23 Aralık 2013 Pazartesi

Anksiyete ve Kaygı



















Bir önceki yazımda hazır ölüm anksiyetesinden bahsetmişken bu yazımda da geçenlerde okuduğum bir kitabı ele almak istiyorum.Fransız yazar Andre Le Gall'ın kitabının ismi "Anksiyete ve Kaygı." Kitap Dost Yayınları Kültür Kitaplığından çıkmış,cep kitabı diyebileceğimiz boyutlarda ve fiyat olarak da gayet uygun.Türkçesi ise İsmail Yerguz'a ait.Esere bir kitap mağazasının psikoloji bölümünde rastladım.Kaygı düzeyimin yüksekliği konusunda birtakım sıkıntılar yaşadığım için kitabı alıp okuma gereği duydum.

Yazar,kitapta önce kavram ayrımından bahsediyor.Yani anksiyete ve kaygı kavramları arasındaki temel ayrıma değiniyor.Ardından anksiyete ve kaygıyı farklı dallara ayırıyor,tek tek onlardan da bahsediyor.Mesela öğretmenler için fayadalı olabilecek bölümler de var kitabın içinde.Onlardan biri de okul kaygısı.Kişisel olarak da kendi kaygılarınız hakkında temel teşkil edebilecek bilgileri öğrenebileceğiniz bir kitap.Bazı yerlerinde literatürel bir dil kullanılsa da genel olarak herkesin okuyup anlayabileceği,anksiyete ve kaygıya dair bilgi sahibi olabileceği bir eser.

Dost Yayınları Kültür Kitaplığında pek çok alanda bilgi sahibi olabileceğiniz minik minik kitaplar var.Alıp okumakta fayda olduğunu düşünüyorum.İnternet ortamında güvenirliği olmayan,zihin bulanıklığına sebep pek çok bilgiyi harmanlamak yerine;böylesi kitapları okumak çok daha faydalı olur diye düşünüyorum.

22 Aralık 2013 Pazar

Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek



















Bir süre ara vermiştim,tekrar devam ediyorum Yalom okumaya.Bu seferki kitap "Güneşe Bakmak,Ölümle Yüzleşmek." Kitabın çevirisi ise Zeliha İyidoğan Babayiğit'e ait.Kabalcı Yayınlarından çıkan bu kitabında Yalom,ölüm anksiyetesine yoğunlaşıyor.Belki de hemen hemen hepimizin yaşadığı,kimimizin de farkına varmayıp derinlerinde sakladığı ölüm korkusunu anlatıyor.Hem kendi deneyimlerinden hem de hastaları ile görüşmelerinden yola çıkan yazar,pek çok örnek terapi getiriyor önümüze.

Yalom okurken çoğu zaman kendimi onun odasında ya da bir terapi seansında gibi hissediyorum.Elimde bir kalem sürekli yazıp çizip duruyorum.

Bildiğimiz gibi Yalom felsefeden ilham alan,felsefecileri derinlemesine incelemiş varoluşçu bir terapist.Kitapta ise en fazla değer verdiği filozofun Epikouros olduğuna tanık oluyoruz.
Mesela Epikouros'un;Ruhun Ölümlülüğü,Ölümün Nihai Hiçliği ve Simetri İddiası ile ilgili söyledikleri bir hayli etkileyici.

Ölüm korkusu ile ilgili okumamız gereken kitapları ve filmleri de tavsiye etmeden geçmemiş yazar.Kendisine fazlası ile sempati duymaktayım ve alıp okumanızı tavsiye ederim.Bir de kendinize Kabalcı Kart edinin bence,kitapevlerinden indirim kartları edinmenin de ayrı bir güzelliği var çünkü.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Rüzgarım Ol

Yaşam bana ağır geliyor.Elim kolum tutmuyor.Omuzlarımın ve kalbimin üzerinde adsız,soyu sopu belli olmayan bir şey var.Yaşayabilmeye dair varlıklı,heybetli bir amaç edinmeye çabalıyorum ama başarılı olamıyorum.Boşluğu adımlar gibiyim.Boşluğu dolduramayacağımı bildiğim boş adımlarla.Neşem günden güne batıyor,yüreğim biraz daha dağılıyor.

Toparlanmak için ne yapmam gerek bilmiyorum.Hayatı anlamlı kılmaya çalışıyorum ama başaramıyorum.Tüm o hırsı,mücadeleyi,gücü,soğukluğu istemiyorum,hayatımda bunlara yer vermek istemiyorum.

İnsanın sürekli kalbinde bir ağrı ile yaşaması,mücedelesi etmesi ne de ağır bir şey.
Bir Erdal Güney şarkısı gibi içim.

Nefesin vurmazsa yüzüme,

Senden bana gelen ölüm..

12 Aralık 2013 Perşembe

Nükleer Başlıklı Kız

Nükleer Başlıklı Kız uzun süredir takip ettiğim bir grup.İlk ablümleri 1'i gerçekten çok beğeniyorum.FHŞ,Kaç Kere,Zor,İki,Maske,Eğer İstersen gibi sağlam şarkıları var.
Bu aralar ikinci albümleri "Gönüllü Köle" çıktı.Çıkış parçaları ise Tuna Velibaşoğlu ile birlikte seslendirdikleri "Ağlayan Kalbim." Şarkı başarılı olmuş,insanı bir anda alıp götürebiliyor.Özellikle solist Billur Yapıcı'nın ses rengi çok başka çok masum geliyor bana.Lakin ilk albümdeki şarkıları düşündüğümde Ağlayan Kalbim'i biraz eksik buldum ben.Sanırım eksik olan tarafı Nükleer Başlıklı Kız'ın müziğine özgü sert tonların bu şarkıda bulunmaması.

Klibi ise beğendiğimi söyleyebilirim.Sadece beni şaşırtan kısmı Billur Yapıcı'nın saç rengi oldu.İlk albümdekinden çok farklı bir tarza bürünmüş.Sanki eski saçları ve rengi daha güzeldi.Lakin değişimin de gerekli olduğunun altını çizmek lazım.

Nihayetinde bu albüm alınıp dinlenmeli,diğer şarkıların da tadına bakılmalı.Nükleer Başlıklı kız sağlam müzik yapan bir grup.Hakkını vermek gerekir.

8 Aralık 2013 Pazar

Metis Ajanda 2014



Efendim Metis Ajandayı bilir misiniz ? Bence ülkemizdeki en güzel ajandayı çıkaran yayınevidir Metis.Bu senenin teması direniş olmuş,kenarları gökkuşağı renkleri ile süslü enfes bir ajanda yapmışlar.İçerisinde Gezi Direnişinde dillerimize pelesenk olmuş yaratıcı duvar yazıları,değerli yazarlardan minik yazılar ve çok daha fazlası var.

Bir de Atlas Coğrafya Dergisi bu sayısında İstanbul gravürlerinden oluşan hoş bir ajanda hazırlamış.Onu da tavsiye edebilirim meraklılarına.

16 Kasım 2013 Cumartesi

Daydreaming

Bu aralar pek fazla yazamıyorum.İşten arta kalan vakitlerde de minik evime kapanıp pek çok şey okuyorum,ders çalışıyorum ve bir şekilde kendimi farklı zamanlardan ve mekanlardan tecrit etmeyi başarıyorum.

İçimdeki uzaklara gitme hayali hala sönmüş değil.Bazen minik bir erkek çocuğu evlat edindiğimi,onunla birlikte çok uzak diyarlarda mutlu bir hayat kurduğumu düşlüyorum.Yakasında minik bir papyon olan minik bir erkek çocuğu..

