Galata'nın etrafında dolaşan, elleri cebinde bir adam. Hani eskilerin meczup dediklerinden. Kirli bir parkası var sırtında, yer yer sararmış sakalları siyahların arasında bir akdeniz güneşi gibi parlıyor. Hele ki öğle güneşinin altında, saçak saçak bakışları var. Saçları epeyce ağarmış, oysa yaşı çok genç olmalı. Hüzünlü yüzünün kıvrımlarında çeşit çeşit çizgiler birikmeye başlamış, aralara sıkışan esmer teni yorgun gibi kış seherinden.
Bazı bazı simit alıyor Karaköy sahilinden. Hırdavatçılar çarşısının orada görüyorum, uzun uzun mutfak musluklarına, tornavidalara bakıp duruyor. Sanki dükkanların tezgahlarında, kaybettiği eski bir resmi arıyor. Kimi zaman da Pera'ya çıkan merdivenlerde görüyorum, arkadan bakınca eğri sırtı, uzun boyuna rağmen çökmüş omuzları dikkat çekiyor.
O olduğunu bilsem, bir emin olsam yanına kadar gideceğim bir cesaretle. Bakışları o kadar donuk ki, onu izlediğimin, her gün buraya onu görmek için geldiğimin farkında bile değil.
Büyükada'daki hallerini hatırlıyor mu acaba? Yaz akşamları, henüz küçük bir çocukken, üzerinde mavi bahçıvan pantolonu ile bizim bahçenin çitleri boyunca koşuşturduğu günleri? Faytonlara doluşup karşıdan gelen akrabaları arasından hızla kaçıp, adanın öbür ucundaki ormanlara doğru yürüyüşe çıktığı lise yıllarını? Hatıralar öyle acımasız ki, insan ne kadar unutmaya çalışsa da bir miktarı hep kalıyor. Bir gam bin yasa bürünüp oturma odasının ortasında, bir yemek tabağının kenarında, sahanlıkta ya da kalbin tam üzerinde olduğu gibi kalıveriyor.