Sanki yaşaman gereken her şeyi yaşamışsın, bunca genç yaşında üstelik. Baştan ayağa her yanın dolup taşmış hayatın nimetleri ile, tanışmadığın insan, gezmediğin yer kalmamış. Kalmış olsa da neye yarar, kalmışla kalmamışın arasındaki fark nedir? Tüm ömrünü bulunduğu şehirde, yaşadığı çatının altında geçirenle her yeri gezip görmüş olan arasındaki fark ölünce de devam eder mi? Dirlik, düzen, ölünce de alıştığımız gibi mi? Mesela varsıl ölünce de varsıl, yoksul ölünce de yoksul mu?
Aradaki adamın da adı Hulusi, kadının da Mülkiye. Çocukları var, Naci ile Zülfiye. Hangisi varsıl, hangisi yoksul? Derhal ayırt edilip, biline.
çok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Aralık 2017 Çarşamba
6 Ekim 2017 Cuma
Thomas Mann: Venedik'te Ölüm ve Daha Fazlası
Mevsim geçişinden ve havanın değişken vehametinden nasibini almış bir vaziyette evde yorgan döşek yatarken "Venedik'te Ölüm'ü" okumaya başladım. Thomas Mann ile "Buddenbrooklar" adlı romanı ile tanışmıştım. Büyük bir hayranlıkla romanı bitirdikten sonra, yüksek lisans tezim için literatür çalışması yaparken kendisine tekrar rastladım. Roman sanatı ile ilgili kimi görüşlerini tezimin bir bölümünde kullandım. Bir roman yaratma süreci nasıl gerçekleşir ve romanı oluşturan unsurlar nelerdir? Tarihin romanın seyri üzerindeki etkisi nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını incelikle, Buddenbrooklar adlı romanda bulabilmek mümkün.
Venedik'te Ölüm'de bir bölüm çok hoşuma gitti. Burada da paylaşmak istedim:
"Girgin, konuşkan bir adamınkine oranla içine kapanık, suskun birinin gözlem ve izlenimleri daha bulanık olmakla birlikte daha derinlere işler, onun düşüncüleri daha ağır, daha gariptir ve daima hüznün gölgesini taşır. Bir bakış, bir gülüş, bir fikir değiş-tokuşuyla kolayca geliştirilecek imgeler, algılar, onu aşırı derecede meşgul eder, suskunluğunda derinleşir, önem kazanır; bir olay, bir serüven, bir heyecan olurlar. Yalnızlık özgünlüğü, o cesurca ve yadırgatıcı güzelliği, şiiri yaratır. Yalnızlık aynı zamanda ters, orantısız ve saçma olanı, izin verilmeyeni de yaratır."
Yaratma cesaretinin ve yaratımın kendisinin sık sık yalnızlık ile yakından ilintili olduğunu düşünürüm. Kafka'nın da benzer bir görüşü vardır. Yazmak için yalnız kalmak ve sevmek arasında gidip gelir. Mann'in ifadesi de benzer bir özellik taşıyor.
Sanat yaratımı olayını şimdilik bir kenara bırakırsak, günümüz insanlarının yalnızlıkla büyük problemleri olduğunu düşünüyorum. Bir başkasına, bir başkasının faydasına duyulan ihtiyaç, insan ilişkileri arasındaki bağı seyreltiyor. Ortaya çıkan ilişkiler bütünü de karmaşadan ve ziyandan ibaret kalıyor. Sanattaki bu doyumsuz ve Mann'in de ifade etmiş olduğu gibi zıtlıklarla dolu yaratımın bir özelliği var: "İzin verilmeyenin yaratımı". Bu ifade oldukça önemli, nitekim sanat yapıtlarındaki bu "izin verilmeyenin yaratımı" geç algıladığımız yeknesak dönemler için bir kurtuluş yolu! Pavese'nin yalnızlığı ve acıları sahte değildi, Heinrich Böll'ün ikinci dünya savaşından izler sunan sayfaları da öyle. Suskunun duygularına ise en güzel yorumu getirenlerden biri olmuş Mann. Bir de aklıma hemen yerli edebiyattan İhsan Oktay Anar'ın Suskunları ve nitekim Eflatun geliyor elbet.
Sağlıcakla.