Bu arada son videoları "Daydreaming" ile eski Paramore tekrar ortaya çıktığı için mutluyum.Tavsiye ederim.

2 Kasım 2013 Cumartesi

John Newman















Son zamanlarda sürekli dinlediğim bir adam var,John Newman.İngiliz asıllı şarkıcı 1990 doğumlu.Love Me Again isimli güzel şarkısı ile büyük bir çıkış yakaladı.Hoş çıkışı büyük olsun ya da olmasın çok güzel bir sesi var.İster istemez aklıma Amy Winehouse geliyor onu dinlerken,bir dem daha hüzünleniyorum.

İleride ismini daha çok duyacağımızı düşünüyorum.Bu aralar Cheating adlı şarkısını sıklıkla dinliyorum.Bakışlarından ve surat ifadesinden anladığım kadarıyla kendine güveni tam bir adam John.Müziğindeki soul havayı hiç kaybetmemesi dileğimle.

1 Kasım 2013 Cuma

Benim Çocuklarım

Bir sürü çocuğum var,pek çok da dünyam.İçinden biri kaybolduğunda tedirgin oluyorum.Hepsi bir aradayken rahatım.Onlarla birlikte zaman duruyor benim için,her birini tek tek dinliyorum.Zannediyorum ki bir şeyler öğretmeyi kendine meslek edinmiş,hitap ettiği kitle çocuklar olan biri için en büyük meziyet dinleme sebatını gösterebilmesi.Bir çocuğu ancak dinlediğiniz zaman anlayabiliyorsunuz.Onlar anlatırken yaşıyorlar hayatı,hem de sahici.Duyguları temizce.

Onlarla farklı bir dünyaya girdiğimi hissediyorum.Çünkü hepsinin benim gibi derin derin bakışları ve acımasız hayat hikayeleri var.Onlar birer kahraman değiller,öyle olsunlar istemem.Onlar ne güzel,ne iyi ne de hoş çocuklar.Onlar tamamen bizdenler.İçimizden.

Bir hikayeden kahraman yaratmak çok kolaydır tıpkı bir çocuktan kahraman,cengaver ve gözü pek bir küheylan yaratmak kadar..Bunu amaç edinmiyorum,bunu amaç edinmemeliyiz.

Çocuklarım kendileri gibi olabilmeliler.Yalnızca kendileri ile dans etmeliler.Dünyayı eritmeliler neşeleriyle,renklerle dolu gözleriyle.

18 Ekim 2013 Cuma

Ev

Bizim mahallede evler hep sobalıdır.Ben de o şanslı olanlardanım,sobamızın yanında sıcak sohbetler edebildiğimiz bir evimiz var.Minik de bir hikayesi var bizim evimizin.

Osmanlı devletinin ilk kurulduğu yerlerden birinde oturuyoruz,ufak bir ilçe.Vakti zamanında Rumlar yaşarmış bizim muhitlerde.Siyasilerin kavgası sebebiyle göçe zorlanan Rum halkı,ne yazık ki tüm eşyaları ve anıları ile birlikte bizim burayı terk etmek zorunda kalmış.

Yıllar sonra ananem ile dedem evlenip,bizim şu an oturduğumuz mahalleye taşınmışlar.Tam da karşılarındaki büyük evde yaşlı bir kadın otururmuş.Levize babaanne..Levize babaannenin kocası vefat etmiş,tek oğlu da hayırsız çıkmış Almanya'ya göç etmiş.Ananem,bu yaşlı kadını ziyaret eder ona yardım edermiş.Kadın da iyiliklerinden dolayı ölmeden önce evini ananeme vermiş,tapulamış.Evimizin de ustası Niko adında bir Rummuş.

İşte koca bir nesil,ananem ve dedem bu evde yaşayıp göç ettiler.Şimdi ise annem ve ben yaşıyoruz.Annemin de çocukluğunun geçtiği bu ahşap,bahçeli ev bizim için çok değerli.

Bazen Levize babaannenin bizimle birlikte kahvaltı sofrasına oturup çay içtiğini hayal ediyorum.Yine dedem ve ananem sofrada bize eşlik ediyorlar.Kim bilir ne sohbetler edildi,sobanın yanı başında kimler kimler ısındı.Hepsi ayrı bir anı hepsi ayrı bir mazi.

Maziye meyil edince gülüşlerimiz,neşemiz
Ruhumuzun sıcaklığı sarınca kömür kokulu odaları
Bir şarkı iner ahşap merdivenlerden aşağı
Huzur,huşu içinde geçer ömrümüz işte o vakit
Baş verir tüm anılar,indiriveririz gökten hüznü
Yağmuru ve sağanağı

Eh,idare eder sanırım uydurmasyon mısralarım.Daima huzurlu olalım,her defasında huzurla uyanalım.Hep huzur soluyalım efendim.

17 Ekim 2013 Perşembe

Girls/Girls/Boys













Panic! At The Disco yeni albümleri "Too Weird To Live,Too Rare To Die" ile 8 Ekim'de özlenen bir çıkış yaptılar.Öncesinde Miss Jackson ve This Is Gospel adlı şarkılarına klipler geldi.Albümün çıkışı ile de Girls,Girls,Boys adlı şarkılarına klip çektiler.

Panic tarzının elektronik bir zemine doğru kayması beni telaşlandırmıyor değil.Özellikle Miss Jackson'da bunu çok net görebildik.Girls,Girls,Boys da aynı tarz bir şarkı.Eski Panic'i özlemiyor değilim lakin bu hallerinden de hoşnutsuzluk duymuyorum,yeni albümlerinin güçlü bir altyapısı olduğunu düşünüyorum.

Klibe gelince,Brendon Urie hiç olmadığı kadar cesur davranmış.Kötü mü olmuş ? Kesinlikle hayır.Brendon Urie'ye hayran biri olarak,çok güzel bir klip olduğunu söyleyebilirim.

16 Ekim 2013 Çarşamba

Life During Wartime














Birkaç parça insan.Mesela bunlardan biri Joy.Histerik diyebilirim sanırım onun için,dünyaya ait olmayan bir karakter.Kalbi güzel,duygularla dolu.İlk onun sahnesi ile başlıyor film.Bir hayli etkili bir başlangıç bence.Sonra Joy'un kız kardeşi.Kocası bir pedofil ve hapiste.Üç çocuğu var.Yeni biri ile evlilik arefesinde.Küçük oğlu üzerinden işleniyor hikaye.Hikaye kitaplarından çıkmış gibi,masalsı bir yüze ve turuncu benlere sahip olan,babasına özlem duyan bir çocuk.O bir erkek..Sonra Joy'un bir başka kız kardeşi.Mutsuz,ününü taşıyamayan depresif bir kadın.

Film Venedik Film Festivalinden en iyi senaryo ödülü ile dönmüş.Ki filmde en beğendiğim iki ayrıntıdan biri senaryo idi.Bir de pastel tonlarda değişen uzun soluklu fotografik kareler.Mesela Joy'un gece vakti annesinin evinden çıkıp,yalınayak ayın altında yürüdüğü saniyeler.

Kuvvetli senaryosu ile güzel hisler uyandırdı bende Todd Solondz'un bu filmi.İzlenmeli diye düşünüyorum.

