tavsiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tavsiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2019 Cuma

Dostoyevski: "Delikanlı" Üzerine Bir İnceleme

Delikanlı, Dostoyevski'nin son dönem eserlerinden biri. Eleştirmenler tarafından bir başarısızlık olarak nitelendirilir genelde; yazarın önceki metinlere bakıldığında bir okur olarak buna katılmamam imkansız. Lakin tam anlamıyla da katılamıyorum.

Hikaye ilk başta epey karışık, romana dahil olan çok fazla karakter var. İlerleyen süreçte karakterlerin hepsi oturuyor lakin uzunca bir süre konu ve konunun odak noktası okurun zihnine oturmuyor. İnternet üzerinde kitap ile ilgili yaptığım araştırmalarda, pek çok okurun Delikanlı'yı yarım bıraktığını gördüm. Üç bölümden oluşan kitapta olaylar birinci bölümden sonra daha hızlı akmaya başlıyor. 

Dostoyoveski, kitabın ikinci sayfasında başkahramanı Dolgorukiy'in ağzından şunları söylüyor: "Dünyada bir işe, (ne çeşit olursa olsun) başlamaktan daha akıllıca bir şey yoktur." Bu cümleye baktığınızda sizi karmaşık bir sürecin beklediğini anlayabiliyorsunuz. Dostoyevski, daha hikayenin başında bir sinyal çakıyor gözlerinize. 

Dolgorukiy bir delikanlı, çalkantılı bir aile yaşantısının içinden geliyor. Kitap, onun ülküsü üzerine kurulu. Evet, ülkü sözcüğünü pek çok kez duyacaksınız. Dostoyevski'nin diğer eserlerinde de vardır ülkü, ülküler. Henüz gençliğinin baharındaki delikanlımız, ülküsünün peşinden gitmeye adar kendini. Ve uzun süredir görmediği, yoğun nefret beslediği babası hakkındaki birtakım gizemleri çözmeye çalışır. İnsanlarla kurduğu ilişkiler, düşüncelerinin tümü, belleği, ailesiz geçirdiği çocukluk yılları; hepsi kalın kadife bir perde ile kapatmıştır benliğini. 

Hikaye boyunca Dolgorukiy'nin etrafında dönen olaylar dizisinde okurun zihnini karmaşaya sokan çok sayıda karakter vardır. Bunlardan en ilginçleri kanımca Kraft'dır. Önemli bir belgeyi kahramanımıza ulaştırdıktan sonra intihar eder ve ardında şu sözleri bırakır: "Çok karanlık oldu, harfleri göremiyorum artık. Arkamdan yangın çıkabileceğinden korktuğum için mum yakmak istemiyorum... Mum yakıp tam ateş edeceğim sırada hayatım gibi onu da söndürmeyi hiç istemiyorum."

Dolgorukiy kadar ilgi çekici lakin ondan daha esrarengiz kahramanımız ise öz baba Versilov'dur. Hayatını türlü aşk maceraları ile geçiren, esasen okurun ilk anda bir kazanova olarak adlandırabileceği fakat ilerleyen bölümlerde böyle adlandırmaya teşebbüs ettiği için pişman olacağı bir adamdır kendisi. 

Hikayedeki tüm karakterler derinlemesine analiz edilmiştir kanımca, yalnızca Dolgorukiy'nin kız kardeşi Liza'yı tam olarak çözümleyemedim. Biraz tuhaf biraz da havada kalmış gibi geldi bana. 

Eser hakkında yapılan eleştirileri kabul etmekle birlikte, eserin bir başarısızlık olarak görülmesini kabul etmemeyi tercih edeceğim. Eseri nitelikli haline getiren çok sayıda iç döküş ve epey çaba gerektiren sürekli bir arayış davası var. 

Yazıma kitaptan güzel bir alıntı ile son vermek istiyorum: 

"Bence insan akıllandıkça iç sıkıntısı da artar. Düşünün bir kere: Dünya kurulalı beri okur, öğrenir insanlar. Öyleyken dünyanın hoş, neşeli bir yer olması, her evin mutlulukla dolup taşması için ne yaparlar? Şunu da söyleyeyim, erdemli değildirler. Olmak bile istemezler. Tümü mahvoldu, ama herkes kendi mahvoluşunu övüyor; oysa tek olan sırra dönmeyi akıllarından geçirmiyorlar." 

