yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2018 Perşembe

Korsan Çıkmazı II


Korsan Çıkmazı
"İstanbul'un ortasında, bir pansiyon odasının dört duvarı arasında geçen uzun geceler. Oturup memleketi düşünüyorum. Herkes bana karşı. Neden? Sudan bir sebep, örneğin şu kadının boşa gitmiş gençliği, örneğin istenmeyen amcamın oğlunun aşağılık duygusu vs., benim dürüst, iyi, temiz hayatımda yıkıcı olabiliyor. Ters anlaşılmış bir olay, insanların küçük hırsları... Sonunda sormaktan vazgeçiyor insan. Böyle. Yıkılmamak gerek. Kaçmamak, kaybolmamak. Eh, işte bu. İyi niyetimden adam olmak kaygımdan başka tutar yerim yok. Hepimiz iyi çocuklarız. Ne var ki, eski tekne yeni hamura dar geliyor."

Nezihe Meriç

10 Ekim 2017 Salı

Byung-Chul Han: Şeffaflık Toplumu


şeffaflık toplumu ile ilgili görsel sonucu
Bu yıl okuduğum en iyi kitap Metis Yayınevinden çıkan "Cahil Hoca" isimli kitaptı. Bir diğer en iyi ise kesinlikle "Şeffaflık Toplumu" oldu benim için. Metis'e sevgiler, saygılar olsun. 

"Sergi değeri her şeyden önce güzel görünüşe bağlıdır. Sergileme zorlaması böylelikle güzellik ve dinçlik (Fitness) zorlamasını ortaya çıkarır. Operasyon Güzellik sergilenme düzeyini en yüksek düzeye getirmeyi hedefler. Günümüzün örnek kişileri içsel değerleri değil, gerekirse zora başvurularak uyulmaya çalışılan dışsal ölçüleri sunar. Sergileme zorlaması görünür olanın ve dışsalın mutlaklaştırılmasına yol açar. Görünmez olan, hiçbir sergi değeri, hiçbir ilgi yaratmadığı için, yoktur."

Yani sergilemiyorsanız yoksunuz, istediğiniz kadar tepinin, bağırın, çağırın. Şeffaflık toplumunun bir parçası değilseniz, örneğin sosyal medya hesaplarınız yoksa insanlar artık sizin gerçek varlıklarınızı sorgulamamaya başlıyorlar. Hatta sosyal medya hesaplarımı kapattığımdan beri birkaç arkadaşımdan, "ne oldu, iyi misin, her şey yolunda" mı minvalinde sorular aldım. Bu ne demek? Eğer sosyal medyada varsanız reelde de varsınız, yoksanız sizin varlığınızın diğerleri için bir ehemmiyeti kalmıyor.

Sosyal medyada insanlar çoğu zaman birilerine gönderme yapıyorlar. Üzüldükleri ya da kızdıkları durumlarda karşı tarafın bu mesajı göreceğini düşünüyorlar. İşe bakın, hem de sosyal medya üzerinden. Gerçek hayattaki iletişimin yerini sosyal medyanın büyük bir hızla aldığı gerçek. Bu yüzden "Şeffalık Toplumu" adlı eserde sosyal medyadaki kimliklerimiz üzerinden yapılan tartışmalar beni çok etkiledi. Like/dislike, kimi zaman sadece like, bu bu kadar basit. 

10 Ağustos 2017 Perşembe

Füruzan: Kuşatma


füruzan kuşatma ile ilgili görsel sonucu
"Artık içgüdülerimizi zorlamanın yersizliğini öğrendik. Freud bizi uyardı. Batı'daki çıplaklığı, kendini gösterme eğilimini görmüyor musun? Yakında bakarak cinsel doygunluğun yolunu bulacak dünya. Kalabalıklar, geniş alanlarda, toplanıp pornografinin çoşturucu etselliğini tadacak. Eti çoğaltıp, eğriltip, çarpıtıp deneyeceğiz bitirinceye dek. Etler, beyinsiz, yaşamasız, anısız, bacak araları gergin, atıp duran etler, çoşkunun doruğundan düşüp düşüp yeniden tırmanacak."

Yine basık bir Ağustos gecesi. İstanbul insanı bunaltan bir ağırlıktan ibaret bu aralar. Aklımda dönenip duran endişeler, sonuna gelemediğim yol ayrımları. Muallak ve muğlak bir takım hadiseler derken elimde yine Füruzan. Bu kez "Kuşatma" isimli öykü kitabı ile. 