15 Ekim 2013 Salı

Nietzsche Ağladığında

Nietzsche Ağladığında belki de Yalom'un en meşhur kitaplarından biri.Hatta kuşkusuz öyle.Kitabın içinden çıkardığım çok güzel notlar var.Bunlardan biri,baba kavramı ile ilgili olan,fazlasıyla dikkatimi çekti.Henüz altı yaşında,bir vaiz olan babasını kaybeden Nietzsche anlatıyor ;
 
"Sırtımda babamı taşıma yükünü yaşamadım hiç,onun yargılarının ağırlığı boğazıma çökmedi,benim yaşama hedefim onun tutkularını gerçekleştirmek biçimini almadı.Babamın ölümü bir nimet,bir özgürlük olarak da görülebilir.Onun geçici arzuları asla benim yasam haline dönüşmedi.Kimsenin daha önce geçmediği bir yolu,kendi yolumu kendim keşfetmek üzere tek başıma bırakıldım.Bir düşünün ! Ben,Deccal,sahte inançlarla cinleri kovabilir,her başarım karşısında sitemle acı ceken bir vaiz-babayla yeni hakikatler arayabilir miydim ? Tüm o yanılsamalara karşı yürüttüğüm mücadeleyi kendi kişiliğine bir saldırı olarak görecek bir babayla?"
 
Belki de bir vaiz olan babasıyla yaşamının zor olacağını düşünen Nietzche,bu kelamları sarf etme gereği duymuştur.Ya da gerçekten özgürlüğüne giden yolu açtığı için,babasına erken ölümünden dolayı minnettarlık duyuyordur.
 
Çok doğru geldi Nietzche'nin bu sözleri bana,kendi penceremden baktığımda babasızlığın bende de aynı duyguları doğurduğuna kanaat getirdim.
 
Ayrıntı yayınlarından çıkan,Aysun Babacan tarafından muazzam bir incelikle çevrilen bu kitap muhakkak okunmalı diye düşünüyorum,Yalom'un zekasından çıkan dolu dolu bir yazın çünkü.


5 Ekim 2013 Cumartesi

Bugünü Yaşama Arzusu

Nicedir bir psikolog yardımı almam gerektiğini düşünüyorum.Tüm bu süreçten önce öğretmenlik okurken rehberlik derslerinde bahsi geçen yöntemlerden birini kendi üstümde uygulamaya karar verdim.Bibliyoterapiden bahsediyorum.

Daha önce Yalom'un "Spinoza Problemi","Annem ve Hayatın Anlamı" adında iki kitabını okumuştum.Üçüncü olarak "Bugünü Yaşama Arzusu,Schopenhauer Tedavisi" adlı kitabını seçtim.Ve çok şey öğrendim diyebilirim.

Yalom kitapta,bize Schopenhauer'u tanıtıyor.Onun felsefesinden,hayat tarzına,aile yaşantısına daha doğrusu tüm hayatına eğiliyor.Tüm bunlar işlenirken kitapta,bir yandan da grup terapisine devam eden hastaların hayatlarına ve problemlerine ortak oluyoruz.

Bir yerde şöyle diyor,karamsar bir filozof olarak bilinen Schopenhauer;

"İnsan başta hiç mutlu değildir,ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir;nadiren amacına ulaşır,ulaştığında da yalnızca düş kırıklığı ile karşılaşır;sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir.Ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır;çünkü hayatı içinde bulunduğu her dakika yok olan andan fazlası değildir ve şimdi de sona ermektedir."

Schopenhauer ve öğretisi hakkında kesin bir yorum yapmamak adına,onunla ilgili olan tüm dökümanları okumak gerekir sanırım.Her zaman "yüzümün yarısı hüzündür" derim. Belki de tüm bu sebeple Schopenhauer'a kendimi çok yakın buldum.

Şimdi de yola uzun zamandır okumak istediğim  bir kitap olan Nietzsche Ağladığında ile devam ediyorum.Bakalım bir şekilde ilerlediğimi hissedebilecek miyim.Bunun ne derece doğru bir bibliyoterapi olduğu hakkında da hiçbir bilgim yok lakin Yalom okumak bana iyi geliyor.Ondan eminim.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Ensemble,C'est Tout

 
 











Haftasonu tatili için eve gelmeden önce birkaç film almıştım kendime."Ensemble,C'est Tout" adlı film ise bu hafta izlemek üzere seçtiğim film oldu.Türkçesi ile "Bir Aradayız Hepsi Bu" 2007 yılında Claude Berri tarafından çekilmiş bir Fransız filmi.Başrolde ise Amelie adlı filmle kendini hepimize sevdirmiş olan ve bana göre çok karakteristik bir yüze sahip olan Audrey Tautou oynuyor.
 
Film,gayet sade bir şekilde ilerliyor.Dört farklı insanın aynı çatı altında birleşmeleri ile gelişen olaylara şahit oluyoruz.Aynı zamanda filmin içinde çok hoş fotografik kareler de yer alıyor.Örneğin Camille Philibert'in evinde uyandığı sabah,yatağının kenarına Philibert tarafından iliştirilmiş çok hoş kırmızı terlikler giyer.
 
Güzel bir haftasonu sonu için tercih edilebilecek sade,güzel bir film.Bazı filmlerde abartılacak bir yan bulamazsınız işte bu film tam da öyle.Sıcak bir kahve eşliğinde,ince bir çarşafa sarınarak izlenilebilecek hoş bir yapım.Tavsiye edilir.

20 Eylül 2013 Cuma

İş Halleri

Hemen hemen yirmi gün oldu işime başlayalı.Kampüste bana verilen odada internetim yok ne yazık ki.Yalnızca öğretmenler odamızda var,orada da rahat kullanamıyorum.O yüzden epeydir yazamadım.Sanırım şu vınn denilen aletlerden almam gerekecek bir tane.

Yeni bir ortama girdiğimde çok zor adapte olabilen biriyim.İtiraf etmem gerekir ki ilk bir hafta oturup ağladım.Yapamayacağımı düşündüm,ciddi ciddi eve dönüş kararları aldım.Fakat giderek alışmaya başladım.Öğrencilerimi çok sevdiğimi fark ettim.Öğretmen arkadaşlara ve ortama da giderek alışmaya başladım.Tek eksiğim annemin yanımda olmayışı.Onu da hafta sonları telafi ediyoruz artık.Üç haftadan sonra sonunda evdeyim.

Çok sevimli altıncı sınıf öğrencilerim var.Elbette beni çok uğraştıranlar var lakin geçen üç haftada pek bir problem yaşamadık.Mesela çok sevdiğim ikiz öğrencilerim var.Biri bir hippi aynı zamanda da anarşist.Diğeri ise bir sosyalist.Pek çok farklı özelliğe sahip olan öğrencilerin içinde ben de kendimi dinamik ve renkli hissediyorum.Her gördükleri yerde bana sarılmaları,saatlerce ettiğimiz sohbetler,onların hayatlarına dokunuşum..Benim için çok keyifli şeyler bunlar.

Bu arada bağırmaktan dolayı ses tellerimde ve boğazımda oluşan problemleri es geçiyorum,yazının güzelliği gölgelenmesin.

Umarım bir aksilik yaşamam ve güzel bir yıl geçiririm.Bu aralar hakikaten mutlu hissediyorum.Hiç olmadığım kadar.

31 Ağustos 2013 Cumartesi

İstanbul















Evden her uzun ayrılışımın öncesinde sabaha kadar vakit geçiririm odamda,köşe bucak koklarım gitmeden her yanını odamın.Çok sevdiğim annemi,bahçemizi,çiçeklerimizi,bahçede beslediğim kedilerimi ve çocukluğumun geçtiği bu ahşap binanın her yanını..

