9 Aralık 2017 Cumartesi

Kara Şövalye

Kara şövalye resmi geçitte. Başında zincirden bir halka, ellerinde deri eldivenler dirseğine kadar uzanan. Yüzüne gölge düşmüş, kalkık kaşları bir isyanın habercisi. Kim şövalye olmak ister? Üzerinde bilmem kaç kilo zırhı ile atının üstünde, nalların seslerine karışmış cesareti. Yeşil adam köşesine çekilmiş, kerpiç evinin soğuk duvarlarını ısıtmaya çalışıyor. Elinde metal bir tas, çorba taşmak üzere. Buğunun sarınacağı bir cam yok, gözyaşları tedavülden kalkmış. Ağarmış sakallarının, yırtık kazağının altında buruşmuş et. Dilsizin gözü masada duran şeker kavanozunda, rengarenk. İpler salınmış damın üzerinden, kendini asacak birilerini beklemede. 

6 Aralık 2017 Çarşamba

Varsıl, Yoksul Adım

Sanki yaşaman gereken her şeyi yaşamışsın, bunca genç yaşında üstelik. Baştan ayağa her yanın dolup taşmış hayatın nimetleri ile, tanışmadığın insan, gezmediğin yer kalmamış. Kalmış olsa da neye yarar, kalmışla kalmamışın arasındaki fark nedir? Tüm ömrünü bulunduğu şehirde, yaşadığı çatının altında geçirenle her yeri gezip görmüş olan arasındaki fark ölünce de devam eder mi? Dirlik, düzen, ölünce de alıştığımız gibi mi? Mesela varsıl ölünce de varsıl, yoksul ölünce de yoksul mu? 

Aradaki adamın da adı Hulusi, kadının da Mülkiye. Çocukları var, Naci ile Zülfiye. Hangisi varsıl, hangisi yoksul? Derhal ayırt edilip, biline. 

5 Aralık 2017 Salı

İnsan, Başından Beri

Bir ses var içimde, gün içerisinde onunla konuşuyorum. Okul koridorları boyunca gidip geliyorum, volta atmaktan farksız, tavandan üzerime çarpan beyaz ışıklar rahatsız edici geliyor. Nedense yaşadığım her şey tüm bu vakitlerde zihnimde deviniyor, bir gece yarısını geçince. Yeşil perdesini sonuna kadar sımsıkı kapadığım odamın küçüklüğü hoşuma gidiyor. 

Pek değerli hayatlarınız var, üstünüz başınız çok önemli, sakal moda olmadan evvel asla birkaç günlük sakalla dolaşamazdınız. İri fitilli bol paça kadife pantolon giymeyi bıraktığınız yıl oldu, şapka takma adabından dedeniz bile vazgeçmişti. Bayramlarda, doğum günü kutlamalarında babanıza deri ceket, annenize çiçek satan internet sitelerinden güller aldınız. Mutlu ettiniz, mutluluk dediğiniz şeyi bir nesneye devşirdiniz. Nesneler mutlu olmaya başladı. Siz?  

Geçen yaz tatile gittiniz, güneş kremlerini boca ettiniz hafiften bronzlaşmaya başlayan teninize. Biraz içki yudumladınız, bazı geceler diskolarda sabahladınız, stresli bir işiniz vardı, heyulası bitmeyen dakikaları süpürmekte idiniz. Yıllık izninizde çocuklarınızla ıssız bir ormana pikniğe gittiniz. Yiyeceklerinizi plastik kapların içine koydunuz, sigara böreğine batırdığınız plastik çatalın ucu kırıldı. 

Ne tuhaf insan zihni, ininde barındırdığı şeylerden bir haber, haberi bile olmayan yollara birer yolcu imişsiniz. Gün geceye çalınmadan araya sıkıştıracak işler, okunacak mektepler bulup buluşturdunuz. Sertifikalarınızı şeffaf dosyalara doldurdunuz, şimdilik doydunuz. 

Aksayan ayağınıza dolanan kalın bir urgan, başınızı sokacak bir dam bulduğunuz an olduğunuz yerde kaldınız. Nadasa bıraktılar sizi, nekahet dönemleri geçirdiniz. Hafif salgın hastalıklardan muzdarip yataklara düştünüz, pamuk yorganlar çeyiz sandıklarında çürüdü, silikonlara sarındınız. 

Bir tuhaf oldum, pencereyi açtım, sanki tüm kötülükler hevenk hevenk gökyüzüne karışıp yok oldu. 

3 Aralık 2017 Pazar

Gitmek Üzerine Kelamlar

Seneye askere gitmem gerekecek. Yüksek lisansın da bitmesinin ardından son bir senem kaldı. O da hızlı bir şekilde geçiyor zaten. Öğretmenlikte beşinci yılım da akıp gidiyor. Zamanın bunca hızlı geçmesi şaşırtıcı belki de olağan, bilemiyorum. 

Aklımda uzun süredir bazı düşünceler var. Hayata, hayatıma ve geleceğe dair. Çok değil bundan bir iki yıl öncesine kadar işsiz kalmak, içerisinde bulunduğum konforu, imkanları, İstanbul'u, kariyeri ve bunun gibi aldatıcı pek çok şeyi bırakıp gitmek düşüncesi beni epey korkuturdu. Bu bir gelişim aşaması mı yoksa vazgeçiş mi bilemiyorum ama gitgide bunların hepsini bırakmaktan korkmaz hale geliyorum. 

Sanırım sene sonunda işi bırakacağım. Sonrasında ne mi yapacağım? Hiçbir fikrim yok. Şimdilik. İstanbul'dan gideceğiz sanırım. Memlekete değil de, kimseyi tanımadığımız daha küçük, denizi olan, havası berrak bir yerlere. Ne iş mi yapacağım? Hiçbir fikrim yok. Şimdilik. Belki bir yerlerde mesleğime devam ederim. Belki de başka şeyler yaparım. Sağlığım yerinde olduğu sürece hiçbir şeyden korkmuyorum. 

Etrafımdaki insanların sözlerini de artık hiç umursamıyorum. 2014 baharında hayattaki tek yoldaşım annemi kaybediyordum. O zamanlar içimde bir şeyler devindi, ters döndü diyebilirim. Yaşama dair birtakım hırslarım vardı, bir kariyer hedefim vardı ve hep en fazlası vardı. Geçtiğimiz üç yıl boyunca yavaş yavaş bunlardan sıyrıldım, arındım. Hala endişelerim var, hayat bu neticede. Lakin eskisi kadar değil, her şey daha dingin, ben de daha cesurum. Öğreniyorum. 

Hal böyle, planlar kafalarımızda uçuşuyor. Her şeyi bir anda bırakabilecek kadar zengin de değilim bunu da belirtmek isterim. Sanki bir yerlerde kırılmaya, güvene ihtiyaç var, sonsuz. Kendimize, sevdiklerimize. Kaçalım, kendimizi bulalım. Bekleyelim ve cesaret edelim. 

17 Kasım 2017 Cuma

Çikolatalı Kek Şiiri

bugün hava biraz serin
evden çıkmak için
çok yavaş içim, donuk tenim
sabah sütümü içmedim

gözlerin biraz derin
neler söylesem bilemedim
sana çıkıp gelemedim, üşendim
sabah çayımı içmedim

hani anlatırdın inceden
çikolatalı kekin içinden
gözlüklerin buğulanırdı
cin çıkardı içinden
can çıkardı içinden 

13 Kasım 2017 Pazartesi

Bu Aralar Şu Sıralar

Bu aralar şu sıralar pek yazamıyorum. Nedenini de bilmiyorum. Zaman ne çabuk geçiyor. Okulum kısa bir Kasım tatili arası verdi. Biraz çalışma biraz da nefes alma arası, iyi oluyor. Osmanlı tarihine merak saldım biraz. Yoğun bir çalışma içerisindeyim bu aralar. 

Edebiyata biraz ara versem mi vermesem mi derken kişisel çelişkiler içerisinde kaldım. Tarih ve edebiyatı okumak aynı anda çok mümkün olmuyor. Bir yandan Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinin dördüncü kitabı Sodom ve Gomorra beni bekliyor. Diğer yanda koca bir Devlet-i Aliyye. Bu işin içinden bir şekilde çıkacağım. Birini yabana atmak bana yabancı. Derdine bak diyebilirsiniz ama bu benim için büyük bir dert. Vallahi. 

Bu haftayı biraz anneme ayıracağım. Geçenlerde Büyükada'ya gitmiştik çok güzel oldu. Bu hafta da tarihi yarımada turu yapacağız. Elimden geldiğince ona İstanbul'un önemli yerlerini gezdirmeye çalışıyorum. Çok ama çok mutlu oluyor. Haliyle ben de. 

Hiç ihtiyacım olmadığı halde 10 kilo kadar verdim iki ayda. Yazdan beri sağlıklı beslenme misyonu ile hareket ediyorum. Bunun yanında yemek yapmaya başladım yoğun bir şekilde. Acayip zevk alıyorum. İyice iskeletor gibi olmadan birkaç kilo almaya çalışsam iyi olacak. 

Şimdi gidip lavanta çayımı içip uyuyayım en iyisi. Yeni gün, yeni koşturmaca kapıda. 

5 Kasım 2017 Pazar

Alias Grace

alias grace tv series 2017 ile ilgili görsel sonucu

1800'lü yıllarda Kanada'da yaşayan genç bir kadın, Grace Marks. Grace'in etrafında gelişen ve tüm yaşamını sarsan olaylar dizisi ise oldukça ilginç. Grace Marks, yıllarca Kanada hukukunu meşgul eden bir davanın baş kahramanı. Hayatını uzun süre hapiste geçiren ve sonunda beraat eden Grace'ten geriye kalanları saymak ise size kalıyor.  

Altı bölümden oluşan sürükleyici bir dönem dizisi. Her bir bölümü heyecanla takip ettim. Grace Marks'ı canlandıran aktris Sarah Gadon'u ise başarılı bulduğumu söyleyebilirim. 
En başarılı bulduğum kısım ise kesinlik dizinin senaryosu idi. Grace'e biçilen mağrur lakin zeki kadın imajını çok hoş buldum. Kimi replikler gerçekten felsefe ürünüydü. 

Çok fazla dizi izleyen biri değilim. Genellikle tercihim yabancı dönem dizilerinden yana oluyor. Özellikle mini olanlarını daha değerli buluyorum sanırım. Bunun altında da hikayenin kısa sürmesi değil kısa sürenin vermiş olduğu yoğunluk yatıyor. 

Dönem dizilerini seviyorsanız Alias Grace'in sizlik bir dizi olduğunu söyleyebilirim. Belki de sizin de bu hikaye ile başa çıkmanız gerekiyordur. 

