andre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
andre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2023 Perşembe

Andre Maurois - İklimler

"Çok güzel anılar hüzünlüdür her zaman. Geçici olduklarını duyar insan, durdurmak ister, bir şey gelmez elinden". 

"Mutluluk, kaygı içinde bir duraklamadır".

Bugün bir romandan bahsetmek istiyorum. Az önce okumayı bitirdim. Tüm gün okudum, metnin başından hiç ayrılmak istemedim. Balkondaki yerimi alıp, bu sıcak yaz akşamında, bu özel metin hakkında birkaç şey söylemek istedim. 

"Birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı. Özür dilerim ama pişman değilim". 

1900'lü yılların başları, Fransa. Bir aşk öyküsü görünümlü olan ama aşkın yalnızca bir imge olarak kullanıldığı aslında aşk dışında her şeyi anlatan çok fazla metin yoktur. İklimler, bunlardan biri. Genç bir adam, genç bir kadına rastlıyor. Genç kadın çok güzel, oldukça uçarı görünüyor, çocuksu aynı zamanda, hayatın gizli hazlarının peşinde koşar görünen bir yapısı var, ilkbahar çiçekleri gibi renkli ve neşeli, sözcüklerinin tamamını bir mantığa oturtmak mümkün değil, yalnızca güneşli bir günde esen tatlı bir rüzgarın esintisine kapılmış gibi, beyaz elbisesi ile güne aydınlık bir soluk katıyor. Genç adam etkileniyor, onun varlığının yanında kendini iyi hissediyor, hayalindeki "kraliçeyi" bulduğunu düşünüyor, o olduğundan emin oluyor, geçirilen güzel günlerin ardından bir evlilik geliyor. Kadının güzelliği adamda kuşku ile karışık bir kıskançlık oluşturuyor. Fakat kadına karşı o kadar büyük bir zaafı var ki, öfkesi hemen diniveriyor, kadın gülümsüyor, umursamıyor, özgürlüğünü, evliliğin getirdiği kurallar bütününe yeğ görüyor. Tıpkı Anna Karenina gibi, aşkın ve tutkunun sonsuz olmadığını biliyor ama bir yandan da aşkı ve tutkuyu yakaladığı yerde, toplumun, kutsal saydıklarımızın beklentilerine boyun eğmemeyi tercih ediyor. Kısacası yaşamayı seçiyor, dolu dolu. Hayatın geçiciliğinin farkında, sonun farkında. Ve kadın günün birinde gidiyor. Ve kadın yine günün birinde intihar ediyor. O çelimsiz nehir, nihayetinde denizine kavuşuyor. 

"İnsan karşısındakinin tüm yaşamını durmamacasına yenilenen bir zenginlikle doldurmasını bilmiyorsa, sevilen varlığı kendimize bağlamamız için büyük bir aşk yetmez".

Metnin ikinci yarısını ise adamın yeni eşi kaleme alıyor. Bu sefer onu çok seven, kıskanan ve eşini her şeyin üstünde tutmaya çabalayan, sadık bir kadın beliriyor adamın hayatında. Fakat adamın gönül yorgunluğu, ilk kadına olan aşkı baskın çıkıyor. Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, yeni atılan adımlar iki kişiden oluşan bu paylaşım biçiminin getirmesi beklenen neşeyi, tazeliği ve canlılığı alıp yok oluyor. Kırılan parçalar yeniden bir araya gelmiyor. Adam da bir süre sonra bir hastalığın pençesinden kurtulamıyor ve hayata veda ediyor. 

"Sonsuz olanı buradan başka yerde ararız her zaman; her zaman, varlığın bakışını şimdiki durumdan ve şimdiki görünüşten başka şeye yöneltiriz; ya da, sanki her an ölmek ve yeniden yaşamak değilmiş gibi, ölümü bekleriz. Her an yeni bir yaşam sunulur bize. Bugün, şimdi, hemen, tutabileceğimiz tek şey budur".