Tek olan sır nedir? Buna dahi aşina değiliz. Dostoyevski'nin ise buna bir yerden, bir şekilde aşina olduğunu düşünüyorum. Şu satırları yazdığı için bile, Delikanlı'yı asla yabana atmamalıyız. Bu metne ayıp etmemeliyiz. 

14 Şubat 2018 Çarşamba

İş Yaşamı ve İnsanlarla Mücadele Üzerine

Çevrem, iş hayatında pek çok sıkıntı yaşayan hatta yaygın olarak yöneticileri ve çalışma arkadaşları tarafından mobinge uğrayan insanlarla dolu. Benim de yaşadığım bazı sıkıntılar var. Yaşanan sıkıntıların meslekten mesleğe çok da fark ettiğini düşünmüyorum. Öncelikle idarecilik görevini üstlenen insanlar ile aranızdaki mesafe, insani ilişkileri zorlaştırıyor. Koltuğu kaybetme derdi de idarecilerin başındaki en büyük bela sanıyorum ki. Şu ana kadar insani özelliklerini kaybetmemiş ve çalışanlarına tepeden bakmayan bir idareci ile tanışmadım. Onları iş dışında hiç ciddiye almıyorum, (işte de gerektiği kadar) iş dışında da onlarla bir arkadaşlık ilişkisi kurmuyorum. 

Gelelim işin çalışma arkadaşları kısmına. Kurumsal şirketler ya da benzeri yerler, her seferinde kurum politikalarından bahsederler. Fakat aynı işi yapan personellere dönüp baktığınızda her birinin birbirinden çok farklı olduğunu görürsünüz. Bu durumda da işe alım sürecinde kurumsal bir politikadan bahsedemeyiz. Ciddi bir politika olsaydı benzer kişisel özelliklere sahip insanlar seçilip uyumlu bir çalışma ortamı yaratılırdı. Çalışma arkadaşlarınızın bir kısmı genelde idareciler ile çok iyi geçinirler. Aralarında muazzam bir çıkar ilişkisi vardır. Bu tarz çalışanlar iş dışında da idarecilerle münasebette bulunmak konusunda oldukça ustadırlar. Amaçları ya bulundukları konumu sağlama almak ya da daha üst bir konuma ulaşabilmektir. Çalışma saatleri dışında da idarecilerin yanlarından ayrılmazlar, idarecilerinin sevgisi onlar için hayatidir, itaat ederler onlara sorgusuzca. Abartmıyorum, birebir yaşıyorum bu durumu. Bu tarz çalışanlar ile hiçbir şekilde iletişim kurmamanızı tavsiye ederim. Sonuçları pek de iyi olmuyor. Öğle ve akşam yemeklerini dahi birlikte yememeyi tercih edin, çay ve kahve saatlerinde, aralarda etraflarında olmayın. Zaten onları pek bulamazsınız, ottan boktan sebepler ile daima idarecilerin yanındadırlar. 

Bir diğer husus da whatsapp grupları. En nefret ettiğim uygulamaların başında geliyor, girdiğiniz iş yerinde bir sürü whatsapp grubuna dahil olmak zorunda kalıyorsunuz. İşten başka her şey dönüyor o gruplarda. Sevgili olanlar, çalışma arkadaşlarının ve idarecilerinin dedikodularını yapanlar, falanlar filanlar... Bu gruplarda sizi ilgilendiren konular dışında hiçbir şekilde yazmayın. Hatta yaptığınız iş buna müsaitse, mesainiz bittikten ve eve gittikten sonra telefonunuzu kapatın. Ben bir süredir böyle yapıyorum ve inanılmaz rahatım. 

Ait hissetmediğiniz bir ortamda çalışıyor olabilirsiniz, maddi kaygılarla işinizi bırakamıyor olabilirsiniz, ben de böyleydim. Çok iyi anlıyorum. En azından bir kısım insandan kendinizi uzak tuttuğunuzda daha korunaklı ve daha huzurlu bir iş yeri ortamı yaratabilirsiniz. Sanıyorum ki hangi sektörde ve hangi pozisyonda çalışırsanız çalışın birileri sizden daha fazla el üstünde tutulacak, birileri sizden daha fazla hırslı olacak, henüz olgunlaşamamış kocaman adamlar ve kadınlar ile tanışacaksınız. Aldırmayın, kendi duruşunuzu koruduğunuz sürece onlar ne yapıyorlarsa yapsınlar. Kesinlikle itaat etmeyin, o işi bileğinizin emeği ile aldınız. Gerektiği yerde itiraz edin, onlarla aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz. Özgürlük alanınızdan taviz vermeyin. 