Venedik'te Ölüm'de bir bölüm çok hoşuma gitti. Burada da paylaşmak istedim:
"Girgin, konuşkan bir adamınkine oranla içine kapanık, suskun birinin gözlem ve izlenimleri daha bulanık olmakla birlikte daha derinlere işler, onun düşüncüleri daha ağır, daha gariptir ve daima hüznün gölgesini taşır. Bir bakış, bir gülüş, bir fikir değiş-tokuşuyla kolayca geliştirilecek imgeler, algılar, onu aşırı derecede meşgul eder, suskunluğunda derinleşir, önem kazanır; bir olay, bir serüven, bir heyecan olurlar. Yalnızlık özgünlüğü, o cesurca ve yadırgatıcı güzelliği, şiiri yaratır. Yalnızlık aynı zamanda ters, orantısız ve saçma olanı, izin verilmeyeni de yaratır."
Yaratma cesaretinin ve yaratımın kendisinin sık sık yalnızlık ile yakından ilintili olduğunu düşünürüm. Kafka'nın da benzer bir görüşü vardır. Yazmak için yalnız kalmak ve sevmek arasında gidip gelir. Mann'in ifadesi de benzer bir özellik taşıyor.
Sanat yaratımı olayını şimdilik bir kenara bırakırsak, günümüz insanlarının yalnızlıkla büyük problemleri olduğunu düşünüyorum. Bir başkasına, bir başkasının faydasına duyulan ihtiyaç, insan ilişkileri arasındaki bağı seyreltiyor. Ortaya çıkan ilişkiler bütünü de karmaşadan ve ziyandan ibaret kalıyor. Sanattaki bu doyumsuz ve Mann'in de ifade etmiş olduğu gibi zıtlıklarla dolu yaratımın bir özelliği var: "İzin verilmeyenin yaratımı". Bu ifade oldukça önemli, nitekim sanat yapıtlarındaki bu "izin verilmeyenin yaratımı" geç algıladığımız yeknesak dönemler için bir kurtuluş yolu! Pavese'nin yalnızlığı ve acıları sahte değildi, Heinrich Böll'ün ikinci dünya savaşından izler sunan sayfaları da öyle. Suskunun duygularına ise en güzel yorumu getirenlerden biri olmuş Mann. Bir de aklıma hemen yerli edebiyattan İhsan Oktay Anar'ın Suskunları ve nitekim Eflatun geliyor elbet.
Sağlıcakla.
21 Aralık 2016 Çarşamba
Pelin Buzluk: En Eski Yüz
Pelin Buzluk öykücülüğüne "Deli Bal" ile başlamışken, İletişim Yayınlarından yeni çıkan kitabı "En Eski Yüz"ü de alıp okudum. Deli Bal'dan biraz daha farklı geldi bana yeni kitabındaki hikayeler, sanki kurgu daha bir yerli yerinde, kelimelerin daha bir bağrı açık gibiydi. Bilhassa "Uçurum" ve "Tozlu Cennet" adlı öykülerini çok beğendim. "Uçurum"dan minik bir bölüm paylaşmak istiyorum:
"Şöyle ılık bir uykuya batsam... Babam yeniden uzanıp alacak gözleri sürmeli bir hazretin koynundan sazını. O söyledikçe, annem erinçle yaslanacak kırlentlere, her akşam ilk kez gören gözlerle seyredecek sevgilisini. Babamın gün boyu sıcak suda buruşmuş elleri tellerde açılıp dinlenecek. Kapı arkasında çiviye astığı ceketi bulgur pilavından sonra koklanacak çayın yanında. Duvardaki pasta resmine bakılarak. Kreması daha kirlenmesin diye, arıların Allah yazdıkları peteğin fotoğrafı çerçevesinden çıkarılıp yerine bu pasta resmi konacak. Alnımıza o koca taş çarpıncaya dek.
'Baban ölmüş,' dediler, Alnımın içinde, burnumun kökünde bir çatlama."
"Şöyle ılık bir uykuya batsam... Babam yeniden uzanıp alacak gözleri sürmeli bir hazretin koynundan sazını. O söyledikçe, annem erinçle yaslanacak kırlentlere, her akşam ilk kez gören gözlerle seyredecek sevgilisini. Babamın gün boyu sıcak suda buruşmuş elleri tellerde açılıp dinlenecek. Kapı arkasında çiviye astığı ceketi bulgur pilavından sonra koklanacak çayın yanında. Duvardaki pasta resmine bakılarak. Kreması daha kirlenmesin diye, arıların Allah yazdıkları peteğin fotoğrafı çerçevesinden çıkarılıp yerine bu pasta resmi konacak. Alnımıza o koca taş çarpıncaya dek.
'Baban ölmüş,' dediler, Alnımın içinde, burnumun kökünde bir çatlama."
29 Mayıs 2016 Pazar
Bulantı II
"Bir zamanlar (beni bırakıp gittikten nice sonraları bile) Anny'i düşünmüştüm. Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde: Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları."
"İnsan yalnız yaşayınca bir şeyler anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor; dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. Olaylar da öyle. İnsan onlara da aldırmaz oluyor. Bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. Başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. Duyduğunuzu anlatın deseler, kötü tanıklık edersiniz."
Jean-Paul Sartre
"İnsan yalnız yaşayınca bir şeyler anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor; dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. Olaylar da öyle. İnsan onlara da aldırmaz oluyor. Bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. Başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. Duyduğunuzu anlatın deseler, kötü tanıklık edersiniz."
Jean-Paul Sartre
8 Şubat 2016 Pazartesi
Orhan Pamuk: Kırmızı Saçlı Kadın
Geçenlerde bir arkadaşım ile Orhan Pamuk üzerine sohbet ederken şöyle bir şey söyledim: "O kadar iyi bir yazar ki, ne yazsa okurum." Bunu söyleyebileceğim yazar sayısı çok değildir; Sezgin Kaymaz ve Gündüz Vassaf gibi isimler aklıma ilk gelenler.
Kırmızı Saçlı Kadın'ı da çıkar çıkmaz alıp okudum. Hatta kitabın ilk tanıtımını gördüğüm zaman 1 Şubat idi. Romanın çıkış tarihine dikkat etmeden koştur koştur kitapçıya gitmem ile 3 Şubat'ta çıkacak olmasını öğrenmem bir olmuştu.
Kırmızı Saçlı Kadın'da Orhan Pamuk, Kral Oidipus ile Rüstem ve Sührab'ı kendi yaratıcılığı ile birleştiriyor, nihayetinde ortaya gerçekten enteresan denilebilecek ve beklenmeyen bir son ile biten bir roman çıkıyor. Mahmut Usta'nın hikayeleri, Cem'in Mahmut Usta'ya karşı tutumu epey etkiledi beni.
Kitaptaki baba oğul analizlerini de çok beğendim. Özellikle altını çizdiğim ve burada da paylaşmak istediğim bir kısım var. Orhan Pamuk bizim ülkenin analizini gerçekten iyi yapan yazarlardan biri.
"O zaman sana babalık etmemiş dedi" dedi Kırmızı Saçlı Kadın. "Sen de kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet Baba, Allah Baba, Paşa Baba, Mafya Babası...Burada kimse babasız yaşayamaz."
Kırmızı Saçlı Kadın'ı da çıkar çıkmaz alıp okudum. Hatta kitabın ilk tanıtımını gördüğüm zaman 1 Şubat idi. Romanın çıkış tarihine dikkat etmeden koştur koştur kitapçıya gitmem ile 3 Şubat'ta çıkacak olmasını öğrenmem bir olmuştu.
Kırmızı Saçlı Kadın'da Orhan Pamuk, Kral Oidipus ile Rüstem ve Sührab'ı kendi yaratıcılığı ile birleştiriyor, nihayetinde ortaya gerçekten enteresan denilebilecek ve beklenmeyen bir son ile biten bir roman çıkıyor. Mahmut Usta'nın hikayeleri, Cem'in Mahmut Usta'ya karşı tutumu epey etkiledi beni.
Kitaptaki baba oğul analizlerini de çok beğendim. Özellikle altını çizdiğim ve burada da paylaşmak istediğim bir kısım var. Orhan Pamuk bizim ülkenin analizini gerçekten iyi yapan yazarlardan biri.
"O zaman sana babalık etmemiş dedi" dedi Kırmızı Saçlı Kadın. "Sen de kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet Baba, Allah Baba, Paşa Baba, Mafya Babası...Burada kimse babasız yaşayamaz."
8 Kasım 2015 Pazar
Nazan Bekiroğlu: Mücella
Mücella, Nazan Bekiroğlu'nun Timaş Yayınlarından çıkan son romanı. Bekiroğlu, okur kitlesi epey yüksek olan bir yazar ülkemizde. Daha önce hiçbir kitabını okumamıştım kendisinin. Mücella'nın çıkacağını duyduğumda; almak için kitabın çıkış tarihini beklemeye başladım. Tarihsel devirleri anlatan romanlar ilgimi çekiyor.
Peki Mücella nasıl bir roman? Özetle ifade etmem gerekirse; Mücella küçük bir muhitte babasız büyümüş, geçen yıllar zarfında da yalnız kalmış bir kadın. Evinin sınırlarını hayatının sınırları olarak bellemiş, aslında yaşamak istediklerini yaşayamamış mağrur bir kadın. Roman boyunca Mücella'nın, annesinin, ailesinin, abisinin, akrabalarının, komşularının yaşadıklarını okuyoruz. İçinde yaşanılan dönem ile ilgili de yer yer bilgiler veriyor yazar. Yalnız bunu yaparken; romanın geçtiği devir hakkındaki bilgiler tüm romana harmanlanmak yerine ardı ardına veriliyor ve bir çabuk bitiriliyor. Sanki arka plan önemsenmemiş, Mücella'nın kurgusuna daha fazla yer verilmiş gibi. Başarısız mı? Kesinlikle değil, zaten yazarın da dönem hakkında daha fazla bir bilgi verme kaygısı olmayabilir.
Genel itibari ile Mücella, ülkemizin düşük tahsilli kesiminden yüksek tahsilli kesimine kadar geniş kitlelere hitap eden, basit bir dille kaleme alınmış bir roman. Akıp gidiyor ve kolay okunuyor.
Peki Mücella nasıl bir roman? Özetle ifade etmem gerekirse; Mücella küçük bir muhitte babasız büyümüş, geçen yıllar zarfında da yalnız kalmış bir kadın. Evinin sınırlarını hayatının sınırları olarak bellemiş, aslında yaşamak istediklerini yaşayamamış mağrur bir kadın. Roman boyunca Mücella'nın, annesinin, ailesinin, abisinin, akrabalarının, komşularının yaşadıklarını okuyoruz. İçinde yaşanılan dönem ile ilgili de yer yer bilgiler veriyor yazar. Yalnız bunu yaparken; romanın geçtiği devir hakkındaki bilgiler tüm romana harmanlanmak yerine ardı ardına veriliyor ve bir çabuk bitiriliyor. Sanki arka plan önemsenmemiş, Mücella'nın kurgusuna daha fazla yer verilmiş gibi. Başarısız mı? Kesinlikle değil, zaten yazarın da dönem hakkında daha fazla bir bilgi verme kaygısı olmayabilir.
Genel itibari ile Mücella, ülkemizin düşük tahsilli kesiminden yüksek tahsilli kesimine kadar geniş kitlelere hitap eden, basit bir dille kaleme alınmış bir roman. Akıp gidiyor ve kolay okunuyor.
30 Ağustos 2013 Cuma
Çok Küçüktüm
Sevgili "Karılıksız Karı" beni mimlemiş.Buraya link koymayı bilememe cehaletimden dolayı af dilerim,bir türlü öğrenemedim şu link koyma işini.Temamız,çocukken yaptığımız saçma davranışlarmış.Hemen aklıma evden kaçma maceram geldi,aktarmak isterim.
Daha önce annem ile babamın ben çok küçükken ayrıldığını ve annemle yaşadığımı söylemiştim.O zamanlar anaokuluna gidiyorum sanırım.Bekar bir öğretmen annemle evlenmek istiyormuş.Annem ile arkadaşları aracılığıyla tanışmışlar.Öğretmenin eşi o zamanlar yeni vefat etmiş ve öğretmen biyolojik olarak çocuk sahibi olamıyormuş.Hep bir oğlan çocuğu olsun istermiş.Annemle de anlaşmaya başlamışlar.Çok geçmeden annem bana bu konuyu güzel bir dille açtı.Seni de tanıştırmak istiyorum dedi.Ben annemin yanında bu durumu kabul edip çok mutlu olduğumu söyledim.Gelelim madalyonun öbür yüzüme.
Bir gün yan komşumuzun kızıyla konuşurken ona evden kaçacağımı söyledim.Neden diye sordu.Annemin evlenmek istediğini söyledim.Ama ben istemiyordum.Onun mutluluğuna mani olmadan evden kaçıp uzak diyarlara gidecektim.Uzak diyarlar dediğim de bizden yarım saatlik uzak bir kasabada yaşayan teyzemin yanı.Arkadaşım şüphelenmiş,hemen anneme benim kaçacağımı söylemiş.Olay sonunda çözüldü.
Annem beni karşısına alıp konuştu.Ben mutlu olmayacaksam asla evlenmeyeceğini söyledi.Ben de evleneceksen babamla tekrar evlen anne dedim.Çocukluk işte.Sonra öğrendim ki öğretmen çok iyi bir adammış.Heveslenip evinde bana bir oda hazırlamış,içine bilgisayar dahi almış.Annem red cevabı verince çok üzülmüş.
Hala aklımdadır,belki de bana abilik yapabilecek çok güzel bir adamı kaybettim,onu üzdüm.Annem de mutlu olacaktı belki.Bazen çocukluğumuza dönmek güzel gelir lakin bunun için kendimi pek affedemiyorum.Yaptığım en saçma çocukluk hareketiydi sanırım.Nihayetinde çocuktuk ama saçmaydı yine de işte.Umarım güzel bir hayatın ve güzel bir evladın olmuştur öğretmen..
Daha önce annem ile babamın ben çok küçükken ayrıldığını ve annemle yaşadığımı söylemiştim.O zamanlar anaokuluna gidiyorum sanırım.Bekar bir öğretmen annemle evlenmek istiyormuş.Annem ile arkadaşları aracılığıyla tanışmışlar.Öğretmenin eşi o zamanlar yeni vefat etmiş ve öğretmen biyolojik olarak çocuk sahibi olamıyormuş.Hep bir oğlan çocuğu olsun istermiş.Annemle de anlaşmaya başlamışlar.Çok geçmeden annem bana bu konuyu güzel bir dille açtı.Seni de tanıştırmak istiyorum dedi.Ben annemin yanında bu durumu kabul edip çok mutlu olduğumu söyledim.Gelelim madalyonun öbür yüzüme.
Bir gün yan komşumuzun kızıyla konuşurken ona evden kaçacağımı söyledim.Neden diye sordu.Annemin evlenmek istediğini söyledim.Ama ben istemiyordum.Onun mutluluğuna mani olmadan evden kaçıp uzak diyarlara gidecektim.Uzak diyarlar dediğim de bizden yarım saatlik uzak bir kasabada yaşayan teyzemin yanı.Arkadaşım şüphelenmiş,hemen anneme benim kaçacağımı söylemiş.Olay sonunda çözüldü.
Annem beni karşısına alıp konuştu.Ben mutlu olmayacaksam asla evlenmeyeceğini söyledi.Ben de evleneceksen babamla tekrar evlen anne dedim.Çocukluk işte.Sonra öğrendim ki öğretmen çok iyi bir adammış.Heveslenip evinde bana bir oda hazırlamış,içine bilgisayar dahi almış.Annem red cevabı verince çok üzülmüş.
Hala aklımdadır,belki de bana abilik yapabilecek çok güzel bir adamı kaybettim,onu üzdüm.Annem de mutlu olacaktı belki.Bazen çocukluğumuza dönmek güzel gelir lakin bunun için kendimi pek affedemiyorum.Yaptığım en saçma çocukluk hareketiydi sanırım.Nihayetinde çocuktuk ama saçmaydı yine de işte.Umarım güzel bir hayatın ve güzel bir evladın olmuştur öğretmen..
19 Ocak 2013 Cumartesi
Çok Daha Dingin Bir Gün
Bu geceyi,daha doğrusu sabahı Kings Of Convenience isimli güzel gruba ikame ettim.'Dinginlik' demek doğru olur bence onlar için,ben de dinginim hali hazırda.
Yemeğe misafirimiz vardı bugün,komşumuz.Arada kitap alıyor benden okumak için,düzene ve atamalara dair konuşuyoruz onunla.Yanında çok güzel bir bezelye yemeği ile gelmiş,patatesli.Bizde de ıspanaklı yumurta,bulgur pilavı ve brokoli salatası vardı.Oturduk yedik.İki kişilik mini masamızda bir üçüncü kişi,dünya ve yaşam sohbetleri.
Ardından ağza atılan kocaman bir acı biber..Acı biberlerin tabağın ve suyun içindeki tombul duruşları çok asil gelir bana.Bazen uzun uzadıya onları seyrederim.Misal bugün pencerenin önünde ufak bir kasenin içindeydiler,izledim onları.
Ardından ağza atılan kocaman bir acı biber..Acı biberlerin tabağın ve suyun içindeki tombul duruşları çok asil gelir bana.Bazen uzun uzadıya onları seyrederim.Misal bugün pencerenin önünde ufak bir kasenin içindeydiler,izledim onları.
Kar'da her şey yoğun ilerliyor,anlatım tekniğini anlamakta güçlük çeksem de beni içine çekiyor,dediğim gibi beğendim.Zor beğenmem zaten,her şeyi yerim.Düşünüyorum da hakikaten yemediğim bir yiyecek yok.Elime ne geçerse de okurum,okumadığım şey de yok.O zaman okumayı yemek yemeğe benzetebilirim,benzettim.
Bugünkü ders çalışma programıma da harfiyen uyup bu vakte kadar masamın başında çalışarak oturduğuma göre,yarınki kahvaltıda yiyeceğim haşlanmış yumurtayı düşleyebilirim sanırım.
Ha bu arada,Rowling'in üzerine de kahve döktüm.Yapış yapışlar.Ama tatlı oldular,her zaman kitap sayfalarına damlayan çay ve kahve lekelerini sevmişimdir.Vücudumuzdaki lekeler gibi,bizdenler.
Son olarak bu yazıyı pek beğenmedim.Niye yazma gereği duydum onu da bilmiyorum fakat resimdeki elma güzel.
Son olarak bu yazıyı pek beğenmedim.Niye yazma gereği duydum onu da bilmiyorum fakat resimdeki elma güzel.
3 Aralık 2012 Pazartesi
Kendimden Çok
Bu dershane işi çok yıpratıcı.Okulla birlikte kpss çalışmak herkesin harcı değilmiş bunu anladım.Dershanede yani sınıfımda yıllardır atanamayan öğretmen arkadaşlarım var,bir sürü branştan.Çok zor bir durum.
Benimse ilk deneyimim olacak bu sene.Mezuniyetimin tadını çıkaramadan sınava gireceğim.Elbette korkuyorum atanamamaktan.Çevre baskısından,annemin emeklerinin karşılığını veremeyecek olmaktan.Yıllardır tek kelime konuşmadığım babam ve ahvaline kendimi ispatlayamayacağımdan.Bunun gibi pek çok şeyden korkuyorum.
İşte atanmak bir öğretmen adayının gözünde her şey demek,kısaca hayatın kurtuluşu.Yeniden doğuş.Yılların emeği.
Sonrası ise çok meçhul,bulanık.Daha da yorucu sanki.Sürekli gelecek kaygısı ile yaşayıp durmak.Ağırdan almak yerine hızla yol almak.Durmamak ve durmamak.
Sadece daha fazla güç istiyorum.
Stajda sınav kağıtlarını okuduğum öğrencilere bol keseden not verdiğim gibi,notun bana da yüksek olsun istiyorum hayat.
Güzel demiş Adam Lambert;
But you’re the only one that knows me
Better than I know myself
Better than I know myself
Kendimi saklıyorum diye beni görmemezlikten gelme,daha iyi tanı hayat.
Daha iyi.
6 Eylül 2010 Pazartesi
Çok İyi Hissediyoruz Lan,Tekrar Dönüyoruz Bu Dünyaya

Şimdi kağıttan bi masal aslında benimkisi.Yok sanırım Çiklet kadar uçuk hayallere sahip biri daha yok.Biliyorsun yolda yürüyoruz beraber.Kafamızda kocaman bi saksı ve bazılarının kafalarında kavanozlar var kocaman balıkların içinde yüzdüğü.Ama bu onların sulu insanlar olduğunu göstermez.Sululuk yapma.
Çok iyi hissediyoruz lan,tekrar dönüyoruz bu dünyaya.Gerçek dünya nasıl mı,dur anlatayım sana.Ama biraz uzun sürecek.Dünyanın içinde çeşit çeşit salya vardır.Bu salyaların tadına bakıp hangi tarafı seçmen gerektiğine karar verirsin.Ama eğer ağzının içi haddini aşıp tatlı bi salya akıtmak isterse işte o zaman kocaman bi sorun var demektir.Köpekler ise daha güzeldir gerçek dünyada.Üzerlerinde deriden giysiler.Sonra toplar vardı gerçek dünyada.Toplarlar onları akıllarınca,kıçlarında olan akıllarıyla.Çok iyi hissediyoruz lan,tekrar dönüyoruz bu dünyaya.Adam deriz biz onlara,yemek yerler,sıçarlar ve osururlar.Esasen bunlar diğer yaptıklarının yanında çok naif kalır yani kibardır bunların bazıları.Ama Moliere yazmış ya hani Kibarlık Budalası bilmem neyi.Gerçekten budalaca kaçar bu dünyada kibarlık türü.Bedenin sana ait değildir bu dünyada.Seversin ama dokunamazsın,sürtünürsün hiç zevk alamazsın.Çorap geçirenler de vardır,onları hiç takma,onlar bu dünyadan bile değiller.Sonra bu adamların akılları şeyiyle gider gelir.Böyle bi şey düşün saatin ortasında bi ileri bi geri..Akıllarının bi damar yoluyla önlerindeki kabarık şeye bağlandığı söylenir bi rivayet yoluyla.Her şeyi oralarıyla halledebilirler.Ama ya arka tarafları.İşte onu beceremezler.Demek ki o kadar meziyetli değiller.Her şeyi küfürle halledeceklerini sanırlar.Ama pembedir donları hem de pespembe.Saatleri yoktur,otuz küsür isimleri vardır.Birden hoşlanırlar onlar.Otuzu ve biri yan yana getirirler.Sakın denemeye kalkma çünkü boştadır erkenden kalkar gider.10'a gelmeden puff yani.Takma ama sen bunları.Bi de kadınlar vardır bu dünyada.Çikolata yaparlar ve sadece kendileri yalarlar.Yaladıkları tek şey bunlar da değildir ayrıca.Hayatın tüm tozunu yutarlar ama yuttururlar da adama.Akıllıdır onlar,beyinleri çift yönlü çalışır.Donları ise kesinlikle beyazdır.Beyaz don iyidir.
Yürüdüğüm yollarda kocaman bi karnaval.Yoksa benim doğmamı mı kutluyor bu ahmaklar.Sadece bi oyuncak hikayesiydi anlatmaya çalıştığım oysaki.Nereden bilebilirdim yarattığım dünyada baş rolü oynayabileciğimi.Cinsellik te yokmuş hem burda.Neden yaptın ki bunu anneme? Üzdün onu.Biliyorum onun için de bi yer var.Ama babamı alma buraya.Bi bok çukuru varsa koyalım içine.Ya da koymayalım.Bilmem işte,bak ne diyor Panic At The Disco
"Saat öğleden sonra dokuzu gösteriyor."
Gitmem gerek.Çok iyi hissediyoruz lan,tekrar dönüyoruz bu dünyaya.
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Çok Tatlı Ama
Tatlı olan başlıktaki çelişki değil yani herhangi bir yaratık değil tatlıdan kastım.Kastım Ramazan'da yemek arkasından yenen tatlılar.Bizim evde bi gelenektir.Salata ve ana yemek annem tarafından yapılır,çorba ve tatlı işi bana aittir.Çok tatlı sever bi aileyiz.Sadece Ramazan'da değil de her zaman tatlı yeriz,evden hiç eksik olmaz.En olmadı annemin bir tarçınlı keki vardır hep ondan bulunur.O da olmadı bizim pazarda kurabiyeci teyze var.Beni pek sever her hafta bi kilo kurabiye alırız ondan,taze taze.
Ramazan'ın ilk günü,tiramisu yaptım.Gittim marketten kedi dili aldım.İnternetten tarif buldum ve aynısını uyguladım.Güzel de oldu afiyetle yedik.Ama labne peynirini light almayıp normal almışım o yüzden biraz peynir tadi baskın geldi annemin pek hoşuna gitmedi ama ben yedim,sonuçta tatlı yani kaçırmam.İkinci günü ise keşkül yaptım.Çok severim ben keşkülü.Sütlü tatlılar içinde ayrı bi yeri vardır,gizli gözdemdir yani keşkül.Ertesi günü ise vişne jölesi yaptım.Güzel oluyor şahsen soğuk soğuk benim çok hoşuma gidiyor.Bugün ise tavukgöğsü yaptım ve üzerine biraz ceviz çekip serpiştirdim çok hoş oldu yani.
Dün yeni çorba lezzetlerinden kafkas çorbasını denedik.Bizim oraların çorbası.Haliyle içinde lahana falan var.Çok leziz bi çorba bence Ramazan çıkmadan kesin deneyin sofralarınız güzelleşsin.
Hehe,kendimi yemek programı yapar gibi hissettim.Şimdi bu yazıdan çok marifetli bi manyak olduğum anlamı çıkmasın.Ben bu tatlıları falan hazır tozlardan yapıyorum.Yani süt ile pişirince oluyor arkasında tarifi var zati.Herkes yapabilir.Ben de normal sayılabilecek bi varlığım ekstra yeteneklerim yok bu konuda.Ama ailecek süslemeye meraklıyız bu bi gerçek.Benim ortanca teyzem profeyşınıl aşçı olur.Süper yemekler yapar.Girişimci dayım bi ara annemle ikisine teklif sunmuştu :D Bi restorant açalımmış,ortanca teyzem yemek yapar annem ise yönetir,yemeklerin süslemelerine bakarmış.Ne kadar ciddiydi teklifinde bilemiyorum tabii :D
Herkese hayırlı iftarlar :)
Ramazan'ın ilk günü,tiramisu yaptım.Gittim marketten kedi dili aldım.İnternetten tarif buldum ve aynısını uyguladım.Güzel de oldu afiyetle yedik.Ama labne peynirini light almayıp normal almışım o yüzden biraz peynir tadi baskın geldi annemin pek hoşuna gitmedi ama ben yedim,sonuçta tatlı yani kaçırmam.İkinci günü ise keşkül yaptım.Çok severim ben keşkülü.Sütlü tatlılar içinde ayrı bi yeri vardır,gizli gözdemdir yani keşkül.Ertesi günü ise vişne jölesi yaptım.Güzel oluyor şahsen soğuk soğuk benim çok hoşuma gidiyor.Bugün ise tavukgöğsü yaptım ve üzerine biraz ceviz çekip serpiştirdim çok hoş oldu yani.
Dün yeni çorba lezzetlerinden kafkas çorbasını denedik.Bizim oraların çorbası.Haliyle içinde lahana falan var.Çok leziz bi çorba bence Ramazan çıkmadan kesin deneyin sofralarınız güzelleşsin.
Hehe,kendimi yemek programı yapar gibi hissettim.Şimdi bu yazıdan çok marifetli bi manyak olduğum anlamı çıkmasın.Ben bu tatlıları falan hazır tozlardan yapıyorum.Yani süt ile pişirince oluyor arkasında tarifi var zati.Herkes yapabilir.Ben de normal sayılabilecek bi varlığım ekstra yeteneklerim yok bu konuda.Ama ailecek süslemeye meraklıyız bu bi gerçek.Benim ortanca teyzem profeyşınıl aşçı olur.Süper yemekler yapar.Girişimci dayım bi ara annemle ikisine teklif sunmuştu :D Bi restorant açalımmış,ortanca teyzem yemek yapar annem ise yönetir,yemeklerin süslemelerine bakarmış.Ne kadar ciddiydi teklifinde bilemiyorum tabii :D
Herkese hayırlı iftarlar :)
31 Ocak 2010 Pazar
Hayat Bazen Çok Malca
Cidden bazen hayat çok malca,bu "mal" kelimesi de lügatıma biri sayesinde girdi.Yazmama gerek yok zira o şuan kendini bildi.Di mi?Ben çaktım bildi bildi;) Dün disko kralını izledim.Cicişler vardı.Amanın o cicişlerin biri bence gayet akıllı,dünkü sözlerinden sonra Sokrates'in asistanlığını yapabilir mesela.Velhasılkelam,Sokrates'in bi Yunan Filozofu olduğunu ve Sokrates Felsefesini kurduğunu bildi.Helal..Bir de "Mercan" isimli bi bayan vardı,şarkıcı imiş."Bi Tek Rıfat Abiye Var" isimli şarkısıyla pardon "Sana Değil Kardeşine" adlı şarkısıyla bayağı meşhur olmuş:DTarzını beğendim çok cool birine benziyor.
Dün bi poşet ceviz yedim gene,ondan önceki gün de Amerikan Rapsodi'yi izledim beğendim vallahi,hem de ağladım bi sahnesinde.Bu arada Aziz Nesin bir yerine bi yazarmış çok hoşum gitti ben de öyle yazıyorum artık;)
Dün gözlüklerimi takmaya karar verdim.Bugün yine vazgeçtim,ilerlerse ilerlesin ne yapayım amaan;)
Bi kitap var elimde."Edgar Sawtelle'nin Öyküsü" Okuyacağım inşallah tatilde.Bi de kokulu mumları seviyorum.Bu kadar sanırım.Zira gidiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



