13 Eylül 2020 Pazar

Gustave Flaubert: Madame Bovary

Elimde şu an, Hasan Ali Yücel klasikler dizisinden Madame Bovary var. Fransızca aslından Nurullah Ataç ve Sabri Esat Siyavuşgil tarafından çevrilmiş. Hazır, romanı yeni bitirmişken, kokusu burnuma kadar gelen taze bir ıhlamur kaynattım ve metin hakkında birkaç kelam etmek için buraya geldim. 

Dönemi için oldukça cesur ve çarpıcı bir metin olduğunu söylemem gerekir. Ahlak anlayışını sorgulayan bu metinde, Flaubert'in olabildiğince objektif davrandığını söyleyebilirim. Yer yer, içten içte Madame Bovary'i suçlu bulduğunu hissetsem de, okurlarına bunu elverdiğince sezdirmemeye çalışmış. Madame ise çok geniş çaplı bir incelemenin konusu olmalı kesinlikle. Özellikle günümüzde dahi tabu konular arasında yer alan yasak aşk ve kadın cinselliğinin, var oluşunun; 1850'li yıllardaki tezahürü var karşımızda. O dönemi değerlendirebilmek için, elbet Fransız tarihine de aşina olmak gerekli. 

Madame Bovary'i pek çokları pek çok açıdan suçlu bulmuş olabilir, okurlar hüküm vermek kısmında genel ahlak anlayışı çerçevesinde ona karşı bir hin beslemiş dahi olabilir. Fakat bir kadın düşünün, genç bir kadın, hayatı seven, hareketli ve içinde sonsuz bir yaşam enerjisi taşıyan bir kadın. Taşrada yaşamış, etrafında hep belirli hadiseler cereyan etmiş ve rutinin dışına çıkamamış bir kadın. Bir evlilik, bir çocuk ve oldukça iyi ve saf yaradılışlı bir koca. Elbette burada kocası Charles'ın durumu bambaşka bir boyut kazanıyor. Eşinden hiç şüphe etmiyor, ona sonsuz güveniyor, onun her hareketinde bir güzellik buluyor ve onun her istediğini yerine getirmeye çalışıyor. Bu öykü kimin öyküsü diye sorduğumuzda sanıyorum Charles'ın öyküsü demek daha doğru olacak. 

Madam Bovary'nin ruhu taşraya sıkışmış, Yonville'in rutin ve de değişmez ruhundan kaçıp kentin her saniye değişen, türlü hadiselerle dolu, renkli dünyasına adım atmak istiyor. Metin boyunca kendisine hiç kızamadım, hak da vermedim. Hepimiz bu sıkışmışlığı yaşamıyor muyuz? Bir türlü kendimizden ve seçimlerimizden emin olamıyoruz, bizi saran türlü ruh hallerinin içinden bazen öyle bir kasvet yükseliyor ki; Madame Bovary'nin hissettiği o sıkışmışlıkta buluyoruz kendimizi. Üstelik sevgi bir kereye mahsus mudur diye soruyor insan? Daha fazlasını istemek zayıf bir karakter belirtisi midir? Yoksa bazılarımız buna doğuştan mı meyyaldir? 

Aslında bu bir haklı haksız tartışması değil, etik bir tarafı ise asla yok bana kalırsa. Yargı dağıtmaya pek hevesli tavrımızın, Madame Bovary'e bol bol yargı dağıtması olasıdır. Ölmeden önce şöyle diyor:

"Ölüm de pek önemli değilmiş. Uyuyacağım ve her şey bitecek." 

Büyük bir hız içinde yaşadığı hayattan büyük bir hız ile ayrıldı. Belki de hiçbir şeyden pişman olmadı. 

Belki de kadını anlamaya Madame Bovary'i anlamakla başlayabiliriz, ilk etapta kulağa oldukça cüretkar geliyor. Fakat neden olmasın? Her birimizin ahlak anlayışı bizi Madame Bovary karşısında bir araya getirebilir hatta belki de uzlaştırabilir, hatta belki de bize set çeken o ahlak anlayışını yok edebilir. Birilerini yargılamak çok kolaydır, yaşamak ise zor. Madame Bovary'i ise yaşamayı seçti. Genç yaşında ölmesine rağmen. 