Velhasıl kelam iş yaşamı çok zor, hele ki şu öğretmen milleti daha da zor. Bazen çok bunalıyorum lakin öğrencilerimi düşündükçe biraz daha hafifliyorum. Umarım uzun süre mutlu olabileceğimiz işlerimiz olur, üretir üretir ve daha fazla üretir de daima huzurlu oluruz. 

13 Ocak 2018 Cumartesi

Yarıyıl Tatili

Yarıyıl tatiline bir haftamız kaldı. Hem öğretmenler hem de öğrenciler heyecanlı. Kendimi yorgun hissediyorum şu sıralar. İki haftalık bu tatil toparlanmak için çok iyi gelecek. Ne mi yapacağım? Esasen hiçbir şey yapmayacağım, yani tatil anlamında. Nedense benim tatil mantığım, "hadi bir yerlere gidelim, seyahate çıkalım, evde oturmayalım" değil. Ben bayağı evde oturacağım. Yapılacak birkaç iş var, tatile bırakılmış. Onlarla uğraşırım, son dönemde Rus edebiyatı okumaya başladım. Bir yandan da Rus sinemasına merak saldım. 
Masamdaki küreyi de döndürüyorum, Rus coğrafyası ile ilgili bir şeyler bakıyorum sürekli. Çok zevkli. İnsanın kendine bir konu bulup onu deşmesi cidden eğlenceli ve öğretici. 

Rusya tarihi de okumaya çalışıyorum bir yandan ama o konuda biraz yavaş gidiyorum. Aşina olmadığım bir tarih, keza coğrafyası da öyle. Lakin Rus edebiyatı beni çok etkiledi. Okurken kendimi Rus kırsallarında, karlarla kaplı uzun bir tren yolculuğunda, belki de Anna Karenina gibi, St. Petersburg'a giden bir trenin içinde hayallere dalar vaziyette buluyorum. Uzun bir süre Rus edebiyatına devam edeceğim. 

Şimdilik planlar böyle, evde oturup kafamdaki tüm dertleri bir kenara bırakmayı düşünüyorum. Dertlerden uzak, karlı coğrafyaların ve insanların dünyasında zihinsel bir yolculuk işte. Daha ne olsun, tatil budur.

6 Ekim 2017 Cuma

Thomas Mann: Venedik'te Ölüm ve Daha Fazlası

Mevsim geçişinden ve havanın değişken vehametinden nasibini almış bir vaziyette evde yorgan döşek yatarken "Venedik'te Ölüm'ü" okumaya başladım. Thomas Mann ile "Buddenbrooklar" adlı romanı ile tanışmıştım. Büyük bir hayranlıkla romanı bitirdikten sonra, yüksek lisans tezim için literatür çalışması yaparken kendisine tekrar rastladım. Roman sanatı ile ilgili kimi görüşlerini tezimin bir bölümünde kullandım. Bir roman yaratma süreci nasıl gerçekleşir ve romanı oluşturan unsurlar nelerdir? Tarihin romanın seyri üzerindeki etkisi nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını incelikle, Buddenbrooklar adlı romanda bulabilmek mümkün. 

Venedik'te Ölüm'de bir bölüm çok hoşuma gitti. Burada da paylaşmak istedim:

"Girgin, konuşkan bir adamınkine oranla içine kapanık, suskun birinin gözlem ve izlenimleri daha bulanık olmakla birlikte daha derinlere işler, onun düşüncüleri daha ağır, daha gariptir ve daima hüznün gölgesini taşır. Bir bakış, bir gülüş, bir fikir değiş-tokuşuyla kolayca geliştirilecek imgeler, algılar, onu aşırı derecede meşgul eder, suskunluğunda derinleşir, önem kazanır; bir olay, bir serüven, bir heyecan olurlar. Yalnızlık özgünlüğü, o cesurca ve yadırgatıcı güzelliği, şiiri yaratır. Yalnızlık aynı zamanda ters, orantısız ve saçma olanı, izin verilmeyeni de yaratır."