Bu sefer mutlu bir ayrılış var benim için,yıllardır gidip geldiğim İstanbul'da son demlerimi yaşadığımı düşünürken şimdi uzun bir süreliğine tekrar gidiyorum.Bir iş ve yeni bir hayat için.İstanbul beni kendine nasıl bu kadar bağladı neler yaptı çözemiyorum.Bir o kadar yorulduğum bu şehri neden bu kadar seviyorum onu da bilmiyorum.

Tam da bu satırları yazarken aklım Birsen Tezer'in "İstanbul" isimli şarkısına gidiyor,mırıldanıyorum uzunca bir süre.Ne de güzel uyuyor yazıya,dahası ne de güzel anlatıyor İstanbul'u.

Beş dakikada bir motorunun acelesine inat
Biniyorum meçhule
Ardımda martılar telaş

Bırakıp gitmek var şimdi seni yarim
Dört yan ezan,vapur vapur boğaz

Gözlerin bu kadar mı
Bu kadar mı iki hüzün
Ellerin İstanbul,İstanbul ellerin bugün
Ellerin İstanbul,İstanbul hüzün bugün..

Mechanical Bull












Kings Of Leon,lise dönemimden beri takip ettiğim ve müzikal altyapılarını,iç dünyalarını sevdiğim ender gruplardan bir tanesi.Ve grubu sevmemdeki en büyük etkenlerden biri de elbette Caleb Followill.Sesi ve duruşu çok farklı bir adam.Bir de sanırım dünyadaki en güzel gülümseyen adamlardan biri.

Bildiğim kadarıyla "Mechanical Bull" adını verdikleri albümlerinin çıkış tarihi 24 Eylül.Albümden ilk single çalışmaları "Supersoaker" oldu bu yaz.Geçtiğimiz günlerde de ikinci single çalışmaları ile karşımıza çıktılar.Son şarkının adı ise "Wait For Me." Supersoaker adını verdikleri şarkıyı da çok beğenmekle birlikte itiraf etmeliyim ki Wait For Me bende daha güzel hisler uyandırdı.Özlediğim Kings Of Leon havasını tam da yansıtan bir şarkı olmuş.Yüreğime su serpildi diyebilirim.

Albüme az kala,bu iki güzel Kings Of Leon şarkısını dinlemeye devam.

30 Ağustos 2013 Cuma

Çok Küçüktüm

Sevgili "Karılıksız Karı" beni mimlemiş.Buraya link koymayı bilememe cehaletimden dolayı af dilerim,bir türlü öğrenemedim şu link koyma işini.Temamız,çocukken yaptığımız saçma davranışlarmış.Hemen aklıma evden kaçma maceram geldi,aktarmak isterim.

Daha önce annem ile babamın ben çok küçükken ayrıldığını ve annemle yaşadığımı söylemiştim.O zamanlar anaokuluna gidiyorum sanırım.Bekar bir öğretmen annemle evlenmek istiyormuş.Annem ile arkadaşları aracılığıyla tanışmışlar.Öğretmenin eşi o zamanlar yeni vefat etmiş ve öğretmen biyolojik olarak çocuk sahibi olamıyormuş.Hep bir oğlan çocuğu olsun istermiş.Annemle de anlaşmaya başlamışlar.Çok geçmeden annem bana bu konuyu güzel bir dille açtı.Seni de tanıştırmak istiyorum dedi.Ben annemin yanında bu durumu kabul edip çok mutlu olduğumu söyledim.Gelelim madalyonun öbür yüzüme.

Bir gün yan komşumuzun kızıyla konuşurken ona evden kaçacağımı söyledim.Neden diye sordu.Annemin evlenmek istediğini söyledim.Ama ben istemiyordum.Onun mutluluğuna mani olmadan evden kaçıp uzak diyarlara gidecektim.Uzak diyarlar dediğim de bizden yarım saatlik uzak bir kasabada yaşayan teyzemin yanı.Arkadaşım şüphelenmiş,hemen anneme benim kaçacağımı söylemiş.Olay sonunda çözüldü.

Annem beni karşısına alıp konuştu.Ben mutlu olmayacaksam asla evlenmeyeceğini söyledi.Ben de evleneceksen babamla tekrar evlen anne dedim.Çocukluk işte.Sonra öğrendim ki öğretmen çok iyi bir adammış.Heveslenip evinde bana bir oda hazırlamış,içine bilgisayar dahi almış.Annem red cevabı verince çok üzülmüş.

Hala aklımdadır,belki de bana abilik yapabilecek çok güzel bir adamı kaybettim,onu üzdüm.Annem de mutlu olacaktı belki.Bazen çocukluğumuza dönmek güzel gelir lakin bunun için kendimi pek affedemiyorum.Yaptığım en saçma çocukluk hareketiydi sanırım.Nihayetinde çocuktuk ama saçmaydı yine de işte.Umarım güzel bir hayatın ve güzel bir evladın olmuştur öğretmen..

27 Ağustos 2013 Salı

Yeni Bir İş

Umutsuzluğa kapıldığım,biraz da içime kapanmaya başladığım bir dönemde çok güzel bir haber ile kendime geldim.Neredeyse iki haftadır devam eden zorlu bir süreç sonunda,İstanbul'da güzel ve özel bir okula öğretmen olarak kabul edildiğim haberini aldım.Kendimi geliştirmek istediğim için gönlüm hep İstanbul'da kalmaktan yanaydı.Elbette arkadaşlarım,sevdiğim insanlar da orada.Nihayetinde önümüzdeki haftaya kadar belgelerimi toplayacağım ve sonra işbaşı. 

Güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyorum hayatım için,umarım geleceğim daha da güzel olur.Sanırım bugün dünyanın en mutlu insanlarından biri de benim.

Kanatlarının altında bana da yer açtığın için teşekkürler İstanbul,elini bırakmayacağım bundan sonra.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Chat Noir

Araştırdığım kadarıyla bu haşin bakışlı kedi,eski dönem Fransız kabarelerinden biri için afiş olarak tasarlanmış.Çizer hakkında kesin bir bilgi yok,tahminler söz konusu yalnızca.Yine araştırdığım kadarıyla özellikle Fransa'da pek meşhur olan bu kediyi çeşitli objelerin üzerinde görmek mümkünmüş misal kupalar,çıkartmalar,tişörtler..Kısaca bir Fransız simgesi.
.
Puzzle macerama başlamak üzereyken bir puzzle sitesinde görüp beğendim bu kediyi.Bir de arkadaşımın evinde afişi vardı.Doğrusu çerçeve üzerinde pek güzel duruyor.Ve hınzır kedi ile birlikte benim de puzzle maceram başlamış oldu.

Aslında ilk puzzle denemem yine bin parçadan oluşan ve orta zorlukta bir puzzle olarak bilinen Picasso'nun meşhur Guernica tablosuydu.Lakin küçük bir kısmını tamamladıktan sonra bitiremeyeceğimi anlayıp üzülerek pes ettim.Kedimiz için ise,bin parçadan oluşan kolay bir puzzle diyebilirim.Yarıya yakınını tamamladım.Bitirdikten sonra,elbette güzel bir çerçeveye girecek kara kedimiz.Sonra duvarlarımızdan birini süsler artık.

25 Ağustos 2013 Pazar

This Is Gospel


Panic!At The Disco,Miss Jackson'dan sonra ikinci single çalışmalarını da sevenleriyle paylaştı.Miss Jackson ile birlikte Panic'e tarzlarındaki değişiklik konusunda eleştiriler gelmişti.Ben de bu eleştirilere katılmakla birlikte parçanın objektif olarak değerlendirildiğinde çok güzel olduğunu söylemiştim albüm ile ilgi yazımda.Henüz albüm yayınlanmadığı için diğer parçalar hakkında bilgi sahibi değiliz.Lakin ikinci single This Is Gospel bence Miss Jackson'dan daha güzel ve başarılı olmuş.Elbette klibi de güzel.Yalnız Spencer Smith'i kliplerde daha fazla görebilsek fena olmaz diye düşünüyorum.Onun dışında Brendon'ın güzel yüzünü bol bol görmemizde hiçbir sakınca yok.