28 Ekim 2017 Cumartesi

Marcel Proust, İstanbul ve Ağır Hava

Havaların durulması ve boz bulanık bir hal alması ile birlikte ferahladım. Sıcağı hiç sevmiyorum. Tam benim okuma, gezme ve fotoğraf çekme mevsimlerim. 

Son zamanlarda bol bol okuyorum. Nihayet büyük bir istek ile Marcel Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde" serisine başlayabildim. Pek bahtiyarım. Kitaplar ile ilgili başka bir vakit uzun uzun yazarım muhakkak. 

Bunun dışında sık sık İstanbul'un en sevdiğim yerleri olan adalar ve tarihi yarımadada geziyorum. Hem o muhitte çok sevdiğim kitapçılar var. Hem de fotoğraf çekip, kahve içip güzel günler geçiriyorum. 

Bu aralar Kitap Yayınevine aşina olmuş durumdayım. Çok güzel, nitelikli eserler basıyorlar. Bir bir gidip alıyorum. Proust okumalarımın nefes aralıklarında tarihe geçiyorum, bu da bana keyif veriyor. 

Şimdilik biraz durgun, biraz da uçan kuş misali devam ediyor hayat. 

14 Ekim 2017 Cumartesi

Pera Palas'ta Gece Yarısı: Modern İstanbul'un Doğuşu


pera palas'ta gece yarısı ile ilgili görsel sonucu
Her bir sayfasını hayranlıkla çevirdiğim, beni uykumdan eden bir kitap okuyorum şu sıralar: Pera Palas'ta Gece Yarısı. Yazarı Charles King, Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde profesör. Bir modern İstanbul hikayesi. Çok sesli, çok kültürlü ve çok uluslu bir toplumun ritmik ayak sesleri. 

Kitap Yayınevi'ni çok seviyorum. Kaliteli ve önemli kitaplar basıyorlar. Tarih, insan, coğrafya ve toplum üzerine muazzam eserleri var. 

Kitaba dönecek olursak tam anlamıyla büyüleyici. Bir şehir tarihi, yanına ilaveten kültürü ekleyelim bir de onun üzerine bolca modern Türkiye tarihi eklersek karşımıza bu eşsiz kitap çıkıyor. 

Osmanlı'nın son dönemindeki şehir hayatı, gece yaşamı, Rusya'daki imparatorluğun çöküşünün ardından İstanbul'a gelen Ruslar... Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, tarihin detayları arasında kaybolmuş pek mühim isimler, Pera Palas, Tokatlıyan Oteli, İstiklal'in ara sokakları, Selahattin Giz'in muazzam fotoğrafları ve daha neler neler... Hepsi şenlikli bir varyete gibi, tabii içinde acı da var. Roza Eskenazi'nin söylediği rembetikolar, Seyyan Hanımın tangoları ve İstanbul alemi... 

Dün başladığım kitabı notlar alarak okuyorum, bu gece ya da en geç yarın biter sanırım. Elimden bırakmam dahi mümkün olmadı. Şehir tarihleri ve akabinde gelen kültür tarihleri her zaman ilgi çekici olmuştur lakin bu tarz kitapların dilleri ve çevirileri de çok önemlidir. Yoksa kendinizi kaybolduğunuz bir tarih labirenti içinde bulmanız mümkün. Charles King, romansı bir üslup ile kaleme almış eseri, Ayşen Anadol da başarılı bir şekilde dilimize kazandırmış. 

Kitabı okurken eski İstanbul sokaklarında, Pera'da, Galata'da dolaştığınızı göreceksiniz. Toz tutmuş siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir aile albümünün kapağını hafifçe üfler gibi hissedeceksiniz, canlanacak geçmiş. 

Kitap sayesinde tanıdığım değerli fotoğraf sanatçısı Selahattin Giz'in "Mevsimlerle İstanbul" adlı albüm kitabını da sipariş ettim. Kitabın yanına şeker şerbet olsun dedim. 

Şimdi yazıyı sonlandırıp tekrar kitaba dönüyorum. Beni bekleyen sürpriz hikayeler var. Sağlıcakla kalın. 

13 Ekim 2017 Cuma

Merhaba 26

Bugün 26 yaşıma girdim. Dün akşam okulda öğretmen arkadaşlarım bir sürpriz yaptılar. İki dilek tuttum, mumları üfledim. 

Öğrencilerim de tek tek gelip sarıldılar. 

Bir de dün çok sevdiğim Eda Baba, Aç Zülfünü isimli güzel mi güzel şarkıyı yayınladı. O da bana çok güzel bir doğum günü hediyesi oldu. Birkaç arkadaşımın hediyeleri de benim için sürpriz oldu. 

Yaşam hızla ilerliyor. Üniversiteye başladığım ve mezun olduğum gün daha dün gibi. Oysa bu sene çalışma hayatında beşinci yılım. Yıllar çabucak geçiyor. 

Her doğum günümde üzerime bir dinginlik çöküyor. Telaşlar, koşturmalar bir günlüğüne son buluyor sanki. Gelecekte daha güzel günlerle karşılaşmak dileklerimle. 

10 Ekim 2017 Salı

Byung-Chul Han: Şeffaflık Toplumu


şeffaflık toplumu ile ilgili görsel sonucu
Bu yıl okuduğum en iyi kitap Metis Yayınevinden çıkan "Cahil Hoca" isimli kitaptı. Bir diğer en iyi ise kesinlikle "Şeffaflık Toplumu" oldu benim için. Metis'e sevgiler, saygılar olsun. 

"Sergi değeri her şeyden önce güzel görünüşe bağlıdır. Sergileme zorlaması böylelikle güzellik ve dinçlik (Fitness) zorlamasını ortaya çıkarır. Operasyon Güzellik sergilenme düzeyini en yüksek düzeye getirmeyi hedefler. Günümüzün örnek kişileri içsel değerleri değil, gerekirse zora başvurularak uyulmaya çalışılan dışsal ölçüleri sunar. Sergileme zorlaması görünür olanın ve dışsalın mutlaklaştırılmasına yol açar. Görünmez olan, hiçbir sergi değeri, hiçbir ilgi yaratmadığı için, yoktur."

Yani sergilemiyorsanız yoksunuz, istediğiniz kadar tepinin, bağırın, çağırın. Şeffaflık toplumunun bir parçası değilseniz, örneğin sosyal medya hesaplarınız yoksa insanlar artık sizin gerçek varlıklarınızı sorgulamamaya başlıyorlar. Hatta sosyal medya hesaplarımı kapattığımdan beri birkaç arkadaşımdan, "ne oldu, iyi misin, her şey yolunda" mı minvalinde sorular aldım. Bu ne demek? Eğer sosyal medyada varsanız reelde de varsınız, yoksanız sizin varlığınızın diğerleri için bir ehemmiyeti kalmıyor.

Sosyal medyada insanlar çoğu zaman birilerine gönderme yapıyorlar. Üzüldükleri ya da kızdıkları durumlarda karşı tarafın bu mesajı göreceğini düşünüyorlar. İşe bakın, hem de sosyal medya üzerinden. Gerçek hayattaki iletişimin yerini sosyal medyanın büyük bir hızla aldığı gerçek. Bu yüzden "Şeffalık Toplumu" adlı eserde sosyal medyadaki kimliklerimiz üzerinden yapılan tartışmalar beni çok etkiledi. Like/dislike, kimi zaman sadece like, bu bu kadar basit. 

9 Ekim 2017 Pazartesi

Engin Geçtan: Orada Bir Arada

Engin Geçtan'ın yeni kitabı "Orada Bir Arada"yı heyecanla bekliyordum. Sevdiğim bir arkadaşıma bahsetmiştim kitabın çıkmasını beklediğimi. Hafta sonu bir mesaj geldi, "kitabı senin için alıyorum" dedi. Çok mutlu oldum.

Güzel bir akşam vaktinde okuyup bitirdim. Engin Geçtan'ı pek çok sevdiğimi birkaç yazımda söylemiştim. Şu an bu yazıyı kalem alırken diğer kitapları masamdan bana selam ediyor. Hayatı değiştiren kitaplar olduğuna inanmıyorum, inandığım yalnızca hayatımızı belirli açılardan etkileyebilecek kitaplar olduğu yönünde. Engin Geçtan'ın eserleri de benim için böyle. Uzun uzun çıkarımlar yaptığım, notlar aldığım ve kendimden bir şeyler bulduğum kitaplar bunlar. 

Grup psikoterapi süreçleri ile ilgili bir şeyler okumuştum daha evvel. Alan dışından olduğum için bu konuda bilgilerim sınırlı düzeyde. Engin Geçtan, "Orada Bir Arada" adlı eserinde grup psikoterapi süreçlerine dair güzel bir metin oluşturmuş. Dokuz insan, dokuzla çarpılmış bir sürü hikaye, yaralar, bulduklarımız ve kaybettiklerimiz... Sanırım Engin Geçtan'ın süreçteki danışanlara vermiş olduğu isimler, onların hayatlarıyla ilgili. Miralay, Mahidevran, Tabu, Asma... 

Şimdi yazıyı bitirip, aldığım notları bir kez daha inceleyeceğim. Sağlıcakla kalın. 

6 Ekim 2017 Cuma

Thomas Mann: Venedik'te Ölüm ve Daha Fazlası

Mevsim geçişinden ve havanın değişken vehametinden nasibini almış bir vaziyette evde yorgan döşek yatarken "Venedik'te Ölüm'ü" okumaya başladım. Thomas Mann ile "Buddenbrooklar" adlı romanı ile tanışmıştım. Büyük bir hayranlıkla romanı bitirdikten sonra, yüksek lisans tezim için literatür çalışması yaparken kendisine tekrar rastladım. Roman sanatı ile ilgili kimi görüşlerini tezimin bir bölümünde kullandım. Bir roman yaratma süreci nasıl gerçekleşir ve romanı oluşturan unsurlar nelerdir? Tarihin romanın seyri üzerindeki etkisi nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını incelikle, Buddenbrooklar adlı romanda bulabilmek mümkün. 

Venedik'te Ölüm'de bir bölüm çok hoşuma gitti. Burada da paylaşmak istedim:

"Girgin, konuşkan bir adamınkine oranla içine kapanık, suskun birinin gözlem ve izlenimleri daha bulanık olmakla birlikte daha derinlere işler, onun düşüncüleri daha ağır, daha gariptir ve daima hüznün gölgesini taşır. Bir bakış, bir gülüş, bir fikir değiş-tokuşuyla kolayca geliştirilecek imgeler, algılar, onu aşırı derecede meşgul eder, suskunluğunda derinleşir, önem kazanır; bir olay, bir serüven, bir heyecan olurlar. Yalnızlık özgünlüğü, o cesurca ve yadırgatıcı güzelliği, şiiri yaratır. Yalnızlık aynı zamanda ters, orantısız ve saçma olanı, izin verilmeyeni de yaratır."