Yaratma cesaretinin ve yaratımın kendisinin sık sık yalnızlık ile yakından ilintili olduğunu düşünürüm. Kafka'nın da benzer bir görüşü vardır. Yazmak için yalnız kalmak ve sevmek arasında gidip gelir. Mann'in ifadesi de benzer bir özellik taşıyor. 

Sanat yaratımı olayını şimdilik bir kenara bırakırsak, günümüz insanlarının yalnızlıkla büyük problemleri olduğunu düşünüyorum. Bir başkasına, bir başkasının faydasına duyulan ihtiyaç, insan ilişkileri arasındaki bağı seyreltiyor. Ortaya çıkan ilişkiler bütünü de karmaşadan ve ziyandan ibaret kalıyor. Sanattaki bu doyumsuz ve Mann'in de ifade etmiş olduğu gibi zıtlıklarla dolu yaratımın bir özelliği var: "İzin verilmeyenin yaratımı". Bu ifade oldukça önemli, nitekim sanat yapıtlarındaki bu "izin verilmeyenin yaratımı" geç algıladığımız yeknesak dönemler için bir kurtuluş yolu! Pavese'nin yalnızlığı ve acıları sahte değildi, Heinrich Böll'ün ikinci dünya savaşından izler sunan sayfaları da öyle. Suskunun duygularına ise en güzel yorumu getirenlerden biri olmuş Mann. Bir de aklıma hemen yerli edebiyattan İhsan Oktay Anar'ın Suskunları ve nitekim Eflatun geliyor elbet. 

Sağlıcakla.

11 Ağustos 2017 Cuma

Ana Yurdu

ana yurdu film ile ilgili görsel sonucu

Ana Yurdu, Başka Sinema seçkisinde yer alan 2015 tarihli Senem Tüzen filmi. Ancak edinip izleme şansı buldum. 

Bir hesaplaşma filmi. Anne-kız ilişkisine çok aşina değilim. Anne, yaşayamadığı gençliği ile hesaplaşıyor film boyunca. Batıl inançlar, delirmenin sınır noktası ve üzerinde yürüdüğü ince bir çizgi. Kızı ise bir kitap yazıyor, köy yerinin pusunu içine sindirmeye çalışırken annesi ile yüzleşiyor. Bu tarz yüzleşmeler aile arasında her zaman bir kırılma noktası oluşturur. Çatışmalar hiç bitmeyecektir, ta ki biri bir gün isyan edene kadar. 

Nesrin'in annesinin filmde telaffuz ettiği bir cümle var. Basit, yalın ve bir o kadar etkileyici: 

"Benim hiç hikayem yok."

İlgili resimHikayesi olmayan kadınların filmi Ana Yurdu ya da kendine bir hikaye bulamamış kadınların. Annesi kızının hikayesinde yer almaya çalışırken tökezliyor, kızı ise kendi hikayesini yaratmaya çalışırken annesinden sıyrılmaya çalışıyor. 

Filmin son sahnesi ise oldukça çarpıcı. İnsanın en aciz zamanlarında dahi içgüdüleri ile hareket ediyor olması benim tüylerimi diken diken ediyor. Sanırım insan olmanın önündeki en büyük engel içgüdülerimiz. Hem masum hem de zehirli. 

Herkes kendi yaşamında bir hikaye yaratmaya çabalıyor. Kişisel hikayeler, bir birey tarihi belki de. Öznel. Fakat bu ülkede kadınların kendilerine ait bir hikaye yaratmaları oldukça zor. Bir yerde bir şeyler kırılıyor. Kendi anneniz, üstelik sizin cinsiyetinize sahip olan anneniz bile kırabiliyor sizi. Ki bunun etrafında taşra varsa ayakta kalmak sanırım daha da zor. O sessizlik, taşradaki zaman. Sanki hiç akmıyor. Fakat her ne olursa olsun herkes bir gün bir şekilde ana yurduna geri dönüyor.

30 Temmuz 2017 Pazar

Yusuf Atılgan: Aylak Adam


aylak adam ile ilgili görsel sonucu
"Bir bakıma haklı. Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden ölürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız. Ama yalnız bu mu?.."

Yaz seçkimin on birinci kitabı Aylak Adam oldu. Bana bir otobüs yolculuğunda eşlik etti. Ve Yusuf Atılgan külliyatını bu eser ile tamamlamış oldum. 