Evet,This Is Gospel da tam anlamıyla bir Panic! tarzında değil ama Miss Jackson kadar da farklı bir deneme değil.Alıştığımız Panic! havasını taşıyor bünyesinde az da olsa.Bunlar dışında bence gayet başarılı bir şarkı olmuş.

Yeni albüm için beklemedeyim,Brendon Urie'nin yani Panic!At The Disco'nun da yolunun çok açık olduğunu düşünüyorum.Onlar hep müzik yapsın,biz de dinleyelim.Bu arada Brendon Urie,hayatımdan hiç çıkma.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Yalnızlık Vakti

Kalbimde kocaman bir ağrı sanki yerinden çıkacakmış gibi.Bademciklerimle birlikte ağzımın içinde garip bir şişlik,gözlerim dolu.Hayatımdaki en değerli insanı,canımı uzun bir süreliğine yurt dışına yolladım.Hava limanında ona el sallarken dizlerim titredi.Gülüyordum,beni son kez gülerken görsün diye.

Birlikte gittiğimiz tüm yolu tek başıma döndüm.Oysa İstanbul'da çok nadir dışarıya adım atardım onsuz.Çok zor geldi,otobüste gözyaşlarımı tutmak zorunda kaldım.Eve varınca kapıyı kapatır kapatmaz ağlamaya başladım.

O sırada kapının önüne devamlı beslediğim tekir kedi yanaştı.Pencereye seyirttiğimde bana doğru baktığını gördüm.Elimde bir peynir kutusuyla yanına yanaştım,bir yandan bana sürtünürken bir yandan peynirlerini yedi.Sanki anlamış gibiydi,üzgün olduğumu.

Onu uğurlamadan önceki gece,kahvaltı yaptık.Gece kahvaltısı derler ya.Pişirdiğim sucuklu yumurtanın sucuğu bol tarafını ona verdim.Oralarda bulup yiyemez diye.Ardından bir demlik çay tükettik..Eve geldiğimde banyoda kullandığı peştemalı bahçedeki çamaşırlıkta unuttuğunu gördüm.Koklayıp valizime yerleştirdim.

Onunla birlikte İstanbul'a da veda etme vaktim gelmişti.Bir daha ne zaman İstanbul'a gidebilirim,gitme cesaretini bulabilirim bilmiyorum.Çünkü İstanbul demek o demek benim için.

İnsan yılların ardından sevdiğini uzun bir müddet görememeye ne kadar alışır bilemiyorum,hele ki benim gibi hüzünlü bir insan..Ama döneceğini biliyorum.Hava alanında onu gülümseyerek karşılayacağım anın hayalini kuruyorum şimdiden.Geri gelecek,yine birlikte olacağız.

11 Ağustos 2013 Pazar

Two Greedy Italians












Yemek tariflerini internet üzerinden alan biriyim,yemek programı falan takip etmem pek.Geçenlerde annemle kanalları karıştırırken bir programa rastladık ve adeta takılı kaldık.Hatta şimdi yeni bölümlerini heyecanla bekleyip,bizimkiler çıktı diyoruz.

Antonio Carluccio ve Gennaro Contaldo İtalya'da yetişmiş iki ünlü şefmiş efenim.Programlarının her bir bölümü İtalya'nın farklı bir yöresinde geçiyor.Tüm program boyunca İtalya'nın doğal güzelliklerine şahit olduğumuz gibi,iki muzip şefin çocukluklarına,eski İtalya'ya ve dahası pek çok farklı yemeğe de tanık oluyoruz.İkilinin doğal,birbirlerine karşı şakacı tutumları belki de programın en sevdiğim yanı.Bir yemek programından çok fonda çalan İtalyan müzikleri ve müthiş İtalya doğası ile adeta bir belgeselmiş hissi veriyor.Sanırım bizlere de bir yemek programı nasıl olur bunun dersini de epey güzel veriyorlar.

Eğer vaktiniz varsa Pazar günleri Bloomberg Ht kanalında saat 23:20'de yayınlanan bu güzel programı seyredin derim.

9 Ağustos 2013 Cuma

.

King And Lionheart


Madem bu aralar güzel şarkılardan gidiyoruz,o zaman Of Monsters And Men'e kulak vermek gerekir.O büyüleyici şarkılarından birinde ne de güzel anlatıyorlar sevgiyi,tam da ruh halimi.Yakında uğurlayacağım birini..

And as the world comes to an end 
I will be here to hold your hand
Cause you are my king and I'm your lionheart
A lionheart

8 Ağustos 2013 Perşembe

Da Vinci Şifresi

Tek yaz aktivitem kitap okumak diyebilirim.Yıllardır okumak istediğim ama bir türlü okuyamadığım bir kitap almıştım İstanbul'dan dönmeden.Anlaşılacağı üzere aldığım kitap "Da Vinci Şifresi." Bu konuda ilgimi çeken ilk hadise "Da Vinci's Demons" adlı dizi oldu.Yoksa bugüne kadar Leonardo'ya kişisel bir merakım yoktu.

Dizinin bölüm süresinin çok fazla olması,homoseksüel yönelimleri olan Leonardo'nun dizide oldukça heteroseksüel anlatılması olumsuz yönleri olsa da,güzel bir dizi olduğu kanaatindeyim.Belki de Bay Vinci'ye merakımı tetikleyen başlıca etmenler;cinsel yönelimi,kilise ile olan ilişkileri,kıvrak zekası,simya ile ilgilenmesi olabilir.

Pek polisiye seven biri değilimdir.Filmlerinden hiç hoşlanmam,bugüne kadar okuduğum ender polisiye kitaplar da Ahmet Ümit'ten Patasana ve Beyoğlu Rapsodisi,Agatha'dan da Doğu Ekspresinde Cinayet olmuştur.Lakin Da Vinci Şifresi'nin beni şaşkınlıklara sürükleyecek derecede başarılı bir kurgusu var.Dan Brown'ın ne kadar zeki bir yazar olduğunu anlamam için birkaç satır okumam yetti.Aynı zamanda bir romandan öte içinde doğa ile ilgili pek çok gizemli bilginin yer alması,Leonardo'yu daha yakından tanıyabilmemize imkan sağlayan niteliği de,onu farklı kılıyor.Kitap hızla akıp gidiyor,uykularım kaçıyor diyebilirim.Serüvene heyecanla devam ediyorum,tavsiye edilir.

6 Ağustos 2013 Salı

.

Somebody To Die For


Son zamanlarda sürekli dinlediğim bir şarkı var.Nasıl desem,uzun süredir bir şarkı içimi bu kadar ürpertip beni etkilememişti.Hayranlıkla takip ediyorum Hurts'ü.

Cause I don't need this life
I just need..
Somebody to die for
Somebody to cry for
When I'm lonely

Yaşadıkça ve yaş aldıkça her gün daha fazla öldüğümü hissediyorum.İnsan o zaman anlıyor.Gerçekten önemli olan tek bir şey var.Uğruna ölünecek bir sevgi,arkasından gerçekten ağlanabilecek biri.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Too Weird To Live,Too Rare To Die !