Yaratma cesaretinin ve yaratımın kendisinin sık sık yalnızlık ile yakından ilintili olduğunu düşünürüm. Kafka'nın da benzer bir görüşü vardır. Yazmak için yalnız kalmak ve sevmek arasında gidip gelir. Mann'in ifadesi de benzer bir özellik taşıyor. 

Sanat yaratımı olayını şimdilik bir kenara bırakırsak, günümüz insanlarının yalnızlıkla büyük problemleri olduğunu düşünüyorum. Bir başkasına, bir başkasının faydasına duyulan ihtiyaç, insan ilişkileri arasındaki bağı seyreltiyor. Ortaya çıkan ilişkiler bütünü de karmaşadan ve ziyandan ibaret kalıyor. Sanattaki bu doyumsuz ve Mann'in de ifade etmiş olduğu gibi zıtlıklarla dolu yaratımın bir özelliği var: "İzin verilmeyenin yaratımı". Bu ifade oldukça önemli, nitekim sanat yapıtlarındaki bu "izin verilmeyenin yaratımı" geç algıladığımız yeknesak dönemler için bir kurtuluş yolu! Pavese'nin yalnızlığı ve acıları sahte değildi, Heinrich Böll'ün ikinci dünya savaşından izler sunan sayfaları da öyle. Suskunun duygularına ise en güzel yorumu getirenlerden biri olmuş Mann. Bir de aklıma hemen yerli edebiyattan İhsan Oktay Anar'ın Suskunları ve nitekim Eflatun geliyor elbet. 

Sağlıcakla.

4 Ekim 2017 Çarşamba

Nursel Duruel: Geyikler, Annem ve Almanya

Uzun süredir yazmamışım, sanırım iki hafta olmuş. Belki de daha fazla. Bu aralar nedense yazamıyorum pek. Yalnızca okuyorum. Okuduklarımı da paylaşasım gelmiyor. Bir garip duygu. Beklentiler, gelecek kaygıları ve türevleri yoruyor belki de. İnsanız ya sonunda. 

Bir arkadaşımın tavsiyesi ile Nursel Duruel ile tanıştım. Mevcut iki öykü kitabını aldım. İlk önce "Geyikler, Annem ve Almanya" adlı kitabını okudum. 1983 Sait Faik Hikaye Armağanı sahibi bir kitap aynı zamanda. 

Çok sevdim öyküleri, dolu dolu bir öykü kitabı. Bizden, toplumdan öyküler. Ne güzel bir kalemmiş Nursel Duruel. 

"Sevgili annem, diye geçirdi içinden. Küçücük korkunç kadın. Ömrünce çırpındın durdun, hiçbir işini kimselere bırakmadın. Güçlü olmanın bedeli daha ağır, hayatı iştahla karşılamanın bedeli daha yüksek. Bak, nasıl seğiriyor bedenin, yüzün, kolların, bacakların, bütün damarların, bütün sinirlerin hepsi ayrı ayrı. İniltiler örümcekten değil senden geliyor, senden, senin damarlarından..."

21 Eylül 2017 Perşembe

Eski Ev

Memleketteki komşularımızından birinin kızı vardı. Naz kız. Minik arkadaşım derdim ona. Her sabah kahvaltısını yapar yapmaz bizim kapının önüne gelir "sarışınnn teyzeeee, abiii" diye bağırırdı. Annem hastalanınca bir çıktık evden, üç senedir gidemedik. Sonrasında annem İstanbul'a yanıma taşındı zaten.

Birkaç gün önce annemi memlekete götürdüm. Ben kalamadım, akşam treni ile geri döndüm. Hem evi ziyaret etmek istedi annem hem de eşini dostunu görmek. Evi temizleyip düzenlemişler. Eşyaların üzerlerini örtmüşler. 

Dün telefonum çaldı, arayan annemdi. "Oğlum Naz seninle konuşmak istiyor" dedi. Naz ile sanki hiç ayrılmamışız gibi konuştuk. Altıncı sınıfa başlamış, kocaman olmuş. Hayvanları çok severdi küçükken, sokakta bulduğu kedi köpek hepsini eve getirip saklar beslerdi. Annesi ve babannesini çılgına çevirirdi. Hem yaramaz hem de çok akıllı bir kızdı. Bir aralık bana telefonda dedi ki, "abi, evinizin kokusu bile değişmemiş, sarışın teyzem de hala sarışın."

Çok duygulandım. İnsanın çocukluğunun geçtiği yer ile bağını koparması mümkün değil sanırım. Gündelik ilişkilerimizi, sosyal hayatımızı ve insanlarla olan her münasebetimizi çocukluk anıları oluşturuyor. Uzun uzun sohbet ettik telefonda.

Komşular annemi ziyaret gelmiş. Kahvaltı hazırlamışlar birlikte. Herkes bir işin ucundan tutmuş. Ne yazık ki İstanbul'da bu değerlere sahip değiliz. Gerçek hislerimiz büyük şehirlerin kaosu içinde silinip gidiyor. Sinirli, zamanla yarışan, merhamet duygusunu kaybetmiş insanlara dönüşüyoruz birer birer. Kendini koruyanlar yok mu peki? Elbet var, onlara da rastlamak epey zor. Bir yerlerde olduklarını bilmek bile ufak da olsa umut veriyor bazı bazı bana. Sürgit yaşıyoruz işte. 

Yazıya bir şarkı ile veda edip gideyim. Aşkın Nur Yengi'nin seslendirdiği "Baba Evi" adlı şarkı bu yazıya en çok yaraşan şarkı olacak sanırım. Ne güzel diziydi öyle değil mi? Artık ne böyle diziler ne de böyle hikayeler kaldı. Benimki bir baba evi değil, anne evi. Olsun varsın, onu da baba bellemişim zaten bu vakte kadar. Sağlıcakla. 

16 Eylül 2017 Cumartesi

Julieta


julieta ile ilgili görsel sonucu

Hafta sonu tatilimde ne zamandır izlemeyi ertelediğim Julieta'yı izledim. Pedro Almodovar sinemasına aşinayım. Bir dönem deli gibi tüm filmlerini izlemiştim Pedro'nun. 

Julieta'yı da sevdim. Eski Almodovar filmlerine nazaran kurgu açısından zayıf bulsam da, ilginçtir klasik hikayeler farklı renklere ve mekanlara büründüğü zaman hoşuma gidiyor. 

Julieta'da bir sürü canlı renk hakim, filmin çekildiği mekanlar çok hoş. Madrid ve İspanyol kırsalları. Renkli Akdeniz evleri, abartılı kıyafetler ve abartılı bir moda anlayışı. Hepsi bir araya geldiği zaman hem absürt oluyor hem de ilgi çekici. 

Çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de ağlamayı başardım! Julieta'nın kızına babasının öldüğünü söylediği sahne beni duygulandırdı. 

Filmden geriye aklımda bir sürü renk ve İspanyol sokakları kaldı. 
Yapılan onca eleştiriye rağmen filmi sevdim. 
Renkler, duvar kağıtlı evler ve kayıp kızlar...

9 Eylül 2017 Cumartesi

Neyse

neyse haykırmadan anlatamam ile ilgili görsel sonucu

Neyse, en sevdiğim müzik grubu. Bu abasıyanık, gaip ülkede iyi müzik yapan adamlar da var. Selim Kırılmaz'ın yazdığı her cümle, döktüğü her kelam taşımızın toprağımızın yüzü suyu hürmetine. 

"Haykırmadan Anlatamam" adlı albümleri şu aralar dinlediğim tek albüm. Dün itibari ile Deniz Tekin ile düet yaptıkları "Muteriz" adlı şarkılarına da çok güzel bir klip geldi. Pek özel, yaşam incisi bir şarkı. 

Albümde hem sözü hem de müziği ile en sevdiğim şarkı ise "Geçmiş Olsun" oldu benim için. Derler ki Neyse diyen adamlar; 

İntibaen mecnun sırlardan
Hacıyatmaz fani, pürtelaşından

Geçmiş olsun ne hale kaldık,
Yalnız kalsak daha kibar. 

Daim olun. Neyse dinleyen, hisseden, anlayan ruhlarımıza sağlık. Ruhunuza sağlık. 

5 Eylül 2017 Salı

Yeni Bir Sene

Uzun bir yaz tatili ve bayram tatili derken biz öğretmenlerin seneyi açma vakti geldi. Bugün çalışmaya başlıyoruz. Herkes için iyi bir yıl olur umarım. 

Bu sene benim için çok verimli geçti. Pek çok yeri gezdim. Baştan sona bir Güneydoğu Anadolu turu yaptım. Sırada Doğu Anadolu var. Didim'in de pek çok tarihi ve yazlık yerini gördüm. Bir de Trakya Bölgesi turu yaptım. İlk kez bir yazı bu kadar dolu dolu geçirdim. 

Sevdiğim birkaç yazarın külliyatlarını bitirdim. Epey okudum, aynı zamanda pek çok öykü yazabildim. Yaz sıcaklarını hiç sevmem buna rağmen epey keyif ve verim alabildim. Geniş çaplı bir öykü yarışmasına katıldım, bir de dergilere öykülerimi göndermeye başladım. Sanki ufaktan bir maceraya atılıyor gibiyim. Güzel bir ilerleme olur umarım. 

Bu seneye dair çeşitli planlarım var. Kendimi yormadan duramıyorum. Yüksek lisans eğitimim bitti malum. Bu sene de dil eğitimine yoğunlaşmak niyetindeyim. Yine alan okumalarıma ve çok sevdiğim edebiyat ile ilgili bir şeyler yapmaya devam edeceğim. 

Sene sonunda bazı riskler almak zorunda kalabilirim. Tam net ifade etmeyeceğim lakin ilk kez kendimi bu kadar sakin ve güvenli hissediyorum. Hayatımda yapacağım değişiklikler beni çok tedirgin eder genelde. Çok zor alışır ve adapte olurum her şeye. Fakat bu sefer üzerimde bir dinginlik ve kendine güven var. 25 yaşın son demlerini yaşıyorum, belki de ondandır. İnsan yaş aldıkça sadeleşiyor sanırım. Daha az renk, daha az insan ve daha az gürültü. 

Güzel bir yıl olsun hepimiz için. 