Aylak Adam, bünyesinde ölüm gerçekliğini taşıyan adam. İsyankar dersiniz, kadın meraklısı dersiniz, ne idiği belirsiz dersiniz, hakkında söylenebilecek sözcüklerin fazlalığı kiminizi şaşırtabilir. Bense onu sadece "gerçek" sözcüğü ile tanımlayabiliyorum. Olduğu gibi gerçek, toplumun dayatmaları ile yaşamayan, içinden geldiği gibi yaşayan. Olabildiğince özgür, sanki hayatın dilini çözmüş. Bu yüzden bize yabancı, kendine yakın. 

Aslında pek çoğumuzun olmak istediği adam aylak adam, gailesi hepimizden fazla yalnızca belli etmiyor. Bir şeyleri erken yaşta çözmüş, bitirmiş ve kenara kaldırmış gibi. Bizde ise fazlası yok. 

Son dönemde epey popüler oldu Aylak Adam. Kürk Mantolu Madonna ile bilikte bir atılım yaptılar. İlginçtir, bazı önemli eserler yıllar sonra bir anda yükselişe geçebiliyor. Elimdeki kitap 50. baskısını yapmış. Sevindirici. Bir yandan da üzücü gibi. Aylak Adam gerçekten anlaşılıyor mu acaba? Herkes okuduğu için mi okunuyor? Eller sonra Anayurt Oteli'ne ya da Canistan'a da gidiyor mu? Muamma. 

Ufuklarda başka kitaplarla görüşmek üzere. 

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Bercuhi Berberyan: Ermenistan'da Bir Türkiyeli


ermenistan'da bir türkiyeli ile ilgili görsel sonucu
Yaz için kendime güzel bir okuma listesi yaptım ve bir sürü kitap satın aldım. İlk olarak Bercuhi Berberyan ile başladım. Kitabın ilk basımı 2009 yılında Metis Yayınları tarafından yapılmış. Yazarın kim olduğuna ve hayat hikayesine aşina değildim. Birkaç araştırma yaptıktan sonra oldukça tatlı ve epey de çılgın bir kadın olduğuna kanaat getirdim. Ne kadar tatlı bir insan olduğu kaleme almış olduğu anlatı kitabından da belli oluyor zaten. 

Uzun süredir bir anlatı okumamıştım üstelik Ermenistan'a dair. Kendimi tamamen Yerevan'da hissettim, Berberyan'ın dolaşmış olduğu tüm topraklarda dolaşıp anıları ile hemhal oldum. Çok da iyi geldi okumak, "biz" olabilmeyi amaç edinmek sureti ile meydana getirilen, yaratılan her türlü faaliyeti çok seviyorum. Sevgiye inanıyorum. Berberyan da tekrarlıyor sürekli, bu işi sınırlar değil sevgi çözecek diye. Çok haklı.

Ermenistan bir gün benim de ziyaret etmek istediğim ülkelerden biri. Kitabı okurken içimde büyük bir istek oluştu. Son dönemde sürekli yüksek lisans tezimle uğraştığım için bir türlü masamın başından kalkamadım. Neyse ki son düzeltmeler de bitti. Bundan sonrası yeni yerler görme, keşfetme dönemi. 

Berberyan'ın Agos yazılarını hiç okumamıştım. Bundan sonra kendisini oradan da takip edeceğim. Ve sanıyorum artık daha fazla anlatı okuyacağım. Paylaştığın her bir hatıra ve kalbindeki sevgi için sonsuz teşekkürler Bercuhi Berberyan. 

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Engin Geçtan: Seyyar (Söyleşiler)


"Seyirden çok katılıma eğilimli ve olmakta olana olmaması gerekir demeyi anlamsız bulan biri olarak, genç olsaydım dünyanın geri kalanıyla birlikte çıldırmayı seçerdim." 

Seyyar, Engin Geçtan külliyatının kitaplığıma yerleşen yedinci eseri oldu. Farklı zamanlarda farklı isimlerin Geçtan ile yapmış olduğu söyleşilerin toplamından oluşan bir kitap. Oldukça hoş ve başarılı bir çalışma olmuş. Okuması epey keyifliydi.