Panic!At The Disco yeni albümleri "Too Weird To Live,Too Rare To Die!" ile birlikte 8 Ekim'de müzik severlerin karşısına çıkacağını açıkladı geçtiğimiz günlerde.Benim için de güzel bir doğum günü hediyesi olacak yeni albümleri.İlk single ise "Miss Jackson" ismiyle yayınladı.Şarkıya yapılan yorumları incelediğimde grubun hayranlarının farklı görüşlerde olduğunu gördüm.En çok eleştiri ise Panic!At The Disco'nun tarzının değişmeye başladığı yönündeydi.Alıştığımız Panic! tarzından oldukça uzak bir şarkı olmuş,bunu ben de kabul ediyorum.Ancak tarafsız olarak baktığımda şarkıya asla kötü diyemem.Günlerdir dinliyorum,beğendiğimi itiraf etmem gerekir.Bunun dışında güzel de bir klip çekilmiş şarkıya.Son günlerde de Dream Tv'de oldukça sık dönmekte rastladığım kadarıyla.

Albümün tamamını dinlemeden Panic!'in tarzının değişip değişmediği hakkında bir yorum yapmanın doğru olmayacağını düşünüyorum.8 Ekim'i beklemek lazım,Miss Jackson biraz beklentilerin altında ve farklı da olsa,ben albümün tamamının böyle olmadığına inanıyorum.
Bekleyelim ve görelim o vakit.

30 Temmuz 2013 Salı

Saki



Tatildeydim nicedir,Ege kıyılarında minik bir kasabada.Sevdiklerimle.Kediler ve köpekler vardı kaldığımız yerde bir sürü.Aristo,Ciguli ve Boncuk.Sere serpe.Gökyüzü ise begonvillerle örtülü.Biraz olsun unutuyor insan derdini;kitaplara,denize ve güneşe kaptırıyor kendini.Bir yandan da güneşin ve denizin sessizliği alıp götürüyor sizi,sanki bir şeyler anlatmak istiyorlar.Konuşamamak,susmak zorunda kalmak ne kadar zor oysa.Ne büyük bir sabır.O yüzden hayranımdır güneşe ve denizlere.Ama hep dediğim gibi dağların yeri ayrıdır gönlümde,dağlara bakarak büyüyen içimde.

Sevdiklerimizle birlikte olabilmek sanırım en güzeli,mutlu olduğumuz yerde yaşayabilmek.Biraz özlem,sonrası ise iyilik güzellik.

Hüsnü Arkan'a gidiyor kulağım ister istemez bu yazıyla.Solo isimli albümünde "Saki" adında enfes bir şarkısı vardır kendisinin.Der ki o güzel ezgisinin arasında ;

Zaman bir yeşil dal gibi eğilirdi üstümüze
Saki,koparıp getir şu cennet meyvesini

Gidip uyandır arkadaşları,gelsinler yer aç masada
Sonrası iyilik güzellik Saki

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Juste Une Question D'Amour

Juste Une Question D'Amour,yönetmenliğini Christian Faure'nin yaptığı bir Fransız kanalı için 2000 yılında çekilmiş bir televizyon filmi.Bir televizyon filmi olmaktan çok öte,oldukça başarılı bir film.

Başrollerden biri olan Laurent karakterini Cyrille Thouvenin canlandırıyor.Laurent Ziraat Mühendisliği okuyan bir üniversite öğrencisi.Kuzeni,eşcinsel kimliğini ailesine açıkladıktan sonra ailesinin çok büyük bir tepkisiyle karşılaşıyor.Kuzeninin sevgilisi,ailesinin ona karşı bu sert tutumundan sonra moralinin yerine gelmesi için onu yurt dışına gönderiyor fakat orada bir hastalığa yakalanarak hayatını kaybediyor.Kuzeninin başına gelen üzücü olaylar Laurent'i derinden sarsıyor ve ailesine duyduğu öfkeyi artırıyor.

Kendisi de bir eşcinsel olan Laurent ailesinden çekindiği için bu durumu onlara açamıyor.Aynı evi paylaştığı kız arkadaşını ailesine sevgilisi olarak tanıtıyor ve üniversite okuduğu şehre döndüğünde ise kendi hayatına devam ediyor.

Cedric karakterini ise Stephan Guerin-Tillie canlandırıyor.Cedric Laurent'in okuduğu bölüme yeni gelen bir öğretim elemanı.Bir staj olayı sonrası Laurent kendisini Cedric'in yanında buluyor.Ve ikili arasında güzel bir aşk başlıyor.

Hikayenin devamını öğrenebilmek için izlemek gerek,bu tarz filmleri izledikten sonra hayata dair tek bir istekte bulunmaktan alıkoyamıyorum kendimi.Keşke herkes mutlu olduğu,istediği hayatı rahatça yaşayabilse.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

.

Bahçedeki Kurbağa 

Bir yanda memleketin hali için canım sıkılırken bir yanda da üst üste girdiğim sınavlar beni tükettiği için sıkkın canım.Tüm bu hengamede güzel şeyler olmadı değil.Evren,kedilere olan sevgimi biliyor,eve döndüğüm gün bahçemizde bir kedi doğum yapmış.Bir sarman ve kardeşi kömür karası.Yavruları bulduğumuzda anneleri yoktu yanlarında.Uzunca bir müddet onları korumaya aldık ve annelerinin gelmesini bekledik.Sonra annesi geldi ve yavrularını aldı.

Yeni konuğumuz ise bir kurbağa.Bizim bahçeye nereden düştüğü meçhul.Etrafımızda onca bahçeli ev varken neden bizim bahçe işte orası da meçhul.Bir kara kurbağası kendisi.Yeşilli sarılı,iri gözlü.İsim de bulduk ona.Vasfi.

Neden bizim bahçe diye sorarken bir cevap buldu içimdeki mistik hazine.Belki de dedim kendi kendime,senin kısmetin bu kurbağa.Tek yapman gereken inanmak.
Her gün bu acımasız dünyaya nasıl tahammül edebiliyorum diye düşünürken,bir kara kurbağası çaldı gönlümü.Uğur getir bana olur mu ? Hem bana hem de bu ülkede yaşayan iyi insanlara.Kötülere de siğil falan at işte.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

.

Denek Hayatım


   Gördüm,her yanda
   Kokla,bu ceset bu yüzüm ağlar kan içinde

   Ben sana söyledim
   Hepten ölürüm ben
   İnan
   Dönüşü yok bu hız seferi

   Bak bu tren devrilir
   Bağırır bu raylar
   O sahte o kart düzene

   Sakin

29 Haziran 2013 Cumartesi

Bablisok

Daha Ethemlerin yaralarını saramamışken Lice vurdu bir de yüreğimizi,dağladı ezdi geçti yine insanlığımızı.Medeni için çok üzgünüm,gözlerim dolu dolu,yüreğim dolu dolu.
Ceylan Önkol'u hatırlarsınız 14 yaşındaydı.2009 yılında karakoldan atılan havan topu mermisi ile parçalanmıştı minik bedeni,koyun otlatırken.Liceliydi minik Ceylan da.
Boğazım düğüm düğüm yine.
Yaşadığımız topraklarda ne de değersiz insan olmak,bir bedene sahip olmaktan ziyade bir ruha sahip olmak.Ceylanları hatırlamıyorsak,Medeni için gözyaşı dökmüyorsak,Ethemleri unutyorsak insanlığımızı sorgulama zamanı gelmiştir.
Dilerim ki yaşamınız boyunca,kaybettiğimiz tüm masum insanların vebali yakanızdan eksik olmasın,yüreğiniz yansın.

Hivron'un Bablisok adlı parçasını bilir misiniz ?

