hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2019 Pazar

Yürümek

Galata'nın etrafında dolaşan, elleri cebinde bir adam. Hani eskilerin meczup dediklerinden. Kirli bir parkası var sırtında, yer yer sararmış sakalları siyahların arasında bir akdeniz güneşi gibi parlıyor. Hele ki öğle güneşinin altında, saçak saçak bakışları var. Saçları epeyce ağarmış, oysa yaşı çok genç olmalı. Hüzünlü yüzünün kıvrımlarında çeşit çeşit çizgiler birikmeye başlamış, aralara sıkışan esmer teni yorgun gibi kış seherinden. 

Bazı bazı simit alıyor Karaköy sahilinden. Hırdavatçılar çarşısının orada görüyorum, uzun uzun mutfak musluklarına, tornavidalara bakıp duruyor. Sanki dükkanların tezgahlarında, kaybettiği eski bir resmi arıyor. Kimi zaman da Pera'ya çıkan merdivenlerde görüyorum, arkadan bakınca eğri sırtı, uzun boyuna rağmen çökmüş omuzları dikkat çekiyor. 

O olduğunu bilsem, bir emin olsam yanına kadar gideceğim bir cesaretle. Bakışları o kadar donuk ki, onu izlediğimin, her gün buraya onu görmek için geldiğimin farkında bile değil. 

Büyükada'daki hallerini hatırlıyor mu acaba? Yaz akşamları, henüz küçük bir çocukken, üzerinde mavi bahçıvan pantolonu ile bizim bahçenin çitleri boyunca koşuşturduğu günleri? Faytonlara doluşup karşıdan gelen akrabaları arasından hızla kaçıp, adanın öbür ucundaki ormanlara doğru yürüyüşe çıktığı lise yıllarını? Hatıralar öyle acımasız ki, insan ne kadar unutmaya çalışsa da bir miktarı hep kalıyor. Bir gam bin yasa bürünüp oturma odasının ortasında, bir yemek tabağının kenarında, sahanlıkta ya da kalbin tam üzerinde olduğu gibi kalıveriyor. 

6 Nisan 2019 Cumartesi

Tehir

Bir gece yarısı treni ile kasabadan ayrılıyorum. Sonbaharın döküntü yaprakları ile kaplı aile çay bahçesi ıssız. Kasabalılardan bir iki tanıdık yüz, uzaktan selam ediyorlar. Sırt çantamı çıkarıp bir köşeye oturuyorum. Bekleme salonundaki sobayı yakmamışlar, atkıma iyice sarınıyorum. Annem karnım acıkır diye bir tepsi dolusu dereotlu poğaça koymuştu yanıma. Çıkarıp onlardan birini yiyorum. Henüz küçüğüm, yirmi yaşında bile değilim. Bazı hafta sonları okumak için gittiğim İstanbul'dan trene binip eve geliyorum. Trenler üzerine uzun uzun düşünüyorum, insanlar dışında taşıdıkları pek çok şey var. 

Çantamın köşesinde Orhan Pamuk'un Kar romanı. Trende uykum gelmezse muhakkak okurum. Esasen yolculuklarda uyuyamıyorum. Bacaklarım çok uzun, hiçbir yere sığmıyorlar. Haliyle uyumak kısa süreli bir işkenceye dönüşebiliyor.

Yolculardan biri öksürüyor, yaşlıca bir adam. Büyük ihtimal diğer kasabaya pazara gidiyor. Ayaklarının kenarında iki tane çuval. Binerken ona yardım ederim diye düşünüyorum. Elleri buz kesmiş gibi, burada ısınması zor. Kendi ellerimi yokluyorum. Bazen uzuvlarım sanki bana yabancıymış gibi hissediyorum, bulunduğum yerde değilmişim gibi. Hiçbiri bana ait değilmiş, her biri herhangi bir yerden toplanmış da ortaya ben çıkıvermişim gibi. Belki de çok kitap okuduğum için böyle hissediyorumdur.