Kitapta Engin Geçtan'ın çocukluğundan meslek yaşamına ve dünyaya bakış açısına kadar pek çok ayrıntı bulmak mümkün. Engin Geçtan'ın diğer eserlerini okuduktan sonra Seyyar'ı okumanızı tavsiye edebilirim. Ne zaman dara düşsem, zihnimi negatif düşünceler kaplasa Engin Geçtan yetişiyor imdadıma. Büyük bir heyecan ve itina ile okuyorum kaleminden çıkmış her satırı. 

Oldukça naif ve mütevazı buluyorum kendisini. Bunu eserlerinden anlamak mümkün, inanın sayfaları hiç incitmeden çeviriyorum. Not aldığım kısımları ise özenle defterime geçiriyorum. Engin Geçtan'ın herkesin ufkunu açacak nitelikle bir isim olduğunu düşünüyorum. Muhakkak bir kitabını edinip okumaya başlayın derim. 

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Bleak House



Yazılarımda İngiliz dramalarına ve klasiklerine olan merakımdan bahsediyorum sıklıkla. Bu sefer yine bir İngiliz draması olan 2005 yapımı Bleak House adlı yabancı diziden söz edeceğim. 

Bleak House, Charles Dickens'ın aynı adlı eserinden uyarlanan bir yapım. Toplam 15 bölümden oluşan dizi, seyircisini 19. yüzyıl İngilteresine doğru enfes bir yolculuğa çıkarıyor. Kendinizi dönemin taşra ve kent yaşamı arasında mekik dokurken buluyorsunuz. Oyunculuklar, kostümler ve müzikler... Hepsi muazzam bir bütünlük içinde seyirciye sunuluyor. 

Uzun zamandır ülkeyi kasıp kavuran bir dava, davanın mirasçıları ve bu uğurda yıkılıp giden hayatlar... Dizi sizi bir yandan İngiliz hukukunun çıkmazları ile yüzleştirirken diğer yandan İngiliz kırsallarındaki toplumsal yaşamı da gözler önüne seriyor. Adeta İngiliz tarihi, dönemin tüm ihtişamı ve yıkıntıları ile birlikte dans ediyor. Bunların yanında aşk da var elbette. Eski insanların yaşadıkları aşklara her zaman saygı duymuşumdur. O dönemlerde insanlar arasındaki sevgi bağı, doğadan henüz tam anlamıyla kopmamış olmanın verdiği bütünlük ve mutluluk, hepsi bana çok güzel ve değerli geliyor. 

Bir sürü duyguyu içinde barındıran, yitirilen hayatlara rağmen oldukça umut verici sonlanan bir yapım Bleak House. Şapka çıkartmaktan öte söyleyecek bir sözüm yok. Beni müthiş bir yolculuğa çıkardığınız için minnettarım. 

22 Nisan 2017 Cumartesi

Koca Dünya














Bilinmedik bir ormanın içinde bir su kenarı, yaprak hışırtıları, boyası atmış küçük bir tekne. Ağaçların arasından sızan güneş ışığı, anne ve babası olmayan iki çocuk, doğanın sesleri. Doğaya sığınma cesaretini gösterebilen iki koca dünya. Bir abi bir kız kardeş ya da sadece onlara göre böyle. 

Gece, sis ve el fenerleri. Motor tamiri, alın teri, bir cinayet bir bıçak. Kimsenin sizi bulamayacağı bir yer, hayvanlar, babalar ve babasını arayan yaşlı bir kadın. Surete ışık tutan bir deli, dünyanın tüm nimetlerinden arınıp doğaya sarınmış iki koca dünya. 

Süslü sözcükler yazacak değilim üstelik zihnimde hala filmin müzikleri. Bir yanda Zuhal'ın saçları, diğer yanda abisinin paslı elleri. İnsanın en büyük günahının doğadan kopmak olduğunu düşünürüm. Sanki başımıza ne gelirse doğadan kopmamız yüzünden. Bunca keder, acı ve vicdan azabı. 

Reha Erdem'in son filmi Koca Dünya'dan bahsediyorum. Her karesi bir fotoğraf gibi, şiir gibi, rüya gibi. Yer yer Beş Vakit'in izleri, Hayat Var'ın izleri. Ağaç tepelerinde doğayı dinleyen çocuklar, su kenarında doğaya uzanan çocuklar, doğayı ölü bedenleri ile kucaklamak ister gibi boylu boyunca uzanan çocuklar. Reha Erdem sinemasının en güçlü yanlarından biri bu, doğaya uzanan insanoğlu. Her bir ses her bir görüntü sanki doğadan kopuşumuzun vicdan azabı. 