Derler ki güzel ezgilerinde ;

Rüzgar,
hüzünlerimin acısını
yakınlaştırıyor bana yine
gönlüm acılar nehri
hüznüm sen,sevincim sen
bazen gözlerin
bazen de rüzgarlar öldürüyor beni
...

Her geçen gün "insan" olarak ölüme yaklaşıyoruz,diplere iniyoruz.
Yüreğimde azıcık kalan,sıkışıp kalmış umut tanelerini yolluyorum Ceylan'a,Medeni'ye.
Biz unutmuyoruz sizi,unutmayacağız.

24 Haziran 2013 Pazartesi

Jiyan

İstanbul'dan döndüm.Tüm hayallerimle,tüm umutlarımla birlikte.Okul bitince eski hayatınıza geri dönüyorsunuz gibi sanki,üniversiteye başlamadan önceki yıllara.Minik şehrim,ne kadar yabancılaşmışım sana.Öyle alışmışım ki İstanbul'a,bir garip geldin bana.Kırılma,darılma.
Ne kadar birbirimize katlanırız bilmem ama gönlüm hep o mavili şehirde,sevdiklerimin yanında olmak istemekte.Sakın bana naz etme,kızma..

Yarın tekrar gidiyorum İstanbul'a.Bir iki günlüğüne.Bu sefer fakültemizin mezuniyeti var,diplomalarımız da dağıtılacakmış.Hepsi bahane benim için.Sevdiğimi görmeye gidiyorum.Çok zor,yılların ardından ona küçük çaplı bir veda etmek.Boğazım düğümlendi,o kalabalık otobüsün ardından beni uğurlarken gözlerim doldu.Ağlayamadım.
Bu hayatta bana verilen en büyük hediye benim için,gözüm gibi bakıyorum ona.

Bir de Ethem var.Yüreğimin içinde,can.
Ethem'in vebali yakanızı bırakmayacaktır,bir kez daha gördük ki bu ülkede insana verilen değer ayaklar altında,hukuk işlemez durumda.Unutmayacağız seni Ethem,unutturmayacağız.
Bir gün bu köhne ülke de özgürleşecek,adalet daha iyi işleyecek.Sana inanıyoruz Ethem,senin yüreğine inanıyoruz.Sen rahat uyu.
Can Ethem.
Can Mehmet.
Can Abdullah.

13 Haziran 2013 Perşembe

Train De Vie


Türkçesi ile "Hayat Treni" 1998 yapımı bir Fransız filmi.Yönetmenliğini ve senaristliğini Radu Mihailenau'nun yaptığı müzikleri ise Goran Bregoviç'e ait olan bir dönem filmi.
Nazi soykırımı başladığı sırada uzak bir köyde yaşayan bir grup Yahudi'nin kendi çabalarıyla bir tren yapıp Filistin'e gitme hikayelerini anlatan,yolda da Romanların Hindistan'a gitmek üzere kendilerine katılmasıyla seyreden güzel bir film.Yer yer Komünizme de göndermeler yapılmış,olaylar hem duygusal hem de eğlenceli bir dille anlatılmış.

Lional Abelanski'nin canlandırdığı ve filmin başrollerinden olan akıllı deli Schlomo'nun birkaç repliği beni çok etkiledi.

"Tanrı varmış yokmuş bunun ne önemi var ki ? Hiç kendinize sordunuz mu ? İnsanlık diye bir şey var mı yok mu diye ?
Tanrı insanoğlunu suretinden yaratmış.Ne güzel.Schlomo,Tanrı'nın resmi.Ama bu sözleri Tevrat'a kim yazmış ? İnsanoğlu,Tanrı değil ! İnsanoğlu bir şekilde kendisini Tanrı'nın yerine koymuş.Belki de böyle olmasını Tanrı'nın kendisini istemiştir.Ama insanın,Tanrı'nın oğlunun her şeyi yaşayarak öğrenmesine Tanrı karar vermiştir.İnsanoğlu korkularından kurtulmak için Tevrat'ı yazmış.Tanrı falan pek umurunda değilmiş.Tanrı'yı sevmesek de ona dua ederiz.Ya da daha ötesi,dünyevi varlığımıza yardım etmesi için ona yalvarırız.Tanrı bizim umurumuzda değil.Biz sadece kendimizi düşünüyoruz.Aslında soru Tanrı'nın var olup olmadığı değil."Ben var mıyım"? Soru bu.
"Ben!"

Scholomo'nun filmin sonunda söylediği güzel şarkı;

Köyüm köyüm güzel köyüm
Beni unutma güzel köyüm
Bir gün bir trene binip
Uzaklara gideceğim

Köyüm köyüm güzel köyüm
İnsan manzaralarını unutma
Beni hayata bağlayan şey bu
Ne delilikti ama
Ne harika bir delilik !

8 Haziran 2013 Cumartesi

Artık Bir Öğretmenim

Dün kendi bölümümüzde bir mezuniyet töreni gerçekleştirdik.Sunuculuk görevini de üstlenmemden mütevellit biraz heyecanlıydım sanırım.
Neticede bitti.
Muhtemelen birkaç gün sonra İstanbul'dan ayrılacağım.
Öğrenci olarak ayak bastığım İstanbul'dan artık bir öğretmen olarak ayrılıyorum.
Çok ilginç,kalp ağrıtan bir duygu.

Kocaman bir öğrencilik hayatının sonuna gelmiş bulunuyorum.Farkındayım ki asıl hayat ve mücadele bundan sonra başlıyor.Mezuniyetimin tadını çıkarmam gerekir lakin daha kpss durumunu atlatabilmiş değilim.Yani dinlenmek ne mümkün,illa ki bir zihin yorgunluğu.

Neyse bunlar önemli değil,önemli olan ben artık bir öğretmenim.
Şu andan itibaren nerede olacağım,ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok.
Temenni ediyorum ki beni bir yerlerde güzel bir gelecek bekliyordur.

İstanbul ne olur bırakma ellerimi,burada sevdiklerimle birlikte kalayım.
Bu sefer karşında güçsüz değilim.
Sen de unutma hayat,bu sefer ben de sana düşük notlar verebilirim !
Adam ol,akıllı ol.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Parkı İçin 2

Bugün yine oradaydık,günlerdir alanda olduğumuz için yazı yazmam da geçe kaldı.

Bildiğimiz üzere çok güzel bir kütüphane kuruldu Gezi Parkında.
Biz de destek maksatlı sahafa uğradık bugün gitmeden.Her birimiz birkaç kitap aldık,gidince ilk işimiz kitapları kütüphaneye teslim etmek oldu.Bir park düşünün ki herkes kitap okuyor.Ne kadar mutluluk verici öyle değil mi ? Kalabalık arasında dolaşırken elinde pankart olan genç biri çekti dikkatimizi.
Pankartının üzerinde şöyle yazıyordu : "Ben ateistim.Miraç Kandiliniz mübarek olsun.Tek istediğim yalnızca saygı."

Bugün kandil olması sebebi ile alanda "Çapulculara bedava" sesleriyle kandil simidi dağıtıldı,insanlar birbirlerinin kandilini de kutladı.

Ardından karnımız acıktı,elbette gideceğimiz ilk yer ücretsiz yemek dağıtılan alan oldu.
Sarmalardan tutun da böreklere,tatlılara ve içeceklere kadar her şey vardı.
Bir yer düşünün ki ücretsiz kitap alınabiliyor,ücretsiz yemek yeniyor,herkes birbirini selamlıyor,birbirine sarılıyor,hep bir elden çöp toplanıyor.