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Füruzan: Redife'ye Güzelleme

Redife'ye Güzelleme, Füruzan'ın "Kuşatma" adlı öykü kitabındaki öykülerden biri. Öyküyü, Kasım 1971 yılında kaleme almış Füruzan. 12 Eylül 1980 yılında ise bu öyküden yola çıkarak müzikli bir oyun yazmış. Oyun da Yapı Kredi Yayınları tarafından kitaplaştırılmış. Keyif alarak okudum, öykü de zihnimde olduğu için okumak çok daha keyifli hale geldi. Üstelik hemen hemen ilk kez bir oyun okudum diyebilirim. Güzel bir deneyimdi. 

"Nasılsın doğanın ak gülü; 
Gene türküler söylüyor musun sürüler dönerken?
Gene elinde danteller çardakların altında
Sevgiler, antlar, düşler işliyor musun?"

29 Ağustos 2017 Salı

Biriktirmeyin Bağışlayın

Mayıs ayında ciddi bir karar alıp kütüphanemdeki kitapların yarısını, oturduğum muhitteki bir anadolu lisesine bağışlamıştım. Bu kararı vermek benim için kolay olmadı. Çok okuyorum, iyi eserlerin peşinde koşuyorum ve onlarla dolu bir ev hayalim vardı. Bir gece oturup sabaha kadar düşündüm. Biriktirmenin ne kadar gereksiz olduğu ile ilgili düşünceler geçti zihnimden. Bir dolu kitap, hepsi okunmuş. Notlar alınmış üzerlerine, çok kıymetli. Lakin bende kaldığı sürece bir anlamı olmayacaktı. 

Bugün kitaplığımda kalan diğer kitapları da aynı okula bağışladım. Kendimi inanılmaz hafif ve güzel hissediyorum. İçinde yaşadığımız düzen sürekli kulaklarımıza tüketmemiz ve sahip olmamız gerektiğini fısıldıyor. Her şeyi ama her şeyi biriktiriyoruz, fazladan alıyoruz. 

Sosyal medya hesaplarımı da kapattığımdan beri kendimdeki gelişimi görebiliyorum. Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda olmamak, başkalarının hayatlarına her gün maruz kalmamak. Oldukça güzel bir duygu, tarif etmem bile mümkün değil. 

Kitaplığımdan bazı kitapları seçerek üç tane arkadaşıma da bayram hediyesi olarak kargoladım. İçlerine minik notlar yazdım. Bu da çok mutlu etti beni. Özellikle paylaşamam dediklerinizi paylaşmaya gayret edin. Size kazandırdıkları karşısında şaşkınlık duyacaksınız inanın. Biriktirmeyin, hiçbir şey biriktirmeyin. 

18 Ağustos 2017 Cuma

Füruzan: Berlin'in Nar Çiçeği


füruzan berlin'in nar çiçeği ile ilgili görsel sonucu
"Dinle, ardıç kuşu ötüyor. Sen görmedin. Gölün kuğularını bir hafta önce ölmüş bulduk. Kanatları açık, suda ağır ağır kayıyorlardı. Meğer onlar ne kadar büyük kuşlarmış... Çevremizdeki her şey ölüyor. Bilmiyorum niçin. Mutluluk bizi terk etti."


Füruzan "Berlin'in Nar Çiçeği" adlı romanını 1986-1988 yılları arasında İstanbul Şişli'de kaleme almış. Hüzünlü bir roman. Yaşlı bir kadın olan Frau Lemmer ile Almanya'ya göç etmiş Türk ailesi Korkmazların dostluğu insanın içine hem huzur hem de hüzün bırakıyor. 
Dönem Almanyasını ve yaşanan sorunları da görebiliyorsunuz romanın içinde. En nihayetinde iki farklı milletten ve kültürden gelen insanların da ortak bir noktada buluşabileceği sonucu çıkıyor ortaya. 

Bir yanda sevgisizlik, çocuklarının sevgisini hissedemeyen sevgi dolu bir anne. Bir yanda büyüklere değer gösteren, birlikte yaşamanın gücüne inanan ve yabancı bir ülkede tutunmaya çalışan bir aile. Zıtlıklar ve gönüller bir araya geldiği zaman imkansızlıklar da aşılabiliyor sanırım. Tüm zıtlıklara rağmen. 

Berlin'in Nar Çiçeği akıllardan kolay kolay silinmeyecek bir roman, edebiyatımız için önemli bir eser. Bir kez daha Füruzan'ın kalemi karşısında saygı duruşuna geçiyorum. 

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Başın Sonu

bazen yolun sonu gibi bazen de başı
bir şeyler bitmiş gibi ya da yeni başlıyor gibi
yaz gelmiş gibi kışın içindeyiz gibi
hem üşüyüp hem terlemek gibi
bazen diyorum niye bunca çaba
eziyet, göz yaşı, umut, keder, neşe
insan nasıl barındırıyor hepsini içinde
insan olmak bu demek mi
zor
geleceği görememek
geçmişte yaşamak
insanlardan, diğerlerinden arınmak
hep suda yüzmek
boğulmamak
bir yağmur yağsa çözer mi derdimizi
ya da ne bileyim kırmızı bir sardunya
delilik 
baş ile son arasında
tıkılıp kalmış insanoğlu.

TRT-Gecenin Öteki Yüzü


gecenin öteki yüzü trt ile ilgili görsel sonucu Bir önceki yazımda Füruzan'ın "Gecenin Öteki Yüzü" adlı öykü kitabından söz etmiştim. Özellikle kitaba ismini veren "Gecenin Öteki Yüzü" adlı öykü beni derinden etkiledi. Belki de sarstı desem daha doğru bir anlatım olacak. Kitap bittikten sonra araştırma yaparken öykünün 1987 yılında TRT tarafından dört bölümlük bir mini diziye uyarlandığını gördüm ve izledim. Dizinin senaryosu ile yönetimini Okan Uysaler üstlenmiş. 

Başrollerde Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer var. İkisini bir arada görmek, üstelik her ikisini de hayatlarının gencecik yıllarında izlemek beni çok mutlu etti. Rollerine çok yakışmışlar. Dizinin başlangıcında Müşfik Kenter ve Zuhal Olcay arasında geçen etkileyici bir sahne var. Müşfik Kenter'in telaffuz ettiği şu tümce çok dokunaklı: 

"Madem ateşin var, ne duruyorsun karanlıkta?"

En az öykü kadar güzeldi dizi. Söz konusu Füruzan'ın eşsiz cümleleri olunca senaryonun kötü olmasına imkan yok. Diziyi izlemenizi tavsiye ederim. Geçmişe bir yolculuğa çıkacaksınız. İstanbul'un daha saf ve güzel olduğu yıllara, yeni hayatlara doğru. Lakin bununla yetinmeyip "Gecenin Öteki Yüzü" adlı öyküyü muhakkak okuyun derim. 

13 Ağustos 2017 Pazar

Füruzan: Gecenin Öteki Yüzü

"Genç kadın sedire oturdu. Kürk ceketini uzağa itti. 
Başının ardına düşen perdenin aklığı baskınlaşıyordu. 
Genç adam baktı; gözlerinden acılı bir şeylerin aktığını gördü genç kadın.
-Sizi üzmek istemezdim, dedi.
-Hayat üzüntülerden, sevinçlerden kaçarak yaşanmaz ki... Beni üzecekseniz üzün. Beni üzdüğünüzde, yakınım olacaksınız demektir."

1982, Şubat
İstanbul-Şişli

Gecenin Öteki Yüzü
Yukarıda alıntı yaptığım bölüm, kitaba ismini veren "Gecenin Öteki Yüzü" adlı öyküden. Uzun bir öykü, duygu dolu bir anlatım. Füruzan'ı her okuyuşta hissettiğim başkalık duygusu tarifini mümkün kılamıyor bazı şeylerin. Yazmanın içinin boşaldığı böyle bir dönemde, dönenip durup Füruzan okumak beni gerçek hislerle tanıştırıyor. Tanış olmadığım insanlar tanıyorum. Belki de gerçek hayatta olduğundan daha fazla dostum var edebiyatta. 

Usulca gideyim şimdi. Bilhassa kitapta yer alan bu son öykü olan "Gecenin Sonuna Yolculuk" adlı duygu selini içime sindireyim iyice. Sonra bu yaz gecesinde yatağıma çekilip derin bir uykuya dalayım herkesten gizlice. 

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Kırık Bir Aşk Hikayesi

kırık bir aşk hikayesi ile ilgili görsel sonucu

Yekta Kopan'ın Jehan Barbur ile yaptığı bir sohbet videosuna denk geldim geçtiğimiz gün. Jehan Barbur "Kırık Bir Aşk Hikayesi" adlı şarkıyı anlatıyordu. Cahit Berkay'ın bestesi. Ne şarkıdan ne de filmden haberdardım. Bugün filmi izledim. 

Senaryosu Ömer Kavur ve Selim İleri'ye ait olan filmin yönetmeni de Ömer Kavur. Yıl 1981. Bir sahil kasabası. Aysel Öğretmen, kasabaya yeni gelen bir edebiyat öğretmeni. Bir de kasabanın yerlisi Fuat. Aralarındaki ilişki ise tamamen kırık bir aşk hikayesinden ibaret. 

Birbirini bunca seven iki insan, önlerindeki engeller. O kısacık zaman diliminde yaşanan büyük bir aşk. Aşkı gerçek yapan ayrılık, acı ve kalp kırıklıkları mıdır? Sanırım böyle. 

Aşk adına oldukça kötücül bir çağda yaşıyoruz. Günümüzün tüm bu hissiz ilişkileri belki de o zamanlardaki samimiyeti kaybetmemizden ileri geriyor. Peki sarı kanat? O da ölüyor ya. Son sahne oldukça içli. Kadir İnanır'ı ilk kez bu kadar çok beğeniyorum bir filmde. Otobüs garları? Nasıl bir hüzündür, insanın içinde yumru bırakan cinsten. Cidden dayanmıyor kalp. 

Çok etkileyici bir film. Jehan Barbur'un sözleri ve yorumu ile şarkı da epey güzel olmuş. 
Buruk bir tat bıraktı, içim sızladı bir yerinden. Birbirine bunca aşık iki insanın kavuşamaması ne de acı. Bir yandan ne de güzel ayrılanların sonsuza kadar devam eden aşkları. 


"geri dönsen aynı ev mi?
kuş çırpınır mı?
bizi bilir mi?
hatıramda faytondan yolculuklar
heyecandan susmuş sözler
hayata göğüs geren sen
rüzgarıyla kaybolmuş kırgın gönlüm
yol vermiş dargın deniz
boş vermiş zaman bizi
gel"

11 Ağustos 2017 Cuma

Gün İçinden İç Isıtan Bir Not

Bir şeyler karalıyordum ki telefonum çaldı demin. Bir öğrencim aradı. Okullar başlamadan aklına bir şey takılmış onu sormak istemiş. Cevapladım. Tam telefonu kapatacakken durdu ve hocam bir şey söyleyeceğim dedi: 

"Sizin sesinizi duydum ne de mutlu oldum. İçimi bir enerji kapladı. İyi ki konuştuk."

