4 Aralık 2020 Cuma

Budala

Dostoyevski yolculuğunda üçüncü durağım "Budala" oldu. Bu metinde "Karamazov Kardeşler" ile "Cinler" adlı metinlerden daha farklı bir atmosfer var. Dostoyevski, Budala'da saf, katışıksız ve olduğu gibi temiz bir karakter yaratmak istemiş. Hakikaten de Prens Mışkin böyle biri. Gerçek hayatta bir Prens Mışkin tanıyabileceğimizi zannetmiyorum, ya da şu ana kadar benim karşıma böyle biri çıkmamış olabilir. 

İnsanlar kendisini "budala" olarak adlandırsa da, o kendi varlığına asla ihanet etmez. Olduğu gibidir ve tekdüze de değildir. Duygusal olaylar karşısında ne yapacağını bilemese de epey zekidir. İsviçre'den Rusya'ya uzanan macerası boyunca, bir günde tanıdığı insanlarla şekillenen hayatı onu bambaşka bir yolculuğa sürükler. Bunun içinde bir aşk hikayesi de var; hatta yaptığım araştırmalarda okuyucular bu metindeki durumu büyük bir aşk olarak değerlendirmişler fakat bunun hatalı olduğunu düşünüyorum. Roman boyunca hiçbir şekilde gerçek, saf ve büyük bir aşktan söz etmek mümkün değil. Prens'in Filippovna'ya karşı hissettikleri bana kalırsa asla aşk değildir. Zaten metnin içinde kendisi de bunun bir acıma duygusundan kaynaklandığını itiraf eder. 

İlginçtir ki Dostoyevski'nin çoğu metninde muhakkak tutkuları ve saplantıları ile hareket eden bir karakter vardır. Karamazov Kardeşler'de Mitya'dır bu mesela. Budala'da ise bu karakter Rogojin'dir. Kendisini çözebilene aşk olsun. Metnin baş karakterlerinden biri sayılabilecek Aglaya Yepançin'den ise hiç hoşlanmadım. 

Budala'yı başarılı bulmakla birlikte bir Karamazov Kardeşler olmadığını söyleyebilirim. Prens Mışkin'in, edebiyat tarihinde belki de eşi benzeri olmayan bir karakter olması, metnin en ilgi çekici bulduğum yanı. 

Keşke diyorum, hayatımda Prens Mışkin gibi bir dost olsa. Sonra da diyorum ki, belki de olmaması daha iyidir. 

29 Kasım 2020 Pazar

Truth and Justice

Estonya'dan bir masal, bir sinema şöleni. Soğuk bir atmosfer, tarihte en sevdiğim yıllar olan 1800'ler. Muhteşem doğa manzaraları ile pek çok insanın hayat mücadelesi bir bütünlük oluşturmuş filmde. 

İzlekte, hayata dair her şeyi buldum desem abartmış olmam sanırım. Tıpkı bir Tolstoy romanı gibi, romanesk havası ile doğa manzaralarının uyumu filmin muhteşem bileşimini oluşturuyor. 

Sevgi, iş ve emekten sonra mı gelir? Bizi var eden doğaya borcumuz nedir, insanoğlunun kişisel evreni ile doğanın var olan gücü arasındaki savaşın galibi kimdir? Veyahut savaşta her zaman bir galip mi gereklidir? 

Kendimizi var ederken, insani duygulardan sıyrılmanın bizi koruduğunu ve çoğu zaman bir zayıflık olduğunu düşünüyoruz. Oysa filmde de aynen söylendiği gibi; aidiyet duygumuzu oluşturan toprak değil de sevgi. Ve sanırım bu filmin bilgesi genç yaşında hayatını kaybeden çiftliğin hanımı. 

Bunca hayat mücadelesinin içinde kendimizi var etmeye çalışırken yok oluyoruz. Sorunlu komşunun da söylediği gibi; hayat orak karşısında bir saman. Bir alev, bir basit eylem inşa ettiğimiz her şeyi yıkmaya, kesip biçmeye ve yok etmeye yetiyor. 

