yürüyüş/ Kara Tren"den sevdiğim bir bölüm paylaşmak istiyorum, sonra da hemen kar tanelerini izlemeye gideceğim: 

"Geçen pazar, 22 Ağustos 1993. Günleri somutlaştırmak gereksemesini neden duyuyorum acep? Yaşandığına inandırmak için mi kendimi? Nice gün'ler geçip gitti, gidecek, bir gün GÜN bile olmaktan çıkacak, öyleyse bu çabanın anlamı ne? Yok anlamı. Gökyüzü, denizler, uzay, yıldızlar, ,insanlar dışında her şey bilinçsizliklerince durup duracak. Moleküle dönüşeceğiz herhalde. Asimov'a bakılırsa hepi topu sekiz milyar yıl kalmış, ömrümüzü sıfırlamaya. Peki, tüm bilgilerden, değer yargılarından kurtulmuş, kendi ekseninde dönenen, kurduğu tuhaf dünyasında bir süre canlılığını koruyan, ilgilerden kopuk, yadırgı yaşamayı sürdürmek mi yeğlenmeli? Ben bu korku filmini ne çok yönettim."

6 Ocak 2017 Cuma

İnan Çetin: Bin Yapraklı Lotus

"Denir ki: Seni ayıplayanlar çıkacaktır kuşkusuz, ama bil ki, hiçlik varoluşun temelidir. Büyük ideallerin varsa eğer ve bu idealler insanlığın köküne kibrit suyu döküyorsa, peşinden gelenler suçludur. Sen tek başınasın unutma, kendine ihanet etmiyorsun. Tutkuna yaşamayı öğren; arada bir fırtınaya dönüşse de rüzgar, korunmasını bil. Ama her şeyin saf olduğuna kanma sakın. Sana söylediklerim de saf değil, aldanma."

***
"İnsan çürümüşlüğünü göz ardı edemezdi böyle durumlarda; sonra, sesler duyup sıyrıldığında bu çürümüşlükten, dört gözle bakmak isterdi dünyaya. Öyle ki, düşü gören yataktan çıkamazdı, çivilenip kalırdı geçmişe."

***
"Ne kadar da acınacak duruma düşüyor insan. Umarsız kalınca sığınacak bir şeylere nasıl da gereksinim duyuyor."

Islak Perşembe/ Tereddüt











Dün sabah izin günümdü, yağmur çamur demeden yola çıktım Eminönü'ne doğru. Uzun süredir profesyonel bir fotoğraf makinesi almak niyetindeydim. Güzel kareler yakaladığımı düşünüyorum, bu işi bir hobi haline getirmeye karar verdim, yeter miktar parayı da denkleştirince gidip istediğim makineyi aldım. Yağmurun artacağından haberim yoktu, yanıma şemsiye de almamıştım, nihayetinde çoraplarıma kadar ıslandım lakin yılmadım. Soluklanmak için sokak arasındaki kenar kahvelerinden birine oturup türk kahvemi içtim, ardından tekrar yağmura savaş açarak Kadıköy'e döndüm. 

Tüm bu ıslaklığa ve hasta olma riskine rağmen planlarımdan vazgeçmedim, Yeşim Ustaoğlu'nun filmi Tereddüt'ü izlemek istiyordum nicedir, Rexx sinemasından bir bilet alıp film saatine kadar yanındaki kafeye oturdum. Hem biraz kurudum hem de Akmar'dan aldığım kitapları karıştırdım.

Tereddüt'ü çok beğendiğimi itiraf etmeliyim, bizim sinemamızda genellikle kadın hikayeleri bu kadar cesur anlatılmıyor, yine kadın hisleri, kadın cinselliği es geçilen konular arasında. Yakın zamanda Mustang ile bu geleneği kırmak için adım atmıştık, Tereddüt'ü bu açıdan çok başarılı buldum. Ecem Uzun'un Elmas karakterine vermiş olduğu can, beni çok etkiledi, başarılı bir performans sergilemiş bunu da belirtmek isterim. 

Ardından ıslak ayakkabılarım ve çoraplarım ile birlikte eve döndüm. Kurundum, makinemi kurcaladım lakin sanırım ona alışmam ve teknik terimleri öğrenmem epey zaman alacak, neyse ki acelemiz yok. Dolu ve ıslak bir perşembeden geriye bunlar kaldı; biraz yağmur biraz da tereddüt. 

3 Ocak 2017 Salı

Blogger'da 9. Yılım

Tam dokuz yıl önce başlamış blog yazma maceram. 2008 yılında. O zaman henüz 16 yaşında, lise ikinci sınıf öğrencisiydim. Annem o dönemde fabrikada çalışıyordu, bana bilgisayar alabilmek için aylarca para biriktirdiğini anımsıyorum, çok sevinmiştim. Memleketteki evimizin üst katındaki odama kurmuştuk, hatta o gün okuldan erken ayrılmıştım, bilgisayarımı ve internetimi kurmaya gelecekler diye. Sonra annem yine para biriktirip bir genç odası takımı almıştı bana. 

Bilgisayar kurulur kurulmaz yaptığım ilk şeyin elektronik bir günlük tutmak olduğunu hatırlıyorum yani yine bana heyecan veren en önemli hadiselerden biri yazmakmış o dönemde de. 

İlk yazılarıma dönüp baktığımda yaşımın vermiş olduğu özellikler neticesinde epey ergen, farklı olma çabaları içerisinde, yaşından büyük kitaplar okuyan, iddialı cümleler kuran ve rocktan heavy metale kadar çeşitli müzikler dinleyen tam bir liseli görüyorum. Neyse ki bu dönemler gelip geçti, okuduk, öğrendik, yaşadık ve yaş oldu 25.

Şimdi geriye dönüp baktığımda tebessüm ederek anımsıyorum o günleri. Küçük bir kasaba, kendi dünyasında, kendinden başka dünyaları tanımaya çalışan, her şeyden önce kendini tanımaya çalışan genç bir erkek. 

Dokuz yıldır aralıksız yazıyor olmam çok mutlu ediyor beni, hala bilgisayarımın karşısına geçtiğimde heyecan duyuyorum, yazacağım şeyleri önceden planlıyor ve bununla ilgili ufak notlar tutuyorum kenara. Bu arada ilk yazmaya başladığım masaüstü bilgisayarım hala memleketteki evimizde, üstelik aynı yerde duruyor, artık çalışmıyor olsa da.

Peki neden "beyaz çiklet?" Pek çok şeyi anımsıyorum, ne yazık ki bu konu hakkında net bir şeyler hatırlayamıyorum. Sanırım o dönemde "beyaz çiklet" adında ya da içinde "beyaz çiklet" geçen bir şiir yazmıştım. Çok sonraları öğrendim "beyaz çiklet"in bir balık türü olduğunu. Ne tesadüf, ben de pek alık, balık gibi bir insanımdır ya!

Yazma serüvenim benim dışımda gelişen bir aksilik olmazsa devam edecek. Bir ergenden genç bir yetişkine doğru dönüştüğüm, değiştiğim süre boyunca yazı kültürüm de değişiklik gösterdi. Artık daha sade, kültür sanat ağırlıklı yazar oldum, özel hayatıma dair paylaşımlarım ise oldukça sınırlı hale geldi. Bu çizgiyi seviyorum, böyle devam etmesini temenni ediyorum. 

En uzun yaşayan "beyaz çiklet" olma yolunda ilerliyorum sanırım, aman zeval gelmesin. Tahtalara vuralım.