Çok mutlu oldum, bazen darmadağınık zamanlarınızda karşıdan gelen bir öğrencinizin sesi sizi böyle apansız mutlu edebiliyor. Yaşamak böyle bir şey sanırım. Bir kısmı tesadüfler dizisi bir kısmı ise sürprizler. Bir yerde zamansız bir mutluluk.

Ana Yurdu

ana yurdu film ile ilgili görsel sonucu

Ana Yurdu, Başka Sinema seçkisinde yer alan 2015 tarihli Senem Tüzen filmi. Ancak edinip izleme şansı buldum. 

Bir hesaplaşma filmi. Anne-kız ilişkisine çok aşina değilim. Anne, yaşayamadığı gençliği ile hesaplaşıyor film boyunca. Batıl inançlar, delirmenin sınır noktası ve üzerinde yürüdüğü ince bir çizgi. Kızı ise bir kitap yazıyor, köy yerinin pusunu içine sindirmeye çalışırken annesi ile yüzleşiyor. Bu tarz yüzleşmeler aile arasında her zaman bir kırılma noktası oluşturur. Çatışmalar hiç bitmeyecektir, ta ki biri bir gün isyan edene kadar. 

Nesrin'in annesinin filmde telaffuz ettiği bir cümle var. Basit, yalın ve bir o kadar etkileyici: 

"Benim hiç hikayem yok."

İlgili resimHikayesi olmayan kadınların filmi Ana Yurdu ya da kendine bir hikaye bulamamış kadınların. Annesi kızının hikayesinde yer almaya çalışırken tökezliyor, kızı ise kendi hikayesini yaratmaya çalışırken annesinden sıyrılmaya çalışıyor. 

Filmin son sahnesi ise oldukça çarpıcı. İnsanın en aciz zamanlarında dahi içgüdüleri ile hareket ediyor olması benim tüylerimi diken diken ediyor. Sanırım insan olmanın önündeki en büyük engel içgüdülerimiz. Hem masum hem de zehirli. 

Herkes kendi yaşamında bir hikaye yaratmaya çabalıyor. Kişisel hikayeler, bir birey tarihi belki de. Öznel. Fakat bu ülkede kadınların kendilerine ait bir hikaye yaratmaları oldukça zor. Bir yerde bir şeyler kırılıyor. Kendi anneniz, üstelik sizin cinsiyetinize sahip olan anneniz bile kırabiliyor sizi. Ki bunun etrafında taşra varsa ayakta kalmak sanırım daha da zor. O sessizlik, taşradaki zaman. Sanki hiç akmıyor. Fakat her ne olursa olsun herkes bir gün bir şekilde ana yurduna geri dönüyor.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Füruzan: Kuşatma


füruzan kuşatma ile ilgili görsel sonucu
"Artık içgüdülerimizi zorlamanın yersizliğini öğrendik. Freud bizi uyardı. Batı'daki çıplaklığı, kendini gösterme eğilimini görmüyor musun? Yakında bakarak cinsel doygunluğun yolunu bulacak dünya. Kalabalıklar, geniş alanlarda, toplanıp pornografinin çoşturucu etselliğini tadacak. Eti çoğaltıp, eğriltip, çarpıtıp deneyeceğiz bitirinceye dek. Etler, beyinsiz, yaşamasız, anısız, bacak araları gergin, atıp duran etler, çoşkunun doruğundan düşüp düşüp yeniden tırmanacak."

Yine basık bir Ağustos gecesi. İstanbul insanı bunaltan bir ağırlıktan ibaret bu aralar. Aklımda dönenip duran endişeler, sonuna gelemediğim yol ayrımları. Muallak ve muğlak bir takım hadiseler derken elimde yine Füruzan. Bu kez "Kuşatma" isimli öykü kitabı ile. 

Yaz seçkim diye söyleyip duruyorum ama artık sayma işine bir son versem iyi olacak. Bir bakayım, sanıyorum on dördüncü kitabım olmuş. Hoş, iş saymak eyleminde değil ya önemli olan aldıklarım ve biriktirdiklerim. Duygular misal. 

Öykülerin hepsi 1971 tarihli. Toplamda da beş adet öykü yer alıyor bu kitapta. Füruzan uzun öyküler yazıyor genelde. 

"Tokat Bir Bağ İçinde" oldukça çarpıcı bir öyküydü. Esasen öykünün alt metinlerinde günümüz Türkiye'sini gördüm. Neredeyse bazı konularda hiç yol alamamışız gibi. Ürperdim. Bakınız yukarıdaki alıntı bu öyküden. 

Füruzan eserlerinde kadınları çok iyi işliyor. Erkek kahraman ile başlayan hikayelerinin içinden bile muhakkak bir kadın kahraman selam veriyor. Sonra kendinizi kadın kahramanın etrafında büyük bir duygu salınımı içinde buluveriyorsunuz. İşte bunu çok seviyorum. Bir de kız çocukları var tabii hemen öte yanda. Onların duyguları, hikayelerdeki yerleri de beni etkiliyor. Bu yüzden sanırım yazar olarak Füruzan ismi bende kadınları çağrıştırıyor. Kadın meselelerini aktarırken erkeği yermeyi kendine şiar edinmiyor Füruzan. Öyle bir anlatımı var ki, öyküye konuk olan ve kadını değersizleştirmeye çalışan erkek karakteri okur olarak şıp diye tespit edip yeri geldiği zaman yargılayabiliyorsunuz. Bu da muazzam bir anlatım biçimi demek bana kalırsa. Mesela "Redife'ye Güzelleme" adlı öyküsünde tam da bahsettiğim noktayı görebilmek mümkün. Karısını dövdüğü için İsmail Usta ile yüzleşen bir koca vardır, kocaman bir adam. Okurken siz ona kızacakken bir bakmışsınız o zaten kendini yargılamış ve kendi hükmünü vermiş. İçini boşaltmış. 

Saat epey geç oldu, sanırım benim için uyku vakti geliyor. Bir sonraki kitabım yine Füruzan'dan olacak, "Gecenin Öteki Yüzü" ile devam edeceğiz külliyata. Gecelerimizin yüzümüzü sakladığı bir başka zaman diliminde görüşmek üzere. 

8 Ağustos 2017 Salı

Bir Kings Of Leon Gecesi

kings of leon walls ile ilgili görsel sonucu

Ne çok not düştüm buraya bugün. Okumak ve yazmak olmasa bir çöle dönüşürdüm sanırım. On yıldır içimi buraya döküyorum. İnsanlara dert ve laf anlatmak külfet geliyor bana. İnsanların çoğuyla da barışamadım hiç, barışamıyorum. O yüzden burası benim saklanma yerim, hissettiğim yer. 

Lise yıllarımdan beri dinlediğim bir grup Kings Of Leon. En sevdiğim şarkıları da Pyro. Her seferinde bir şeyler veriyorlar bana. Tarif edemediğim. 

Bu gece Walls isimli parçaları bana iki tane öykü yazdırdı. Klibi izliyorum da bir yandan, aldığı yaşlara, yaşadıklarına ve açılan alnına rağmen Caleb Followill hala aynı benim için. Hem delişmen hem de o durgun, sakin adam hala. Müzikleri daim olsun, gecelerimize ilham vermeye devam etsinler. 

Füruzan: Benim Sinemalarım


füruzan benim sinemalarım ile ilgili görsel sonucu
"Ben yarın gittiğimde peki söylerim nine, öğretmene dedi. Bugün paramızın yettiğince palto gibi bir şey alalım? Giydiğimde ısıtmasa da herkes paltom var sansın. Yengem bana nasıl olsa yün yelek örecekmiş. Bu kış artık paltom var sansınlar istiyorum. Kara önlük de alalım. Ha nineceğim? Vallahi dediklerini diyeceğim bir bir öğretmene."

Yaz seçkimin on üçüncü kitabı Füruzan'ın "Benim Sinemalarım" aldı öykü kitabı oldu. Yukarıda alıntı yaptığım kısım ise yazarın "Temizlik Kolu" aldı öyküsünden. Yoksulluğu dile getirmek zordur, üstelik edebiyat söz konusu ise. Aleni ve basit bir yoksulluk tanımından öte duygu ile anlatmak gerekir diye düşünüyorum. Füruzan tam olarak bunu yapıyor. Toplumun bir kısmını anlatırken diğer kısmını yarıda bırakmıyor, geniş bir çemberi var ve buna mukabil geniş bir anlatım biçimi de. 

Kitaba ismini veren "Benim Sinemalarım" adlı öykü 1990 yılında Füruzan'ın ve Gülsün Karamustafa'nın yönetmenliğinde sinema filmine de çekilmiş. Eğer edinebilirsem filmi izlemeyi çok istiyorum. 

Ağustos ayını Füruzan külliyatına ayırdım. Bu aralar kendisinin röportajlarını da bulup okumaya çalışıyorum internet üzerinden. Çok farklı bir bağım var kendisiyle, yazınıyla. Kendimi yersiz yurtsuz hissettiğim zaman dilimlerinde sığındığım bir yazar. Öyle olmaya da devam edecek.  

Edirne Yolculuğum

Geçenlerde bahsetmiştim, çok sıkı bir öğretmen arkadaş grubum var. Eski okulumdan arkadaşlarım. Sene içerisinde sık sık bir araya geliyoruz ama yazları bir başka oluyor doğrusu. Eksikler vardı lakin tekrar bir araya gelmeyi başardık. Trakya'daki arkadaşımızın evine konuk olduk. Geçmişi yad ettik, çok güzel oldu. 

Bir günümüzü de Edirne'yi gezmeye ayırdık hep birlikte. Elbette ilk durağımız Selimiye Camii oldu. Zaten Edirne'ye girişte sizi tüm görkemi ile karşılıyor. Mimar Sinan'ı bir kez daha anmış olduk. Sonra Şükrü Paşa Anıtını ve Balkan Savaş Müzesini ziyaret ettik. Bazı yerleri kapalıydı ve açıkçası çok güzel dizayn edilememiş. Yine de gittiğinizde muhakkak görün derim. 

Ardından II. Bayezid Külliyesi ve Şifahanesini ziyaret ettik. Beni en çok etkileyen yapı oldu bu külliye. Çok donanımlı bir yer çok da iyi dizayn edilmiş. Tebrik etmemek elde değil. Yaklaşık bir saat boyunca meraklı gözlerle gezdim. Hem tıp öğrencilerinin eğitim aldığı hem de hastane olarak kullanılan bu merkez, dönemin en önemli yapıları arasında yer alıyor. O dönemde yapılan çeşitli ameliyatlarda kullanılan aletler ve teknikler hakkında ayrıntılı bilgiler de yer alıyor. Gezerken o döneme gitmemeniz elde değil. Bilhassa tıp öğrencileri ve çalışanları gelip ziyaret etmeli. 