Uzun süredir bu kadar iyi bir film izlememiştim. Sade, açık, net ve bir o kadar da düşündürücü. Romanlarda ve sinemada, bir ömrü anlatan hikayeleri severim; bir karakterin yaşamı ya da bir hayatın izleri genelde bende farklı bir duygu oluşturur. 

Öyleyse doğruluk ve adalet nedir? Dünya kime doğrudur, kime adildir? Cevaplarını bilmediğimiz soruların peşinde koşmak bizi nereye götürür? Hayat nedir? 

Belki bir tutam cevap bulduk, belki de yine hiçbir şey anlamadan yolumuza devam ettik. Ta ki beklenen son gelene, ömür tamamlanana kadar. 

15 Kasım 2020 Pazar

Cinler

Karamazov Kardeşler'den sonra okuma yolculuğuma Cinler ile devam ettim. Dostoyevski'nin metinleri üzerine konuşmak, bir şeyler yazmak kolay değil. Bazı metinleri okuduktan sonra üzerine bir şeyler söylemek zordur, metin okurken size şahane bir edebi şölen yaşatır, siz de metin ile birlikte yaşar ve her şey bittikten sonra da metni yaşatmaya devam edersiniz. Dostoyevski sanıyorum ki böyle bir yazar. 

Dönem Rusya'sında epey kalabalık bir kurgu ekibi ile birlikte ilerler metin. Yer yer Rus insanı hakkında o bildiğimiz usta işi eleştirilerini sıralar Dostoyevski. Cinler'de, dahil olduğu örgütten ayrılmak isteyen bir gencin infazından yola çıkarak yeni bir kurgu yaratır yazarımız. Epey farklı karakterlerle dolu olan metnin bana kalırsa en ilginç kişisi Stavrogin'dir. Onun ruh halini anlamak, başarma arzusu ile olduğu yerde kalma isteği arasında gidip gelen o ince çizginin, hem haz hem de acı ile bütünleşmesi söz konusudur Stavrogin'de. Elinde var olan şeyler o kadar fazladır ki, usta işi bir maharetle hepsini yok etmeyi başarır. Kaldı ki, bu uğraşı içerisinde pek çok insanı da heba eder. Heba edilenler ise bir köşede yok olup gider fakat Stavrogin'in içindekiler yaşamaya devam eder. 

Taşralı olmak ile değişen Rusya'nın modern çehresine ayak uydurmak arasında gidip gelen karakterlerin iç hesaplaşmaları dikkat çekicidir. Politika ile yakından uzaktan ilgili olmayan fakat yaşadıkları dönemin siyasi koşulları içerisinde kendini var etmeye çalışan bir sürü metin kişisi çıkar karşımıza. Gerçekte var olmayan bir örgütten hayali bir gerçek yaratmışlar ve buna inanılmaz biçimde inanmışlardır. Politik aklın dönem Rusya'sı ile birleşmesi ile ortaya çıkan kurgu, bazı bölümlerinde insanı dehşete düşürür. Politik bir var oluş ile harekete geçen karakterlerin, içinde bulundukları taşrada kendilerine yarattıkları bir internasyonal vardır. Örgütlü olmak, çarı eleştirmek, sosyalizme meyletmek bir yana; karakterlerin metin boyunca sürdürdükleri bu düşünce dünyası sonunda bir genci öldürmeleri ile sonuçlanır. Bir zamanlar mağrur olduğunu düşündüğüm Şatov, bir anda maktul olur. 

Metnin farklı karakterlerinden biri de Kirillov'dur. İntihar düşüncesi üzerine kafa yoran, hiç olmak ve var olmak arasındaki düşünsel istekleri arasında Tanrı olma fikrini eyleme dönüştürmeye çalışan oldukça ilginç bir karakterdir. Metnin içinde dikkatimi çeken düşünceler hep Krillov'a aitti. 

