13 Aralık 2017 Çarşamba

Oğlan

Bitişikteki odada yatıyor. Dün gece elinde eskimiş, ahşap bir valizle geldi. Üstü başı perişan, halinde bir bityeniği var. Saçları ensesinde kıvırcıklaşmış, üç beş günlük sakal çenesinin altında. Gözleri şiş şiş, üç beş gün uyumamış belli. Ama bir ışıltısı da var, boyu posu yerinde. Gözleri kahverengi olmalı, teni solgun, esmer neredeyse. Kazan dairesinden yukarı seslendim de duymadı, sabah kahvaltıya gelir sandım gelmedi. Kapısını da açmadı gün boyu, tedirgin oldum. Çarşafların değişmesi gerek, Nuriye'yi de yolladım yukarı, çıt yok. Bu oğlan kendine bir şey yapmış olmasın! 

9 Aralık 2017 Cumartesi

Kara Şövalye

Kara şövalye resmi geçitte. Başında zincirden bir halka, ellerinde deri eldivenler dirseğine kadar uzanan. Yüzüne gölge düşmüş, kalkık kaşları bir isyanın habercisi. Kim şövalye olmak ister? Üzerinde bilmem kaç kilo zırhı ile atının üstünde, nalların seslerine karışmış cesareti. Yeşil adam köşesine çekilmiş, kerpiç evinin soğuk duvarlarını ısıtmaya çalışıyor. Elinde metal bir tas, çorba taşmak üzere. Buğunun sarınacağı bir cam yok, gözyaşları tedavülden kalkmış. Ağarmış sakallarının, yırtık kazağının altında buruşmuş et. Dilsizin gözü masada duran şeker kavanozunda, rengarenk. İpler salınmış damın üzerinden, kendini asacak birilerini beklemede. 

6 Aralık 2017 Çarşamba

Varsıl, Yoksul Adım

Sanki yaşaman gereken her şeyi yaşamışsın, bunca genç yaşında üstelik. Baştan ayağa her yanın dolup taşmış hayatın nimetleri ile, tanışmadığın insan, gezmediğin yer kalmamış. Kalmış olsa da neye yarar, kalmışla kalmamışın arasındaki fark nedir? Tüm ömrünü bulunduğu şehirde, yaşadığı çatının altında geçirenle her yeri gezip görmüş olan arasındaki fark ölünce de devam eder mi? Dirlik, düzen, ölünce de alıştığımız gibi mi? Mesela varsıl ölünce de varsıl, yoksul ölünce de yoksul mu? 

Aradaki adamın da adı Hulusi, kadının da Mülkiye. Çocukları var, Naci ile Zülfiye. Hangisi varsıl, hangisi yoksul? Derhal ayırt edilip, biline. 

5 Aralık 2017 Salı

İnsan, Başından Beri

Bir ses var içimde, gün içerisinde onunla konuşuyorum. Okul koridorları boyunca gidip geliyorum, volta atmaktan farksız, tavandan üzerime çarpan beyaz ışıklar rahatsız edici geliyor. Nedense yaşadığım her şey tüm bu vakitlerde zihnimde deviniyor, bir gece yarısını geçince. Yeşil perdesini sonuna kadar sımsıkı kapadığım odamın küçüklüğü hoşuma gidiyor. 

Pek değerli hayatlarınız var, üstünüz başınız çok önemli, sakal moda olmadan evvel asla birkaç günlük sakalla dolaşamazdınız. İri fitilli bol paça kadife pantolon giymeyi bıraktığınız yıl oldu, şapka takma adabından dedeniz bile vazgeçmişti. Bayramlarda, doğum günü kutlamalarında babanıza deri ceket, annenize çiçek satan internet sitelerinden güller aldınız. Mutlu ettiniz, mutluluk dediğiniz şeyi bir nesneye devşirdiniz. Nesneler mutlu olmaya başladı. Siz?  