Uğrak noktalarımızdan bir diğeri Edirne Büyük Sinagog'u oldu. Ziyarete açık, dileyenler girip ziyaret edebilirler. Güzel bir atmosferi var, girişte de Sinagog ve Edirne sinagogları ile ilgili tarihi bilgilerin olduğu bir afiş var. Onu da muhakkak okuyun derin. 

Gezimize Meriç Nehri ve Köprüsü ile devam ettik. Köprünün yanında güzel kafe ve restaurantlar var. Köprüyü seyrederek bir şeyler yeyip içebilirsiniz. Orada soluklandıktan sonra Karaağaç'a geçtik. Hem Lozan Anıtını hem de Karaağaç Tren İstasyonunu gezdik. Ben Karaağaç'ı çok sevdim. Evler, caddeler ve yapı olarak hem tarihi hem de çok güzel. Lakin Edirne'den çok daha sıcaktı, zor nefes aldık. 

Dönüşte Edirne'nin şehir merkezinde bir tur attık. Arkadaşlar ciğer yemeden dönmek istemediler, onlar ciğerlerini yerken ben de mercimek çorbamı içtim. Ardından eve geri döndük. 

Bu yaz hiç yerimde oturmadım desem yeri var. Sürekli gezdim, şimdi okullar açılana kadar biraz dinleneceğim. İstanbul da zaten bu aralar fazlasıyla sıcak. Biraz daha dinlence ardından yeni bir eğitim öğretim yılı açılışı daha. 

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Füruzan: Sevda Dolu Bir Yaz


Sevda Dolu Bir Yaz

"Sevda Dolu Bir Yaz" adlı öyküden;

"Baban yok.

O da seni görmeyi beklemedi.
Büyükler niçin böyle yaparlar anlayamıyorum. 
Hem çocuk sahibi olabilecek kadar onları severler, hem de terk ederler."



Yaz seçkimin on ikinci kitabında Füruzan dostluk etti bana. Kendisini tanımam "Parasız Yatılı" adlı eseri ile olmuştu. Kitabımı bir öğretmen arkadaşıma vermiştim ne yazık ki geri gelmedi, uzun süre bekledim gelmesini. Okuduğum ilk Füruzan kitabıydı, güzel notlar almıştım içine. Verdiği kitapları da geri isteyebilen bir değilim. Bugün Füruzan'ın birkaç eserini daha almaya gittim ve yeni bir "Parasız Yatılı" daha aldım. Sanırım onu kimseye veremeyeceğim. 

"Sevda Dolu Bir Yaz" bir öykü kitabı. Okuduğum ikinci Füruzan eseri. Yeri doldurulamayacak bir yazar benim için. Kendisini tanımlamaya kalkıştığımda zorlanmakla birlikte "sıcacık" kelimesi çıkıyor dudaklarımın arasından. Anlattığı aile ve insan öyküleri öyle sıcak ki, yeri geliyor yoksulluğu hissediyorsunuz. Tüm o yoksulluk mücadelesi içinde yaşamlarını sürdüren lavanta kokulu kadınlar, badem bıyıklı erkekler, eski İstanbul ve annelerimizin çocukluğu... Hepsi bir arada, bir sürü duygunun içinde bir yerlerde saklı. 

Soba yanan evler, kagir binaların uğultusu, apartmanların çok katlı yalnızlıkları ve silinmeyen anılar. Hepsi Füruzan'ın yazınında bir araya geliyor. Sıcacık, dopdolu bir kitaptı. İstanbul'a uzanan uzun bir yolculukta bitti. 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Rota: Kırklareli ve Edirne

Sanıyorum bu sene leyleği havada gördüm, gezmediğim yer kalmadı. Normalde çok evcimenim ve sürekli seyahat eden bir insan değilim. Fotoğrafçılığa merak saldım ve her şey değişti, yeni yerler görüp fotoğraflama isteği beni adeta bir leyleğe dönüştürdü. İyi de oldu. Yavaş yavaş tüm Türkiye'yi dolaşmayı planlıyorum. 

İlk çalıştığım okulda çok sıkı bir arkadaş grubu oluşturmuştuk. Hala bağımız çok kuvvetlidir. Bazılarımız başka okullara geçtik ama o bağımız asla kopmadı. İki yıl önce birlikte yaz tatiline de çıkmıştık. Sarımsaklı, Ayvalık ve Cunda Adası turu yapmıştık. Bu sefer Kırklareli'de oturan arkadaşımız bizi davet etti. Yine eski ekip bir araya gelip küçük bir Trakya turu yapacağız. Öğretmen olmanın en sevdiğim yanlarından biri, öğretmen yoldaşlığı kurmak. 

Sanırım bu yazın son gezisi olacak bu. Ağustos sonunda çalışmaya başlıyorum zaten. Bir ara da memlekete gideceğiz lakin tam tarihi belli değil. Bu enerjinin etkisiyle güzel bir yıl olur umarım benim için. Ve de hepimiz için tabii ki. 

Fonda dinlediğim Melis Danişmend'in "Uçurumlarda" isimli şarkısı ile veda edeyim ve gidip çantamı hazırlayayım. Yarın yolculuk başlasın yeniden.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Ateş Yılları

İnsanların hayatlarında ateş yılları olduğuna inanıyorum. Fitili yüksek, alevleri gür yıllar oluyor bunlar. Bir kandilin içinde yandığınızı hissediyorsunuz adeta. Bir ateş boyu yükselip düşecekmişsiniz, sonra da etrafa külleriniz savrulacakmış gibi. Bazen o kadar bulanıyor ki bu tür zamanlarda gözler, etraf tamamen karanlığa bürünüyor. 

İnsanın her zaman tek başına bir mücadele verdiğine inanırım. Yanınızda ne kadar çok seveniniz olursa olsun bir insanın iç ritmini tümden, her şeyi ile anlayabilecek başka bir insan yok ne yazık ki. Hayat tek başına çıkılan bir yolculuk, bu yolculuk süresince bize yarenlik eden insanlara rastlıyoruz. Kimi uzaktan el sallıyor, kiminin bir alacağı var kısa süreli kalıp gidiyor kimi de o kadar uzun kalıyor ki varlığının farkına bile varmaz oluyoruz. Bir müddet durup dinlenmek gerekiyor hayatın bir köşesinde. Kaybedilen onca insan, yıpranmış onca duygu. Dönüp baktığınızda geriye sizden bir şey kalmadığını görüyorsunuz. İşte bu an çok önemli, altın saniyeler. Nefes alın, yalnız yürümekten korkmayın. 

Korktuğumuz için seviyor, korktuğumuz için terk ediyor ve korktuğumuz için yaşıyoruz. Hayat korkularımızdan oluşmuş bir ritüel, bunu yadsıdığımız müddetçe üzülmeye devam edeceğiz. Oysa fizikteki gibi herhangi bir kabın şeklini almamız gerekmiyor ille de. Hayat bilimden çok ayrı bir bilmece, eğrisi doğrusu bir garip, ölçülebilir bir tarafı da yok. 

Uzunca müddet kendinizi dinleyip usanmadan kendinizle kalmaya başladığınız an her şey değişiyor. Bırakın etrafınızdaki dünya ve insanlar dönenip dursun. Siz zamanın farkına varın, duygularınızı yaşayın ve yalnızca kendinizle olduğunuzun bilincine varın. Öyle ya da böyle tekiz. Biriz. Var oluş serüveninizde bir alev beliriyorsa bırakın yakıp kavursun içinizi. Yaşamak belki de bize en büyük ceza ve sanıyorum ki bu cezayı alevler içinde çekiyor oluşumuzu kabullenebildiğimiz kadar varız. Gerisi ve ötesi kocaman bir boşluk nihayetinde. 

30 Temmuz 2017 Pazar

Yusuf Atılgan: Aylak Adam


aylak adam ile ilgili görsel sonucu
"Bir bakıma haklı. Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden ölürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız. Ama yalnız bu mu?.."

Yaz seçkimin on birinci kitabı Aylak Adam oldu. Bana bir otobüs yolculuğunda eşlik etti. Ve Yusuf Atılgan külliyatını bu eser ile tamamlamış oldum. 

Aylak Adam, bünyesinde ölüm gerçekliğini taşıyan adam. İsyankar dersiniz, kadın meraklısı dersiniz, ne idiği belirsiz dersiniz, hakkında söylenebilecek sözcüklerin fazlalığı kiminizi şaşırtabilir. Bense onu sadece "gerçek" sözcüğü ile tanımlayabiliyorum. Olduğu gibi gerçek, toplumun dayatmaları ile yaşamayan, içinden geldiği gibi yaşayan. Olabildiğince özgür, sanki hayatın dilini çözmüş. Bu yüzden bize yabancı, kendine yakın. 

Aslında pek çoğumuzun olmak istediği adam aylak adam, gailesi hepimizden fazla yalnızca belli etmiyor. Bir şeyleri erken yaşta çözmüş, bitirmiş ve kenara kaldırmış gibi. Bizde ise fazlası yok. 

Son dönemde epey popüler oldu Aylak Adam. Kürk Mantolu Madonna ile bilikte bir atılım yaptılar. İlginçtir, bazı önemli eserler yıllar sonra bir anda yükselişe geçebiliyor. Elimdeki kitap 50. baskısını yapmış. Sevindirici. Bir yandan da üzücü gibi. Aylak Adam gerçekten anlaşılıyor mu acaba? Herkes okuduğu için mi okunuyor? Eller sonra Anayurt Oteli'ne ya da Canistan'a da gidiyor mu? Muamma. 

Ufuklarda başka kitaplarla görüşmek üzere. 

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Apollon Tapınağı, Cennet Koy, Akbük, Saplı Ada ve Denizköy II

Didim tatilinizde tüm vaktinizi Altınkum'da geçirmeyin derim ben. Biz ikinci gün Altınkum'a yaklaşık 10 dakikalık mesafede bulunan Cennet Koy'a gittik. Sabah erken saatlerde gittiğimiz için kimse yoktu, öğlene doğru da çok az kişi geldi zaten. Cennet Koy Akvaryum olarak da biliniyor. Küçük ve tertemiz bir koy. Balıklarla birlikte yüzüyorsunuz ve gerçekten çok güzel bir deneyim. Suyun altı da olduğu gibi görülüyor, tertemiz.