Cinler, en iyi politik metinlerden biri olarak görülüyor. Lakin Cinler'i tek başına politik metin kategorisi içinde ele almak bana pek doğru gelmiyor. Dostoyevski'nin tüm metinleri az ya da çok politiktir. Zaten insan hayatı da olduğu gibi politiktir. Özellikle Stavrogin'in psikolojisi ile ilgili çıkarımlarla dolu olan bölümlerin büyüleyici olduğunu söyleyebilirim. Karamazov Kardeşler'in Smerdyakov'u ile Cinler'in Stavrogin'i arasında bazı bağlantılar keşfettim. Sanırım Stavrogin, şu ana kadar okuduğum metinler içinde en ilginç karakter oldu. 

Dostoyevski, yaşadığı çağı anlayabilme ve anlatabilme yetisine sahip bir yazar. Düşünsel açmazları bazı kurgularında karışık bir atmosfer yaratsa da, bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirdiğimizde; onun gibi başka bir yazar daha okumadığımı söyleyebilirim. Her gün bir şekilde ritmini bozduğumuz ve yeniden yoluna koymaya çalıştığımız kişisel hayatlarımız, az ya da çok politize edilmiş durumda. Bize de kendi hayatlarımızı oturup değerlendirmek, ele alıp var olmaya çabalamak kalıyor. Olmak ile var olmak arasında bir fark olmalı. 

17 Ekim 2020 Cumartesi

Karamazov Kardeşler

Bugün, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler isimli metnini bitirdim. Yaklaşık iki haftalık bir yolculuk oldu benim için. İletişim Yayınlarından, Ergin Altay çevirisi ile okudum. 

Bir baba ile üç oğlu arasındaki ilişkileri anlatsa da, metin sanırım başlı başına hayatın tam da kendisi. Kurt Vonnegut bu metin için şöyle demiş: "Hayatta öğrenmek istediğiniz ne varsa hepsini Karamazov Kardeşler'de bulursunuz."

Bana kalırsa Fyodor Pavloviç'in üç oğlu hayatta boğuştuğumuz üç temel yönü yansıtıyor: Büyük oğul Mitya için tutku ve şehvet, ortanca oğul Ivan için akıl ve mantık, küçük oğul Alyoşa içinse masumiyet ve iyilik diyeceğim. Yalnızca meta ile var olabilen fakat bana kalırsa oldukça da zeki bir adam olan Fyodor Pavloviç'in yaşamı, kendisinin hiç de beklemediği bir son ile bitiyor. Babanın hayatının bittiği yerde, oğulları kendilerini var etme savaşı veriyor. Mitya, babası ile girmiş olduğu rekabetin sonucunda talihsiz bir vaziyetin içine düşüyor. İnsanoğlunun içindeki tutkuyu ve şehveti yansıtan büyük oğul, aynı zamanda hukuksuzluğun girdabında boğuluyor. Metin boyunca Mitya'nın karakterinde beni kendine çeken bir şeyler bulamadım lakin yaşadıklarından çok etkilendim. 

Metindeki favori karakterlerimden biri Ivan oldu, bazı açılardan onu kendime benzettim. Soğuk ve mesafeli bir yapısı olan Ivan, kendi düşüncelerine ve zihnine sıkı sıkıya bağlı. Çağın masumiyetini temsil eden iyi kalpli küçük oğlan Alyoşa ise; henüz tam yolunu bulamamış masum bir melek. Onu da bazı açılardan kendime benzettim. 

Üç kardeşin babalarını tanımaları ve babalarını kaybetmeleri arasında geçen uzun süre boyunca satırların çoğunu büyük bir merakla okudum. Dostoyevski'nin kalemine diyecek hiçbir sözüm yok, Rusya; topraklarında böyle bir kalem yetiştiği için çok şanslı. 

Metnin en ilginç karakteri ise Smerdyakov'du bana göre. Kişiliği, yapısı ve kendi olma çabası ilk etapta dikkat çekmese bile, metnin kilit karakteri olmayı başarıyor. Metindeki en zeki fakat en duygusuz karakterin de o olduğunu söyleyebilirim. Yaşamın onu savurduğu noktada, sanki çocukluğunun intikamını alıp bu dünyadan çekip gidiyor. Hem ürkek hem de cesur bir karakter. İnsan; geçmişi muamma olunca geleceği daha hızlı görmek istiyor. Zihninden geçenleri tam olarak anlamak mümkün değil; duymuyor duyumsuyor. 

Metin yalnızca baba ve oğulları arasında ilerlemiyor; Rus ülküsü, toplum yapısı, tarihi, sosyalizm, din ve dünya işleri üzerine öyle bölümler var ki; insan gerçekten okurken hayret ediyor. Özellikle "büyük engizisyoncu" ve "mahkeme" bölümlerinde soluğum kesildi. En çok hüzünlendiğim yer de İlyuşacığın hayatı oldu. 

Bir metin okursunuz ve metin sizi sağaltıp dönüştürür, elbet her metin yapamaz bunu. İnsan değişmez fakat kulağına bir parça öykü çalınır. Siz de kendi öykünüzle okuduğunuzu birleştirip yol alırsınız. Böylesine bir metni açıklayabilmek, üstüne laf da söylemek hiç haddime değil. Zaten genel olarak bunu başaramadım okuduğunuz üzere. Son olarak şunu söylemek isterim; bu metni okumadan hayattaki yolculuğunuzu tamamlamayın. Belki yolculuk bitince masum İlyuşacık ile karşılarız bir yerlerde. 

16 Ekim 2020 Cuma

13 Ekim'e Bir Not

13 Ekim, doğduğum gün. Babamın; annem ile beni bir doğum hastanesine bırakıp terk ettiği gün. Acı ile dünyaya gelmek ile neşe ile dünyaya gelmek arasında bir fark olmalı. İnsanı yok eden ve insanı yeniden var eden bir fark. Hep bu hikaye ile büyüdüm, çocukluğumda arkadaşlarım hep babamın nerede olduğunu sorarlardı; doğru düzgün bir cevap veremezdim 'yaşıyor' derdim, 'yaşıyor, gelecek elbette bir gün...

Gelmedi, annemle birlikte büyüdüm. Neler olup bittiğini ancak büyüyünce fark edebildim. Hayatın eğrisinin doğrusunun olduğuna inanmam; bizi var edenin yalnızca hikayeler olduğunu düşünüyorum. Bir de acı. Acı ile büyümek, acının olduğunu bilerek var olmaya devam etmek bence yaşayabilmenin kendisi.

Yirmi dokuz yaşına girdiğim şu günlerde, geriye dönüp baktığımda hep bir yaşam mücadelesi olduğunu görüyorum. Şimdi beni ben yapan, ismime yeni anlamlar yükleyen, biriktirdiğim hikayelerim ile sadece ben. 

Birbirimizin acısını anlayabilmemiz mümkün değil; var oluşumuz bunu olanaklı kılmamış. O yüzden insanların; "seni çok iyi anlıyorum" gibi saçma sözlerine asla inanmadım. Karşıma bazı insanlar çıktı, inanmak istedim, hayal kırıklığına uğradım. Herkesin kendi ile meşgul olduğu, kendine yonttuğu, kendi ile derdi olduğu bu dünyaya çok kırgınım. İçimde olup bitenler, beni yıllar içinde insanlardan uzaklaştırdı. Duygularımı da kendime sakladığım için, hep geri adım attım. Şu son birkaç yılda; çok fazla insan beni sevdiğini söyledi, ellerimden tutmak istedi. İnancım öylesine köreldi ki, yalnızlıklarını devşirmek isteyen, kendi ölümcül yalnızlıkları ile kendilerini var edemeyen bu insanlardan hep kaçtım. 