Yaz seçkim diye söyleyip duruyorum ama artık sayma işine bir son versem iyi olacak. Bir bakayım, sanıyorum on dördüncü kitabım olmuş. Hoş, iş saymak eyleminde değil ya önemli olan aldıklarım ve biriktirdiklerim. Duygular misal. 

Öykülerin hepsi 1971 tarihli. Toplamda da beş adet öykü yer alıyor bu kitapta. Füruzan uzun öyküler yazıyor genelde. 

"Tokat Bir Bağ İçinde" oldukça çarpıcı bir öyküydü. Esasen öykünün alt metinlerinde günümüz Türkiye'sini gördüm. Neredeyse bazı konularda hiç yol alamamışız gibi. Ürperdim. Bakınız yukarıdaki alıntı bu öyküden. 

Füruzan eserlerinde kadınları çok iyi işliyor. Erkek kahraman ile başlayan hikayelerinin içinden bile muhakkak bir kadın kahraman selam veriyor. Sonra kendinizi kadın kahramanın etrafında büyük bir duygu salınımı içinde buluveriyorsunuz. İşte bunu çok seviyorum. Bir de kız çocukları var tabii hemen öte yanda. Onların duyguları, hikayelerdeki yerleri de beni etkiliyor. Bu yüzden sanırım yazar olarak Füruzan ismi bende kadınları çağrıştırıyor. Kadın meselelerini aktarırken erkeği yermeyi kendine şiar edinmiyor Füruzan. Öyle bir anlatımı var ki, öyküye konuk olan ve kadını değersizleştirmeye çalışan erkek karakteri okur olarak şıp diye tespit edip yeri geldiği zaman yargılayabiliyorsunuz. Bu da muazzam bir anlatım biçimi demek bana kalırsa. Mesela "Redife'ye Güzelleme" adlı öyküsünde tam da bahsettiğim noktayı görebilmek mümkün. Karısını dövdüğü için İsmail Usta ile yüzleşen bir koca vardır, kocaman bir adam. Okurken siz ona kızacakken bir bakmışsınız o zaten kendini yargılamış ve kendi hükmünü vermiş. İçini boşaltmış. 

Saat epey geç oldu, sanırım benim için uyku vakti geliyor. Bir sonraki kitabım yine Füruzan'dan olacak, "Gecenin Öteki Yüzü" ile devam edeceğiz külliyata. Gecelerimizin yüzümüzü sakladığı bir başka zaman diliminde görüşmek üzere. 

8 Ağustos 2017 Salı

Füruzan: Benim Sinemalarım


füruzan benim sinemalarım ile ilgili görsel sonucu
"Ben yarın gittiğimde peki söylerim nine, öğretmene dedi. Bugün paramızın yettiğince palto gibi bir şey alalım? Giydiğimde ısıtmasa da herkes paltom var sansın. Yengem bana nasıl olsa yün yelek örecekmiş. Bu kış artık paltom var sansınlar istiyorum. Kara önlük de alalım. Ha nineceğim? Vallahi dediklerini diyeceğim bir bir öğretmene."

Yaz seçkimin on üçüncü kitabı Füruzan'ın "Benim Sinemalarım" aldı öykü kitabı oldu. Yukarıda alıntı yaptığım kısım ise yazarın "Temizlik Kolu" aldı öyküsünden. Yoksulluğu dile getirmek zordur, üstelik edebiyat söz konusu ise. Aleni ve basit bir yoksulluk tanımından öte duygu ile anlatmak gerekir diye düşünüyorum. Füruzan tam olarak bunu yapıyor. Toplumun bir kısmını anlatırken diğer kısmını yarıda bırakmıyor, geniş bir çemberi var ve buna mukabil geniş bir anlatım biçimi de. 

Kitaba ismini veren "Benim Sinemalarım" adlı öykü 1990 yılında Füruzan'ın ve Gülsün Karamustafa'nın yönetmenliğinde sinema filmine de çekilmiş. Eğer edinebilirsem filmi izlemeyi çok istiyorum. 

Ağustos ayını Füruzan külliyatına ayırdım. Bu aralar kendisinin röportajlarını da bulup okumaya çalışıyorum internet üzerinden. Çok farklı bir bağım var kendisiyle, yazınıyla. Kendimi yersiz yurtsuz hissettiğim zaman dilimlerinde sığındığım bir yazar. Öyle olmaya da devam edecek.  