Akvaryum'un hemen kenarında küçük bir işletme var. Biz sabah çayımızı orada içtikten sonra şezlonglara geçip sabah serinliğinde suya girdik.Öğle vakti de güzelce güneşlendik ve akşama kadar orada kaldık. Şezlong ücretleri de Altınkum'a göre çok uygun. Burayı muhakkak ziyaret edin ve bu ıssız koyda yüzme keyfini yaşayın.

Ertesi gün Akbük'e gittik. Altınkum'dan bu bahsettiğim her yere çok sık geçen minibüslerle ulaşmanız mümkün. Akbük, Altınkum'a göre çok daha tenha bir yer. Tatilci sayısı çok az. Minik bir merkezi var. Üstelik Akbük'te ücretsiz şezlong, şemsiye ve duştan da yararlanabilirsiniz. Suyu pek temiz değildi ve oldukça dalgalıydı. Rüzgar da biraz sert esiyordu. Kısa süre yüzdükten sonra sudan çıktık. Akbük'ün güzelliği yüzerken hemen karşınızdan size selam veren Saplı Ada. Akbük kıyısından suda yürüyerek Saplı Ada'ya ulaşmak mümkün. İlk kez böyle bir şey gördüm. Coğrafi şekil olarak bir tombolo Saplı Ada. Bence gittiğinizde muhakkak görün. 

Akbük'e giderken yol üzerinde ve deniz kıyısında çok güzel bir yerleşim yeri var, ismi Denizköy. Burada kahvelerimizi yudumladık. Ardından denize girdik. Az insanlı ve huzur veren bir yer Denizköy. Suyu Akbük'teki gibi temiz değildi, dalgalıydı. Lakin sessizliğini çok sevdim. 

Bir diğer ziyaret noktamız ise Apollon Tapınağı oldu. Apollon da Altınkum'a yaklaşık 10-15 dakikalık bir mesafede. Tek kelimeyle büyüleyiciydi. Özellikle Medusa heykelini görmek ve tapınağın içinde yürümek enfes bir deneyimdi. Apollon'un çevresinde de oteller var. Dileyenler burada da kalabilirler. Üstelik çok da güzel meyhaneler var. 

Kısa Didim tatilimize çok fazla şey sığdırdık ve dolu dolu bir tatil oldu. Görülebilecek bir Bafa Gölü Tabiat Parkı ve Miletos kaldı. Oraları görmek de başka zamana kısmet olur umarım. 

Kısaca özet geçecek olursam Didim pahalı bir tatil bölgesi değil. Her bütçeye uygun konaklama seçenekleri mevcut. Bana biraz fazla kalabalık geldi, kalabalık tatil bölgelerini pek sevmiyorum. Lakin Didim'de tenha yerlere kaçabileceğiniz çok fazla güzel yer mevcut. Herkese iyi tatiller dilerim efendim. 

Didim Altınkum Tatili İzlenimlerim I

Üç gece dört günlük Altınkum tatilimizden döndük. Bölüm bölüm tatilden kesitler aktarmaya çalışacağım. Gidecek olanlar için de yardımcı olabilirim belki. 

Altınkum'un gerçekten kumu çok güzel, denildiği kadar varmış. Mavi bayraklı bir plaj ve temiz. Biz hafta içi gitmemize rağmen plaj çok kalabalıktı. Duyduğumuza göre hafta sonu daha kalabalık oluyormuş. Altınkum plajında alınan şezlong ve şemsiye ücretleri bana pahalı geldi. Şemsiye için on lira, şezlong için on lira alınıyor. Eğer uzun bir tatil planlıyorsanız her gün bu paraları vermenize gerek yok. Tüm dükkanlarda satılan hasırlardan ve şemsiyelerden almanız yeterli. Ya da portatif sandalyelerden. İnsanlar genelde öyle yapıyor çünkü. 

Altınkum'un suyu ılık. Ayrıca tuzlu da değil. Öyle hemen de derinleşmiyor. Çocuklarınız için güvenli ve uygun. Dalgalı ve rüzgarlı da değil üstelik. Yüzme öğrenmek için de çok uygun bir deniz. 

Akşam üzeri ise kalabalık iyice artıyor. Sahil şeridi boyunca sıralanan pek çok kafe, otel, restaurant ve dükkan var. Biz ilk akşamımızı canlı müzik yapılan bir kafede geçirdik. Eğer alışveriş yapacaksanız kadınlar için seçenek çok. Takı, çanta ve hediyelik eşya seçenekleri bol. Fakat burada alışveriş yapmanızı tavsiye etmem. İlginç bir şekilde bir tane bile orijinal ürün satan bir dükkan görmedim. Dünyaca ünlü markaların sahteleri satılıyor her yerde. Geçen sene Kemer'de de böyleydi. Sanırım yabancı turistlerin bu giyim eşyalarına ilgisi çok fazla. Bir de dikkatimi çeken şeylerden biri Altınkum'da pek çok özel diş polikliniği olmasıydı. Sanırım fiyatlar yabancı turistlere çok uygun geliyor ve dişlerini burada yaptırıyorlar. Zaten Didim'den ev alıp yerleşmiş olan çok sayıda yabancı turist var. En çok İngilizler varmış diye duydum. 

Ben tatile çıktığım yerlerden giyim alışverişi ya da herhangi bir alışveriş yapmıyorum. Bütçemi gezmeye, eğlenmeye ve yeni tatlar denemeye ayırıyorum. Tatil esnasında alışveriş yapmak pek bana uygun bir aktivite değil. 

Altınkum'da şunu yeyin şunu için diyebileceğim bir şey yok esasen ya da ben rastlamadım. Sanırım oraya özgü bir yiyecek ya da içecek yok. 

Altınkum'a plansız ve rezervasyonsuz gelseniz bile kesinlikle açıkta kalmazsınız. Bütçenize uygun otel bulabilirsiniz. Sahil şeridi boyunca bir sürü küçük otel var. Eğer mükemmel bir konfor aramıyorsanız bu oteller size yeterli gelecektir. 

Şunu da eklemeliyim ki Altınkum sessiz sakin bir tatil isteyenler için uygun değil. Ama ille de Didim diyorsanız bir sonraki yazıda kaçabileceğiniz sessiz sakin yerlerden ve görmeniz gereken civar yerlerden bahsedeceğim. Devamı bir sonraki yazıda. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Yusuf Atılgan: Bütün Öyküleri


yusuf atılgan bütün öyküleri ile ilgili görsel sonucu
"Ne güzel kurşun, di mi? dedi Korkut. 
Sarıbaş yan gözle bakıyordu kurşuna.
Uzan da alıver istersen, dedi.
Korkut elini uzattı, aldı. Sıcaktı. Ağzına götürdü, ısırdı. Dört dişinin izi kaldı üstünde. Bu yumuşak, zararsız nesne mi öldürecekti sarıasmayı, karamekeyi, gökçeliyi, alaca cereni, insanı?"

Yaz seçkimin onuncu kitabında yine Yusuf Atılgan eşlik etti bana. Bu sefer öyküleri ile. Kitabın sonunda iki de masalı var kendisinin. Hem küçüklere hem büyüklere masallar. Korkut'a masal ve Ceren'e masal. 

Yusuf Atılgan'ın dili öykülerinde de tıpkı romanlarındaki gibi. İşlediği konular benzer, öyküleri yük, gam ve his dolu desem yanılmam. Tasasız taşranın delişmen insanları. Samimiyeti buradan geliyor belki de, olduğu gibi içimize nüfuz etmesinden. Eğri büğrü yollarda ve zamanlarda yaşanan gerçeklik. Olduğu gibi hem de, ziyansız. Yusuf Atılgan'ın bu taşra ve gerçeklik bileşimi kokusunu bir tek Hasan Ali Toptaş'ta alabiliyorum. İç döndüren zamanlar, aynalar ve kır atlar. 

Sıradaki kitap Aylak Adam. Onu da okuduktan sonra Yusuf Atılgan külliyatını bitirmiş olacağım. Pek güzel olacak. Şimdi birkaç gün yaz tatili ve deniz molası veriyorum. Döndüğüm gibi edebiyat maceram devam edecek. 

1000. Yazı!

Blogu açıp şöyle sol tarafa bir bakayım dedim, evet 1000. yazıyı da devirmişim burada. 10. yıla girmeme de az kaldı sayılır. Bu yazıların büyük bir kısmını lise yıllarımda kaleme almıştım. O zaman sevinçler ve heyecanlar daha farklıydı tabi, çocukça. Onun da kendine has bir masumiyeti var, yadsıyamam.

Geriye dönüp baktığımda epey saçmalamışım burada. Olsun diyorum, bir hatıra defteri gibi. Geçmiş 10 yıl boyunca yaşadıklarım ve yazdıklarım beni güldürüyor çoğu zaman. Şimdi olsa asla yapmayacağım ve yaşamayacağım şeyler. Deneyim işte! 

Arada epey aklı başında yazılar da yazmışım, yalan değil. O hallerden bugüne çok zaman geçti elbet. Pek çok hayat dersi aldık, tokatlandık. Bunlar da gerekliymiş dedik, yolumuza devam ettik. Yürümeye bazen de koşmaya devam.

O zamanlar sorsanız burada 10. yıla koşacağım aklıma gelmezdi. İleride beni nelerin beklediği hakkında da en ufak bir fikrim olmazdı. Vay be çiklet, zaman ne çabuk geçiyor. 

Son üç dört yıldır daha aklı başında yazılar kaleme alıyorum. Kültür, sanat, arada kendi hayatımdan küçük notlar... Olgunlaştıkça, insanın hayatından belirsizlikler yavaş yavaş yok oluyor. Tabi bununla birlikte heyecanda da eksilme oluyor sanırım. Ama daha bir dingin, pek çok şeyi aşmış hissediyorsunuz kendinizi. Her şeyin bir yaşı varmış hakikaten, zamanı. 

Diyelim ki hayırlı uğurlu olsun, daha nice yazılar olsun birlikte. Ha bir de, okuyan, kendinde bir şeyler bulan yüreklerinize sağlık. İyi ki varsınız. 

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Yusuf Atılgan: Anayurt Oteli


anayurt oteli kitap ile ilgili görsel sonucu
Yaz seçkimin dokuzuncu kitabı "Anayurt Oteli" oldu. Eseri yıllar önce okumuştum, Yusuf Atılgan külliyatını tamamlamak adına tekrar okudum ve elbette yine ilki kadar etkiledi. 