Öyle ya, sevilmek güzel şeydir. Kanımca, sevebilmek, sevilmekten de güzeldir. Sevebilme yetisine sahip olan, dünyayı ve sevdiğini tüm kusurları ile kucaklar. Sevilen, çoğu zaman çokça sevildiğinin farkındadır. Bu farkındalık çoğu zaman, sevilenin de kendisinin sevebileceği başka bir sevilen bulma arzusu ile sonuçlanır. Tıpkı Odile'in yaptığı gibi. Ama onu suçlayamayız. Çünkü o aşkın, tutkunun ve hazzın geçiciliğinin farkındadır. Bunları, kendinden yükseğe koymaz bilakis bunların kendinden bir parça olduklarını düşünür. Arar, yaşar ve sonra yeni bir yolculuğa çıkar. Ta ki, sevebilen olmanın verdiği yüce gönüllülüğü keşfedene kadar. Mevsimler geçer, iklimler değişir, bedenler toprağa karışır lakin seven ve sevilen arasındaki ilişki oracıkta olduğu yerde yaşamaya devam eder, seven ve sevilenden bağımsız olarak. 

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Andre Gide: Isabelle

Nobel Edebiyat Ödüllü Fransız yazar ve entelektüel Andre Gide'nin romanı "Isabelle", dağılan bir ailenin hayat hikayesini anlatıyor. Eski bir şato, Fransız kırsallarında yaşayan Floche ve Saint-Aureol ailesi, genç bir doktora öğrencisi Mösyö Lacase, mazisi epey karanlık olan evin kızı Isabelle ve yetişkinler arasında kendini tanımaya çalışan, yalnız bir çocuk Casimir...

Doktora tezi için Quartforche Şatosuna giden Mösyö Lacase'yi gizemli hadiseler beklemektedir. Haklarında hiçbir şey bilmediği Floche ve Saint-Aureol ailesi ile ilgili pek çok gizli gerçeği öğrenecektir. Isabelle ise onun için bir merak ve hayranlık ikonasıdır adeta. Hiç görmemesine rağmen, Isabelle bir sır perdesidir ve Mösyö Lacase bir an evvel bu sır perdesini aralamak istemektedir. Sır perdesi aralandıktan sonra Mösyö Lacase'nin hissettikleri bir anda sönüp gider, bu bana Metin Erksan'ın güzel filmi "Sevmek Zamanı"nı hatırlattı. 

Yalnızca fotoğraflarına baktığımız, hissettiğimiz ve sürekli tahayyül ettiğimiz sevdalarımızın baş kişileri, belki de biz onları somut olarak tanımadan evvel daha güzeller. Tanımadan hissettiğimiz duygular daha temiz, bu daha temiz olma halleri ile belki de daha değerliler. Çünkü zihnimizde tasavvur ettiğimiz, her hecesini ayrı ayrı betimleyip incilerle süslediğimiz sevdiceklerimiz, gerçekte çok farklı insanlar olabilmekteler. Henüz tanımıyor olmak ve tanımış olmak arasında geçen zaman diliminin gerçek aşk olduğuna inanıyorum. Tanıdığınız an sönen bir yıldız, tanımadan evvel tüm gücüyle parlayan bir yıldız... Her ikisi de aynı yıldız, arada geçen zaman dilimi ise bir gökyüzü, güneş kadar berrak, sade ve narin lakin çok kısa. 

Mösyö Lacase karakteri çok iyi işlenmiş Gide tarafından, sanırım "Isabelle" en sevdiğim kitaplar listesinde önemli bir yere yerleşti. Hikaye, karakterler, kasvetli bir şato, aşk, hayal kırıklıkları ve en önemlisi yazarın duyguları en naif bir biçimde ifade etme yeteneği. Kitabı bitirdikten sonra şunu söyledim kendime: "İyi ki kitaplar var."

Selam olsun sana sevgili Mösyö Lacase. 

25 Nisan 2016 Pazartesi

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Franz'ın Düşünceleri Üzerine Düşünceler















"Öte yandan Franz, yaşamının özel ve kamusal olarak ikiye bölünmesinin bütün yalanların kaynağı olduğuna emindi; kişi özel yaşamında başka bir şeydi, başkalarıyla birlikteyken bambaşka bir şey. Franz için gerçek yaşamak, özel ile kamusal arasındaki engelleri yıkmak demekti."

Bu çok önemli bir nokta. Milan Kundera "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliğinde" 'gerçek yaşamak' denilen bir kavramdan bahsediyor. Nedir 'gerçek yaşamak' ? 