Tren vaktinde gelmiyor, tehir yapıyor. Kırmızı ışık yeşil ışığa dönünce tren yaklaştı demek oluyor. Oturduğunuz yerden hemen kalkmanıza gerek yok. Çünkü tren gümbürtüyle geliyor, sesini duymamanız imkansız. Fakat binerken insan tedirgin hissedebiliyor, kondüktörün düdüğü hemen çalacak da siz binemeden öylece kalacakmışsınız gibi. 

Genç bir çocuk kendine bir dünya kurmaya çalışıyor. Okuyacak, adam olacak. Kırsalın beklentisi yüksek elbet, daha önce şehre okumaya giden çıkmamış pek aralarından. İnsanlar, çarşıda pazarda gezerken genç çocuğa gıptayla bakıyor. Bir beklenti, oluyor bin küsür beklenti. Öyle ya da böyle, gencecik çocuk çok okuyacak, hep okuyacak. Dünyanın yükü sırtında, kimse görmeyecek. Çevirip başını bakamadığını, sessizce isyan ettiğini kimse anlayamayacak yüzünden. Hayali bir tebessüm, küçük bir ekmek kırıntısı, çantasının kenarında plastik bir su şişesi. Pazarcı amcaya trene binerken yardım edecek, geçip koltuğuna oturacak. Genç çocuk okuyacak, hep okuyacak. 

1 Nisan 2019 Pazartesi

Martı Kuşu

Ya martı kuşları Halil, onlar da geri gelecek mi dersin bir daha ki bahara? 

Gelecekler ya elbet, dönüp duracaklar Galata'nın etrafında, biz de akşamları Karaköy kıyılarında seyre dalacağız hepsini. 

Hani ninem anlatırdı Halil, kızlığında İstanbul'a ilk gelişlerini. Sirkeci Garındaki bir dükkandan fulya çiçeği renginde bir ipekli almış. Yıllarca da saklamış onu. Şipşak bir fotoğraf çektirmişler dedemle birlikte köprünün yanı başında. O zamanlar derdi, tramvayların seslerine, insanların neşesine aşık olmuştum. Tüm gün sokaklarda dans edesim gelmişti, beni bir görseydin. Tıpkı Fransız film artistleri gibi güzeldim, incecik bir belim vardı. Şimdi bize boz bulanık görünüyor bu şehir, ruh taşlarına dönüştük. Gri, mat, donuk; o zamanlarda yaşıyor olmayı dilerdim.

Her zamanın kendine ait bir güzelliği vardır. Zaman, içinde acıyla birlikte umut barındırır. Kim bilir kaç gemi geçti şuradan, baksana. Deniz bile koyuldu, dibini göremez olduk artık. Bir hikayenin başladığı ve bittiği yer aynıdır, insanın doğduğu ve öldüğü yer gibi. Sahneler birbirine bağlandıkça, eğrisiyle doğrusuyla bir hayat çıkar karşına. Sen hayatın hangi cephesindesin? Anlat bakalım ürkek martı kuşu!

Ben mi Halil? Hiç böyle düşünmemiştim. Ben, sanırım acemi bir yolcuyum. Belli ki önümde daha çok yol var, tutmak gereken pek çok söz var. Kendime, sana, herkese karşı bir sorumluluğum var. Henüz bir bilet bile almış değilim, bir vapur düdüğünün ucunda sallanıyorum sanki. Ürkekliğim bundan besbelli, dahası var mı bilemiyorum. Hikayem çoktan başlamış. 

Güzel tarif ettin, insanı sisler içinden aydınlığa çıkaran tek bir şey vardır: hikaye. Oturup uzun uzun anlatacağın, her tanıştığın insana inci gibi dizeceğin kelimelerin oluşturduğu  bir anlam bütünü. Tamamen sana ait, bir yönüyle de başkalarının sahipleneceği bir hikaye aynı zamanda.
Ya senin hikayen Halil, sen de ürkek bir martı kuşu musun benim gibi?