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Füruzan: Sevda Dolu Bir Yaz


Sevda Dolu Bir Yaz

"Sevda Dolu Bir Yaz" adlı öyküden;

"Baban yok.

O da seni görmeyi beklemedi.
Büyükler niçin böyle yaparlar anlayamıyorum. 
Hem çocuk sahibi olabilecek kadar onları severler, hem de terk ederler."



Yaz seçkimin on ikinci kitabında Füruzan dostluk etti bana. Kendisini tanımam "Parasız Yatılı" adlı eseri ile olmuştu. Kitabımı bir öğretmen arkadaşıma vermiştim ne yazık ki geri gelmedi, uzun süre bekledim gelmesini. Okuduğum ilk Füruzan kitabıydı, güzel notlar almıştım içine. Verdiği kitapları da geri isteyebilen bir değilim. Bugün Füruzan'ın birkaç eserini daha almaya gittim ve yeni bir "Parasız Yatılı" daha aldım. Sanırım onu kimseye veremeyeceğim. 

"Sevda Dolu Bir Yaz" bir öykü kitabı. Okuduğum ikinci Füruzan eseri. Yeri doldurulamayacak bir yazar benim için. Kendisini tanımlamaya kalkıştığımda zorlanmakla birlikte "sıcacık" kelimesi çıkıyor dudaklarımın arasından. Anlattığı aile ve insan öyküleri öyle sıcak ki, yeri geliyor yoksulluğu hissediyorsunuz. Tüm o yoksulluk mücadelesi içinde yaşamlarını sürdüren lavanta kokulu kadınlar, badem bıyıklı erkekler, eski İstanbul ve annelerimizin çocukluğu... Hepsi bir arada, bir sürü duygunun içinde bir yerlerde saklı. 

Soba yanan evler, kagir binaların uğultusu, apartmanların çok katlı yalnızlıkları ve silinmeyen anılar. Hepsi Füruzan'ın yazınında bir araya geliyor. Sıcacık, dopdolu bir kitaptı. İstanbul'a uzanan uzun bir yolculukta bitti. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Yusuf Atılgan: Bütün Öyküleri


yusuf atılgan bütün öyküleri ile ilgili görsel sonucu
"Ne güzel kurşun, di mi? dedi Korkut. 
Sarıbaş yan gözle bakıyordu kurşuna.
Uzan da alıver istersen, dedi.
Korkut elini uzattı, aldı. Sıcaktı. Ağzına götürdü, ısırdı. Dört dişinin izi kaldı üstünde. Bu yumuşak, zararsız nesne mi öldürecekti sarıasmayı, karamekeyi, gökçeliyi, alaca cereni, insanı?"

Yaz seçkimin onuncu kitabında yine Yusuf Atılgan eşlik etti bana. Bu sefer öyküleri ile. Kitabın sonunda iki de masalı var kendisinin. Hem küçüklere hem büyüklere masallar. Korkut'a masal ve Ceren'e masal. 

Yusuf Atılgan'ın dili öykülerinde de tıpkı romanlarındaki gibi. İşlediği konular benzer, öyküleri yük, gam ve his dolu desem yanılmam. Tasasız taşranın delişmen insanları. Samimiyeti buradan geliyor belki de, olduğu gibi içimize nüfuz etmesinden. Eğri büğrü yollarda ve zamanlarda yaşanan gerçeklik. Olduğu gibi hem de, ziyansız. Yusuf Atılgan'ın bu taşra ve gerçeklik bileşimi kokusunu bir tek Hasan Ali Toptaş'ta alabiliyorum. İç döndüren zamanlar, aynalar ve kır atlar. 

Sıradaki kitap Aylak Adam. Onu da okuduktan sonra Yusuf Atılgan külliyatını bitirmiş olacağım. Pek güzel olacak. Şimdi birkaç gün yaz tatili ve deniz molası veriyorum. Döndüğüm gibi edebiyat maceram devam edecek. 