Annemin ölümcül bir rahatsızlığa yakalandığı altı yıl önce, o gece, hastaneye adım attığımda iki yıl boyunca hastaneden çıkamayacağımızı bilmiyordum. Bir baktım ki bir başımayım. Yüklenmem gereken kocaman bir sorumluluk var, üstelik çok da belirsiz bir süreç. Bir gece yarısı yoğun bakımın lavabosuna girdim usulca. Kimsecikler yoktu, aynaya bakıp uzunca bir süre ağladım. İnsanın kendisi ve gerçek ile baş başa kalması ne demek o an farkına vardım. Ağlayan gözlemlerimle kendime bir söz verdim; bir başına da başarabilir, anneni kurtarabilirsin. Derslere devam etmeye başladığım dönemde öğrencilerimin yaşları gereği durumumu anlaması mümkün değildi. Derslerimi işleyip on dakikalık arada lavabolarda ağlayıp hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim. Şimdi, geriye dönüp baktığımda ne ara yirmi dokuzuna basmış bir adam oldum, anlam vermeye çalışıyorum. 

Bazı hikayelerimiz var, bizi biz yapan, acılarımız çok değerli. Hala kendi başına ayakları üzerinde durmaya çalışan ve artık güçlü de bir adamım. İnsanın başkasının derdini anlaması mümkün değil, duygularınız da, dertleriniz de sizinle birlikte kendilerini var edip bir müddet sonra yok oluyorlar. 

Hayatı toz pembe yaşayan insanlardan çok açık bir şekilde hoşlanmıyorum, çünkü hayat böyle değil. Üstelik hayatımın beş yılını böyle bir insan ile geçirdim. Ne acı...

Şimdi kendimle, acılarımla, buruk tebessümüm ile huzurlu bir adamım. Otuza bir kala, yirmilere henüz veda etmeden; kendim için sessizliğimi ve sakinliğimi korumaya devam edebildiğim bir dünya diliyorum. İnsanın kendini anlatması zordur ya, içimde tarif edemediğim iyi bir adam var. Hoş geldin yirmi dokuz, olduğum "beni" yarattığın için minnettarım sana.

9 Ekim 2020 Cuma

Satantango

Satantango yani şeytanın tangosu, bir başlangıçtan ve hiç bitmeyen bir sondan ibaret gözümde. Bela Tarr, dünya sinemasının en büyük hazinelerinden gözümde. Çocuktan yetişkine, doğadan varlığa, olmaktan yokluğa kadar betimleyemediğimiz, anlam veremediğimiz ne varsa Satantango'da bulmak mümkün. Aforizmalar çıkarmayacağım ya da buna benzer yorumlarda bulunmayacağım. Lakin başlı başına, bir hissin, bir çok hissin kesiştiği bir an sunuyor bu film. Hiç bitmeyen, insanı olduğu gibi anlatan, zaafları, umutları ve beklentileri birleştirirken; insanın hem acziyetini hem de nasıl da fütursuzca var olabildiğini sergiliyor kanımca. Çelişkili duyguları severim, bir yere varmaktan çok daha iyi ve doğru gelirler bana. Satantango ise çelişkilerle dolu, üstelik bir dengenin üzerinde.

İrimias ve Petrina, gelmelerini beklediğimiz mucizeleri temsil ediyorlar bana göre. Mucize geliyor gelmesine ya, hiçbir mucize beklendiği gibi olmuyor hayatta. Mucizeye inanmak ve gerçeği var kılmak arasındaki amansız uçurum, insanı oracıkta olduğu gibi bırakıyor. Mucize arıyorlar, zenginlik arıyorlar, yollara düşüyorlar, birleşseler mi yoksa ayrılsalar mı bilemiyorlar, ihanet etmek istiyorlar, akıllarından türlü türlü fenalıklar geçiyor, sonunda tüm ikiyüzlülükleri ile bir araya geliyorlar, insan ortak olmayı hiç başaramıyor, yalnızca hayal ediyor, o da sanırım sırf kendi rahatı için. 

