yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2020 Pazar

Kitap Yayınevi

Uzun süredir eserlerini okuduğum ve pek bilinmediğini, hakkının verilmediğini düşündüğüm bir yayınevinden bahsetmek istiyorum bugünkü yazımda sizlere. Tarih söz konusu olduğunda genellikle klasik bir eğitim alıyoruz, ülkemizdeki insanlarda genel bir tarih merakı olduğunu gözlemliyorum lakin bu tarih merakı çoğunlukla popüler tarih dediğimiz bir alan üzerinde yoğunlaşıyor. Malumunuz tarihi, televizyon dizilerinden ve filmlerden öğrenmek de doğru bir seçenek değil. Bunun yanında eğitim sistemimizde genel olarak savaş tarihi ve siyasi tarih üzerine yoğunlaşılıyor. Bunun da çok doğru olduğunu düşünmüyorum. 

Kitap Yayınevi, toplumsal tarih alanında çok kıymetli eserler yayımlıyor. Klasik Osmanlı döneminden tutun da, cumhuriyet tarihine uzanan bir perspektifte; çok çeşitli seyahatnameleri, mektup çalışmalarını, günlükleri, hatıraları ve tarihsel metinleri bulmanız mümkün. Bireylerin ve toplumların tarihlerine odaklanan, insanların günlük yaşamlarından izler taşıyan çok kıymetli metinler okudum ve okumaya devam ediyorum. 

Çok fazla kitapları yok fakat bu da Kitap Yayınevi'nin en güzel özelliklerinden biri. Çevirisinden, tasarımına ve baskısına kadar ince eleyip sık dokuyorlar. Toplumsal tarih alanında çok geniş çalışmalar ve nitelikli eserler bulabilmek; klasik tarih kitaplarına göre çok daha zor. Artık siyasi tarihten, padişah tarihinden ve savaş tarihinden sıyrılmak gerektiğini düşünüyorum. Bu bakımdan bence Kitap Yayınevi, ülkedeki önemli bir boşluğu dolduruyor. 

Şu ana kadar kendilerinden pek çok kitap okudum. Özellikle kendi internet sitelerinde kitaplarının fiyatları çok uygun, yüzde elliye kadar indirim bulabilmeniz mümkün. Aynı zamanda her kitap siparişimde bir kitap da kendileri hediye gönderiyorlar. Bu da, okurlarını ne kadar önemsediklerini gösteriyor. Aynı zamanda kitapları çok korunaklı gönderiyorlar, bu hususa da hassasiyet göstermeleri çok değerli. Eğer İstanbul'da yaşıyorsanız Kağıthane'de bulunan kendi yerlerine de gidebilmeniz mümkün. Toplumsal tarihe meraklı iseniz, Kitap Yayınevi'ni muhakkak değerlendirin derim. 

Başka yazılarımda, eserlerini okuduğum yayınevleri ile ilgili bilgilendirme yapmaya devam edeceğim. Sağlıcakla kalınız. 

28 Ekim 2017 Cumartesi

Marcel Proust, İstanbul ve Ağır Hava

Havaların durulması ve boz bulanık bir hal alması ile birlikte ferahladım. Sıcağı hiç sevmiyorum. Tam benim okuma, gezme ve fotoğraf çekme mevsimlerim. 

Son zamanlarda bol bol okuyorum. Nihayet büyük bir istek ile Marcel Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde" serisine başlayabildim. Pek bahtiyarım. Kitaplar ile ilgili başka bir vakit uzun uzun yazarım muhakkak. 

Bunun dışında sık sık İstanbul'un en sevdiğim yerleri olan adalar ve tarihi yarımadada geziyorum. Hem o muhitte çok sevdiğim kitapçılar var. Hem de fotoğraf çekip, kahve içip güzel günler geçiriyorum. 

Bu aralar Kitap Yayınevine aşina olmuş durumdayım. Çok güzel, nitelikli eserler basıyorlar. Bir bir gidip alıyorum. Proust okumalarımın nefes aralıklarında tarihe geçiyorum, bu da bana keyif veriyor. 

Şimdilik biraz durgun, biraz da uçan kuş misali devam ediyor hayat. 

14 Ekim 2017 Cumartesi

Pera Palas'ta Gece Yarısı: Modern İstanbul'un Doğuşu


pera palas'ta gece yarısı ile ilgili görsel sonucu
Her bir sayfasını hayranlıkla çevirdiğim, beni uykumdan eden bir kitap okuyorum şu sıralar: Pera Palas'ta Gece Yarısı. Yazarı Charles King, Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde profesör. Bir modern İstanbul hikayesi. Çok sesli, çok kültürlü ve çok uluslu bir toplumun ritmik ayak sesleri. 

Kitap Yayınevi'ni çok seviyorum. Kaliteli ve önemli kitaplar basıyorlar. Tarih, insan, coğrafya ve toplum üzerine muazzam eserleri var. 

Kitaba dönecek olursak tam anlamıyla büyüleyici. Bir şehir tarihi, yanına ilaveten kültürü ekleyelim bir de onun üzerine bolca modern Türkiye tarihi eklersek karşımıza bu eşsiz kitap çıkıyor. 

Osmanlı'nın son dönemindeki şehir hayatı, gece yaşamı, Rusya'daki imparatorluğun çöküşünün ardından İstanbul'a gelen Ruslar... Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, tarihin detayları arasında kaybolmuş pek mühim isimler, Pera Palas, Tokatlıyan Oteli, İstiklal'in ara sokakları, Selahattin Giz'in muazzam fotoğrafları ve daha neler neler... Hepsi şenlikli bir varyete gibi, tabii içinde acı da var. Roza Eskenazi'nin söylediği rembetikolar, Seyyan Hanımın tangoları ve İstanbul alemi... 

Dün başladığım kitabı notlar alarak okuyorum, bu gece ya da en geç yarın biter sanırım. Elimden bırakmam dahi mümkün olmadı. Şehir tarihleri ve akabinde gelen kültür tarihleri her zaman ilgi çekici olmuştur lakin bu tarz kitapların dilleri ve çevirileri de çok önemlidir. Yoksa kendinizi kaybolduğunuz bir tarih labirenti içinde bulmanız mümkün. Charles King, romansı bir üslup ile kaleme almış eseri, Ayşen Anadol da başarılı bir şekilde dilimize kazandırmış. 

Kitabı okurken eski İstanbul sokaklarında, Pera'da, Galata'da dolaştığınızı göreceksiniz. Toz tutmuş siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir aile albümünün kapağını hafifçe üfler gibi hissedeceksiniz, canlanacak geçmiş. 

Kitap sayesinde tanıdığım değerli fotoğraf sanatçısı Selahattin Giz'in "Mevsimlerle İstanbul" adlı albüm kitabını da sipariş ettim. Kitabın yanına şeker şerbet olsun dedim. 

Şimdi yazıyı sonlandırıp tekrar kitaba dönüyorum. Beni bekleyen sürpriz hikayeler var. Sağlıcakla kalın. 

22 Temmuz 2016 Cuma

Viktor E. Frankl: İnsanın Anlam Arayışı

Her yaz kendime karma bir kitap seçkisi hazırlıyorum. Seçtiğim kitapları yaz boyunca liste dışına çıkmadan okumaya çalışıyorum. Uzun süredir kaliteli mecralarda ve edebiyat, psikoloji çevrelerinde tavsiye edilen kitaplar listesinde gördüğüm bir kitaptı "İnsanın Anlam Arayışı." Bir öğretmenim ve mümkün mertebe kişisel gelişim kitaplarından uzak, kaliteli eserleri okumaya ve öğrendiklerimi çalıştığım eğitim kurumunda öğrencilerimle olan ilişkilerimde uygulamaya gayret ediyorum.

Frankl, 20. yy'ın mühim varoluşçu psikiyatrlarından biri. Aynı zamanda Üçüncü Viyana Okulu'nun ve Logoterapinin kurucusu. Frankl'ı önemli kılan özelliklerinden bir tanesi de, Nazi toplama kamplarından biri olan "Auschwitz"de uzun süre tutuklu olarak bulunması. 

Frankl, "İnsanın Anlam Arayışı" adlı kitabının ilk bölümünde kamp esnasında yaşadığı çarpıcı olayları oldukça açık bir şekilde dile getiriyor. İtiraf etmeliyim ki Frankl'ın kişisel öyküsünden fazlası ile etkilendim. Toplama kampları ile ilgili uygulamaları, Hitler Dönemini ve Nazi soykırımının vahşetini herhangi bir kaynaktan da okuyabiliyor ve derslerde öğrencilerimize anlatabiliyoruz. Lakin Frankl'ın yaşadıklarını bizzat okumak üstelik bir psikiyatristin, bir doktorun kamp zamanlarına şahit olmak insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. 

Eserin ikinci bölümünde Frankl logoterapiden bahsediyor. Kısa başlıklar halinde bazen kendi örneklerinden bazen de çevresindeki örneklerden yola çıkarak psikoloji ile ilgilenmeyen insanların da rahatlıkla anlayabileceği bir dilde açıklamalarda bulunuyor. Logoterapiyi ilk kez işittim ve oldukça ilgi çekici buldum. Frank'ın kamp anılarından yola çıkaracak acı üzerine yazmış olduğu bölümler de epey güzel. 

Frankl, toplama kampı sırasında arkadaşına bir vasiyette bulunma gereği duyuyor ve şöyle diyor: 

"Dinle Otto. Evime, karıma bir daha kavuşamazsam ve sen onu tekrar görecek olursan, ona her gün, her saat onu konuştuğumu söyle. Unutma. İkincisi, onu başka her şeyden çok sevdim. Üçüncüsü, onunla evli olduğum o kısacık zaman, başka her şeyden, hatta burada yaşadığımız onca şeyden çok daha önemli. "

"Otto şimdi neredesin? Hayatta mısın? Birlikte olduğumuz o son saatten sonra başına neler geldi? Karını tekrar bulabildin mi? Ve gözlerindeki çocuksu yaşlara karşın, yürekten sana verdiğim vasiyetimi -kelimesi kelimesine- anımsıyor musun?"

Ve daha sonraki bölümlerden birinde şöyle diyor Frankl:

"Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi, en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor." 

Tam da burada Gündüz Vassaf'ın İletişim Yayınlarından çıkan "Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm" isimli kitabının "Ah Minel Aşk!" adlı bölümünde yazmış olduğu şu kısım aklıma geliyor: 


"Oysa aşkın, kendi içinde, kendinden gelen özellikleri vardır. Aşk sona erdikten ve kişi o deneyimden çıktıktan sonra da aşk bir bütün, bir toplam, bir gestalt olarak baki kalır. Yitirilen, aşk değildir. Yitirilen, o belirli sevme şeklinden vazgeçen kişidir. Ama, kişilerin arasındaki aşk, bir zamanlar var olmuş olan aşk yok olmuş değildir. O her zaman mevcuttur."

Görülen o ki Frankl'ın sevgi olarak bahsettiği durum Gündüz Vassaf tarafından aşk olarak anlamdırılıyor. Ve aslında ortak noktada; aşkın, sevginin kişilerden bağımsız olarak devam ettiğini, kişiler sevmekten, aşktan vazgeçseler dahi aşkın ve sevginin baki kalmaya devam ettiğini belirtiyorlar. 

Frankl'ın "İnsanın Anlam Arayışı" adlı eserini bu yaz okunacak kitaplar listenize alabilirsiniz. Hatta yanında Gündüz Vassaf'ın "Cehenneme Övgü; Gündelik Hayatta Totalitarizm" adlı kitabını alıp eş zamanlı bir okuma dahi yapabilirsiniz. Her iki kitap da benim başucu kitaplarım arasındaki yerlerini aldılar. 

19 Temmuz 2016 Salı

Engin Geçtan: İnsan Olmak

İlk basımı 1983 yılında yapılan, güncelliğinden ve içerisindeki bilgilerin, analizlerin evrenselliğinden hiç ödün vermeyen bir kitap "İnsan Olmak." Sanıyorum ki insan olmanın hissettirdikleri ve içgüdülerimiz bir ölçüde baki kalıyor. 

Geçtan, kitabında insan olmanın tüm getirileri ve götürülerini oldukça anlaşılır bir dil ile belirli başlıklar ve kısa bölümler halinde işliyor. Birey ve toplum, kaygı, yaşam ve ölüm, yalnızlık bu başlıklardan yalnızca birkaçı. Kitabı okudukça kendiniz ile ilgili birtakım analizler yapabiliyorsunuz. Kendinizi biraz daha tanıyor ve çevrenizdeki insanlar ile olan ilişkilerinizde kaçırdığınız nüansları yakalayabiliyorsunuz. Hatta kitap üzerinden günümüz insanı değerlendirmesini ve yeni dünya insanının haleti ruhiyesini de çıkarsayabiliyorsunuz. Kitaptan çarpıcı ve güzel bir bölüm paylaşmak istiyorum: 

"Dünyada iki tür insan vardır: yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler. Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, hayatına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstelenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!"

26 Haziran 2016 Pazar

Yeni Deniz Mecmuası















Bu senenin beni en çok mutlu hadiselerinden birinden bahsetmek istiyorum. Hadisenin adı: Yeni Deniz Mecmuası. 

Mecmua, Mart 2016 tarihi ile yayın hayatına başladı. Denizler ile ilgili aklınıza gelebilecek bütün konuların ince bir titizlikle işlendiği dergi, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından çıkarılıyor. Yüksek lisans tezimin mühim kısımlarından birini de "denizcilik" oluşturduğu için derginin yayın hayatına başlaması beni çok mutlu etti. Üç aylık periyotlar halinde basılan dergi, Haziran ayı itibari ile ikinci sayısını da çıkardı. Oldukça hacimli ve bir o kadar da enfes konularla dolu olan Yeni Deniz Mecmuası'nı okumanızı tavsiye ederim.

Öyle teknik bir dergi olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, tarihle iç içe, denizi kıyısından köşesinden ya da tam ortasından tutmuş bütün konular ile ilgileniyor mecmua. Bir kez de buradan teşekkür etmek isterim ekibe, ellerinize sağlık efendim, denizler kadar derin ve engin bir iş olmuş. Daim olsun.

18 Haziran 2016 Cumartesi

Georges Perec: Uyuyan Adam

Muhteşem bir yazar ile tanıştım: Georges Perec. Bir süredir hangi kitapçıya girsem mistik bir şekilde karşıma "Uyuyan Adam" adlı romanı çıkıyor. Niçin almamak için direndim bilmiyorum, fotoğrafını çekip telefonuma kaydettim, bekledim, bekledim. Cioran'ın "Çürümenin Kitabı" adlı eserini bitirip almayı planlıyordum lakin dün kitapçıda tekrar karşıma çıkınca almaya karar verdim.

Bazı kitaplar vardır, bazı yazarlar. Okumak için bir liste oluşturursunuz, düzenli bir şekilde ilerlerken bir kitapçıda, birçok kitapçıda karşınıza çıkarlar hem listenizi hem de sizi darmadağın ederler. "Bir kitap okudum hayatım değişti" mottosuna inananlardan değilim lakin bazı kitapların hissiyatı çok farklı hakikaten. Çok derinler, tahmin edebileceğimizden çok daha derinler. 

Perec'in romanı "Uyuyan Adam"dan kısa bir bölüm paylaşmak istiyorum. Üzerinde tartışılacak, paylaşılacak o kadar çok bölüm var ki, şimdilik bir tanesi ile yetineceğim: 

"Bu senin yaşamın. Bu sana ait. Önemsiz servetinin tam bir dökümünü yapabilir, ilk çeyrek yüzyılının kesin bilançosunu çıkarabilirsin. Yirmi beş yaşındasın ve yirmi dokuz dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, artık okumadığın birkaç kitabın, artık dinlemediğin birkaç plağın var. Başka şeyleri hatırlamayı canın hiç çekmiyor: ne aileni, ne öğrenimini, ne aşklarını, ne dostlarını, ne tatillerini, ne de tasarılarını. Yolculuklara çıktın ve dönüşte yanında hiçbir şey getirmedin. Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek: Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin."

25 Ocak 2015 Pazar

Çoluk Çocuk



















Tek kelime ile harika bir kitap. Patti ile Robert arasındaki hikayenin her bir satırını ve onların şekillenen hayatlarını kalbim çarparak okudum. Patti ve Robert'ın inandıkları yolda ilerlemeleri, hayattaki tüm zorlukları göze alarak sanat dünyasının içine girmeleri ve gerçekten istedikleri işleri yapabilmeleri oldukça ilham verici. 

Bugün pek çoğumuz olmak istediğimiz yerde değiliz, bize ait olmayan hayatları bize birkaç beden büyük gelen bir kıyafet misali taşıyoruz. Aslında pek çoğumuz istediğimiz yerde olup, kendi hayatlarımı şekillendirebilirdik. İşte Robert ve Patti bu konuda bahanesi olmayan insanlar. Yalnızca yapmak istedikleri ile yola çıkan ve bundan başka tutanacak dalı olmayan iki yetenekli insan.

Ayrıca Robert'ın eşcinselliğini keşfi de, eşcinsel bireylerin aynayı kendilerine tutmaları açısından etkili olabilir. Robert ve Patti'nin hikayesine kitaplığınızda yer verin derim.

11 Aralık 2014 Perşembe

Sürüngenimsi Yaratıklar UFO'lar Uzaylılar ve Yeraltındaki Gizli Dünyalar

















Farah Yurdözü'ne bir televizyon programında rastladım.Oldukça ilginç bilgiler veriyordu.Programı baştan sona izledim.Dünyada UFO araştırma enstitülerinin ve bu konuda çalışan pek çok bilim insanının olduğunun bilincinde bile değildim açıkcası.Evrende yalnız olmadığımızı düşünürüm hep,lakin bu konu hakkında daha detaylı bilgileri kendini araştırmaya adamış,UFO araştırmaları yapan bilgi birikimi oldukça yüksek bir insandan dinlemek ve okumak ayrı bir deneyim ve farkındalık oluşturdu bende.

Reptilianlar,eski uygarlıkların sırları ve günümüze kadar gelen pek çok kaçırılma hikayesi...Bunların hepsini bir kitapta bulmak oldukça keyifli geldi bana.

Eğer bu konulara ilginiz varsa okuyun derim.Öğrencilerim ile birlikte bu aralar tek muhabbetimiz uzaylılar.Bir gün okula bir UFO gelip hepimizi alıp götürecek sonra mutlu mesut yaşayacağız diye bekliyoruz.Şaka değil gerçek !