Ben kendimi bildim bileli -tam bilmek katiyen mümkün değil ya- bir garip ruhum. İşte Karaköy, Galata, Sirkeci, eğri büğrü dolaşıp duran bir bilmeceyim. İnsan hep başkalarını arar ya, kendime yönelttiğim bir arayışım var benim. Ne ararım, kime inanırım bilmem. Hiç bilemedim, oysa bak: şu gördüğün insanlar her şeyi bilirler, kudretleri yaratılışlarında saklıdır. Evvel zaman içinden ahir zamana doğru yol alırlar. Ürkekliğim geçti ya, kaldı geriye tereddütler. Yaşama tereddütü, ayağı aksak bir martı kuşu. Gökyüzünü değil de toprağı bellemiş kendine yürümek için. Uçmak hayal.

Hadi uzat bakayım elini martı kuşu, son tramvaya yetişelim. 

30 Aralık 2018 Pazar

Un

Biraz şeker alırız bakkaldan biraz da un. Ben bir güzel kavururum da helva yaparım size. Arkadaşlarına da tatlı niyetine ikram ederiz çorbadan sonra, ha benim güzel kızım. Siz de oturup imtihanınıza çalışırsınız. İlk kez geliyorlar evimize. Şu duvarın da boyaları rutubetten hep döküldü ya, ayıp kaçacak. Ne yapsak ki? Bizim yatak odasındaki eski konsolu koyuveririz. Havalandırdım evi zaten. Ben Münire Hanımların evini temizlemekten gelince hemen bir mercimek çorbası kaynatırım. O vakit siz de gelmiş olursunuz. 

Dur bak, aklıma ne geldi. Mualla teyzen geçenlerde bir yolluk aldıydı seremedim daha dediydi. Gidip istesek münasip olur mu ki? Şu kapı girişindeki kara betonun üzerine yayarız. Çok mu zor imtihanınız? Günlerdir çalışıyorsun, halin dermanın kalmadı. Kız arkadaşların bize yakın mı oturuyor? Onları akşam bırakmak lazım, giderken de ellerine birer gül lokumu veririz olur mu? Meraklanma, geçen gün Münire Hanım ikram ettiydi iki tane. Bir sana bir de bana, bölüştürüveririz hepinize ne olacak ki. Akşam da biz bırakıveririz evlerine yayan. 

Ben de ananenin çeyizinden kalma al yazmayı bağlayıveririm başıma, sonra geçen yıl Sümerbank'tan aldığımız bluzu da giyerim. Temiz pak çıkarız karşılarına. Akşam da bir çay demleriz, bir ihtiyacınız olursa seslenirsiniz bana. Sabah çıkmadan senin de saçlarını bir güzel örelim ha benim güzel kızım. Peliklerin sımsıkı olsun, eteğini de akşamdan ütülerim ben. Yok, yorgun olmam merak etme. Münire Hanım sağ olsun çay, kahve molası verdiriyor evini temizlerken. O da olmasa kahve içemeyeceğiz ya. Yine de olsun derim ben, çayımızı marketten alıp demleyebiliyoruz şükür. Hem zaten çayın tadı bir başka. 

Bulaşıkları yıkayayım da şöyle bir güzel oturup hasbıhal edelim seninle. Edebiyat dersinde ezber ettiğin o şiiri okursun bana yine, neydi şiirin adı benim güzel kızım?

16 Aralık 2018 Pazar

Evinin Bekçisi

Suzan diyo ki fıtratında var, adamın eve geldiği yok. Varsa yoksa para, bizim Cumali'ye tebelleş olmuş son zamanlar. Kasa taşıyomuş hamal bozması, elinde işi gücü var, dükkanı var yetmiyo adama. Ben de istiyom şöyle evin içinde kurum kurum otursun, akşam çay demleyeyim, bisküvi açayım yanına. Sonra televizyondaki programlara bakalım. Hatta yetmesin televizyonun anteni bozulsun da çatının tepesine çıksın şöyle heybetli heybetli. Yok abla, valla bu adam bir tuhaf. Kır dizini otur evinde, adam çalışıyo işte diyon da öyle demekle olmuyo. 