31 Ekim 2016 Pazartesi

Christopher Isherwood: Prater'in Menekşesi

"Ama eğer bu benimse, gerçekten içimdeyse... O zaman... İşte o zaman... Ve bu anda, ama çok silik, çok uzak, bulutların arasındaki dağlarda zar zor seçilen bir keçi yolu gibi, bir şey daha görüyorum: Güvene giden bir yol. Korkunun, yalnızlığın olmadığı, J.'ye, K.'ye, L.'ye, M.'ye ihtiyaç duymadığım bir yere gidiyor. Bir saniyeliğine görüyorum. Hatta bir anlığına çok net görünüyor. Sonra bulutlar kapanıyor, zirvenin acımasız soğuğu yüzünden donmuş buzulun soluğunu yanağımda hissediyorum. "Yok," diyorum kendi kendime, "bunu asla yapamam. Tanıdığım korkuyu, bildiğim yalnızlığı tercih ederim... Diğer yolu seçmek, kendimi kaybetmek demek. Artık bir kişi olmayacağım demek. Artık Isherwood olmayacağım. Yok hayır. Bu, bombalardan bile korkunç. Sevgilim olmamasından bile korkunç, bununla asla yüzleşemem."

Christopher Isherwood, en sevdiğim yazar. Sevdiğim pek çok yazar olmasına rağmen, en sevdiğim yazar olarak direkt aklıma onun isminin gelmesinin bazı sebepleri var. Genelde insanlar sohbetleriniz sırasında en sevdiğiniz yazarın ismini sormazlar, lakin bir gün biri soracak diye kendi içimde hep onun ismini cevap olarak tekrarlıyorum. Okuyan birinin, en sevdiği yazar olarak tek bir ismi belirlemesi durumunu da çok doğru bulmuyorum fakat kalbim yine renkli kokulu rayihalar arasından onun ismini sesleniyor. 

Kendisi ile tanışmam epey zaman oluyor. Lise yıllarımda gittiğim büyük şehirlerin birinden "Hoşçakal Berlin" isimli kitabını alıp okumamışım. Yıllar sonra üniversite dönemimde rafından çıkarıp okuduğumda çok etkilendim. Ardından "Tek Başına Bir Adam Geldi", defalarca okuduğum nadir kitaplardan biri olarak yazın dünyamda yer etti. "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" adlı eserini de geçen yıl çok sevdiğim aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan bir dostum ile birlikte okuyup analiz ettik. Geçtiğimiz Cuma kitapçıda yeni kitabını görünce çok sevindim, hemen aldım ve okudum. 

Isherwood'un çok ritmik olmayan lakin beni etkilemeyi başaran bir dili var. Sade değil ağır bir dil ama etkileyici. Bunun dışında romanlarında, gerçek hayatının büyük bir kısmını resmediyor oluşu benim hoşuma giden durumlardan biri. Sahici, yalanı olmayan, eşcinselliğini dahi apaçık bir biçimde ortaya dökmek yerine, okuyucunun bir eşcinsel olduğunu anlamasına olanak verecek manalı aralıklar bırakabilen bir yazar. Bu tutumu da onu naif ve şahsiyetli kılıyor bence. Kendisi hakkında daha fazla kelam etmek isterim lakin şimdilik tadında kalsın. Ben de yaşadığım sevinci ve yayınlanmış olan son romanını okuyup, içimde güzelleyeyim. Ayrıca, Isherwood romanlarını basan Yapı Kredi Yayınlarına da teşekkürü bir borç bilirim. Mutlu ettiniz efendim. 

14 Ağustos 2016 Pazar

Ayfer Tunç: Dünya Ağrısı

"Ama ben bu dünyaya sığamıyorum. Bende bir acayiplik var. Gurur değil bu. Gurur olsa yaşadığımız bu hayat haysiyetime dokunuyor derdim, sabahları erken uyanırdım, eşşek gibi çalışırdım, ölümünü bekleyen bir kuş gibi bankonun arkasına tünemezdim. Ben başka türlü olduğumdan sığamıyorum bu dünyaya Şükran, ama nasıl bir başka türlü olduğumu ben de bilmiyorum."

Dünya Ağrısı, Ayfer Tunç'un yazın dünyası ile tanışmama vesile olan kitap. Kitabın ismi olan Dünya Ağrısı, aslında eser ile ilgili her şeyi iki kelimede anlatıveriyor. 

Anadolu'nun ufak bir kentinde ufak bir otel. Eski şaşalı günlerini geride bırakmış, ayakta kalmak için verdiği savaştan ötürü yorgun düşmüş. Yorgun düşen yalnız otel değil üstelik, sanki tüm kasaba, otele gelip giden müşteriler, bir yerlerde zamana takılı kalmış gibi yaşayan insanlar. Hepsinin suretinde ayrı bir yorgunluk. Yoksulluk, kasvet, kederin yükü.