Son olarak, Charles'in son bölümde Rodolphe ile karşılaşmasında hissettikleri beni çok etkiledi. Çok sevdiği karısı Emma'ya kızmak yerine; karısının aşık olduğu adamın yerinde olmak istedi. Bunu tarif etmesi çok zor; katışıksız bir sevgiye rastlıyoruz belki burada. Üstelik sevmenin bir eğrisi doğrusu yok iken. Bence metnin en etkileyici bölümüydü. 

Bu güzel öykü için Flaubert'i minnetle anıyorum. Edebiyata bıraktığı bu metin, eminim ki daimi olarak yaşamaya devam edecek. 

1 Eylül 2020 Salı

Friedrich Seidel: Sultanın Zindanında (Osmanlı İmparatorluğu'na Gönderilen Bir Elçilik Heyetinin İbret Verici Öyküsü 1591-1596)

Daha evvel yazdığım yazılarımın birinde Kitap Yayınevi'nden ve yayıma hazırladıkları değerli eserlerden bahsetmiştim. Dün bitirmiş olduğum ve beni çok etkileyen bir anı-seyahatname kitabından bahsetmek istedim bu yazımda. 

Friedrich Seidel, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun Osmanlı İmparatorluğu'na 1591 yılında yolladığı elçilik heyetinde eczacı olarak görev yapmaktadır. Konstantinopolis'e gelip dönemin elçilerinin konakladığı Alman Evi'ne yerleşir. Önceleri her şey yolundadır, Seidel o dönemde Konstantinopolis'teki hayatın bir portresini çizer. Şehir yaşantısından bahseder, insanların gündelik yaşamlarını aktarır ve aynı zamanda Alman Evi'nde ve elçiliklerde yaşanan çeşitli olayları çok canlı bir şekilde anlatır. 

Fakat mutluluğu uzun sürmez; dönemin sultanı III. Murad Avusturya'ya savaş açınca Seidel ile elçilik heyetindekilerin başına gelmeyen kalmaz. Önce, Kadırga civarındaki hapishaneye kapatılırlar. Ardından taş kadırgalarında forsa olarak çalıştırılmaya başlanırlar ve bir süre sonra da Kara Kule'de bir esir hayatı yaşarlar. Eseri okurken Seidel'in ve arkadaşlarının başına gelen talihsiz durumlar beni çok üzdü. 

1596 yılına gelindiğinde III. Mehmet döneminde nihayet özgürlüklerine kavuşurlar ve Seidel de yaşadıklarını kaleme alır. Özellikle sultanın sarayına, özgürlüklerini talep etmek ve yaşadıkları durumu anlatmak için gittikleri kısımlar beni çok etkiledi. O dönemi canlı bir şekilde yaşamak ve Seidel ile birlikte hayatın birkaç yılını gözlemlemek, üstelik 1590'lı yıllara seyahat etmek isterseniz metin gerçekten büyüleyici. Türkis Noyan'ın emeğinin ve çevirisinin de hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum zira hiç kolay bir iş değil. 

Seidel özgürlüğüne kavuşunca ben de özgürlüğüme kavuşmuş gibi hissettim. Özgürlük ne kadar değerli!

30 Ağustos 2020 Pazar

Hatırlanmak

Bu hafta mezun ettiğim öğrencilerimden birinden mesaj aldım, görüşmek istediğini söyledi. Güzel bir buluşma ayarladık, oturduk uzun uzun sohbet edip eskileri yad ettik. Tıp okuyor, birkaç yıl sonra iyi bir doktor olacak. 

Okuldaki bazı sohbetlerimizi hiç unutmamış, onun hayatı üzerinde nasıl olumlu bir etki bıraktığımdan bahsetti. Onu karşımda kocaman, ayakları yere basan bir genç olarak görmek beni çok memnun etti. Olgunlaşmış, hayallerini gerçekleştirmek üzere çalışan ve çaba harcayan pırıl pırıl bir genç olmuş. 

İnsan ister istemez şaşırıyor, onlarla sohbet ederken hayatlarını nasıl etkileyeceğinizi kestiremiyorsunuz. Oysa söylediğiniz her söz, en ufak bir bakışınız dahi onları etkiliyor. Kurduğunuz bağ sağlam olunca, hayat boyu kök salmış bir sevgi doğuyor. 