Geçen yaz tatile gittiniz, güneş kremlerini boca ettiniz hafiften bronzlaşmaya başlayan teninize. Biraz içki yudumladınız, bazı geceler diskolarda sabahladınız, stresli bir işiniz vardı, heyulası bitmeyen dakikaları süpürmekte idiniz. Yıllık izninizde çocuklarınızla ıssız bir ormana pikniğe gittiniz. Yiyeceklerinizi plastik kapların içine koydunuz, sigara böreğine batırdığınız plastik çatalın ucu kırıldı. 

Ne tuhaf insan zihni, ininde barındırdığı şeylerden bir haber, haberi bile olmayan yollara birer yolcu imişsiniz. Gün geceye çalınmadan araya sıkıştıracak işler, okunacak mektepler bulup buluşturdunuz. Sertifikalarınızı şeffaf dosyalara doldurdunuz, şimdilik doydunuz. 

Aksayan ayağınıza dolanan kalın bir urgan, başınızı sokacak bir dam bulduğunuz an olduğunuz yerde kaldınız. Nadasa bıraktılar sizi, nekahet dönemleri geçirdiniz. Hafif salgın hastalıklardan muzdarip yataklara düştünüz, pamuk yorganlar çeyiz sandıklarında çürüdü, silikonlara sarındınız. 

Bir tuhaf oldum, pencereyi açtım, sanki tüm kötülükler hevenk hevenk gökyüzüne karışıp yok oldu. 

3 Aralık 2017 Pazar

Gitmek Üzerine Kelamlar

Seneye askere gitmem gerekecek. Yüksek lisansın da bitmesinin ardından son bir senem kaldı. O da hızlı bir şekilde geçiyor zaten. Öğretmenlikte beşinci yılım da akıp gidiyor. Zamanın bunca hızlı geçmesi şaşırtıcı belki de olağan, bilemiyorum. 

Aklımda uzun süredir bazı düşünceler var. Hayata, hayatıma ve geleceğe dair. Çok değil bundan bir iki yıl öncesine kadar işsiz kalmak, içerisinde bulunduğum konforu, imkanları, İstanbul'u, kariyeri ve bunun gibi aldatıcı pek çok şeyi bırakıp gitmek düşüncesi beni epey korkuturdu. Bu bir gelişim aşaması mı yoksa vazgeçiş mi bilemiyorum ama gitgide bunların hepsini bırakmaktan korkmaz hale geliyorum. 

Sanırım sene sonunda işi bırakacağım. Sonrasında ne mi yapacağım? Hiçbir fikrim yok. Şimdilik. İstanbul'dan gideceğiz sanırım. Memlekete değil de, kimseyi tanımadığımız daha küçük, denizi olan, havası berrak bir yerlere. Ne iş mi yapacağım? Hiçbir fikrim yok. Şimdilik. Belki bir yerlerde mesleğime devam ederim. Belki de başka şeyler yaparım. Sağlığım yerinde olduğu sürece hiçbir şeyden korkmuyorum. 

Etrafımdaki insanların sözlerini de artık hiç umursamıyorum. 2014 baharında hayattaki tek yoldaşım annemi kaybediyordum. O zamanlar içimde bir şeyler devindi, ters döndü diyebilirim. Yaşama dair birtakım hırslarım vardı, bir kariyer hedefim vardı ve hep en fazlası vardı. Geçtiğimiz üç yıl boyunca yavaş yavaş bunlardan sıyrıldım, arındım. Hala endişelerim var, hayat bu neticede. Lakin eskisi kadar değil, her şey daha dingin, ben de daha cesurum. Öğreniyorum. 

Hal böyle, planlar kafalarımızda uçuşuyor. Her şeyi bir anda bırakabilecek kadar zengin de değilim bunu da belirtmek isterim. Sanki bir yerlerde kırılmaya, güvene ihtiyaç var, sonsuz. Kendimize, sevdiklerimize. Kaçalım, kendimizi bulalım. Bekleyelim ve cesaret edelim. 

17 Kasım 2017 Cuma

Çikolatalı Kek Şiiri

bugün hava biraz serin
evden çıkmak için
çok yavaş içim, donuk tenim
sabah sütümü içmedim

gözlerin biraz derin
neler söylesem bilemedim
sana çıkıp gelemedim, üşendim
sabah çayımı içmedim

hani anlatırdın inceden
çikolatalı kekin içinden
gözlüklerin buğulanırdı
cin çıkardı içinden
can çıkardı içinden 

13 Kasım 2017 Pazartesi

Bu Aralar Şu Sıralar

Bu aralar şu sıralar pek yazamıyorum. Nedenini de bilmiyorum. Zaman ne çabuk geçiyor. Okulum kısa bir Kasım tatili arası verdi. Biraz çalışma biraz da nefes alma arası, iyi oluyor. Osmanlı tarihine merak saldım biraz. Yoğun bir çalışma içerisindeyim bu aralar. 

Edebiyata biraz ara versem mi vermesem mi derken kişisel çelişkiler içerisinde kaldım. Tarih ve edebiyatı okumak aynı anda çok mümkün olmuyor. Bir yandan Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinin dördüncü kitabı Sodom ve Gomorra beni bekliyor. Diğer yanda koca bir Devlet-i Aliyye. Bu işin içinden bir şekilde çıkacağım. Birini yabana atmak bana yabancı. Derdine bak diyebilirsiniz ama bu benim için büyük bir dert. Vallahi. 

Bu haftayı biraz anneme ayıracağım. Geçenlerde Büyükada'ya gitmiştik çok güzel oldu. Bu hafta da tarihi yarımada turu yapacağız. Elimden geldiğince ona İstanbul'un önemli yerlerini gezdirmeye çalışıyorum. Çok ama çok mutlu oluyor. Haliyle ben de. 

Hiç ihtiyacım olmadığı halde 10 kilo kadar verdim iki ayda. Yazdan beri sağlıklı beslenme misyonu ile hareket ediyorum. Bunun yanında yemek yapmaya başladım yoğun bir şekilde. Acayip zevk alıyorum. İyice iskeletor gibi olmadan birkaç kilo almaya çalışsam iyi olacak. 

Şimdi gidip lavanta çayımı içip uyuyayım en iyisi. Yeni gün, yeni koşturmaca kapıda. 

5 Kasım 2017 Pazar

Alias Grace

alias grace tv series 2017 ile ilgili görsel sonucu

1800'lü yıllarda Kanada'da yaşayan genç bir kadın, Grace Marks. Grace'in etrafında gelişen ve tüm yaşamını sarsan olaylar dizisi ise oldukça ilginç. Grace Marks, yıllarca Kanada hukukunu meşgul eden bir davanın baş kahramanı. Hayatını uzun süre hapiste geçiren ve sonunda beraat eden Grace'ten geriye kalanları saymak ise size kalıyor.  

Altı bölümden oluşan sürükleyici bir dönem dizisi. Her bir bölümü heyecanla takip ettim. Grace Marks'ı canlandıran aktris Sarah Gadon'u ise başarılı bulduğumu söyleyebilirim. 
En başarılı bulduğum kısım ise kesinlik dizinin senaryosu idi. Grace'e biçilen mağrur lakin zeki kadın imajını çok hoş buldum. Kimi replikler gerçekten felsefe ürünüydü. 

Çok fazla dizi izleyen biri değilim. Genellikle tercihim yabancı dönem dizilerinden yana oluyor. Özellikle mini olanlarını daha değerli buluyorum sanırım. Bunun altında da hikayenin kısa sürmesi değil kısa sürenin vermiş olduğu yoğunluk yatıyor. 

Dönem dizilerini seviyorsanız Alias Grace'in sizlik bir dizi olduğunu söyleyebilirim. Belki de sizin de bu hikaye ile başa çıkmanız gerekiyordur. 