Bu ortamdan niçin korkuyorsunuz ki ?
Bana bunun cevabını verebilir misiniz ?

4 Haziran 2013 Salı

Gezi Parkı İçin

Önce kitap okuyorduk parkımızda.Herkesin ellerinde dergiler,kitaplar,gazeteler.Suratlarımızda bir tebessüm,aynı amaç için oradaydık,ağacımıza yeşilimize sahip çıkmak için.Sınav haftasında olan birçok öğrenci idik,ders çalıştık parkımızda.Ta ki durup dururken biber gazı sıkılana kadar.Siz bize öldürürcesine saldırıncaya kadar.
Bütün hafta yaralı arkadaşlarımızı kurtarmaya çalıştık.İlaçlar taşıdık,insanlık vazifelerimizi yerine getirdik.Parkta ücretsiz yemek dağıtan merkezler kurduk.Ücretsiz tıbbi malzeme dağıttık herkese.Bir bayram yeri ki sormayın,öyle güzel.Biber gazından gözü yanmış birini görünce elimizdeki yedek maskeleri verdik.Bir küçük görünce çıkardık yüzümüzdeki maskeleri verdik.Alan kalabalık,yanlışlıkla birine çarpınca gülümseyerek özür diledik.

Gazdan etkilenen arkadaşlara limon,sirke,talcid,maske ve süt taşıdık.

Ben bir emekli çocuğuyum,zor zahmet okuyorum.
Ayın başını cebimde iki kuruşla bekliyorum.
Hiç bir örgüte ya da kuruma bağlı da değilim.Yalnızca insanım.
Oradaydım,direndim ve gördüm.
İnsanlara tekme atan,itip kakan,küfürler savuran muktedir tarafı gördüm.
Gördükçe üzüldüm,ağladım.Nasıl bir ülkeyiz ki,insanımız yeşilini koruyor diye dövülüyoruz,horlanıyoruz daha doğrusu hiçe sayılıyoruz.
Nasıl bir demokrasidir ki muktedir insanını hiçe sayıyor ?

Yalnızca yeşilimize sahip çıkmadık,yıllardır uğradığımız zulme ve ayrımcılığa göğüs gerdik alanda.Gökkuşağı bayrakları da dalgalandı,tüm insanlar herkese kucak açtı.
Elbette istenmeyen şeyler oldu,tasvip etmediğimiz olaylar vücud buldu.

Pek çok arkadaşımdan da çirkin mesajlar aldım.
"Umarım orada kolun bacağın kırılır da geberirsin,gaz değil cop lazım sana."
Yalnızca bir tanesi.
Muktedirin kuvveti sizi bu kadar mı korkutuyor ?
İnsanlar bu mücadelede hayatlarından oldu.Hiç mi umurunuzda değil ?

Ben Kürt kardeşlerimle halay çektim,hiç tanımadığım insanların koluna girip gerçek kardeşliği tattım.Öyle güzel bir tadı var ki anlatamam.

Evet,biz aynı olabiliriz.Biz tüm farklılıklarımız ile birlikte bir olabiliriz,beraber olabiliriz.
Tüm bu insanlık direnişinin içinde "insan" olduğum için onurluyum,mutluyum ve umutluyum.

Eleştirmeyin güzel kardeşlerim,birleşin.Yalnızca birleşin.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Chris Grech ve 'Never Walk Away'


Bildiğimiz üzere belki de bilmediğimiz üzere 2013 Eurovision şarkı yarışmasında Malta'yı doktor Gianluca Bezzina temsil etti ve güzel şarkısı "Tomorrow" ile sekizinci sırada yer aldı.Ki bence Malta için güzel bir başarı bu,benim de favorilerimden biriydi geçen yazımda belirttiğim üzere.

Lakin şarkılar hakkında incelemeler yaparken Malta'nın ulusal finaline kadar gittim.Ulusal finalde yarışan ve maalesef beşinci sırada yer alan "Never Walk Away" diye bir şarkı var.Chris Grech adında muhteşem sesli bir adam söylüyor şarkıyı.

Günlerdir bu şarkıyı dinliyorum.
Evet 'Tomorrow'u çok sevmiştim ancak "Never Walk Away" ondan çok daha iyi bir şarkı bana göre.
Dilerdim ki o katılsın yarışmaya.
Yine de olsun önemi yok,aradım ve buldum.
Takip etmek lazım Chris Grech'i.

28 Mayıs 2013 Salı

Fang Ailesi


Fang Ailesi sizi şaşırtabilir.Her an herhangi yırtık bir dondan çıkabilirler,üstelik yalnız da değiller.Yanlarında çocukları A ve B var.Birbirlerine düşkün iki kardeş.Sürekli ailelerinin sanatsal performanslarına konu olan iki etkin madde aslında.Çözücü,tuz ruhu gibi bir nevi.
Çocuk A Hollywood'da tutunmaya çalışan bir aktris.En son memeleri ortada sette gezerken fotoğraflanıyor,gerisi ise tam bir macera.Çocuk B ise kitap yazıyor,bir çeşit yazar.

Belki de şöyle bir ikilem anlatılıyor kitapta.Ailelerimize ne kadar bağımlıyız,onlar olmadan da ayaklarımız üstünde durabilir miyiz ? Aile olmak demek,çocuk olmak demek bağımlı bir hayat demek mi ? Yoksa kendi hayatımızı özgürce seçebilsek kötü de olsa o hayatı yaşayabilsek fena olmaz mıydı ?

Fangler bildiğiniz sanatçılardan değiller,sanatı çoğumuzun algıladığı gibi algılamıyorlar.Onlara göre sanat gerçek olmalı,ne dediğimi anlatmam pek mümkün değil.Kitabı okumak lazım efendim.

Ben de Aslı Tohumcu'nun Radikal'deki bir yazısını okuduktan sonra aldım kitabı.

Kitap Domingo Yayınevinden çıkmış.Yazarı ise Kevin Wilson.
Okuyunuz.

"Şimdi suratına bir tane çaksam sanat diyebilir miyim buna ?"

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Esmeray ve Pınar Selek


24 Mayıs Cuma akşamı hep birlikte Tütün Deposundaydık.Esmeray,Sokak Sanatları Atölyesi günlerinden,Pınar Selek ile tanışıklığından ve Pınar Selek'in aslında hepimizin hayatına nasıl dokunduğundan bahsetmek üzere oyunu "Bizim Atölye" ile sahnedeydi.

Atölyenin pek çok insanı bir araya getirişinden,kendi emekleri ile ürettikleri sanatsal yaratım sürecinden,birlikte geçirdikleri günlere dair acı tatlı hatıralara kadar pek çok güzel detay vardı gösteride.

Elbette güldük lakin yeri geldi hüzünlendik.Pınar Selek,başta Esmeray olmak üzere onca insanın hayatına nasıl çıkarsız dokunabilmiş biraz da şaşırdık.Böyle güzel bir insanı nasıl kaybetmeyi göze alabildik biz ?

Nasıl oldu da Pınar Selek'i tanımaz,bilmez ve duymaz olduk ?

Gösterinin ardından bir de minik bir söyleşi gerçekleştirdik hep birlikte.Esmeray gayet samimi bir şekilde anlattı,dinledik,sorduk.İstedik ki daha fazla yerden talep gelsin,Esmeray'ı ve güzel gösterisini daha fazla insan izleyebilsin.

Böyle değerli bir çalışmayı bizlere sunan Esmeray'a gönülden teşekkür ederim.
Pınar Selek'i,Esmeray'ın tabiriyle Pınarcığı asla yalnız bırakmayacağız.
Bu hukuksuzluk elbet sona erecek.