Yarın itibari ile uzaktan da olsa eğitime başlıyoruz, seminer dönemimiz sona erdi. Bu sene beşinci sınıfların sınıf öğretmeni olacağım. Mail atmaya başladılar bile, çok heyecanlı olduklarını yazmışlar benimle tanışacakları ve eğitime başlayacakları için. O zaman tüm öğretmenlere ve kendime rast gele diliyorum. 

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Emily Bronte: Uğultulu Tepeler

Bu yıl dönem metinlerini tekrar okumaya İngiliz edebiyatı ile başladım. İlk okuduğum metin ise Uğultulu Tepeler oldu. İngiltere'de 19. yüzyılın ikinci yarısını Victoria Dönemi olarak adlandırıyoruz. Özellikle bu dönemde hem toplumsal hem de ekonomik açıdan orta sınıfın yükselişe geçtiğine şahit oluyoruz. Dönemin kadın yazarlarının metinlerine baktığımızda ise genelde taşra portresi çıkıyor karşımıza. İngiltere'nin çeşitli bölgelerinde yaşayan orta sınıfın, çiftlik hayatının ve bu tekdüzeliğin içinde yaşanan sıradan olayların bir bütün olarak kahramanların ruhsal ve fiziksel durumlarını nasıl etkilediğine tanık oluyoruz. Hem dönemi açısından hem de kurgusu açısından ben Uğultulu Tepeleri başarılı buluyorum. 1848 yılında genç yaşta hayatını kaybeden yazar, ardından onun adını her daim yaşatacak olan bu güzel yapıtı bırakıyor bizlere. 

Victoria Dönemi İngiliz metinlerinde, 1800'lü yılların Rus metinlerindeki derinliği, mizahı, felsefeyi ve psikolojiyi bulmak çok mümkün değildir. Yüzeysel olduklarını söyleyemem lakin ele alınan konular hep belli başlı tipolojiler ve olaylar etrafında döner. Kır yaşamı, taşra heyecanları, sıkışmışlık hissi ve tabii bunlarla birlikte gelen bir aşk hikayesi mevcuttur. Fakat, Uğultulu Tepeler belirli özellikleri açısından bu mevcudiyetin dışında, ayrı bir yerde konumlanıyor. 

Romanın olumsuz kahramanı olan Mr. Heathcliff, kitabın içerisinde tam anlamı ile çözümlenmese de; onu rahatsız eden hayatın izlekleri direkt olarak okuyucuya tesir edebiliyor. Üstelik, Mr. Heathcliff kurgu içerisine öyle bir işlenmiş ki, yazarı bu konuda tebrik etmemek elde değil. Metnin içinde her bir karakterin hayatta temsil ettiği bir duruş var. Taşranın sunduğu olanaklar ve yaşam aşkı ile tutuşan genç karakterlerin dışında, evin içerisinde görev yapan hizmetlilerin tasvirleri ve yerleri oldukça güçlü. 

Metnin içerisinde muhakkak ki yazarın yaşamakta olduğu hayatın iz düşümleri de mevcut, bunu yadsımak doğru olmaz. Kendi adıma anti kahraman yaratmanın kurguda epey zor olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan da metin kendisini diğer dönem metinlerinden farklı kılıyor. Roman boyunca Mr. Heathcliff'i çözümlemeye çalışıyor ve onun suretinin niçin kötülüğe meyyal olduğunu tespit etmeye uğraşıyorsunuz; bu durum da son sayfalara kadar okuru canlı ve ayakta tutuyor. Nahid Sırrı Örik de, Kıskanmak adlı metnindeki anti kahramanı ile bence Mr. Heathcliff'e bir selam çakıyor. Karşılaştırma, bir başka konunun yazısı olmaya değer. 

Netice itibari ile, 'klasik' diye tabir ettiğimiz ve benim bu tabiri doğru bulmadığım dönem metinleri; dönemlerin toplumsal, tarihsel ve psikolojik özelliklerini keşfetmemiz açısından oldukça değerli. Kanaatimce; bir dönemi irdelemek isteyen bir araştırmacı ya da meraklı bir kişi; dönemi hem tarih hem de edebiyat olarak incelemeye başlamalı. Öteki türlü bu bütünselliği yakalamak epey güç olacak belki de yarım kalacaktır. 