28 Ekim 2017 Cumartesi

Marcel Proust, İstanbul ve Ağır Hava

Havaların durulması ve boz bulanık bir hal alması ile birlikte ferahladım. Sıcağı hiç sevmiyorum. Tam benim okuma, gezme ve fotoğraf çekme mevsimlerim. 

Son zamanlarda bol bol okuyorum. Nihayet büyük bir istek ile Marcel Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde" serisine başlayabildim. Pek bahtiyarım. Kitaplar ile ilgili başka bir vakit uzun uzun yazarım muhakkak. 

Bunun dışında sık sık İstanbul'un en sevdiğim yerleri olan adalar ve tarihi yarımadada geziyorum. Hem o muhitte çok sevdiğim kitapçılar var. Hem de fotoğraf çekip, kahve içip güzel günler geçiriyorum. 

Bu aralar Kitap Yayınevine aşina olmuş durumdayım. Çok güzel, nitelikli eserler basıyorlar. Bir bir gidip alıyorum. Proust okumalarımın nefes aralıklarında tarihe geçiyorum, bu da bana keyif veriyor. 

Şimdilik biraz durgun, biraz da uçan kuş misali devam ediyor hayat. 

14 Ekim 2017 Cumartesi

Pera Palas'ta Gece Yarısı: Modern İstanbul'un Doğuşu


pera palas'ta gece yarısı ile ilgili görsel sonucu
Her bir sayfasını hayranlıkla çevirdiğim, beni uykumdan eden bir kitap okuyorum şu sıralar: Pera Palas'ta Gece Yarısı. Yazarı Charles King, Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde profesör. Bir modern İstanbul hikayesi. Çok sesli, çok kültürlü ve çok uluslu bir toplumun ritmik ayak sesleri. 

Kitap Yayınevi'ni çok seviyorum. Kaliteli ve önemli kitaplar basıyorlar. Tarih, insan, coğrafya ve toplum üzerine muazzam eserleri var. 

Kitaba dönecek olursak tam anlamıyla büyüleyici. Bir şehir tarihi, yanına ilaveten kültürü ekleyelim bir de onun üzerine bolca modern Türkiye tarihi eklersek karşımıza bu eşsiz kitap çıkıyor. 

Osmanlı'nın son dönemindeki şehir hayatı, gece yaşamı, Rusya'daki imparatorluğun çöküşünün ardından İstanbul'a gelen Ruslar... Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, tarihin detayları arasında kaybolmuş pek mühim isimler, Pera Palas, Tokatlıyan Oteli, İstiklal'in ara sokakları, Selahattin Giz'in muazzam fotoğrafları ve daha neler neler... Hepsi şenlikli bir varyete gibi, tabii içinde acı da var. Roza Eskenazi'nin söylediği rembetikolar, Seyyan Hanımın tangoları ve İstanbul alemi... 

Dün başladığım kitabı notlar alarak okuyorum, bu gece ya da en geç yarın biter sanırım. Elimden bırakmam dahi mümkün olmadı. Şehir tarihleri ve akabinde gelen kültür tarihleri her zaman ilgi çekici olmuştur lakin bu tarz kitapların dilleri ve çevirileri de çok önemlidir. Yoksa kendinizi kaybolduğunuz bir tarih labirenti içinde bulmanız mümkün. Charles King, romansı bir üslup ile kaleme almış eseri, Ayşen Anadol da başarılı bir şekilde dilimize kazandırmış. 

Kitabı okurken eski İstanbul sokaklarında, Pera'da, Galata'da dolaştığınızı göreceksiniz. Toz tutmuş siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir aile albümünün kapağını hafifçe üfler gibi hissedeceksiniz, canlanacak geçmiş. 

Kitap sayesinde tanıdığım değerli fotoğraf sanatçısı Selahattin Giz'in "Mevsimlerle İstanbul" adlı albüm kitabını da sipariş ettim. Kitabın yanına şeker şerbet olsun dedim. 

Şimdi yazıyı sonlandırıp tekrar kitaba dönüyorum. Beni bekleyen sürpriz hikayeler var. Sağlıcakla kalın.