Sabiha'nın kocası geceleri hep evinde. Karısının, çocuklarının başında, koluna giriyo akşamları parka çıkıyolar. Geçen de Kazım'ın aile çay bahçesine çıkıp çekirdek çıtlamışlar. Valla özeniyom, haset de ediyom işte. Yoksa başka karılarla mı geziyo abla he, valla Hüsnü yapmaz öyle işler diyon ama adam kısmı belli mi olur. Vallahi bu adam beni aldatıyosa bir dakka durmam bu evde aha buraya da yazıyom. Nereye mi gidecem? Doğru ya nereye gidecem, üzül üzül bu damın altında otururum anca. Menkıbe'nin kocası için de öyle böyle diyolar zaten, karı üzüntüsünden verem olacak yakında. Duymuş, Hasibe kulağına çıtlatmış geçen ayki günde. Dur abla, çayını tazeleyeyim de şu bizim programı açalım. Vallahi ne varsa gene bu televizyonda var. İnsan kederini unutuyo.

10 Eylül 2018 Pazartesi

Niye Böyle Uzundur Bu Yollar

Dünyanın iklimi böyledir, göl boyu, diz boyu her bir çiçek. Değirmende dönen su, akışını bulan su, yolunu bulan su. Ben bir ton balığı kıvraklığında, ben bir diyardan diğerine uzun yollarda, uzun gecelerde. Bir mevsimden bir mevsime geçerken hazin kalan son bir pencere, perdeleri üzerinde. Ahşap salıncak bahçede, yanında rakı şişeleri, gazete kağıtları ise eski tarihli, konsolun üzerinde. 

Bir masal bucak diyar, alemden aleme hangi dünyanın düzeninde elim, payıma kalan kimin hakkı? Bir derece, güneş, ayın etkisinde, gökyüzünde. Varlığımdan doğan mucize, yokluğuma gebe, her geçen gün büyümekte, her geçen gün ölmekte. 

Ben şimdi bir deniz, düzenin bir yerine tutunmuş, sundurmanın altında, küme küme ateş böcekleri avlunun başında. Rüzgar mı değdi yoksa bana? Cümle alem geçerken bir kapıdan, ben hep dışarıda kalan, sonradan gelen. Meraklı, bir de yorgun, çokça kasvetli. 

Annem sandıktan çıkarırdı gelinliğini, asardı bahçedeki ipin üzerine. Gavur sateni, çift dikiş kenarları, sepya fotoğraflarda gülümseyen hep o kadın. Sonra bir adam, yollara düşmüş, mizacım ona benzemiş, o da göle beyhude maya çalmış. 

Son bir dönüş bu yoldan, bıyıklarımın altından toprağa uzanan sıcacık damlalar, ter ter. Gafilin başında takkesi, elinde bir somun ekmek. Sorar, düşünür zihni elbet, kara entarisinin altında çürümüş, eskimiş. Yaban, mızrak ucunda bir kısa bilmece. Hani der, yüreğim dünyanın neresinde? Zulüm görmüş, alınmış, elem sarmış, kederle yuvarlanmış, ardı hep yeşil ormanlar. 

Niye böyle uzundur bu yollar? 

"No Land'in bu şarkısı için naçizane kalemimden döküldü bu satırlar, şarkıyı öksüz, hikayesiz bırakmamış olduk. Her şarkının elbet bir hikayesi vardır, hikayeyi yaratan, şarkıları yaratan önemli değildir. Kuş sürünün üstünde uçar, sürü toprak yolda iz sürer. Ben bir hikaye uyduruveririm, bir başkası hikayemden gerçek çıkarır. Sen bir şarkı tutturursun, bir başkasının diline dolanır.

6 Temmuz 2018 Cuma

Medet

Madem öyle Medet, ben de senin hiç bilmediğin diyarlara giderim. Karı buzu olur soğukların, kış mevsimince dönenip dururum mavi gökyüzünün altında. Camgöbeğine çalar bazı bazı gözlerimin rengi, yadsınmaktan hep, gördüğüm rüyalardaki dervişlerin suretlerinden. Korkarım ya, yalnız olunca, insan tek başına bir garip.

4 Temmuz 2018 Çarşamba

Çizgi

Güneş ne tarafta abi, İstanbul ne yana düşer?
Sokaklarında şarkılar söylenirmiş doğru, bulanık değil netmiş her şey. Boz rengini sevmem, ama beyaz beyaz öyle değil ya, narin böyle. Kırım kırım, her tarafı ince. 
Çizgileri severim, pantolon çizgileri, yüz çizgileri, vücut çatlakları, hepsi ayrı güzeldir nazarımda. Kimyayı pek bilmem, insan neyle kavrulur bilmem. 

Benimle evlenir misin abi? 

Helal

Sonra ne olduysa o yaz oldu işte. Helalleştik biz, köyün kayalıklarında irili ufaklı oyuklar var. Hep oralarda buluşurduk, üzüm getirirdim bizim asmadan gelirken. Evlerini yeni boyattılardı, beyaza hem de. Bizim oralarda cam göbeği olur evler, pencereleri toprağa yakındır, tül perde hepsi eski basma işinden. Güllü dallı bir perdeleri vardı, zamanın birinde halasıgil getirmiş alamanyadan. Pek bir konuşulurdu onların perdeleri, bazı zamanlar evlerinin önünden geçerken görürdüm perdeyi. Damın sarı ışığı vurunca, allar güller hepten belli olurdu kış gecesine karşı. O içindeydi ya, hayal ederdim hep şimdi ne yapıyor diyerekten. Boylu boyunca uzanıp tavanı izlerim saatlerce demişti bir keresinde bana, neden diye sormuştum. Demişti ki, düşünüp dururum ya dünya halini, halimizi, ak tavan bana ibretlik olur, zihnimi temizler. 

Biraz garipti eğriye doğru, huyları öyle bildik değildi. Cumaya da gitmezdi babası gibi, pek bozulurdu akrabaları. 

Sonra bir gece helalleştik işte, benim gözyaşlarım yuvalarında dört döndü. Önceden kesi kaburga kemiğinin etini sıyırıp ekmeğin arasına sıkıştırıverdimdi. Yola gidecek ya, bir daha geri gelebilir mi bilinmez. Gitti işte, helalleştik sonra biz. 

5 Nisan 2018 Perşembe

Bilinmeyen Kişi

Bir konukevi, bir buket çiçek ellerinde. Henüz martı kuşları sabahı etmemiş, dizboyuna uzanan papatyaların renkleri sarıdan iyice. Beyaz danteller, gergeflerde kadın elleri, bir de şamdan ortalık yerde usul usul. Şöminenin başında geçirilen bir gece, üç adet şarap kadehi en irilerinden, akıl karı mevzular ve şöbiyet yiyen insanlar salon salamanje. 

Köşesine çekilmiş, bir sessizliğin içinde, mazbut hali biraz can yakıcı. Hoyratça bakıyor kimi zaman, kapıdan girip çıkanları gözetliyor. Kocaman bir duvar saati, yan odadan gelen bir kedi sesi. Kahverengi ayakkabılarının altında cilalı yer döşemesi, ağız kıvrımlarının orta yerinde zamansız kırışıklıklar. 

Dünyaya kucak açtığı günden beri kapalı bir kutu, elleri havada. Kıssadan hisse hikayeler, banka hesapları, giderek büyüyen bir karın ve endişe. En çok kaygı ile endişe arasında gidip geliyor. Birbirine bu kadar yakın aynı zamanda birbirine bu kadar uzak zincir sözcükler. Yıkım, yapım ve bina işlerine olan uzaklığı, evinin boyası gelmiş. 

Zaman verseler bir valizlik eşyası var, elinde rus metinleri, karlı coğrafyalardan gelen bir dinginlik hali. Son bir bilet, gece yarısı ve tarihi geçmiş gazeteler. Bakacak tren camından, gar insanlarının derin hüznü, solukbenizli fareler yol ağzında. Elleri gül kokulu, mis gibi lavantadan ceketi, sonradan gelen hiç sesleri. Güler o zaman, gülmez de tebessüm eder. Halinde taze bir delikanlı, baylar bayanlar resmi geçitte, hanım evladı bir süveter gömleğinin üzerinde. Ki böyle kan oturmuş yüzüne, nar çiçeklerinden hallice. Gidiyor öteye, yuvasında gözleri misket misket, suratında yenisinden bir hikaye.