Bir kurtarıcı düşlüyorlar, çünkü özgürlük istemiyorlar, özgürlükten korkuyorlar, onun yerine biraz parayı, biraz da karınlarını doyuracak ekmeği tercih ediyorlar. Pencere kenarlarında, tarlalarda, yol kenarlarında, fırtınanın içinde, yağmura bulanmış, elleri cebinde, biraz para biriktireceğim diye, biraz daha fazlası olacak diye, para ağacına inanan, içinde her koşulda bir inanç taşıyan, inanç devşiren, olduğu gibi insanoğlu. Hep başlarında onları yöneten biri olsun istiyorlar, özgürlük demek dert demek.  

Satantango üzerine söylenecek çok söz var elbet, yedi küsür saatin sonunda insan uzunca bir süre düşünme ihtiyacı duyuyor. Sanırım bu film, hayatın kendisini anlatıyor. Olduğu gibi, hükümsüz ve bir başına. 

4 Ekim 2020 Pazar

Fourth of July

Sufjan Stevens ile "Call Me by Your Name" isimli filmi izledikten sonra tanışmıştım. Sonra diğer albümlerini dinledim, kendisinde naif, insanın içine sıcaklık ile hüzün dolduran bir şeyler var. Bir şarkısı var ki, sanırım dünyada benim için en hüzünlü parça. Her dinlediğimde içimde bir şeyler sıkışıyor. "Fourth of July" hem tınısı hem de özellikle şarkı sözleri ile çok etkileyici bir bütünlük yakalamış. Sufjan Stevens'ın annesi ile olan ilişkisini anlatıyor şarkı; bir yandan da annesinin ölümünün ardından yakılmış bir ağıt. Belki de annemle büyüdüğüm için beni bu kadar çok etkiliyor her seferinde. 

"Birlikte aya bakalım mı benim küçük dalgıç kuşum?

Neden ağlıyorsun? 

Hayatını dolu dolu yaşa, hala yaşanabilirken, hala aydınlıkken 

Hepimiz öleceğiz..."

26 Eylül 2020 Cumartesi

Alexis

Dışarıda öyle güzel bir lodos var ki, bir müddet oturup geceyi izledim. Evlerden yansıyan sarı ışıklar, günün yorgunluğu ve gecenin belirsizliği ile evlerine sığınmış yorgun insanlar. Elimde yine Marquerite Yourcenar'ın Alexis Ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı adlı metni var. Diyor ki bir yerinde; "kelimeleri o kadar çok kişi kullanıyor ki Monique, artık kimseye uygun düşmüyorlar". Dünyanın en dokunaklı vedasına sahiptir nazarımda bu metin. Uzun bir mektup olmasına rağmen; Alexis'in naif itirafları sarıp sarmalar her seferinde beni. İtiraf etmeliyim ki, tarifsiz bir hüzün de verir. İnsanın açmazları ne kadar acı, bir o kadar da kıymetli. 

Hayatım boyunca taraf seçmekten çekindim, ille de bir tarafta yer almak gerektiğinde hep kendi tarafımda yer almayı seçtim. Benliğime ulaşmaya çalışırken aslında beyhude bir çabanın içinde olduğumun farkında değildim. Belki de hala farkında değilim tam olarak; kendimi eğitmem gereken konular ile kendimi serbest bırakmam gereken konular arasında bocalayıp duruyorum. Kendimize dair ne kadar az şey biliyoruz; oysa her konuşmamızda ne kadar çok şey bildiğimize dair tasarrufsuz sözcükler kullanıyoruz. Dilin, çoğu zaman hisleri aktarmakta yetersiz olduğunu düşünürdüm; Yourcenar da öyle düşünüyormuş. Bir şeyleri yazıya dökmek ile yazıdan anlam çıkarmak arasındaki mücadelem, sanırım tam olarak beni yansıtıyor. Başlığın altında yer alan henüz yirmisine bile girmemiş gencin söylediği "ne orada ne de burada" ifadesinden anladığım ise; zaman içinde pek de değişmediğim. 

Zamanı çizgisel olarak değil de sarmal olarak algılamaya başladığımdan beri; dönüp dolaşıp aynı yere geldiğimiz kanaatindeyim. Olmaya çalışmak yerine var olmak sanırım benim için en doğrusu. Bir türlü gerçekleştiremediğim şey de buyken üstelik. Belki de tamamen bırakmak, kendimden vazgeçmeden zamanın beni alıp götürmesini istemekteyim, ama sürüklenmeden. 

13 Eylül 2020 Pazar

Gustave Flaubert: Madame Bovary

Elimde şu an, Hasan Ali Yücel klasikler dizisinden Madame Bovary var. Fransızca aslından Nurullah Ataç ve Sabri Esat Siyavuşgil tarafından çevrilmiş. Hazır, romanı yeni bitirmişken, kokusu burnuma kadar gelen taze bir ıhlamur kaynattım ve metin hakkında birkaç kelam etmek için buraya geldim. 

Dönemi için oldukça cesur ve çarpıcı bir metin olduğunu söylemem gerekir. Ahlak anlayışını sorgulayan bu metinde, Flaubert'in olabildiğince objektif davrandığını söyleyebilirim. Yer yer, içten içte Madame Bovary'i suçlu bulduğunu hissetsem de, okurlarına bunu elverdiğince sezdirmemeye çalışmış. Madame ise çok geniş çaplı bir incelemenin konusu olmalı kesinlikle. Özellikle günümüzde dahi tabu konular arasında yer alan yasak aşk ve kadın cinselliğinin, var oluşunun; 1850'li yıllardaki tezahürü var karşımızda. O dönemi değerlendirebilmek için, elbet Fransız tarihine de aşina olmak gerekli. 

Madame Bovary'i pek çokları pek çok açıdan suçlu bulmuş olabilir, okurlar hüküm vermek kısmında genel ahlak anlayışı çerçevesinde ona karşı bir hin beslemiş dahi olabilir. Fakat bir kadın düşünün, genç bir kadın, hayatı seven, hareketli ve içinde sonsuz bir yaşam enerjisi taşıyan bir kadın. Taşrada yaşamış, etrafında hep belirli hadiseler cereyan etmiş ve rutinin dışına çıkamamış bir kadın. Bir evlilik, bir çocuk ve oldukça iyi ve saf yaradılışlı bir koca. Elbette burada kocası Charles'ın durumu bambaşka bir boyut kazanıyor. Eşinden hiç şüphe etmiyor, ona sonsuz güveniyor, onun her hareketinde bir güzellik buluyor ve onun her istediğini yerine getirmeye çalışıyor. Bu öykü kimin öyküsü diye sorduğumuzda sanıyorum Charles'ın öyküsü demek daha doğru olacak. 

Madam Bovary'nin ruhu taşraya sıkışmış, Yonville'in rutin ve de değişmez ruhundan kaçıp kentin her saniye değişen, türlü hadiselerle dolu, renkli dünyasına adım atmak istiyor. Metin boyunca kendisine hiç kızamadım, hak da vermedim. Hepimiz bu sıkışmışlığı yaşamıyor muyuz? Bir türlü kendimizden ve seçimlerimizden emin olamıyoruz, bizi saran türlü ruh hallerinin içinden bazen öyle bir kasvet yükseliyor ki; Madame Bovary'nin hissettiği o sıkışmışlıkta buluyoruz kendimizi. Üstelik sevgi bir kereye mahsus mudur diye soruyor insan? Daha fazlasını istemek zayıf bir karakter belirtisi midir? Yoksa bazılarımız buna doğuştan mı meyyaldir? 

Aslında bu bir haklı haksız tartışması değil, etik bir tarafı ise asla yok bana kalırsa. Yargı dağıtmaya pek hevesli tavrımızın, Madame Bovary'e bol bol yargı dağıtması olasıdır. Ölmeden önce şöyle diyor:

"Ölüm de pek önemli değilmiş. Uyuyacağım ve her şey bitecek." 