Her birimizin hayatında bu kadar iddialı ve keskin birer Mr. Heathcliff olmasa da, ondan izler taşıyan tanıdıklarımız vardır diye düşünüyorum. Hikaye boyunca benim kahramanım ise kesinlikle Mrs. Dean oldu. Tüm yaşananlara rağmen ayakta kalmayı başarması ve her açıdan bir zamanlar bir parça bile olsa sevgi beslediği, tanıdığı kişileri asla yalnız bırakmaması takdire şayan. Bence hepimizin hayatında birer Mrs. Dean olmalı.

Tarih Vakfı Yurt Yayınları

Daha önce Kitap Yayınevi'nden bahsetmiştim, sıklıkla kitaplarını okuduğum ve biraz bahsetmek istediğim bir diğer yayınevi de Tarih Vakfı Yurt Yayınları. Siyasi tarihten ziyade toplumsal tarihe ilgili duyduğum için, genelde toplumsal tarih çalışmaları hazırlayan yayınevleri ile iç içeyim. 

Tarih Vakfı bünyesinde yayıma hazırlanan kitapların bir çoğunu mikro tarih çalışmaları olarak tanımlayabiliriz. Bir şehir, bir insan, hatırat, kısa bir dönemin ayrıntılı tasvirleri gibi pek çok alanda ve özellikle çok sık çalışılmamış konularda çok değerleri üretimleri var. 

Hem sürekli okuduğum hem de derslerimde kullandığım kitaplar, kesinlikle toplumsal tarih severlere başka ufuklar açıyor. Aynı zamanda Tarih Vakfı, kendi bünyesi içinde çeşitli söyleşiler de gerçekleştiriyor. Karantina sürecine kadar düzenlemiş oldukları söyleşilerin bir kısmında bulundum ve faydalandım. 

Toplumsal tarih alanında nitelikli çalışmalar, sıkı araştırmalar bulabilmek çok mümkün değil. Bu alanda çalışmalar yapan çok fazla da yayınevi yok. Bu bakımdan Tarih Vakfı Yurt Yayınları da, tıpkı Kitap Yayınevi gibi ülkemiz için çok kıymetli.

Yayınlara ulaşmak isterseniz pek çok kitap satış sitesinde bulabileceğiniz gibi, Tarih Vakfı'nın kendi sitesinde de bulabilirsiniz. 

Yalnız; kitapların baskı adetleri çok değil. Bu yüzden geçmiş yıllarda basılmış kitapların bir çoğu yeniden basıma gitmediği için ulaşmakta zorluk çekebiliyorsunuz. Bu yıl geçmiş yıllarda basılmış bir kitabı sahaftan epeyce pahalı almak zorunda kaldım. Umuyorum, eski basım kitapların yenileri de tekrar basıma girer ve biz de faydalanmaya devam ederiz.

25 Ağustos 2020 Salı

Sıradan Birkaç Gün

Bugün TRT Belgesel'in Youtube kanalında çok güzel bir yapım izledim, "Sıradan Birkaç Gün". Yönetmenliğini ve yapımcılığını Pınar Nadide Okan üstlenmiş. Anadolu'nun farklı bölgelerinden ve şehirlerinden, ortaokul çağlarındaki dört farklı çocuğun yaşamlarından birer kesit sunulmuş. Taşrada yaşayan çocukların günlük telaşı, hayalleri, endişeleri ve istekleri yer alıyor belgeselde. Ülkemizde yapılan takdire şayan işler var, kendi adıma emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum, özellikle belgeselde yer alan çocuklara. 

Üniversiteden mezun olduğumda atanacağımı düşünmüştüm, taşrada bir yere gitmek istiyordum. Çocuklarım, annem ve doğa ile birlikte gül gibi geçinir gideriz diyordum. Öğrenci olduğum dönemlerde çeşitli projelerle Anadolu'nun farklı coğrafyalarında bulundum. Hakkari, Şırnak ve Van civarında çalışmalar yaptım, roman mahallerindeki okul onarım projelerine katıldım, bazı köyleri gezip çocuklar ile etkinlikler yaptım. Derken hayalime kavuşamadım, İstanbul'da kalıp özel sektörde çalışmaya başladım ve yedi seneyi bu şekilde devirdim. 

Bazen İstanbul'da fazlasıyla kirlendiğimizi düşünüyorum. Çalıştığım okulda ülkenin sayılı zenginlerinin çocukları okuyor. İşin içinde çocuk oldu mu, nerede olduğumuzun bir önemi yok bence. Fakat çoğu zaman bu durumu sorguluyorum, bir taşrada olsaydım daha mı faydalı olurdum diye düşünüyorum. Eğitim verdiğimiz küçük azınlığın gelecek ile ilgili kaygıları yok, çünkü maddi açıdan oldukça rahat durumdalar. İstediklerini hemen elde ediyorlar, şoförleri var, hizmetlerini gören personelleri var, dünyanın çeşitli yerlerinde malları mülkleri var ve aslında 'gerçek' hayatın farkında değiller. Bazen derslerimi yarıda kesip onları farklı coğrafyalara, kültürlere ve insanların yaşamlarına götürüyorum. Elimden ancak bu kadarı geliyor sanırım. 

Taşrada zamanı içselleştiren çocuklar ile zamanı tüketen ve isteklerine gem vuramayan şehirli çocukları zihnimde yan yana getirdiğimde bir şeyler eksik kalıyor. Bir yanda deniz görmemiş Muşlu bir çocuk ile diğer yanda bir haftalık ara tatilinde ailesi ile birlikte dünya seyahatine çıkan çocuklar. 

Bir gün her şey değişir mi bilemiyorum, bir gün canıma tak edip atanır da gider miyim onu da bilmiyorum. Şehir, insanı bilinmeze doğru öyle bir sürüklüyor ki; taşranın kaygısı ile şehrin kaygısının bile ortak bir paydada bütünleşemediğini hissediyorum. Taşradaki zaman algısı ve şehirdeki kaos birbirine bir türlü denk düşemiyor. 

Yine de belki bir gün diyorum kendime; bana epey ağır gelen bu şehirden alıp başımı gidebilirim. Yine de belki bir gün diyorum kendime; zorlandığım, giyinip kuşandığım, yaşıyormuş gibi yaptığım bu modern yaşamdan sıyrılabilir, soyunabilirim. 

17 Ağustos 2020 Pazartesi

İşe Dönüş

Çarşamba günü okula geri dönüş yapıyoruz. Bu demek oluyor ki seneye Temmuz'a kadar yoğun bir iş temposu ile çalışmaya başlıyoruz. Bazen bu kadar koşturmacanın içinde çok yorulduğumu hissediyorum, bir yanım İstanbul'a veda etmek istiyor. Bir yanım da öğrencilerimi gördükçe mutlu oluyor, online da olsa onlarla bir araya gelmek ve çalışıp bir şeyler üretmek bana iyi geliyor. Böyle de bir dilemma. 

Bu sıralar salgından dolayı arkadaşlarımla pek görüşemiyorum, ancak mesajlaşabiliyoruz. Hem ülkenin şartlarının hem de İstanbul'un gençleri çok yorduğunu düşünüyorum. Hemen herkeste bir kaygı, bir karamsarlık var. Ben de hayata çok pozitif bakabilen biri değilim lakin gençler olarak bu ülkedeki halimize üzülüyorum. Genç yaşta çok mücadele veriyoruz, bu yorgunluğun sebebi de tamamen bu. 

Geçtiğimiz günlerde Bal Ülkesi adlı belgesel filmi izledim ve hayran kaldım. Oradaki Hatice'nin yaşama tutunuşu, annesinin bakımını üstlenmesi, bir kadın olarak hayatla mücadelesi beni çok etkiledi. Gerçekten çok uzun süredir bu kadar etkileyici bir yapım izlememiştim. Bende pek çok sorgulamaya yol açtı Hatice'nin hayatı. Hatice'nin hayata bakışı ve hayattan beklentileri ile kendiminkileri karşılaştırıyorum, o kadar bencilce geliyor ve kendime o kadar kızıyorum ki...

Evde son saatlerimi sanırım hiçbir şey yapmadan geçireceğim. Çünkü tempo başlayınca tüm sene yorgunlukla geçecek zaten. Bu belirsizlik ortamında umarım güzel bir eğitim dönemi olur. Sıkıntısız, sorunsuz ve huzurlu bir yıl geçirmeyi diliyorum. 

16 Ağustos 2020 Pazar

Amazon Kindle Paperwhite 4 Deneyimim

Kitap okumayı sevenler ve kitaplara değer verenler için basılı kitapların ayrı bir değeri olduğunu biliyorum. Bu benim için de böyle. Kitaplarla haşır neşir biri olarak ki mesleğimin de bir getirisi olarak, kitaplara ayrı bir anlam ile bakıyorum. Çok uzun süre kararsız kalsam da bu deneyimi teknolojik bir alana kaydırmayı düşündüm ve deneyimleyebilmek için bir kindle satın aldım. Almadan önce de internette ne kadar bilgi varsa okuyup hemen hemen tüm videoları izledim. 