Çoğu zaman bu dünyaya ait olmadığımı düşünüyorum. Bu mutsuz olduğum, karamsar olduğum anlamına gelmiyor. Bir şeyler eksik, tarif edemiyorum. Bu his, tarif edilemeyen ve somutlaştırılamayan türden bir his. Burası bana göre değil sanki. Bu insanlar bana göre değil. Farklı bir dürtü var içimde, insanların birbirleri ile olan ilişkilerindeki samimiyetsizliği gördükçe daha fazla uzaklaşıyorum bu dünyadan. Kendi kabuğuma çekildiğim zaman güvende hissediyorum. Günlerce dışarı çıkmamak, sadece okumak, sessizliği ve kendimi dinlemek, insanlarla yalandan ilişki kurmamak... İşte ancak bu zaman dilimlerinde gerçeği yaşıyorum ben. Tıpkı Franz'ın bahsettiği gibi. Çünkü beni kimsenin görmediğini bildiğim zamanlarda rahat hissediyorum. Ancak bu zamanlarda kendim oluyorum. 

Nasıl mı? Çok basit örneklerle açıklamak isterim. Evde tek başıma olduğum zamanlar: donumla dolaşmaktan utanmıyorum, hafiften büyümeye başlayan göbeğimi aynada izlemekten utanmıyorum, saçlarımın kenarına düşen aklara bakmaktan utanmıyorum, tuvaletten çıkınca ellerimi yıkamamaktan utanmıyorum, tuvalet kapısı açıkken tuvaletimi yapmaktan utanmıyorum, mastürbasyon yapmaktan utanmıyorum. Vesaire vesaire....

Peki kamusal yaşamda ve özel yaşamda nasıl aynı olabiliriz? Bu samimiyetsizlik nasıl kalkar ortadan? 

"Andre Breton'un içini herkesin görebileceği ve sır namına bir şey barındırmayan camdan bir evde yaşamanın arzulanırlığı üzerine söylediklerini dilinden düşürmezdi Franz."

Kim bilir belki de Andre Breton haklıdır, böyle yapmak gerekir. Ya da dışsal ve içsel gerçekliğimizi çiftleştirmek gerekir ki yek vücut olsun. O çiftleşme anı hiç bitmesin ve bu sonsuza kadar sürsün. Ancak her türlü gerçeğimiz birbiri içerisine geçtiğinde gerçeği yaşayabileceğiz. 

23 Aralık 2013 Pazartesi

Anksiyete ve Kaygı



















Bir önceki yazımda hazır ölüm anksiyetesinden bahsetmişken bu yazımda da geçenlerde okuduğum bir kitabı ele almak istiyorum.Fransız yazar Andre Le Gall'ın kitabının ismi "Anksiyete ve Kaygı." Kitap Dost Yayınları Kültür Kitaplığından çıkmış,cep kitabı diyebileceğimiz boyutlarda ve fiyat olarak da gayet uygun.Türkçesi ise İsmail Yerguz'a ait.Esere bir kitap mağazasının psikoloji bölümünde rastladım.Kaygı düzeyimin yüksekliği konusunda birtakım sıkıntılar yaşadığım için kitabı alıp okuma gereği duydum.

Yazar,kitapta önce kavram ayrımından bahsediyor.Yani anksiyete ve kaygı kavramları arasındaki temel ayrıma değiniyor.Ardından anksiyete ve kaygıyı farklı dallara ayırıyor,tek tek onlardan da bahsediyor.Mesela öğretmenler için fayadalı olabilecek bölümler de var kitabın içinde.Onlardan biri de okul kaygısı.Kişisel olarak da kendi kaygılarınız hakkında temel teşkil edebilecek bilgileri öğrenebileceğiniz bir kitap.Bazı yerlerinde literatürel bir dil kullanılsa da genel olarak herkesin okuyup anlayabileceği,anksiyete ve kaygıya dair bilgi sahibi olabileceği bir eser.

Dost Yayınları Kültür Kitaplığında pek çok alanda bilgi sahibi olabileceğiniz minik minik kitaplar var.Alıp okumakta fayda olduğunu düşünüyorum.İnternet ortamında güvenirliği olmayan,zihin bulanıklığına sebep pek çok bilgiyi harmanlamak yerine;böylesi kitapları okumak çok daha faydalı olur diye düşünüyorum.