Büyük bir hız içinde yaşadığı hayattan büyük bir hız ile ayrıldı. Belki de hiçbir şeyden pişman olmadı. 

Belki de kadını anlamaya Madame Bovary'i anlamakla başlayabiliriz, ilk etapta kulağa oldukça cüretkar geliyor. Fakat neden olmasın? Her birimizin ahlak anlayışı bizi Madame Bovary karşısında bir araya getirebilir hatta belki de uzlaştırabilir, hatta belki de bize set çeken o ahlak anlayışını yok edebilir. Birilerini yargılamak çok kolaydır, yaşamak ise zor. Madame Bovary'i ise yaşamayı seçti. Genç yaşında ölmesine rağmen. 

Son olarak, Charles'in son bölümde Rodolphe ile karşılaşmasında hissettikleri beni çok etkiledi. Çok sevdiği karısı Emma'ya kızmak yerine; karısının aşık olduğu adamın yerinde olmak istedi. Bunu tarif etmesi çok zor; katışıksız bir sevgiye rastlıyoruz belki burada. Üstelik sevmenin bir eğrisi doğrusu yok iken. Bence metnin en etkileyici bölümüydü. 

Bu güzel öykü için Flaubert'i minnetle anıyorum. Edebiyata bıraktığı bu metin, eminim ki daimi olarak yaşamaya devam edecek. 

1 Eylül 2020 Salı

Friedrich Seidel: Sultanın Zindanında (Osmanlı İmparatorluğu'na Gönderilen Bir Elçilik Heyetinin İbret Verici Öyküsü 1591-1596)

Daha evvel yazdığım yazılarımın birinde Kitap Yayınevi'nden ve yayıma hazırladıkları değerli eserlerden bahsetmiştim. Dün bitirmiş olduğum ve beni çok etkileyen bir anı-seyahatname kitabından bahsetmek istedim bu yazımda. 

Friedrich Seidel, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun Osmanlı İmparatorluğu'na 1591 yılında yolladığı elçilik heyetinde eczacı olarak görev yapmaktadır. Konstantinopolis'e gelip dönemin elçilerinin konakladığı Alman Evi'ne yerleşir. Önceleri her şey yolundadır, Seidel o dönemde Konstantinopolis'teki hayatın bir portresini çizer. Şehir yaşantısından bahseder, insanların gündelik yaşamlarını aktarır ve aynı zamanda Alman Evi'nde ve elçiliklerde yaşanan çeşitli olayları çok canlı bir şekilde anlatır. 

Fakat mutluluğu uzun sürmez; dönemin sultanı III. Murad Avusturya'ya savaş açınca Seidel ile elçilik heyetindekilerin başına gelmeyen kalmaz. Önce, Kadırga civarındaki hapishaneye kapatılırlar. Ardından taş kadırgalarında forsa olarak çalıştırılmaya başlanırlar ve bir süre sonra da Kara Kule'de bir esir hayatı yaşarlar. Eseri okurken Seidel'in ve arkadaşlarının başına gelen talihsiz durumlar beni çok üzdü. 

1596 yılına gelindiğinde III. Mehmet döneminde nihayet özgürlüklerine kavuşurlar ve Seidel de yaşadıklarını kaleme alır. Özellikle sultanın sarayına, özgürlüklerini talep etmek ve yaşadıkları durumu anlatmak için gittikleri kısımlar beni çok etkiledi. O dönemi canlı bir şekilde yaşamak ve Seidel ile birlikte hayatın birkaç yılını gözlemlemek, üstelik 1590'lı yıllara seyahat etmek isterseniz metin gerçekten büyüleyici. Türkis Noyan'ın emeğinin ve çevirisinin de hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum zira hiç kolay bir iş değil. 

Seidel özgürlüğüne kavuşunca ben de özgürlüğüme kavuşmuş gibi hissettim. Özgürlük ne kadar değerli!