hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2019 Pazar

Hayat Düzeni

3 aydır ilk kez rahat bir nefes alıyorum ve ilk kez iş yapmıyorum. Bu gerçekten şaşırtıcı, bünyem tempoya o kadar alışmış ki, evde ne yapacağımı şaşırdım 2 gündür. Bu haftayı güzel planladım; tatilin tadını çıkaracağım. 

Tatil sonrası için kendimde düzeltmem gereken bazı yönler olduğunu saptadım ve bunları 3 ay boyunca not aldım. Öncelikle; okumaya muhakkak zaman ayırmam gerektiğini düşünüyorum. Eskisi kadar çok değil, zaten edebiyat adına okumak istediğim birkaç kitap kaldı. Onları bir seneye yaydım, sindire sindire okuyacağım. 

Uyku düzenim çok kötü. Günde en fazla 5 saat uyuyorum. Bu da gün içerisindeki performansımı çok etkiliyor. Bunu kesinlikle tatil sonrası bir düzene koymam gerekiyor. Umarım başarılı olurum. 

İş yerinde gün içinde kendime bazı boşluklar bırakmayı öğrenmem gerekiyor. Derse girmediğim saatlerde derse girdiğimden daha yoğun oluyorum. Bunun sebebini bir türlü çözemedim. Bir de okulda ofiste her işimi yapamıyorum, yani bireysel çalışmaya alışkın bir zihnim olduğu için okuldaki işlerimin hepsini eve taşıyorum. Böyle olunca da haftanın her günü gece yarılarına kadar yapılacak yığınla işim oluyor. Sosyal hayatım da cidden yok denecek kadar az. Bunu değiştirmek için üzerine çalışmam gerekiyor. En azından işlerimin bir kısmını eve taşımamayı öğrenmem gerekir. Tatil sonrası bunun üzerine de çalışacağım. 

Mutlu cumalar dediğim bir olgu yarattım bu süre zarfında kendime. Cuma günü okulumuz yarım gün olduğu için öğleden sonra çıkıyoruz. Cumaları direkt eve dönmek yerine her hafta bir etkinliğe katılabilirim diye düşünüyorum. İlle de etkinlik olması gerekmiyor; kitapçıları ve sahafları gezmek; fotoğraf çekmek, tarihi yarımadada bir kahve içmek gibi kendime mutlu cumalar yaratmayı düşünüyorum. 

Bir diğeri ise serviste geçirdiğim vakit. Nasıl daha verimli olabilirim? Tavsiyelerinizi de alabilirim bu konuda. Totalde her gün 3 saat yol gidip geldiğim için bu vakitten aldığım verimi artırmam lazım. Sabahları bölük pörçük olsa da bir şekilde uyumayı başarıyorum lakin akşamları dönerken verimli olabileceğim şeyler yapabilirim. Servisin sürekli hareket etmesinden dolayı kitap okuyamıyorum bunu denedim, telefonum çok eski ve internet paketim de çok kısıtlı. Bu yüzden izlemeli ya da dinlemeli şeyler de yapamıyorum. İş deseniz hareket halinde hiç rahat olmadığı için onu da yapamıyorum. Bunun üzerine de düşünmem gerekiyor. 

Ne çok plan birikti yine, umarım en azından bir kısmını tatil sonrası düzene sokabilirim.

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Başın Sonu

bazen yolun sonu gibi bazen de başı
bir şeyler bitmiş gibi ya da yeni başlıyor gibi
yaz gelmiş gibi kışın içindeyiz gibi
hem üşüyüp hem terlemek gibi
bazen diyorum niye bunca çaba
eziyet, göz yaşı, umut, keder, neşe
insan nasıl barındırıyor hepsini içinde
insan olmak bu demek mi
zor
geleceği görememek
geçmişte yaşamak
insanlardan, diğerlerinden arınmak
hep suda yüzmek
boğulmamak
bir yağmur yağsa çözer mi derdimizi
ya da ne bileyim kırmızı bir sardunya
delilik 
baş ile son arasında
tıkılıp kalmış insanoğlu.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Ateş Yılları

İnsanların hayatlarında ateş yılları olduğuna inanıyorum. Fitili yüksek, alevleri gür yıllar oluyor bunlar. Bir kandilin içinde yandığınızı hissediyorsunuz adeta. Bir ateş boyu yükselip düşecekmişsiniz, sonra da etrafa külleriniz savrulacakmış gibi. Bazen o kadar bulanıyor ki bu tür zamanlarda gözler, etraf tamamen karanlığa bürünüyor. 

İnsanın her zaman tek başına bir mücadele verdiğine inanırım. Yanınızda ne kadar çok seveniniz olursa olsun bir insanın iç ritmini tümden, her şeyi ile anlayabilecek başka bir insan yok ne yazık ki. Hayat tek başına çıkılan bir yolculuk, bu yolculuk süresince bize yarenlik eden insanlara rastlıyoruz. Kimi uzaktan el sallıyor, kiminin bir alacağı var kısa süreli kalıp gidiyor kimi de o kadar uzun kalıyor ki varlığının farkına bile varmaz oluyoruz. Bir müddet durup dinlenmek gerekiyor hayatın bir köşesinde. Kaybedilen onca insan, yıpranmış onca duygu. Dönüp baktığınızda geriye sizden bir şey kalmadığını görüyorsunuz. İşte bu an çok önemli, altın saniyeler. Nefes alın, yalnız yürümekten korkmayın. 

Korktuğumuz için seviyor, korktuğumuz için terk ediyor ve korktuğumuz için yaşıyoruz. Hayat korkularımızdan oluşmuş bir ritüel, bunu yadsıdığımız müddetçe üzülmeye devam edeceğiz. Oysa fizikteki gibi herhangi bir kabın şeklini almamız gerekmiyor ille de. Hayat bilimden çok ayrı bir bilmece, eğrisi doğrusu bir garip, ölçülebilir bir tarafı da yok. 

Uzunca müddet kendinizi dinleyip usanmadan kendinizle kalmaya başladığınız an her şey değişiyor. Bırakın etrafınızdaki dünya ve insanlar dönenip dursun. Siz zamanın farkına varın, duygularınızı yaşayın ve yalnızca kendinizle olduğunuzun bilincine varın. Öyle ya da böyle tekiz. Biriz. Var oluş serüveninizde bir alev beliriyorsa bırakın yakıp kavursun içinizi. Yaşamak belki de bize en büyük ceza ve sanıyorum ki bu cezayı alevler içinde çekiyor oluşumuzu kabullenebildiğimiz kadar varız. Gerisi ve ötesi kocaman bir boşluk nihayetinde. 

8 Ocak 2017 Pazar

Vüs'at O. Bener: Mızıkalı Yürüyüş/Kara Tren

Vüs'at O. Bener okumaya yakın zamanda "Kapan" adlı öykü derlemesi ile başlamıştım. Birkaç gün önce "Mızıkalı Yürüyüş/Kara Tren" adlı öykü kitabını okudum. Yazını bana çok iyi geliyor; ifade etmek istediklerim, yazamadıklarım hep onun satırları ile özdeş. Bakışı, kelimeleri diziş biçimi, kendinden öylesine rahat ve aynı zamanda gerçekçi bahsetmesi, hissettiklerinden de öyle, saklamadan, bir yerlere kaçmadan. Beni gerçekten etkiliyor. 

Şu an dışarıda epey kar var, onca yolu aşıp Yky'ye gitmem mümkün değil, sanırım bir kaç gün daha bekleyeceğim, karlar erir erimez "Dost Yaşamasız" ve "Siyah Beyaz" kucağımda döneceğim eve.

"Mızıkalı Yürüyüş/ Kara Tren"den sevdiğim bir bölüm paylaşmak istiyorum, sonra da hemen kar tanelerini izlemeye gideceğim: 

"Geçen pazar, 22 Ağustos 1993. Günleri somutlaştırmak gereksemesini neden duyuyorum acep? Yaşandığına inandırmak için mi kendimi? Nice gün'ler geçip gitti, gidecek, bir gün GÜN bile olmaktan çıkacak, öyleyse bu çabanın anlamı ne? Yok anlamı. Gökyüzü, denizler, uzay, yıldızlar, ,insanlar dışında her şey bilinçsizliklerince durup duracak. Moleküle dönüşeceğiz herhalde. Asimov'a bakılırsa hepi topu sekiz milyar yıl kalmış, ömrümüzü sıfırlamaya. Peki, tüm bilgilerden, değer yargılarından kurtulmuş, kendi ekseninde dönenen, kurduğu tuhaf dünyasında bir süre canlılığını koruyan, ilgilerden kopuk, yadırgı yaşamayı sürdürmek mi yeğlenmeli? Ben bu korku filmini ne çok yönettim."

3 Ocak 2017 Salı

Blogger'da 9. Yılım

Tam dokuz yıl önce başlamış blog yazma maceram. 2008 yılında. O zaman henüz 16 yaşında, lise ikinci sınıf öğrencisiydim. Annem o dönemde fabrikada çalışıyordu, bana bilgisayar alabilmek için aylarca para biriktirdiğini anımsıyorum, çok sevinmiştim. Memleketteki evimizin üst katındaki odama kurmuştuk, hatta o gün okuldan erken ayrılmıştım, bilgisayarımı ve internetimi kurmaya gelecekler diye. Sonra annem yine para biriktirip bir genç odası takımı almıştı bana. 

Bilgisayar kurulur kurulmaz yaptığım ilk şeyin elektronik bir günlük tutmak olduğunu hatırlıyorum yani yine bana heyecan veren en önemli hadiselerden biri yazmakmış o dönemde de. 

İlk yazılarıma dönüp baktığımda yaşımın vermiş olduğu özellikler neticesinde epey ergen, farklı olma çabaları içerisinde, yaşından büyük kitaplar okuyan, iddialı cümleler kuran ve rocktan heavy metale kadar çeşitli müzikler dinleyen tam bir liseli görüyorum. Neyse ki bu dönemler gelip geçti, okuduk, öğrendik, yaşadık ve yaş oldu 25.

Şimdi geriye dönüp baktığımda tebessüm ederek anımsıyorum o günleri. Küçük bir kasaba, kendi dünyasında, kendinden başka dünyaları tanımaya çalışan, her şeyden önce kendini tanımaya çalışan genç bir erkek. 

Dokuz yıldır aralıksız yazıyor olmam çok mutlu ediyor beni, hala bilgisayarımın karşısına geçtiğimde heyecan duyuyorum, yazacağım şeyleri önceden planlıyor ve bununla ilgili ufak notlar tutuyorum kenara. Bu arada ilk yazmaya başladığım masaüstü bilgisayarım hala memleketteki evimizde, üstelik aynı yerde duruyor, artık çalışmıyor olsa da.

Peki neden "beyaz çiklet?" Pek çok şeyi anımsıyorum, ne yazık ki bu konu hakkında net bir şeyler hatırlayamıyorum. Sanırım o dönemde "beyaz çiklet" adında ya da içinde "beyaz çiklet" geçen bir şiir yazmıştım. Çok sonraları öğrendim "beyaz çiklet"in bir balık türü olduğunu. Ne tesadüf, ben de pek alık, balık gibi bir insanımdır ya!

Yazma serüvenim benim dışımda gelişen bir aksilik olmazsa devam edecek. Bir ergenden genç bir yetişkine doğru dönüştüğüm, değiştiğim süre boyunca yazı kültürüm de değişiklik gösterdi. Artık daha sade, kültür sanat ağırlıklı yazar oldum, özel hayatıma dair paylaşımlarım ise oldukça sınırlı hale geldi. Bu çizgiyi seviyorum, böyle devam etmesini temenni ediyorum. 

En uzun yaşayan "beyaz çiklet" olma yolunda ilerliyorum sanırım, aman zeval gelmesin. Tahtalara vuralım. 

17 Aralık 2016 Cumartesi

Sine Ergün: Baştankara

Bir süredir öykü yazıyorum, sanırım bir yıl oldu. Yerli öykü yazarlarını mümkün mertebe okumaya, onların yazın dünyalarını, biçemlerini, kurgularını tanımaya çalışıyorum. Aslında onlardan etkilenmeye çalışıyorum, çalışmıyorum da, okuyunca, kendiliğinden etkilenmiş oluyorum. 

Ayfer Tunç bir röportajında, yazmak için önce okumak gerektiğini söyler, bol bol okumak, iyi edebiyat okumak, ve ekler, etkilenin der, etkilenmeden yazamazsınız. 

Bu hafta sonu yolum Sine Ergün ile kesişti, son öykü kitabı olan Baştankara'yı okudum. "Uzun Yol" adlı hikayesinden sevdiğim, etkilendiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum: 

"Uyandıklarında kadın konuşkan adam suskundu. Bütün sevdiğim kitapları başkasına verdim, dedi kadın, Sevdiğim hiçbir şeyi başkasına vermedim, dedi adam. 
Kadın, Buradan sonra patika yok olacak, dedi, nereye gideceğimizi seçmek zorunda kalacağız. Sen başka yöne, ben başka yöne gitmek isteyecek. Nereye gittiğimizin önemi olmayacak, önemli olan ayrılmamamız. Patika kaybolacak, dedi adam, ben başka yöne sen başka yöne gitmek isteyecek. Yollarımız ayrılırsa ayrılacak. Önemli olan nereye gittiğimiz."

9 Eylül 2016 Cuma

Orhan Pamuk: Yeni Hayat

"Hayat buydu işte, ne oradaydı, ne de başka bir yerde, ne cennette ne cehennemde: Tam işte burada, bu anın içindeydi muhteşem hayat. Hangi çılgın bizim yanıldığımızı ileri sürebilirdi ki, hangi şaşkın bize laf dokundurabilirdi, kimdi bize zavallı, sersefil, süprüntü diyecek! Ne İstanbul'daki hayatı istiyorduk biz, ne Paris'teki, ne New York'takini; salonlar, dolarlar, apartmanlar ve uçaklar orada kalsın; radyolar ve televizyonlar -bizim de var bir ekranımız- renkli gazeteler kalsın. Bizde tek bir şey var: Bak, bak yüreğime, nasıl da sızıyor hakiki hayatın ışığı onun içine."

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Yaşanmamış Hayata Kısa Süreli Bir Manifesto

bin bir anı dolu defterinizi bir kenara bırakın.
mükellef yaşamlarınızın ucube gösterişlerinden arının.
gözyaşı gülümsemesini suretiniz ile bütünleştirin.
belleğinizi yitirin kısa bir süreliğine.
dünyaya uzanmanın, ıslak kumlara temas etmenin keyfini yaşayın.
fikri mücadelenizden evvel aydınlık ile karanlık arası zeminlere basın.
korkmayın.
tolstoy'ın karlı coğrafyalarına uzanın, bozkırın gizemine adım atın.
dörtyüz katlı dörtyüz duvarlı dört yüzsüz binalarınızdan, betonlarınızdan arının.
kendi yüzünüz olun.
kavuklarını keşfe çıkın sincapların, karıncaları takip edin.
kelamlarınızın şeffaflıklarını hiçe saymayın, saydamlaşın.
sırt üstü uzanın zihninizin denizlerine.
cürmünüzün kaldığı yerden yaktığı hesaplarınızı kapatın.
kafka'nın köy hekimi ile sohbete dalın.
kirpiklerinizde gemiler yüzdürün.
sığınacak bir limanınız değil, sohbet edecek bir mürettebatınız olsun.
mürettebat olun, kürek mahkumu olun, düşünün, arzulayın.
son mecmuasını karıştırın zamanın, sayfalarca kelimenin hüznüne dalın çıkın.
bir şeyler var orada, yaşamı sizin için daha zor hale getiren lakin sizi bilgeleştiren.
selama durun, selam olun. 

28 Temmuz 2016 Perşembe

Yeni Planlar

Ülke durumları, yazın vermiş olduğu rehavet derken epey bunaldım şu sıralar. Tatilin ardından eve döndüğümden beri rutin işlerin peşinde koşturuyorum. Hiç de bitmiyorlar. Sanırım fazlaca da harcama yaptım şu sıra, biraz toparlanmamda fayda var. 

Bugün ilk kez evde porselen desenleme çalıştım. Kediler çiziyorum artık, pek şirin kediler. Bir yandan da anneme öğretiyorum çünkü porselen desenleme beni gerçekten dinlendiren bir el sanatı, uğraş. Ona da iyi gelecektir.

Önümüzdeki dönem iş dışında çok yoğun bir program hazırlığı içerisindeyim. Hepsini aynı anda gerçekleştirmem mümkün olmayabilir lakin yine de listeye almaktan çekinmedim. Öncelikle yüksek lisansta son seneme giriyorum. Bu sene tezimi yazıp, uygulamamı yapıp tamamlamam gerek. Epey ihmal ettim, okulların açılması ile birlikte ağırlık vereceğim kendilerine. 

Ardından artık dil eğitimimi ciddiye almam gerektiğini düşünüyorum. Bu sene dil kursuna gitmek de planlarım arasında. Bunun dışında tekrar üniversite okumak istiyorum, ikinci üniversite kapsamında felsefe eğitimi almak niyetim. 

Bir diğeri ise kendime profesyonel bir fotoğraf makinesi alacağım. Telefonum ile amatör fotoğraflar çekiyorum ama artık yeterli olmuyor. Bir de üzerine temel fotoğrafçılık eğitimi alabilirsem ya da kendim öğrenmeye çabalarsam çok güzel olacak. Kışın Kars'a kültürel bir gezi yapmayı planlıyorum yataklı trenler ile. Fotoğraf makinesi benim için gerçekten güzel olacak. 

Ve sonuncusu bir türlü başlayamadığım spor serüvenime artık cidden başlamak istiyorum. Bu dönem bitmeden bir spor salonuna yazıldım ve tabii ki ilk gidişten sonra bir daha gitmedim! Bu sefer iddialıyım, sene boyunca düzenli spor yapacağım. 

Hayattan senelik beklentilerim bu kadar. Umarım hepsini gerçekleştirebilirim. Bitti.

19 Temmuz 2016 Salı

Engin Geçtan: İnsan Olmak

İlk basımı 1983 yılında yapılan, güncelliğinden ve içerisindeki bilgilerin, analizlerin evrenselliğinden hiç ödün vermeyen bir kitap "İnsan Olmak." Sanıyorum ki insan olmanın hissettirdikleri ve içgüdülerimiz bir ölçüde baki kalıyor. 

Geçtan, kitabında insan olmanın tüm getirileri ve götürülerini oldukça anlaşılır bir dil ile belirli başlıklar ve kısa bölümler halinde işliyor. Birey ve toplum, kaygı, yaşam ve ölüm, yalnızlık bu başlıklardan yalnızca birkaçı. Kitabı okudukça kendiniz ile ilgili birtakım analizler yapabiliyorsunuz. Kendinizi biraz daha tanıyor ve çevrenizdeki insanlar ile olan ilişkilerinizde kaçırdığınız nüansları yakalayabiliyorsunuz. Hatta kitap üzerinden günümüz insanı değerlendirmesini ve yeni dünya insanının haleti ruhiyesini de çıkarsayabiliyorsunuz. Kitaptan çarpıcı ve güzel bir bölüm paylaşmak istiyorum: 

"Dünyada iki tür insan vardır: yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler. Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, hayatına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstelenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!"

27 Mayıs 2016 Cuma

Jean-Paul Sartre: Bulantı

Okuldan bir edebiyat öğretmeni arkadaşım ile birlikte iki kişilik bir kitap kulübü kurduk. Pek çok mühim eseri aynı anda okuyor ve sonrasında uzunca, kahve sohbetleri eşliğinde ve yaratabildiğimiz her fırsatta analiz ediyoruz. Müthiş doyuruyor beni. Birkaç kitabı devirdik. Şu an Jean-Paul Sartre'ın "Bulantı" adlı romanını okuyoruz. Hemen hemen okuduğumuz tüm romanlara "varoluşçuluk" kaynaklık ediyor, bunu tasarlamadığımız halde. Romandan güzel bir alıntı yapmak istiyorum. Şu ana kadar okuduğum kadarı ile epey altını çizdiğim kısım var. Onlar arasından şu kısım epey etkiledi beni:

"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrımlarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülmez ve yakıcı bir aşk; geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak olanaksız." 

8 Mayıs 2016 Pazar

.

benimle bir kadeh daha iç
biraz daha gülümse benimle.

3 Mayıs 2016 Salı

Nefesim Kesilene Kadar

Esme Madra'yı ilk kez Çoğunluk'ta izlemiştim. Kendisini Emine Emel Balcı'nın filmi Nefesim Kesilene Kadar'da görünce izlemeliyim diye düşündüm. Yanımdan hiç ayırmadığım minik not defterime film ile ilgili notlar aldım. Film gayet başarılı, Esme Madra ise bu tarz filmlere yakışan bir isim. 

Filmlerde senaryonun durduğu, mimiklerin yani oyunculuğun devreye girdiği kısımları çok seviyorum. Misal, Serap arkadaşı Dilber'den intikam almak adına onu patrona şikayet ediyor. Dilber işten kovulurken Serap'ın arkasından attığı bakış oldukça manidar. Beni çok etkiledi. 

En sevdiğim sahnelerden biri Serap'ın babası ile birlikte lunaparka gidişi. Yetiştirme yurdunda büyüyen Serap, yetişkin yaşında lunaparkta babası ile eğleniyor. Çok anlamlı bir sahne. Sahnenin devamında Serap bir an babasının kaybolduğunu düşünüyor, tam telaşa kapılmışken onu lunaparkın içinde buluyor. Burada da sanıyorum ki Serap'ın çocuk mutluluğu ile lunaparkı özdeşleştirebiliriz. İçinde sürekli baba özlemi olan birinin, lunaparkta bir çocuğa dönüşmesi ve aynı ölçüde babasını kaybetmekten korkması da birbiri ile örtüşen durumları. Güzel bir bakış açısı.













Serap, özellikle insanların bulunmadığı ortamlarda ya da daha doğru bir ifade ile, insanların kısa bir süreliğine bulundukları ortamdan ayrılmaları ile birlikte onlara ait eşyaları karıştıyor. Kiminde bu hırsızlığa varıyor, kiminde de meraka. Serap, çocuk yetiştirme yurdunda büyüdüğü için kendine ait kapalı bir alana neredeyse yaşamı boyunca hiç sahip olmamış. Eniştesinin evinde kendine ait bir odası var lakin, kendine ait bir yaşamı yok o evin içinde. Sanıyorum ki Serap'ın eşya karıştırma durumu bunun bir uzantısı. Kendine ait bir alan bulduğunda rahatlıyor ve başkalarının bu alan içerisinde bulunan eşyalarını karıştırıyor. Çünkü hayatı boyunca kendi kişisel alanı da karıştırıldı. 

Babası ile birlikte lokantada yemek yedikleri sahne de oldukça çarpıcı. Babası, konuşmalarında ileriye giden Serap'a tokat atıyor. Serap ise tokattan sonra yemeğini yemeye devam ediyor. Bu kısım beni çok etkiledi. 

Bir film eleştirmeni değilim, yalnızca bir seyirciyim. Yerli bağımsız sinemayı, sanat filmlerini yakından takip etmeyi seviyorum. Böyle ufak defterlerim var ve izlediğim filmler üzerine notlar alıyorum. Nefesim Kesilene Kadar'ın bende çağrıştırdıkları bunlar. Daha yazmak istediğim mevzular vardı filme dair lakin yazıyı çok fazla uzatmak istemiyorum. Filmi izleyin derim, son dönem yerli sinemanın başarılı yapımlarından biri. 

31 Mart 2016 Perşembe

Küçücük, Minicik, İçi Dolu Turşucuk Mutluluk

Herkesin mutlu olduğu şeyler farklıdır öyle değil mi? Mesela sizi en çok mutlu eden şeyler nelerdir günlük rutininiz içinde? Öyle ütopyalara, hazmı zor hayallere ve reyhanlı rüyalara gerek yok. Merak ediyorum sadece. 

Misal ben bugün neler yaptım? Gün içinde nasıl mutluluklar çıkardım ve neler pay biçtim kendime en pileli, en gösterişlisinden?

Sabah çalıştığım okuldan geldim, on günlük bir bahar tatiline girdik. Sonra biraz müzik dinledik annemle. Ödemelerim vardı onları yaptım internet üstünden. Sonra annemi de aldım yürüyüşe çıktık, o sırada bir ucuzcu dükkan bulduk. Ucuz bir masa aynası, bir adet bodrum menekşesi (en beyazı ve en laciverdinden, tanrım o ne güzel bir renk uyumu öyle), sarı renkli bir saksı beğendim, annem el radyosuna pil aldı, masama ucuzundan bir not kağıdı aldım ve çıktık. Eşyaları eve bırakıp kahve faslına başladık. Annem kahve yaptı, ben de balkonda çiçeği diktim. Can suyunu verdim. 

Sonra ben kitapçıya gittim. On günlük tatilim için üç kitap aldım. Oğuz Atay, Bilge Karasu ve Ali Lidar. Yanına da indirimlisinden iki dvd aldım. Arjantin Hikayeleri ve Hayatımın Yazı.

Ben kitapçıdan geldim, yine dışarı çıktık annemle. Hava güneşli, güzel ya. Mutluluk dozajını en üstte tutmaya çabalıyoruz. Gelirken dükkandan kır pidesi almıştım. Fırında patates yaptık hemen. Plastik kaplara ve bez torbaya doldurup parka gittik. Oturduk, sohbet ettik yedik içtik. Ben anlattım annem dinledi, annem anlattı ben dinledim ama en çok ben anlattım. 

Asansöre binerken: "Hadi anne, asansöre oynayarak binelim" dedim. "Tamam" dedi, gülüştük. 

Bazen ruhum sıkılıyor, kendimi çok melankolik buluyorum. Hatta kendim için burada melonkalik yazarken bile gözüm seyirebiliyor, seyirdi. Ruhu uyanık tutmanın formülü ya da mutlu olmanın ezeli iksiri nedir bilmiyorum, bilen var mı onu da bilmiyorum. Ama küçücük, minicik içi dolu turşucuk mutluluklar, o geri dönülemez anlar var ya. Yalnızca o zamanlar ruhumu huzur kaplıyor. Gece yarısı kalkıp portakal yemek gibi, ya da ağza bir tanecik karanfil atmak gibi. Gece yarısı çişe gidip uyuklamak ya da yorganın altından uykulu uykulu uzanıp, ayak altını kaşımak gibi. Minik ama değerli, tatmin edici. 

28 Mart 2016 Pazartesi

Mandalina Rengi Bir Kedi ve Geçen Her Ayrı Gün

Her günün ardından eve dönüş, ciddi anlamda huzur bulduğum tek hadise. Yorgun ve uykusuz iş dönüşü, çocuk gürültüsü yok. Huzurla ortanca anahtarı çevirip açtığım evimin kapısını bile seviyorum. Kapıyı açıp iki dakika aralık tutuyorum çünkü sitede beslediğim kediler geliyor kapıya, kendini sevdirmeye. "Bütün gün kapıdalar. Sen gelince canhıraş sevinç çığlıkları yükseliyor küçücük bedenlerinden. Düpedüz heyecanlanıyorlar, seni çok özlüyorlar. Aşık bunlar sana bak, bak demedi deme. Kedi ile insanın aşık olduğu görülmüş mü ayol, ilahi neler geveliyorum ben de" diyor annem.

Eve girer girmez bir kahve yapıyorum kendime, yeni aldım daha, ucuz bir şey. Kapsüllü. Kredi kartıma hediye gelen puanlardan. Aldığım yerde çok ilgileniyor bir adam benimle. Küçük boylu, yüzü yorgun ama gözleri gülüyor. Usanmadan yarım saat bana kahve makinesini anlatıyor, sonra da üç çeşit kahve yapıyor. Üç çeşit, üç özellik, üç duygu, üç adımda kasaya varıyorum. Önlüğünün altından uzattığı karttan ismini gösteriyor. Hani abi diyor, gidince eve yeni makinende kahveni içerken mis gibi, bizim firmanın sitesine girip benim hakkımda güzel şeyler yazar mısın? Karşımızdaki insandan bir şeyler isterken utanıp sıkılırız ya, hemen yüzü değişiyor, mahcup. Elbette diyorum, eve gelince kahve makinesini açmadan önce birkaç bir şey yazıyorum adam hakkında. Çalıştığı dükkanda daha iyi yerlere geldiğini düşünüp seviniyorum. 

Gün içinde tanımadığım insanlarla kurduğum diyaloglar beni çok etkiliyor. Oturup, onların hayatları hakkında düşünüyorum. Market insanları mesela… Bazen hiç umursamıyorum onları, tek amacım kasadan geçirdiğim ürünleri alıp eve gitmek. Her seferinde ihtiyacından daha fazla alan insanlar, her seferinde gerekenden daha fazla zaman harcayan insanlar. Bazen de yüzlerine uzun uzun bakıyorum. Kasa insanları mesela… Nasıl bir his acaba? Saatlerce kasa başında durup bir sürü yüze, mimiğe, saça, tene, tırnağa, kıla, tüye bakmak. Acaba onlar ne düşünüyor bizim hakkımızda? Mesela bizim evin üstündeki market, marketteki kasiyer kız. Her gün eşarbını değiştiriyor. Her seferinde bana abi diye hitap ediyor. Oysa aynı yaştayız.

"Abi 20 lira tuttu bunlar."
"Abi iki lira on beş kuruşun var mı?"
"Bizde o dediğinden yok abi ama patrona sorarız yine de."

Neden karşısında gördüğü ve hiç tanımadığı gençten bir erkeğe abi diyor? Toplum bunu mu istiyor? Bana ismimi sorsa, bana ismimle hitap etse ya da sadece beyefendi dese daha eşit konumda olmuyor muyuz o zaman? Abi demek onu geri plana itmiyor mu? Toplumdaki kadın erkek eşitsizliğinin altında aslında bu nüans yatmıyor mu? Ne çok abimiz var öyle değil mi?

O gün market çıkışında mandalina renginde, kabarmış diş etli, yaşlıca, tombul bir kedi görüyorum. Hemen markete dönüp bir paket balıklı kedi maması alıyorum. Ayaklarıma sırnaşıyor. Oturup onun mamayı bitirmesini izliyorum. Bu bana zevk veriyor. Neden başkaları yemek yerken izleme ihtiyacı duyarız? Bu bize ismini koyamadığımız bir çeşit tatmin mi sağlar? Anneler de çocukları yemek yerken bundan zevk alırlar ya, içimizde bir tutam anne kırıntısı mı var acaba? Keşke öyle olsa. 

İnsanlar akın akın markete geliyor, bense çıkıyorum dışarı. Elimdeki kedi mamasını gelişigüzel serpiştirerek. Hansel ve Gratel gibi. Yorgun ve argın ilerliyorum sokakta. Mandalina rengi bir kedi için… Yaşama sevincim birden mandalina rengi kedi oluveriyor.

19 Mart 2016 Cumartesi

Tezer Özlü: Çocukluğun Soğuk Geceleri

"Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak."

5 Mart 2016 Cumartesi

Ayakkabılar

Annem belirli aralıklar ile fizik tedavi görüyor. İki yıl önce talihsiz bir beyin rahatsızlığı geçirmiştik. Geçirmişti demiyorum, geçirdik birlikte atlattık bu süreci. Beyin rahatsızlığının verdiği fiziki zarar çok büyüktü. Uzun süre konuşamadı ve yemek yiyemedi. Hareket edemedi, yürüyemedi. Onu çay kaşığı ile ellerimle beslediğim günleri hatırlıyorum. Yoğun bakımda verdiği yaşam mücadelesini. Tekrar konuşmayı öğrendiğimiz günleri, her gün saatlerce çalıştığımız zamanları. Yanındayken espriler patlatıp, odadan çıkınca hüngür hüngür ağladığım günleri. 

İlk zamanlar onu tekerlekli sandalye ile dışarı çıkarıyordum. İnsanlar dönüp bakıyorlardı, bense başımı dik tutuyordum. Biliyordum düzelecekti. Sonsuz bir mücadele verdik, başardık. Başarıyoruz. Ona bir günlük tuttum aylar boyunca. Her gün. İlk kelimesini söylediği, parmağını oynattığı, adım attığı, yemek yemeye başladığı günleri. Hiç usanmadan her gün yazdım. O uyurken yanı başında sabahladım. 

Şimdi tedavi için yine benden uzakta. Son iki haftamız kaldı kavuşmaya. Doktoru artık spor ayakkabıya geçmemiz gerektiğini söylemiş. Ben de hemen internetten güzel bir çift ayakkabı beğendim ve hastaneye yolladım. Üzerine de küçük bir not yazdım: "Bu ayakkabılar ile koşmadan sakın geri dönme, güzel annem." Ağlayarak okumuş notumu, bugün konuştuk. Koşacağım oğlum diyordu. 

Yaşamı zorluklarla geçmiş insanlar daha derin oluyorlar. Daha hisli, hayata bakış açıları daha farklı. Yüzeysel yaşayamıyorlar. Gözlerinden bile anlayabiliyorsunuz hüzünlerini. Ben de onlardan biriyim sanırım. Başıma ne gelmiş olursa olsun dünyayı ve yaşamayı seviyorum. Döndüğüm her köşeden mutluluk çıkacak biliyorum. Vazgeçmek yok. 

18 Ocak 2016 Pazartesi

Her Şey Normal

Artık atletlerimi ve donlarımı aynı renk alıyorum. Pazardan. Kenarları yırtılana kadar giyiyorum. Çünkü kilo alıyorum. Göbeğim de çıkıyor. Spor yapmıyorum. Bu aralar polara karşı bir ilgim var. Bana bıraktığın polar pijamayı giyiyorum. Bir de İstanbul desenli battaniye aldım. Tek kişilik. Normalde İstanbul desenlerini hiç sevmem. Avam. Ama polar güzel. Bir tane gazetelik aldım. Ucuz bir şey. Tüm dergilerimi koydum içine. En üstte Birhan Keskin'in kitabı. Y'ol. 

Her gün alışverişe çıkıyorum. A.101, Tedi ve BİM. Evimizi saran bir sacayağı gibi. Bazen gereksiz şeyler alıyorum. Mesela iki tane ucuz dudak kremi. Dudaklarda renk bırakıyor. Vişne çürüğü. Vişne suyundan daha güzel tadı. Sonra balkonu temizliyorum hep. Fransız balkonu dediklerinden var yeni evimizde. Perdeleri yukarı çekince balkon pis duruyor. İçim el vermiyor. İki tane de çiçek var camın önünde. İsimlerini hiç aklımda tutamıyorum. Birinin saksısının önünde rüzgargülü var. Tedi'den aldım. Ucuz. Gökkuşağı desenli. Alaimisemalı. 

Hiç kıyafet almıyorum. Sevmezdim zaten hiç. Eski gömleklerimi giyiyorum. Hiç sevmezdim gömlek, artık hep giyiyorum. Filtre kahve içmeye başladım. Kendim yapıyorum evde. Bir de yulaf sütü yapıyorum. Ha, bu arada ben vejetaryen oldum. Beşinci ayım dolmak üzere. Çok güzel gidiyor. Mutluyum böyle. 

Radyo aldım bir tane. Oturup dinliyoruz akşamları. Klasik müzik kanalları da var. Bir de radyo tiyatroları var. Hayali sahneler. Normal tiyatroya da gidiyorum. Ayda iki defa. Şehir tiyatrosu. Evet, hala Melis Danişmend dinliyorum. Yeni albümü çıktı. Seviniyorum. Bir kültür sanat sitesinde yazarlık yapmaya başladım. Hatta annem de yazıyor biliyor musun? Kısa öyküler yazıyor, ben de yayınlıyorum. 

Yine tarihten çok edebiyat okuyorum. Bu aralar bağımsız sinemadan uzak kaldım. Çok şehir dışında yaşıyoruz. Gidemiyorum öyle her yere. Yollar uzun. Djarum da içmiyorum artık. En son vişneli olanı sana vermiştim. Bir daha almadım. Agos da alamıyorum artık. Kadıköy'e pek uğrayamaz oldum. Eski siyah beyaz yeşilçam filmlerinin kartpostallarını biriktiriyorum. Çok güzeller. Hüzün, dram, keder. İşte böyle yaşıyorum. Yaşıyoruz. Orada sen ve ben burada. 

22 Mart 2015 Pazar

Şehrin İtirazı: Gezi Direnişi Öncesi İstanbul Filmlerinde İsyan Eşiği



















Feride Çiçekoğlu'nun son kitabı. Eskişehir-İstanbul tren yolculuğum sırasında bana yol arkadaşı olan, oldukça güzel bir inceleme kitabı. 

Çiçekoğlu, 1871 Paris Komünü'nü, 1968 Fransa'sını dönemin filmleri ile birlikte ele alıyor. Betonlaşan şehirlerin, kapitalist mantıkla hareket eden kentsel dönüşüm projelerinin yarattığı yıkımın sinemadaki izlerini keşif sürecinin hikayesi bu. 

Paris ve Roma ekseninde devam eden kitap, Gezi Direnişi öncesinde İstanbul filmlerinin incelenmesi ile son buluyor. Çiçekoğlu'nun kitapta analizini yaptığı pek çok filmi izlemiş olmamdan ötürü kitap beni içine çekti. Özellikle bir Reha Erdem hayranı olarak, kitap kapağında filmin en güzel sahnelerinden bir karenin kullanılması da çok hoşuma gitti. İzlediğim filmlere Çiçekoğlu'nun analizi ile bakmak da ayrı bir rota çizdi zihin dünyam için.

Çok nitelikli bir kitap olduğunun tekrar ve tekrar altını çizme ihtiyacını duyuyorum. Gezi Direnişini, amacını, yarattığı etkiyi, İstanbul filmleri ile özdeşleştirip anlatmak gerçekten büyük bir emeğin ürünü olsa gerek. Sinemaya da bakış açımızı değiştireceğini düşündüğüm, Metis Yayınlarından çıkması da ayrı güzel olan bu kitabı kitaplığınızda bulundurmalısınız derim. 

8 Ocak 2015 Perşembe

Cennetin Dibi: Modern Zamanlarda Eğlencelik Hayat



















Cehenneme Övgü'den hemen sonra aldım Cennetin Dibi'ni. Ardı ardına okumanın keyif vereceğini düşündüm, öyle de oldu. Sanmayın ki yalnızca haz veren bir eser, içinde gündelik hayata dair cezbedici pek çok bilgi var. En sevdiğim kısım ise Gündüz Vassaf'ın bir aralar Paris'te yaşayan kuzenin komşusunun öyküsü oldu. 

Gündüz Vassaf bu kitabında farklı bir dünyada karşılıyor bizi. Sisteme inceden göndermeler yaparken, dünya üzerinden hayal dünyamıza uzanan örneklerle süslüyor kitabı. Özellikle Mahşer Çocukları adlı bölümü defalarca okumanın faydalı olacağını düşünüyorum. Hatta uygun bir vakitte öğrencilerime de okumalıyım.

Sanırım bir sonraki Gündüz Vassaf yolculuğum Mostari ile devam edecek. Şuan Peri Gazoz'u ile çok mutluyum.