İçindeki dünya ağrısı ile yaşayan Mürşit, otelin sahibi. Yaşamak yorgunu, yüzünün neredeyse her bir yanı hüzünlü. Karısı Şükran, kızı Elvan ve oğlu Özgür. Hepsi, Mürşit'in dünya ağrısının bir parçası. 

Otelin kadim müşterilerinden madenci ile sohbetleri sırasında kendisi olabiliyor ancak Mürşit. Madencinin acıları, Mürşit'in yaşamak ağrısı ikisini ortak bir noktada birleştiriyor. Otelin bahçesinde rakı eşliğinde yapılan uzun sohbetler, birbirine yabancı bu iki adamı aynı gölgenin içinde sessizleştiriyor.

Kitabın sonlarına doğru öğrenebiliyoruz Mürşit'in dünya ağrısının sebebini. O vahim hadise, tüm hayatını elinden alıyor Mürşit'in. Madencinin ağrısı da bir o kadar derin. İkisi arasındaki en büyük fark; Madenci ağrısından kaçıyor, kaçarak kurtulabileceğine inanıyor, Mürşit ise hiçbir yere kaçamıyor, ağrısı her geçen boyunu aşıyor. 

"Normal insanlar huzurla, herhangi bir vicdan sızısı duymadan uyurlarken, Madenci ve ben ve bizim gibiler dünyanın derdi denen soyut, tarifsiz bir yükü çekmeye yazgılıyız."

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Andre Gide: Isabelle

Nobel Edebiyat Ödüllü Fransız yazar ve entelektüel Andre Gide'nin romanı "Isabelle", dağılan bir ailenin hayat hikayesini anlatıyor. Eski bir şato, Fransız kırsallarında yaşayan Floche ve Saint-Aureol ailesi, genç bir doktora öğrencisi Mösyö Lacase, mazisi epey karanlık olan evin kızı Isabelle ve yetişkinler arasında kendini tanımaya çalışan, yalnız bir çocuk Casimir...

Doktora tezi için Quartforche Şatosuna giden Mösyö Lacase'yi gizemli hadiseler beklemektedir. Haklarında hiçbir şey bilmediği Floche ve Saint-Aureol ailesi ile ilgili pek çok gizli gerçeği öğrenecektir. Isabelle ise onun için bir merak ve hayranlık ikonasıdır adeta. Hiç görmemesine rağmen, Isabelle bir sır perdesidir ve Mösyö Lacase bir an evvel bu sır perdesini aralamak istemektedir. Sır perdesi aralandıktan sonra Mösyö Lacase'nin hissettikleri bir anda sönüp gider, bu bana Metin Erksan'ın güzel filmi "Sevmek Zamanı"nı hatırlattı. 

Yalnızca fotoğraflarına baktığımız, hissettiğimiz ve sürekli tahayyül ettiğimiz sevdalarımızın baş kişileri, belki de biz onları somut olarak tanımadan evvel daha güzeller. Tanımadan hissettiğimiz duygular daha temiz, bu daha temiz olma halleri ile belki de daha değerliler. Çünkü zihnimizde tasavvur ettiğimiz, her hecesini ayrı ayrı betimleyip incilerle süslediğimiz sevdiceklerimiz, gerçekte çok farklı insanlar olabilmekteler. Henüz tanımıyor olmak ve tanımış olmak arasında geçen zaman diliminin gerçek aşk olduğuna inanıyorum. Tanıdığınız an sönen bir yıldız, tanımadan evvel tüm gücüyle parlayan bir yıldız... Her ikisi de aynı yıldız, arada geçen zaman dilimi ise bir gökyüzü, güneş kadar berrak, sade ve narin lakin çok kısa. 

Mösyö Lacase karakteri çok iyi işlenmiş Gide tarafından, sanırım "Isabelle" en sevdiğim kitaplar listesinde önemli bir yere yerleşti. Hikaye, karakterler, kasvetli bir şato, aşk, hayal kırıklıkları ve en önemlisi yazarın duyguları en naif bir biçimde ifade etme yeteneği. Kitabı bitirdikten sonra şunu söyledim kendime: "İyi ki kitaplar var."

Selam olsun sana sevgili Mösyö Lacase. 

19 Mart 2016 Cumartesi

Tezer Özlü: Çocukluğun Soğuk Geceleri

"Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak."