12 Kasım 2018 Pazartesi

Lonely Man of Winter

Sufjan Stevens da bu güzel, yeni şarkı ile mesut etti beni. Tam da yalnız bir adam olarak kışa girerken, soğuklar kapıma dayanmak üzereyken. Bu koca kentin küçük bir köşesinde, bir bahçe içinde. 

Şarkılar, yeni resimler, okunmak için listelenmiş kitaplar, bir türlü okunamayan şiirler, bir anda akla gelen Kuzguncuk, yarın yine işe gidecek olmanın, sabah kalkacak olmanın yılgınlığı, son bardak bir kahve, yarın biraz daha fazla su içmem gerek, hepsi küçücük bir hayatın minik parçalarından ibaret. 

Yeni bir senenin içinden çıkan, yüzü küçük, gözleri küçük, donuk koyu kahverengi bakışlı, kömür karası saçlarının yarısı beyazlamış, hüzünlü yüzlü, bir zayıf adamın kışı. Bahardan kışa yavaş bir geçiş.

11 Kasım 2018 Pazar

Sürsün Bahar











Çok sevdiğim Can Kazaz yeni bir albüm hazırlamış, "Keşke Uyuyabilsem" isimli şarkısına da güzel bir klip çekmiş. Çok doğru, güzel adımlarla ilerliyor ve bu da bir dinleyici olarak beni çok memnun ediyor.

Bir önceki albümünü alıp, dinledikten sonra bir öğrencime hediye etmiştim. Yine öyle yapacağım, sesinde huzurlu bir büyü var. Naif, sükuneti hayranlık uyandırıcı. Kendisini geçtiğimiz yaz bir gece vakti Karaköy sokaklarında arkadaşlarımla dolaşırken görmüştüm. Yolun ortasında durup uzun süre seyretmiştim. Her açıdan güzel bir adam. 

Yirmi Yedi isimli parçası da sanki bana bir doğum günü armağanı gibi olmuş. Bir pazar günü sabahından selamlar olsun, sürsün bahar. 

8 Kasım 2018 Perşembe

Akşam

Okul servisinden indikten sonra yirmi dakika kadar eve yürüyorum. İstanbul'da kış başladı, özellikle geceleri hava çok soğuk oluyor. Sırt çantamda tonlarca kitap taşıdığım için yolculuk esnasında yoruluyorum fakat bu yirmi dakikalık yürüyüş bana iyi de geliyor. Bu süreyi tamamen düşünmeye ayırıyorum. İş dönüşü trafiği, gün boyu yorulan insanların eve dönüşleri ve kabalalık otobüslerin camlarına yapışan nefesler... Hepsi yeni yazılmış bir öykünün sayfalarından çıkma gibi, nedense en çok fırınlar ilgimi çekiyor. Her daim sıcacıklar, insanlar ekmek alıyor birer birer, sanırım en ucuz ve en doyurucu yiyecek... Bir fırın buldum, bazı akşamlar oradan anneme ve bana elmalı kurabiye alıyorum, iki tane.

Cadde boyu ilerlerken insanları izlemek hoşuma gidiyor, bir de mağazaları. Çok uzun süredir alışveriş yapmıyorum, iki ayakkabım, üç pantolonum ve birkaç tane gömleğim var. Mağazaların içine girmeyi hiç sevmem fakat camekanları izlemeyi çok severim. İnsanların telaşları, ellerindeki çantalar, kıyafet seçme dertleri, rengarenk ve ucuz kumaşlar arasında kaybolan çocuklar, hepsi de bir şey beğenmişler kendilerine, anneleri ellerinden tutup çekiştiriyor. 

Tarihi yarımadaya gittiğim zaman bir kahve alıp saatlerce meydanda oturuyorum. Beş dakika konuşunca hemen yorulan bir insanım, fakat saatlerce insanları izlemekten keyif alıyorum. Bazen fotoğraflarını çekiyorum onların, özellikle portre fotoğraflar hoşuma gidiyor. Her bir insanın yüzünde bambaşka izler var, değişen dünyanın dertleri, her biri Kafka'nın Dönüşümü'nden çıkmış gibi. Bazen de yüzler bulanık, dertli bakışların ardında türlü kaygılar. 

En güzel dinlenme yerleri ise sürekli gezdiğim yayınevleri. Her birinde başka bir masal var, her okuduğum kitabın içinde bambaşka dünyalar var. Onlarla birlikte çoğaldığım apayrı bir dünya, bir deliler evi, bazen de yalnızca hüzün güncesi. 

Hayata bir katılımcı değil de izleyici olarak geldiğim apaçık, sohbet etmekten hoşlanmasam da, izlemenin de çok büyük bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. Notlar tutuyorum genelde, bir başkası notlarımı bulsa sanırım yıllarca çözümleyemez. Metroya binen genç bir adam, yanında ilkokul çağlarında bir kız. Üzerlerinde ufak çizimler, sırt çantamdan çıkardığım kurşun kalemim, kalem kutumda bir minik silgi, yazıp çizen bir el. Şimdilerde hayat daha sade, kaybettiklerimin anısına üzülüyorum kimi zaman, kimi zaman da kaygılar sarıyor etrafımı, yine de elmalı kurabiye yemekten hoşlanıyorum, çarşıdaki fırına girdiğim zaman huzurlu hissediyorum, yüzüme bir sıcaklık yayılıyor, vücudumdaki kan akışını hissedebiliyorum. Yaşıyorum ya, bir şeylerden yine de anlam çıkarabiliyorum, çoğunu kaybetsem de. Çoğunlukla, içimde yaşayıp insanları izlemeyi tercih etsem de, bir seyirci olarak devam etme arzusundan vazgeçmeyeceğim, yalnızca bir fotoğraf, sonra yazıları ile yaşlanan iki küçük el. Parmaklarım da o kadar minik ki, sanırsın anne karnından yeni çıkmış bir çocuğun parmakları, nazik ellerim, nazik mizacım, naif çehrem. 

4 Kasım 2018 Pazar

Hatıra

Bu akşam beni duygulandıran bir şey oldu. Eski okulumda kullandığım, İletişim Yayınlarının bastığı Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi vardı. Okullar kapanmadan önce onu öğrencilerime vermiştim. Hiç hatırlamıyorum, Ekim ayında bir güne rastgele bir not düşmüşüm. "Öğretmeniniz sizi çok seviyor" diye, bir de gülücük eklemişim sonuna. 

Bugün bana bu takvim yaprağını attılar. Bulup duvarlarına asmışlar, bir de mesaj atmışlar; "Öğretmenim sizi unutmadık ve çok seviyoruz" diye. Çok duygulandım. Gözlerim dolu dolu. 

Onlara bir sevgi bağı emanet edebildiğim için çok şanslıyım. Bunu alabilen, bunun farkına varabilen çocuklardı. Haftada bir ararlar beni, uzun uzun konuşuruz. Bu anı da gönlüme kazınmış oldu. Önemli olan onlara öğrettiğimiz kitabi bilgiler değil, bunları kendileri de öğrenebilirler. Sanırım bu meslekte önemli olan onlarla bir sevgi bağı oluşturabilmek. Yıllar geçiyor fakat bir gün karşınıza çıkabiliyorlar, üstelik öğretmenim sizi unutmadık, sizi çok seviyoruz diyerek. Sevgimiz bol olsun. 

31 Ekim 2018 Çarşamba

Tuhaf Bir Gece

Esasen tuhaf falan değil, güzel sanırım. Uzun zamandır böyle hissetmemiştim, hayatımda değişen hiç de bir şey olmadı halbuki. Üstüne bugün tüm derslerim doluydu, yorucu bir gündü. Lakin ilk kez kendimi bu kadar enerjik hissediyorum sene başından beri, muhtemelen yarın yine söylenmeye, bunalmaya başlarım. Şu günün tadını çıkarmak niyetindeyim. 

Bugün beşinci sınıflarla çok eğlendim, koşmaca oynadık, balon oynadık, oyun hamurları ile oynadık. Çocuklar gibi eğlendim, hiçbir şeyi umursamadan. Eve geldim yine pır pır ayaktayım, dans falan ediyordum yarım saat önce mutfakta. Bazen böyle oluyor, çok nadir olsa da kendimi umut dolu hissediyorum. Tabii bunda Beirut'un da payı çok, müzikleri alıp götürüyor beni bu zamanlarda. 

Şimdi bir türk kahvesi yaptım kendime, hafiften duruldum. Birazdan da yatar uyurum zaten. 29 Ekim sunuculuğu güzel geçti, törenden sonra yemek yedik, o da idare ederdi. Neyse ki büyük görev atlatıldı, darısı bir sonraki darlanmaların başında.

Yarın yine boğucu ve yorucu bir kaygı ile başbaşa kalacağımı biliyorum, hiçbir şey bugünkü gibi olmayacak yarın, günün bitmesini bekleyeceğim. Bazen içime bir mücadele etme isteği doğuyor, en büyük dertlerimi bile unutuyorum. Sanki bahar mevsimi yeni gelmiş gibi, sanki yeniden doğmuşum gibi. Ne tuhafım, insan ne kadar tuhaf. 

27 Ekim 2018 Cumartesi

Yıkılmadım Ayaktayım Serisi III

Tıpkı eski filmlerdeki gibi Haydarpaşa'ya tren ile gelen genç bir oğlan çocuğuydum o zamanlar, yurda yerleşmiştim. Vapurlar, bitmek bilmeyen bir döngü, kalabalık, deniz hemen hepsi beni kendine çekmişti. Üniversite yıllarım boyunca İstanbul'un neredeyse her yerini gezip gördüm, ilk kez büyük bir kente geliyordum, içimde bitmeyen bir heyecan vardı. İlk sene, içimdeki bu heyecan ve sevgi beni sevgilim ile tanıştırdı. Birbirimizi bir şekilde bulduk, adımlarımızı birlikte atmaya başladık. Çok bağlıydım ona, aynı okuldaydık. Üniversite yıllarım onun sayesinde çok güzel geçti. Benden farklıydı, çok renkli ve sosyaldi. Bir sürü arkadaşı vardı, insanları mutlu etmekten çok hoşlanırdı, yardımseverdi ve iyi kalpliydi. Tüm lisans hayatımı onunla birlikte geçirdim. Sonra yollarımız ayrıldı, beşinci yılımızdı, hiç bitmez sanmıştım ama bitti. Uzun bir süre bu durumu kabullenemedim, çalışmaya yeni başlamıştım, önümde upuzun bir hayat vardı. Tüm acılar peşi sıra gelir ya, annem de tam bu zamanlar çok ciddi bir rahatsızlık geçirdi, uzun süre ölümle mücadele etti. Tam iki yılımızı hastanelerde geçirdik, o dönemle ilgili çok yazı yazdım, tekrar anlatmak istemiyorum. Hem ayrılık hem de annemin bir anda rahatsızlanması derken kendimi kaybetme noktasına geldim. Ama pes etmedim, hem anneme baktım hem de hayatıma devam ettim. 

Kendi kendimi telkin ettim bu dönemde. Yoğun bakımın önünde yatıp kalktım uzun süre, bir yandan çalışmaya devam ettim. Bir dakika bile uyuyamadığım bir dönemdi. Hastanede geçirilen iki koca yıl, şimdi tekrar eskiye gidiyorum da hayat gerçekten çok tuhaf bir şey. Mezun oldum, çalışmaya başladım hayatımız düzene girdi derken hem ayrılık hem de annemin hastalığı ile sarsılmıştım. Hayat hiç de iyiye gitmiyordu; ya pes edecektim ya da küçük bir umut ışığı ile yoluma devam edecektim. Bir gün hastane lavabosunda saçlarımı yıkarken aynaya, kendime uzun süre baktım. Pes edemezdim, annem için bu mücadeleyi tek başıma üstlenmek zorundaydım. İlk kararımı orada aldığımı anımsıyorum. Yatağa mahkum olan, konuşamayan, yemek yiyemeyen, vücudunun hiçbir yerini hareket ettiremeyen annemi hep sağlıklı hayal ettim. Her gün bir deftere not tuttum, iyileşeceğine dair. Annem yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştı, yanından bir dakika bile ayrılmıyordum. Tüm bu süreçte yüksek lisans mülakatlarına hazırlanmaya başladım. Anneme hastanede baktığım dönemde, geceden sabaha ders çalıştım ve istediğim bölüme girdim. Şimdi düşünüyorum da, nasıl bu kadar büyük bir mücadele vermişim, nasıl savaşmışım hayret ediyorum. Acı ile karşılaşınca insan kendi benliğinden çıkıyor, gerçek savaş o zaman başlıyor. 

Tüm bu üzücü maceranın içinde çok çalıştım, kimim kimsem yoktu yardım isteyebileceğim. Biz bu hastalık savaşını yendik, annem yavaş yavaş toparlandı. Ona alfabeyi, yeniden konuşmayı öğrettim aylarca. Çay kaşıkları ile besleyip, tekerlekli sandalyede dolaştırdığım annem adım atmaya başladı, sonra yavaş yavaş yürüdü ve çok şükür şu an mutfakta yemek hazırlığı ile meşgul. Sağlığı yerine geldi, dört yılın sonunda biz iyileştik ve eski yaşantımıza geri döndük. 

Ben mi? Çok yıprandım, annemin ölüm tehlikesi karşısında hissettiğim tek şey hayatın bomboş olduğuydu. Gelip geçiyorduk, bir yolcu gibi. Hiç beklemezdim, bu kadar erken, annem hep benimle olacakmış gibi hissederdim. Zaman geçtikçe ayrılığı da atlattım, artık ona hiç kızmıyorum. Umarım bir yerlerde mutlu ve huzurlu hayatına devam ediyordur. Büyüdük artık, kızgınlıklar ve kırgınlıklar geride kaldı. Sonrasında da bazı ilişkilerim oldu lakin çok uzun sürmedi. Bir şeyler kopmuştu içimde, hayat mücadelesi beni yormuştu. Yapamadım, devam ettiremedim. İçimde hep kendimle kalma isteği vardı, sonunda bunu başardım. 

Akabinde türlü okullarda çalışmaya devam ettim, memleketteki evimizi bırakıp komple İstanbul'a yerleştik. Hayat bir şekilde akmaya devam ediyor, 27 yaşına girdiğim şu günlerde kendimi daha olgun, daha sade ve daha hafif hissediyorum. Geleceği bilmiyorum, sanırım bilmemek daha iyi. Sade bir yolculuk, annemle iki yolcuyuz. Biri daha katılır mı aramıza bilemiyorum, gelirse hoş gelir gelmezse de canı sağ olsun. 

Seriyi burada tamamlıyorum, İstanbul'un bir köşesinden küçük bahçeli bir evden, pencere önü çiçeklerimin arasından hikayemi anlattım, sandıktan çıkardım. Yolculuğum hep çiçeklerin arasında devam eder umarım, sakince, güzelce.

25 Ekim 2018 Perşembe

Yıkılmadım Ayaktayım Serisi II

Annemin memleketine ve doğup büyüdüğü eve yerleştikten sonra hayat daha rutin bir hal almaya başladı. Küçük bir kasabaydı, annem tekrar çalışmaya başladı. İş saatleri yoğun olduğu için küçüklüğümden beri her şeyi kendi başıma halletmeye alışkınımdır. Faturaları ben yatırırdım, okuldan gelince sobayı ben yakardım. Ardından ödevlerimi bitirirdim. Cuma günü kasabamıza pazar kurulurdu, okul dönüşü pazar alışverişini yapardım. Annem kasabaya adaptasyon problemi yaşamadı. Doğup büyüdüğü mahalleydi, neredeyse herkesi tanıyordu. Saygın, güçlü bir kadın olarak tanınıyordu, insanlar ondan çekinirler, ona karşı saygıda kusur etmezlerdi. 

Bense yepyeni bir çevrenin içindeydim. Okulum, arkadaşlarım, evim hepsi değişmişti. Annem de yoğun çalıştığı için kendimi yalnız hissediyordum. Evimiz eskiydi fakat kendine ait bir cazibesi vardı. İçinden merdivenler ile yukarı kata çıkılıyordu. Yukarı kat tamamen bana aitti. Orada soba olmadığı için kışın orayı kullanamıyordum, bir odada vakit geçiriyorduk annemle birlikte. Bazen halının üzerinde, sobanın yanında ders çalışırdım. Bu özellikle çok hoşuma giderdi. Bazen de sobayı yakmayı beceremezdim, soba tüter ve odaya is dolardı. Pencereyi açtığımı gören karşı komşumuz gelip sobayı yakardı. Annem gece yorgun gelirdi, o gelmeden ona çay demlerdim. Bu zamanları yalnız geçirdiğim için kendime sinemayı ve edebiyatı arkadaş olarak seçmiştim. Elime ne geçerse okumaya başlamıştım. Eski dergiler, annemin kitapları, pazar günleri gazetelerin verdiği ucuz kitaplar, annemin kuzeninin okul yıllarından kalma ansiklopedileri. Kasabımızda bir kitapçı yoktu, gidip kitap alıp okuyabileceğim bir yer de yoktu. Ne zaman daha büyük bir kente gitsek hep kitap alırdık. 

Bir gün ortaya aniden babam çıktı. Beni almak istediğini söyledi. Velayetim annemdeydi fakat mahkemece verilmiş karara göre babamın senede bir kere bir ay beni alma hakkı vardı. Bugüne kadar ismi dışında kendisine ait hiçbir bilgim yoktu. Annem bir kereliğine mahsus hiç babamı suçlamadan bana yaşananları olduğu gibi anlatmıştı. Ve eklemişti, "o senin ne olursa olsun baban, istersen görebilir onunla da vakit geçirebilirsin oğlum." Annem anlayışlı bir kadındı, buna rağmen babam beni bir kere bile görmek istememişti. İstanbul adında hiç bilmediğim kocaman bir şehirde yaşıyordu, kimdi, neler yapmaktan hoşlanırdı, beni özlüyor muydu hiç bilmiyordum. Anneme gitmek istemediğimi söyledim, annem çok zor bir durumda kaldı. Telefonda benim gitmek istemediğimi, anlayışla karşılaması gerektiğini söyledi. Babam diretti, en sonunda bir yaz günü kapımıza polislerle dayandı. Çığlık çığlığa bağırdığımı ve kendimi yerlere attığımı hatırlıyorum. Annem ağlıyordu, bütün mahalle dışarı çıkmıştı. Polisler kolumdan tutmuş beni arabalarının içine götürüyorlardı. Çok direndim lakin başaramadım, en son arabanın camlarını yumrukladığımı ve arabanın peşinden annemin ağlayarak koştuğunu hatırlıyorum. İstanbul'da bir ay dayanamadım, hiç tanımadığım bir adam babam olduğunu söyleyip beni evine götürmüştü. Evin içinde uzun siyah bir saç teli bulmuştum. Çocuk aklım ile bu saçın anneme ait olduğunu düşünüp onu cebime koymuş ve yirmi gün boyunca onu koklayıp ağlamıştım. Yirminci günün öğle vakti babamın balkonuna çıkmaya karar verdim. Sokaktaki insanlara bağırıp, babamın beni evde zorla tuttuğunu ve balkondan atlayacağımı söyledim. Bu olaya şahit olan ve ne yapacağını şaşıran babam o akşam beni apar topar annemin yanına götürdü. Bir daha da onu görmedim. Hiç ısınamamıştım ona. Sürekli annemin çok kötü bir insan olduğunu söyleyip durmuştu. Sevgisiz, kötü bir adamdı. Eve geri döndükten sonra bir şeyler kopmuştu içimde, anlam veremediğim bir durgunluk çökmüştü üzerime. Sanki dünya artık yavaş dönmeye başlamıştı. 

Aradan birkaç yıl geçmiş eski canlılığım yerine gelmişti. Liseye giriş sınavlarından önce il merkezine bir dershaneye yazdırmıştı annem beni. İlk kez başka insanlar tanıyıp kendi kendime yolculuk etmeye başlamıştım. Okulda başarılı bir öğrenciydim, öğretmenlerim benden çok memnundu. Okula severek giderdim, sürekli çalışırdım. Öğretmenlerim ek çalışmalar verirlerdi, onları da yapardım. O zamanlar çok sosyal bir çocuktum, okul tiyatro gösterilerinin hepsinde yer alırdım. Hafta sonu arkadaşlarımla birlikte kasabanın köylerine bisiklet turları yapardık. Sokaktan eve girmeyen, tüm gününü o mahalleden o mahalleye geçiren bir çocuktum. Özellikle yaz geceleri çok renkli geçerdi, sinek ilacı arabasının arkasına biner tüm kasabayı turlardık. 

Liselere giriş sınavında il merkezindeki anadolu lisesini kazanmıştım. Annem çok sevinmişti, emeklerinin karşılığını aldığı için mutluydu. Benimle ve ödevlerimle yeterince ilgilenemiyordu lakin her an beni takipteydi. Sınavlarımdan önce beni muhakkak çalıştırırdı. Liseye geçtiğim zamanlarda tarif edemediğim bir şeyler oldu, bir şeyler koptu benden. Tamamen eve kapandım, ilgilendiğim alanlarla ilgilenen kimse yoktu çevremde. Mahallede çocuğunu okutan kimse yoktu, hepsi çeşitli dükkanlarda ve fabrikalarda çalışmaya başlamışlardı. Kesinlikle kendimi büyük görme gibi bir durumum yoktu, lakin diğerlerinden farklı olduğumu hissediyordum. Büyümeye başlamıştım, kendimdeki ve etrafımdaki değişimler beni tedirgin ediyordu. Sanki bir şeylerin farkına varmaya başlamıştım ama tam olarak anlam veremiyordum. Lise hayatım da epey başarılı geçti. Bu sürede annem iyice yorgun düşmeye başladı. Benim için hayat mücadelesi veriyordu, daha iyi olmak için elimden geleni yapıyordum. Üniversiteye giriş sınavları için bir dershaneden burs kazanmıştım, anneme yük olmamak için çabalıyordum. Nitekim sonunda eğitim mücadelemiz emeklerini verdi, üniversite sınavını kazanmıştım. Öğretmen olmaktan başka bir seçenek yok gibiydi benim için. Dar gelirli aileler için çocuklarının öğretmen olması bir kurtuluştur. Daha fazla hayalleri yoktur hayata dair. 

Füruzan'ın Parasız Yatılı adlı öyküsünde de benzer bir durum vardır. Annesi kızının öğretmen olmasını hayal eder, belki yeni bir koltuk takımı alırız der. Senin atandığın yerlere gideriz, ocağımız tüter, hatta anasonlu galeta bile yaparım diye hayaller kurar. Tıpkı böyle bir öyküydü bizim öykümüz de. Oğlan üniversiteyi kazanmıştı, öğretmen olmaya, okumaya İstanbul'a gidiyordu. Anne çok gururluydu, emeklerinin karşılığını almıştı, şükürler olsundu. 

Arkası yarın.

22 Ekim 2018 Pazartesi

Yıkılmadım Ayaktayım Serisi I

Kim Bilir'in ricası ve isteği üzerine böyle bir seriye başlıyorum. Ne olacak bu seride peki? Aslında uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapacağım, geçmişten bugüne kendimden, ailemden ve çevremden bahsedeceğim. Acı tatlı her şey, belki de hepsi bir rüya. Kısa bir uyku sonra uyanış, sabahın soğuğunda, akşam güneşinin sıcağında. O zaman başlayalım. 

İstanbul doğumluyum. Ne yazık ki İstanbul'daki maceram 23 gün kadar sürmüş. Çünkü ben henüz 23 günlük iken annem ile babam ayrılmış. Başarısız, zoraki bir evlilik. Bir anne baskısı annemin üzerinde. Üniversiteye hazırlanan genç bir kızın kendinden 15 yaş büyük biri ile varsıl diye zorla evlendirilmesi. Bir senelik bir evlilik, her anı mutsuz. Sonuç ben, yine mutsuz. Doğum maceramı pek anlatmak istemiyorum, orası epey acı. Ölüm tehlikesi, annemle birlikte doğum sırasında babam tarafından sokağa atılmamız, falan filan. Neredeyse bir sokak çocuğu yani. Dram işte, herkesin bildiğinden, her gün üçüncü sayfalarda okunandan. 

Sonra annemin memlekete dönüşü. O sırada annemin annesinin ve babasının ani ölümleri. Yapayalnız bir kadın, tek başına, kucağında bir oğlan çocuğu. Epey acı, henüz 20 yaşında. Ne olduğuna anlam veremiyor, hala çocuk üstelik o da. Bir mücadele başlatıyor. Baba hiç arayıp sormuyor, babanın kendisi yok, bir adı yok. Çocuk bir tek annesini biliyor, yıllar sonra baba diye biri ortaya çıkmaya karar verene kadar. Anne hırslı, güçlü. Çalışıyor, hiç evlenmiyor. Ömrünü oğluna adıyor. Anne çok fazla çalışıyor. 

Çocukluğum iki ayrı şehirde geçti. Teyzemin apartmanında büyüdüm, annem yoğun çalışıyordu. Bana teyzem bakıyordu, her bakımdan annemden çok farklı bir kadındı. İyi niyetli değildi, parayı çok severdi. Kültürlü ve anlayışlı değildi, kocası ve çocukları da tıpkı kendisi gibiydi. Sözde kız kardeşine sahip çıkıyordu özde ise onu sömürmekle meşguldü. Okula ilk bu şehirde başladım. Annem muhteşem bir kadındı o zaman, çok bakımlıydı ve çok güzeldi. Beline kadar inen simsiyah düz saçları vardı. Kendi kıyafetlerini kendi dikerdi, takımları vardı etek ve ceket. Beni her hafta sonu şehir merkezine götürürdü, bir fotoğraf makinemiz vardı bilikte fotoğraf çekerdik. Annem izin günlerinde kurslara giderdi. Bilgisayar, daktilo, diksiyon gibi; çok okurdu, hep okurdu. Ben de onunla birlikte kursa gider bir köşede daktilo ile oynardım. 

Hafta sonu sabahları çok erken bir saatte kalkar eşofman takımlarımızı giyer mahallede spora, koşuya çıkardık. Annemi koşuda hep yenerdim, sonra eve dönerdik. Teyzemin apartmanı bahçeliydi, yemyeşildi. Annem bahçeye masamızı kurardı, kahvaltı yapardık. Geceleri bir öykü okuyup uyuturdu beni. Sonra radyo tiyatrolarını çok severdi annem, mutfak masasında kandil ışığında radyo tiyatrosu dinlerdik birlikte. Ben bir sürü soru sorardım anneme, hiç bıkıp usanmadan cevap verirdi. 

Herkes annemin güzelliğinin farkındaydı, sürekli haber gelirdi teyzeme evlenme teklifleri için. Annem hiçbirini kabul etmezdi, yolda dönüp sağa sola bile bakmazdı. Çok gururlu bir kadındı. Güzellik her zaman talih getirmiyormuş, ilk öğrendiğim şeylerden biri buydu hayata dair. Füruzan'ı bu kadar sevmemin ve onun öykülerinin içinde kaybolmamın nedeni de budur. Füruzan'ın öykülerinde hep yalnız başına mücadele veren gururlu, güzel bir kadın vardır. Bu kadının hep bir kız çocuğu vardır. Annemi hep o öyküdeki kadınlara benzetirim. 

İki ablası var annemin, en küçükleri annem. Başka da kimsemiz yoktu, hala yok. Diğer teyzem başka bir şehirde evliydi, çocukları vardı. İkisi de hiç annem gibi değildi, annem çok merhametli, kendini yetiştirmiş bir kadındı. Hayata farklı bakardı, beni özgürlük ile büyüttü. Evimizde kimsenin dedikodusu yapılmazdı, asla para konuşulmazdı. Oysa teyzelerimin evlilikleri sorunluydu. Okumaya, öğrenmeye değer vermezdi büyüğü. Çocuklarının hiçbirini okutmadı. Diğerinin hayatı da pek parlak değildi.

Sonra teyzem ile aramız bozuldu, mal davası meseleleri. Annem ben üçüncü sınıftayken tüm eşyamızı topladı ve çocukluğumun geçtiği ilk şehre aniden veda ettik. İkinci şehrimiz ananem ile dedemin evinin bulunduğu yerdi yani annemin çocukluğunun geçtiği ev ve memleketimiz. Ben çok üzülmüştüm arkadaşlarımdan ve okulumdan ayrıldığım için. Başarılı bir çocuktum, sınavlarda dereceler alırdım. Annem çok mutlu olurdu, en büyük burukluğu akşamları beni okuldan alamamasıydı. Kimi zaman veli toplantılarım için izin alamazdı, bazen geceleri ağladığını duyardım. Yaşadıklarını hiç hak etmeyen bir kadındı. 

Burada bir es vereyim. Devamı ikinci bölümde gelsin. Ben de sıcak, demli çayımı yudumlayıp dinleneyim. Arkası yarın. 

21 Ekim 2018 Pazar

Bir Pazar Günü

En sevdiğim bitki çayını yapıp kupama oldurdum, bir şeyler yazmak geldi içimden. Pazar günlerini evde geçiriyorum. Çünkü tek tatil günüm. İçinde bulunduğumuz sistem, çalışma yaşamının dışında sizi bir şeylerle ilgilenmekten alıkoyuyor. Hangi sektörde çalışırsanız çalışın artık mesai saatleri çok uzun. Hafta sonu tatili olarak nitelendirilen, insanların dinlenip kendilerine vakit ayırması gereken günlerde artık hemen herkes çalıştırılıyor. 
Bazen cumartesi ve pazar günleri evde oluyorum, bazen de konu tekrarları, deneme çözümleri için cumartesi günleri de okulda olmam gerekiyor. Aslında iki gün dinlendiğimde haftaya daha güzel başlıyorum, verimim artıyor. Nitekim sistem bunu anlamak istemiyor. Hoş, dinlenme günlerimde de bir sonraki haftanın ders planlarını yapıp, anlatacağım konulara çalışıyorum. Her ne kadar konuları biliyor olsam da derse hazırlıksız girmek hoşuma gitmiyor, ders içinde de kendimi kötü hissediyorum. Çocuklar çok farklı sorular sorabiliyor, bu yüzden hazırlıklı olmayı önemsiyorum. 