Zebercet. Dünyanın herhangi bir yerinde, soğuk duvarların arasında yaşayan gündelik bir adam. Belki de onu şahsi kılan içinde bulunduğu mekanın dokusu. Bir otel. Eski dönem otellerinin kendilerine has bir gizemleri var. İçinden gelip geçen hayatlar, merak edilen hayatlar, odalar ardında günü birlik yaşamlar ve birbirini tanımayan insanların doluştuğu bir yuva. Bir ev sıcaklığı bulamazsınız belki ama bir köşesinden bağlar insanı. Hem evlerin hepsi sıcak mı ki?

Zebercet bu sıcaklığın içinde soluyup soğuyanlardan. Sokakta görseydiniz dikkatinizi çekmezdi. Oysa bıyığını kesmişti yahu. Kendisine yepyeni bir ceket ile iskarpinler almıştı. Ve dahası o okumadığı gazetelerin ardından devamlı sizi gözetlemişti, muhteşem bir gözlem yeteneği vardı. Ama siz onu hiç görmediniz.

Peki ya aşk, gecikmeli trenle gelen o esrarengiz kadın? Bir silüet mi sadece, zihinde bir kurgu mu?

İnsan şimdiye geçmişiyle ulaşıyor, anda kalamadan geleceğe adım atıyor. Zebercet'in aileden getirdikleri ve yalnızlığı birleşince diyorsunuz ki, "ulan insanoğlunun yapamayacağı hiçbir şey yok, cinayet bile." Bir de sahiden cinselliğe bu kadar takık mıyız? Altında üstünde ne var bu işin? Altımda üstümde kimler var ulan? En nihayetinde nefesin bitişi, boğaza dolanan ipler. Peki ya pişmanlık? 

Yusuf Atılgan yerli edebiyatın önemli isimlerinden biri. Bir taşra var onda, bir gerçeklik ve bir de gerçek insanlar. Uzunca bir süre taşrada yaşadığını düşünürsek, iyi bir gözlemci olduğunu da ekleyebiliriz bu övgüye. 

Canistan adlı yapıtı ile tanımıştım kendisini, Anayurt Oteli ile bağımızı bir kez daha pekiştirmiş olduk. Aylak Adam ve Öyküleri ile devam edeceğim. 

Hazır Anayurt Oteli bitmişken bir de sinema uyarlamasını izleyeyim izninizle. Ömer Kavur'a da bir selam mahiyetinde olsun yazının bitimi. Sağlıcakla. 

Tomris Uyar: İpek ve Bakır


tomris uyar ipek ve bakır ile ilgili görsel sonucu
"Temmuz" adlı öyküsünden,

"Bu çocukluğun var ya, hiç yitirme onu, bazıları yitirmezler. Sen öyle bir çocuğa benziyorsun. Korun.
-Olur, söz."

1966

Yaz seçkimin sekizinci kitabında bana yeniden Tomris Uyar eşlik etti. Bir şekilde, bir düzlükte ayrı kalamıyorum ondan. Satırları arasında başka bir his var, etkilemekten de öte, öyküleri olduğu gibi sıcacık. İpek ve Bakır Tomris Uyar'ın ilk öykü kitabı. Yazar, 1965-1970 yılları arasında kaleme almış bu öyküleri. Bir ilk kitap olmasına rağmen Tomris Uyar'ın yazı dilini ve sıcaklığını hissedebiliyorsunuz. Üstelik gelecek yılların da heyecanlı bir habercisi İpek ve Bakır. 

Seçkime farklı kitaplarla devam edeceğim lakin yine arada bir soluk, sırf bir tını olsun diye Tomris Uyar'a sığınacağım muhakkak.

21 Temmuz 2017 Cuma

Instagram Anneleri

Yazıya başlamadan önce şunu belirtmek istiyorum. Kimseyi kırmak ya da üzmek niyetinde değilim. Hazır sosyal medyadan konu açılmışken instagram anneleri ile ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Bir eğitimciyim ve çocuk yetiştiriyorum. Bu konuda belirli hususlarda söz sahibi olduğumu düşünüyorum en azından fikir beyan etmeye bir şekilde hakkım var kendi sayfamda. 

Hesabımı kapatmadan önce pek çok instagram annesine denk geliyordum. Siz istemeseniz de arkadaşlarınızın takip ettiği kişilere oranla ana sayfanıza düşebiliyorlar. Çocuklarının neredeyse her anını paylaşan anneler var. Mutlu bir aile tablosu paylaşıp anılar biriktirmekten ziyade çocukları yemek yerken, çocukları oyun oynarken, çocukları havuza girerken, çocukları okula gidip okuldan gelirken, çocukları yıkanırken ve daha bir sürü zaman dilimlerinde paylaşım yapıyor bu anneler.

Çok açık ve net bunu sağlıklı bulmuyorum. Küçük çocuklar henüz hür bir iradeye sahip değiller. Annelerinin kendilerini niçin bu kadar sık fotoğrafladıklarını bir şekilde sorguluyorlardır elbet. Bu annelerin vermeye çalıştıkları bazı mesajlar var: 

- ben çok iyi bir anneyim.
- ben çok güzel bir bebek dünyaya getirdim ve ona çok iyi bakıyorum. 
- ben çocuk yetiştirmek konusunda uzmanım ve beni takip edin ki iyi şeyler öğrenin.
- ben çok iyi eğitim almış bir anneyim ve benim sayemde siz de iyi bir çocuk yetiştirebilirsiniz.
- ben çocuğuma çok lüks bir hayat yaşatıyorum ve bunu siz de görün.
- beni sürekli takdir edin. 

Bu mesajlar benzer şekilde çoğaltılabilir. Çocuklarınıza bunu yapmayın, buna hakkınız da olmamalı. Çocuklarınızın en mahrem anlarını ve en mutlu anlarını onlarla birlikte yaşayın. En mükemmel anneler sizler değilsiniz. Pek çok kadın çocuk yetiştiriyor hem de zorlu koşullar altında. Hiçbirimizin annesi bizleri sosyal medyada büyütmedi. Üstelik çok istediği halde çocuk sahibi olamayan bir sürü insan var. 

Mutlu bir aile profili oluşturmak yerine instagram anneliğini bir kazanç kapısı olarak kullanmak da ne yazık ki bir realite. Bu sayfalarda bebek bezi, maması ve oyuncağı reklamlarını bolca görürsünüz. Üstelik bu firmalar sürekli geniş çaplı etkinlikler düzenler. Ve bu anneler çocukları ile birlikte bu etkinliklerde bir araya gelirler. Ne kadar iyi anneler oldukları konusunda birbirlerini takdir etmeye ve onaylanmaya ihtiyaç duyarlar çünkü. 

Çocuklarınızın hepsi masum, ileride kendi istekleri dışında fenomen olmalarının yükünü kaldıramayabilirler. Bunun için size de kızabilirler ki çok da haklılar. Yapmayın lütfen, mahrem anlarınızı paylaşmak zorunda değilsiniz. Biz günümüz dünyasında çocukları internetin zararlı hallerinden ve sosyal medyanın basit düzeyinden uzak tutmaya çalışırken siz tam da karşı çıktığımız şeyleri yapıyorsunuz. Sağlıklı değil. Ne kendinizi ne çocuğunuzu yıpratın. Eminim ki sizler de çok iyi annelersiniz lakin bu gösteriş işine bir son verin. Çocuklarınızı koruyun. Saygılarımla.

Sosyal Medya Hesaplarımı Kapattım: Samimi Bir Sohbet

Bir süre önce sosyal medya hesaplarımı kapatmıştım. Hatta bununla ilgili bir arınma yazısı da yazmıştım. Zaten bir tek instagram hesabım mevcuttu. Diğer sosyal medya kanallarında hesabım yok. Amatör olarak fotoğraf çektiğim için yalnızca çektiğim güzel fotoğrafları paylaştığım bir hesaptı. Dün itibari ile ondan da kurtuldum. Nasıl mı? Şöyle anlatayım. 

Ortada çok büyük bir samimiyetsizlik var. Rahatsız edici derecede. İnsanlar sosyal medyada kendilerinden bambaşka birine bürünüyorlar. Gerçekte tanıdığım insanların sosyal medyadaki paylaşımlarına şaşırıp kalıyorum. Bir arkadaşımın instagram'da yaklaşık 600 fotoğrafı var. Hepsinde de sadece kendi suratı hem de! Kıyafetleri değişik, mekanlar değişik ama 600 tane aynı surat. Bir başka arkadaşım maddi açıdan iyi durumda olmadığı halde sürekli epey zenginmiş gibi paylaşımlar yapıyor. Pahalı mekanlar, yeni kıyafetler, lüks eğlenceler. Peki gerçek hayatta böyleler mi? Kocaman bir boşluk. 

Sosyal medya insanları öyle bir hale getirdi ki, bağımlı olmamızı geçtim sahte kimliklere büründük. Gerçekte yaşadığımız hayatlarla sosyal medyada gösterdiğimiz hayatlar arasında dağlar kadar fark var. Arasından Çin Seddi bile geçer, o derece! 

İnsanlar beğenilme ve onaylanma ihtiyaçlarını sosyal medya üzerinden gideriyorlar. Bir nevi tatmin oluyorlar ve ben bunu sosyal medya orgazmı olarak nitelendiriyorum. Yaz geldiğinden beri paylaşılmayan yaz tatili fotoğrafı ve videosu kalmadı. Herkes bir yerlerde, sevgilisiyle, eşiyle. Yediklerini içtiklerini göstermek derdinde. Hastaneden paylaşımda bulunan arkadaşlarım var. Üstelik bir de instagram'a hikaye kısmı eklendi tam oldu. Her saatini paylaşan insanlar da türedi, büyük bir açığı kapattılar! Bir de hiç hoşlanmadığım ünlüler grubu var. Sürekli ana sayfamdalar ve herkesin ana sayfasında bu insanlar. Hiçbir vasıfları yok, iki lafı bir araya getiremezken instagram fenomeni olmuş durumdalar. Üstelik birçok aklı başında arkadaşım da bu insanları deli gibi takip ediyor. Ergenler hepsine hasta, hepsi parlak birer idol. İsimlerini burada zikretmeyeceğim. 

Tüm bunlar ne yazık ki gerçek yaşamdaki sosyal ilişkilerimizi de etkiliyor. İnsanı bir sosyal medya depresyonuna sürüklüyor. Bir paylaşımdan sonra kaç beğeni aldığınızı görmek için sürekli sayfa yenilemiyor musunuz? Üstelik saatlerce? Bunu hepimiz yapıyoruz yalan söylemeyiniz! 

Bir son veriyorum artık bu duruma. Çünkü gerçekten sıkıldım ve kendimi kötü hissediyorum. İnsanlara bir şeyler göstermeden ve kanıtlamadan da yaşayabiliriz öyle değil mi? Üstelik daha fazla kendimiz kalarak daha temiz kalarak. Sağlıcakla.