9 Mart 2018 Cuma

Yarım

Ağam, bizim hanım yazmalar işler güllü allı. Basmaları var bahar dalları, marifetlidir. Eli her işe yaraşır ya, bir gün görmedi garibim. Sesi soluğu çıkmaz, bağ bahçe işi diye erinmez güneş batana dek. Derler toplar, siler süpürür. Elimde biraz para olsa da gitsem diyorum şu şehir yerine. Çoluğu çocuğu toplayıp, gücüm yetmez ki tek başıma. Ocak bir yere kadar yanıyor, gerisi daim zorluk. Diyorum ki biraz borç para versen, bizim Hüseyin'in emmisi varmış. Gidince bana yer yurt sağlayacak inşallah, kavilleştik ya beri koymaz beni. Hani elimde az buçuk bir şeyler olsa, utanırım ya demeye. Yine de diyeceğim diye geldim sana, atasın bizi yarı yolda komazsın he mi?

21 Şubat 2018 Çarşamba

Bilge Karasu: Göçmüş Kediler Bahçesi


"Adımız Seviydi diye düşünüyor, ama bulamadım bu adı, seçemedim vaktinde. Gürültüye kulak verdim gereksiz yere, gürültünün gizlediğini işitmeğe çalışmalıydım." 

Avından El Alan, 1968-1977

8 Ocak 2018 Pazartesi

Kapı

Dün gece onun sesini duydum. Kapıyı araladı, mazgalları dolduran yağmurun sesine rağmen duydum, oydu. Dizlerine kadar uzanan yün paltosunu dolaba astı önce. Sonra parmaklarının ucuna basarak merdivenlerden yukarı çıktı. Odamın kapısının önünde durdu, içeri girse donup kalacaktım. Bir aralık boğazından hafif bir hırıltı yükseldi, yeni sigara içmiş belli ki. Sonra parmak uçlarının sesi koridorun sonunda yok oldu. 

Yatağımdan kalktım, terliklerimi giydim. Üzerime bir hırka aldım, saçımı topladım. Parmaklarım istemsizce beni onun kapısına doğru sürükledi. Kapıyı çaldım. Açmadı. 

23 Aralık 2017 Cumartesi

Gitti

Bir bildiği vardır dediler bana abla. Vallahi bak. Ne dedimse inanmadı zaten. Bir çıkar yol bulup gelirim dedim. Otobüs bileti aldıydım, geceleyin çıkıp gidecektim yanına. Bu hafta mesai gündüze dönüyordu. Kimselere diyemedim. Böyle buramda bir ağrı var, geçmesin diye gam taşırım olduğum yerde. Böyle sabahları köy yerinde dönesim var abla, olduğum yerde. Geliverecek olsa şöyle, kumral sakallarının arasında parmaklarım gezinse, dur desem de dursa. 

Gelir mi abla? 

Mavi Terlik

Hiç olmazsa soğuk bir kış günü, yaprakları baştan ayağa dökülmüş bir ağacın köküne doğru uzanırım. Neon ışıklı, gökdelenli kentin toprak kokulu bir kuytusuna sığınırım. Kendime bir mesaj yollarım, kimsenin görmediği rüyalar görürüm. Biliyor musun, kocaman mavi terlikleri hala balkonda duruyor, olduğu gibi. Güneş rengini almış lakin nesnenin tümüne hükmedemiyor. Bir plastik olarak oracıkta yaşamaya devam ediyor. 

Ben kendime sığınacak bir yer bulurum elbet, zor değildir insanın alıp başını gitmesi. İlle de gerek yoktur birilerinden mesaj almaya. 

Gerekli olan tek şey, doğanın kudretine sığınmaktır. Bir ağacın köküne doğru uzanırım, tepemde şehrin neon ışıkları. Mavi terlik olduğu yerde durur. 

20 Aralık 2017 Çarşamba

Bir Vapur

"Zevk demişti, en uçucu şeydir. En hurdebini delikten kaçan bir gazdır. Onun için değil midir ki, zevki mütemadiyen değiştirmek lazımdır. Fakat her değiştirişin sonundaki bu melale, hüzne, ıstıraba tahammül edilir mi?"

Sait Faik Abasıyanık
Semaver 

Robenson

"Anlaşıldı, ben bayrakları değil insanları seviyorum. Öyleyse yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakarak vapurlarda ömrüm geçecek."

Sait Faik Abasıyanık
Semaver 

18 Aralık 2017 Pazartesi

Tezek

Diyorsun ki, sen git buralardan, nasıl gideyim? Toprağım olmuş buralar benim, ha şu yeşil ağacın dalı, şu karşımızdaki parkın bankı, Gülhane'nin ağaçları, Sirkeci'den kalkan tramvay? Kolay mı sanırsın buradan çekip gitmeyi, kendini bağladığın yerden düğümleri çözmeyi? 

Çocukken evimiz ayva ağaçlarına bitişikti, damın üstü tezek doluydu. Yazlar sıcak geçince anamla babam çatıya çıkarırdı tezekleri. Bütün gün öğle güneşinin altında oturur, arada koyunlara göz kulak olurdum. Karşı köyün çerçisinden bir kitap aldıydım biriktirdiğim paralarla. Şalvarımın içinde saklardım anam babam görmesin diye. Böyle renkli renkli resimler vardı içinde. Bir çocuğun hayatını anlatırdı kitap, pek akıllı bir çocuğun. Böyle şehir yeri, anası babası var yanında. Yemek yapıyorlar, sinemaya gidiyorlar, tatile çıkıyorlar. Benim tatilim otlaktı, dağdı, bayırdı. Bir gün derdim, ulan bir gün sen de böyle tatillere çıkacaksın, o zaman hiçbir yerin tezek kokmayacak. Banyo yapacaksın sıcak suyun altında. Hayallere dalardım yani, oğlan çocukları kendi aralarında hep bunları konuşurdu. Anlatan oldu muydu bir şehir yeri hikayesi, ağzımız ay çöreği gibi açık dinlerdik. Sonra büyüdük de geldik işte buralara. Gidemem, gidemem dedim ya demin, gelmek de gitmek de ne kadar kolay diye düşündüm bir yandan. Gelen insan niye gidemesin, ölen insan niye dirilmesin. Her şey geçti de şu tezek kokusu burnumdan silinmedi bir türlü. 

Ben şehir yeri tezek kokmaz sanırdım. 
Sizin oralar da tezek kokuyor mu kardeş?

9 Aralık 2017 Cumartesi

Kara Şövalye

Kara şövalye resmi geçitte. Başında zincirden bir halka, ellerinde deri eldivenler dirseğine kadar uzanan. Yüzüne gölge düşmüş, kalkık kaşları bir isyanın habercisi. Kim şövalye olmak ister? Üzerinde bilmem kaç kilo zırhı ile atının üstünde, nalların seslerine karışmış cesareti. Yeşil adam köşesine çekilmiş, kerpiç evinin soğuk duvarlarını ısıtmaya çalışıyor. Elinde metal bir tas, çorba taşmak üzere. Buğunun sarınacağı bir cam yok, gözyaşları tedavülden kalkmış. Ağarmış sakallarının, yırtık kazağının altında buruşmuş et. Dilsizin gözü masada duran şeker kavanozunda, rengarenk. İpler salınmış damın üzerinden, kendini asacak birilerini beklemede. 

6 Aralık 2017 Çarşamba

Varsıl, Yoksul Adım

Sanki yaşaman gereken her şeyi yaşamışsın, bunca genç yaşında üstelik. Baştan ayağa her yanın dolup taşmış hayatın nimetleri ile, tanışmadığın insan, gezmediğin yer kalmamış. Kalmış olsa da neye yarar, kalmışla kalmamışın arasındaki fark nedir? Tüm ömrünü bulunduğu şehirde, yaşadığı çatının altında geçirenle her yeri gezip görmüş olan arasındaki fark ölünce de devam eder mi? Dirlik, düzen, ölünce de alıştığımız gibi mi? Mesela varsıl ölünce de varsıl, yoksul ölünce de yoksul mu? 

Aradaki adamın da adı Hulusi, kadının da Mülkiye. Çocukları var, Naci ile Zülfiye. Hangisi varsıl, hangisi yoksul? Derhal ayırt edilip, biline.