Bugün annemle güzel ve uzun bir kahvaltı yaptık, sonra ortalığı temizledim biraz. Birkaç şey almak için yürüyüş yapıp markete gidip geldim derken akşam oldu, hava karardı bile. Kış gecelerini çok seviyorum, özellikle dışarıdan eve geldiğim akşamlarda kapıyı açar açmaz burnuma gelen yemek kokularını, vücuduma temas eden sıcaklığı çok seviyorum. Dışarıda yorulup, üşüyüp eve gelmek kadar güzel bir şey yok. Hele perdelerin sımsıkı kapalı olduğu, içeriden ölgün sarı ışıkların yansıdığı sokaklardan geçerken kendimi güzel hissediyorum. İçeride olup bitenler, insanlar, tencerelerde pişen sıcak mercimek çorbaları...

Yakında yapılacak 29 Ekim töreni için okul müdürü tarafından sunucu seçildim. 6 yıl önceki staj dönemim dışında hiç takım elbise giymemiştim, doğrusu hiç de sevmiyorum takım giymeyi. Maalesef bu sefer kaçamadım, bir takım elbise almam gerekiyor. Bu hafta bir şekilde onu halletmem gerek. 

Öyle böyle derken iki buçuk ay su gibi geçti, değişimleri hala hazmedebilmiş değilim lakin yavaş yavaş alışmaya başladığımı düşünüyorum. Bir sürü tuhaf şey, içinde benden kalma biri, bir artık. Her şey devam ediyor, her şeye bir şekilde devam ediyorum. 

14 Ekim 2018 Pazar

Sabaha Doğru

Bazen böyle oluyor, hiç uyuyamıyorum. Saat sabah beşi geçti. Bir buçuk saat sonra da işe gitmek için evden çıkacağım zaten. Bugün yoğun bir gün, bakalım uykusuz nasıl direneceğim. 

Kendime bir kahve yapıp masa lambam eşliğinde yazıp çizip karaladım. Defalarca yattım uyuyamadım uyandım. Zihnimde çok fazla düşünce olduğu vakitler böyle oluyor hep. Ne düşünüyorum bu kadar çok? Bunu da bilmiyorum. 

Hafta sonu tatillerinde evden dışarı çıkmıyorum. Buraya taşınalı üç ayı geçti, yalnızca arkadaşlarımı ziyarete gittim bir kez. Onun dışında hiç semtin dışına çıkmadım. Fotoğraf çekmeye bile gidemiyorum. Tarihi yarımadayı çok özledim, Sirkeci'den Ayasofya'ya doğru yürümeyi, Caferağa'da bir kahve içmeyi, Alman Çeşmesi'nin arkasında oturmayı ve Cağaloğlu'ndaki kitapçıları gezmeyi... 

Bir türlü alışamadım bu yeni muhite, eve. Hep aynı, değişimleri hiç sevmiyorum. Hayatımdaki en ufak değişiklik bile beni kötü etkiliyor. Bazen bu kadar hassas olduğum için kızıyorum kendime, duygulanma işte diyorum, bırak bazen sen de duyarsız ol. Hiçbir şekilde yapamıyorum, en ufak bir olumsuzlukta bile gözlerim doluyor. Bir kitap, bir insan, bir film hiç fark etmiyor. Zaten bu durum hayatımda hep suistimal edildi, sakin ve sessiz bir mizaca sahip olduğum için insanlar istediklerini yapabileceklerini düşünüyorlar. 

Yeni okulumda da mümkün mertebe öğretmenler odasında oturmamaya çalışıyorum, boş olan sınıflardan birine geçiyorum dersim olmadığı zamanlarda. Kulaklığımı takıyorum, çalışmalarımı tek başıma yapıyorum. Bir piknik yeri gibi öğretmenler odası, herkes bir şey hakkında atıp tutuyor. Kimsenin eğitim ile alakası yok, asla bir öğrenci ya da eğitim konuşulmuyor. Herkes hep kendi derdinde. Erkekler sürekli döviz kurları ve faiz takibi peşinde. Kadınlar da kahve içip fısır fısır bir şeyler konuşuyorlar. Herkes kendini en iyi öğretmen sanıyor. Sanırım ömrüm boyunca çalışacağım hiçbir kurumda biraz da olsa duyarlı, dünya dertlerini takip eden ufku açık bir öğretmen arkadaşım olmayacak. 

Ne çok dert yandım, birkaç kitap sipariş edecektim. En iyisi onlara bakayım, kahvemi de bitirip okul çantamı hazırlayayım. Yazı burada bitiyor, gün ise yeni başlıyor.