Fakat asla düşündüğüm gibi olumsuz bir deneyim elde etmedim. Şu an için benim favori ürünüm haline geldi. İçerisine yüklediğim kitapları çok severek ve büyük bir keyifle okudum, okumaya devam ediyorum. Örneğin şu an, birkaç ciltlik bir tarih kitabını kindle üzerinden okumaya devam ediyorum. Bu kitap almayı bırakacağım anlamına gelmiyor, kindle üzerinden okuma yapmak bana çok avantajlı geliyor. Özellikle dışarı çıktığınızda bu hafif cihazı yanınızda taşımanız ve her yerde okuyabilmeniz mümkün. Şarjı ise çok uzun ömürlü. İlk denememde sürekli kitap okumama rağmen şarjını tam bir ay sonra yeniden doldurdum. 

Eğer bir elektronik kitap okuyucu almak istiyorsanız kesinlikle kindle'ı tavsiye ederim. Diğer kitap okuyucuları deneyimlemediğim için onlar hakkında bir şeyler söylemem doğru olmaz lakin hemen hemen aynı görevi gördükleri için diğerlerinin de kullanışlı olduğunu düşünüyorum. 

Üzerine çok rahat not alabiliyorsunuz, kitaplığınızda kitaplarınız kayıtlı olarak duruyor. Sanırım benim aldığım model su geçirmeyen bir model, bunun da artı bir özellik olduğunu söyleyebilirim. Çok hafif bir cihaz olduğu için sadece seyahatte değil evde de rahatlıkla kullanabilirsiniz. Gözü hiç yormayan bir yapısı var, elektronik mürekkep adı verilen bir teknoloji kullanıldığı için göze zarar vermiyor. Ki ben göz kuruluğu olan, sürekli ilaç kullanan ve gözlük takan biriyim. Ona rağmen kullanmaya başladığımdan beri herhangi bir rahatsızlık hissettmedim. 

Eğer aklınızda soru işaretleri varsa onları bir kenara atın ve bu teknolojiye bir şans verin. Basılı kitapları çok seven ve sürekli kitap okuyan ben bile alıştıysam ve memnun kaldıysam bence herkes memnun kalabilir. Sorularınız olursa yazının altında sorabilirsiniz, onları da elimden geldiğince yanıtlamaya çalışırım. Keyifli okumalar dilerim herkese. 

13 Ağustos 2020 Perşembe

Bir Yerlerde

Çoğu zaman zihnimde biriken düşünceler ile boğuşuyorum, bu düşünceler hayatla olan bağımı kopardığı gibi etrafımda olup bitenleri algılamamı da engelliyor. Bazen, sadece kendi gerçekliğimde yaşadığımı düşünüyorum. Bir türlü etrafa açılamayan gözlerim, anın bütünlüğü ile olan eşsiz uyumu yakalayamıyor. Genelde etrafımı gözlemliyorum, dinliyorum ve çok az konuşuyorum. Tüm bunlar, sanki yorgunluk belirtileri, üstelik bu kadar genç yaşta. 

Bazı zamanlar kendimi daha enerjik olmaya zorluyorum, ivmemi artırdıkça zihnimin ve bedenimin mutlu olmadığını seziyorum. Dışarıda olduğum ya da olmak zorunda olduğum zamanlar, zihnim eve dönmem gerektiğini söylüyor. Eve dönmem, bir kitap alıp okumam, bir film izlemem ve kendi köşeme çekilmem... İnsan çoğu zaman kendi zihni ile boğuşuyor, kendi zihni ile dertleniyor ve soluklanıyor. Bazen de düşündükleriniz, yaşadıklarınız, yaşayacaklarınız ve etrafınızda olup bitenler zihninize ağır geliyor. 

Kalabalık ortamlarda insan gürültüsünden, sesinden, konuşmalarından hoşlanmıyorum. İşim gereği etrafımda olan insanlarla bir görevmiş gibi iletişim kuruyorum, derine inmekte zorluk yaşıyorum. Oysa tanıdığım pek çok insandan daha duyarlı, daha derin olduğuma inanıyorum. Bazen cümleleri toparlayacak, kendimi anlatacak gücüm bile kalmıyor. Belli ki bu yüzden yazıyorum, belli ki bu yüzden okumayı bu kadar çok seviyorum. 

Küçüklüğümde böyle olmadığımı hatırlıyorum, mahalledeki tüm arkadaşlarımı toplayıp, organize edip gece yarılarına kadar eve girmezdik. Çok fazla arkadaşım vardı, çok severdim, çok sevilirdim, o zamanlar içimde bitmek bilmez bir enerji vardı. Okuldaki sene sonu gösterilerinde başrollerde oynardım, hatta çevre ilçelerden ve illerden çağırırlar onlara da gider gösterimizi yapardık. İlçemizdeki herkes neredeyse tanırdı beni. Ne değişti, neler devindi içimde çözemiyorum. Bir şeyler ters döndü, bir yerde durakladım. İçime kapanıp, hayatı başka bir dünyadan, daha sakin ve daha kendi halinde yaşamaya başladım. Oysa bu halimden de memnunum lakin son zamanlarda çevremde sözlerine değer verdiğim tüm insanlar ağız birliği etmiş gibi bu halimi sorguluyor ve dış dünyayı görmem gerektiğinden bahsediyor. Ben de ısrarla bunun benim yapım olduğunu savunuyor, dünyayı ikiye ayırmadığımı izah ediyorum. 

Türlü duygular, türlü kapanışlar, türlü yorgunluklar ve kısa süreli adımlarla yol alıyorum. Bir yerde bir değişim olacak gibi sanki, ya da bir mucize işte, tıpkı klişe filmlerdeki gibi. Belki de tüm bunları beklerken yaşlanacak ve hayata veda edeceğim. Tüm bunları düşündükçe, yaşamın anlamının içinin hiç de dolu olmadığının farkına varıyorum. Bir yerlerde yaşanabilecek yeni bir hayat varsa eğer, bilmem ki, varsa kendini azıcık belli etsin. Denememe, düşmeme izin versin. Düşeyim de kaldırmasın. 

12 Ağustos 2020 Çarşamba

Bir Parça Edebiyat

Kimdi kapıdan içeri giren? Belki de Madame Bovary'nin ruhunun sıkışmışlığı idi ya da Jane Eyre'in hayat mücadelesi. Kapıların ardından gizlice yükselen bir iç sesi, bazen bir taşranın orta yerine konmuş. 

Kimse bilmez içindekileri, anlatmaya da ihtiyaç duymazsın zaten. Herkes kendi derdi ile eğreti, herkes biraz da kayıp. Belki de eski zamanlardan birinde yaşasaydın, bir taşra sıkıntısı ile yaşayıp sonlandırsaydın hayatını. 

Sonra yine eski zamanlardan bir ses çınlıyor, edebiyat nedense hep kurtarıcı oluyor. Sosyal bilimler ve güzel sanatlar pek güzel, pek değerli. Lakin hiçbiri edebiyat kadar etkileyici değil. Gerçek hayatta tanıyamadığın bütün insanları orada tanıdın, bir sürü hikaye dinledin onlardan. Sen bir yolculuğa çıkarken, sen kendini yapayalnız sanırken; hep onlar vardı yanında. Gündelik hayatın ritminden uzaklaştın, çokça yoruldun, sarınıp sarmalandın, kimi zaman hastalandın, kimi zaman günlük güneşlikti her mevsim. Hep yanındaydı, sana başka insanları anlattı, başka kalpleri açtı, başka zihinleri yanı başına bıraktı. Bir tek edebiyatta can buldun, şu işi bir bıraksam, oturup hayatım boyunca okusam dedin. Ne hikmetse, hayatın bir gerçeği var, erken yaşta öğrendin. 

Yine ve yine klasiklere döndün, onlarla can buldun. Kimi canını yitirirken, sen canını yitireceğin güne kadar eşeleyip durdun. Oracıkta, kendi içinde, okudun, okudun, duygulandın, kimsecikler bilmedi. İnsanların bilmeye, tanımaya ihtiyaçları ve heyecanları yoktu.

Belki de Madame Bovary'i bir tek sen böyle anladın. 
Belki de Jane Eyre'in yüreğinde olup bitenlere bir tek sen böyle tanık oldun. 
Ne kıymetli, ne sonsuz.