Gönülden teşekkürler Reha Erdem. 

18 Nisan 2017 Salı

Broadchurch Dizi Finali

broadchurch ile ilgili görsel sonucu

Her Salı sabahı gözlerim nemleniyor ekran karşısında, sebebi pek çok yazımda belki sizleri bunaltacak kadar anlattığım İngiliz draması Broadchurch. Üçüncü sezon ile birlikte bugün dizi finalini yaptı. Trish Winterman dosyası da böylece kapanmış oldu. 

Dönüp Broadchurch kasabasına baktığım zaman pek çok silüet beliriyor gözlerimin önünde. Sakin ve huzurlu bir kasabadan sırlarla dolu bir kasabaya dönüşümün iç sesleri... 

Geçtiğimiz bölümde tüm kadınların Trish Winterman için kasabada buluşup ona destek olmaları beni çok gururlandırdı. Dizinin alt metinlerinin çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında dizinin başından beri Alec Hardy ve Ellie Miller karakterlerine can veren yetenekli oyuncular David Tennant ve Olivia Colman da büyük bir alkışı hak ediyorlar. Alec ve Ellie karakterleri bu kadar kuvvetli olmasaydı bu seri asla bu kadar kaliteli olmazdı. Az önce izlediğim son bölümde Mark ve Beth'in yaptıkları konuşma beni çok etkiledi, gözlerim nemlendi. Oğullarının ölümünün ardından değişen bir hayatın iki büyük tanığıydı onlar. Geçmişe dönüp baktığımızda Mark'a kızdık, Beth'in tarafını tuttuk. Belki bir ümit Beth Mark'ı affeder ve her şey eskiye döner diye düşündüm lakin olmadı. Birbirlerini bunca zaman tanıyan ve seven insanların nasıl birbirlerini tanıyamaz ve sevemez hale geldiklerini hiç anlayamıyorum. Sanırım ömrüm boyunca da bu sorunun cevabını ne kendimde ne de hayatın herhangi bir yerinde bulamayacağım. 

Muhteşem bir üç yıl ve muhteşem üç sezondu. Son bölümün son sahnelerinde umut aşılayarak gittiğiniz için minnettarım. Her şey için teşekkürler Broadchurch!

31 Mart 2017 Cuma

Engin Geçtan: Rastgele Ben













Birkaç yazı önce Engin Geçtan'dan ve Zamane adlı kitabından bahsetmiştim. Yine bir Metis Yayınevi ziyareti sonrası aldığım ve okuyup bitirdiğim Rastgele Ben adlı Engin Geçtan kitabından bahsetmek istiyorum. 

Rastgele Ben için Engin Geçtan'ın hayatının bir panaroması diyebilirim. Naçizane tavsiyem kendisinin diğer kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı alıp okumanız. Okurken oldukça keyif aldım. Kitap bir anlatı niteliğinde. İçerisinde dört bölüm var: Bir Zamanlar Amerika'da, Dipsiz Kuyuda Yolculuk, La Turchia piu bella ve Matriks ya da Apocalypse Now.

Kitaptaki en uzun bölüm Dipsiz Kuyuda Yolculuk. Bu bölümde Engin Geçtan psikiyatri ile ilgili bilgi birikiminden anekdotlar paylaşıyor. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz dünya ile ilgili çeşitli tespitlerde bulunuyor. Ben, Bir Zamanlar Amerika'da bölümünü çok sevdim. Geçtan'ın Amerika hakkındaki izlenimleri ve anıları keyifli, kayda değer. Bazı tespitlerinin yıllar geçmiş olmasına rağmen hala geçerliliğini koruyor olması da oldukça dikkat çekici. 

Su gibi bir kitaptı. Geçtan'ın onca eserini okuduktan sonra onu daha yakından tanımak beni çok mutlu etti. Zaten çalışma masamın en güzel yerinde duruyor tüm kitapları. Geçtan'ın anılarını okumak size de keyif verecektir diye düşünüyorum. 

19 Mart 2017 Pazar

Tyrannosaur: Joseph'ten Hannah'a Mektup


"Böylece kendime biraz zaman ayırdım. İnsanlardan bir sürü mektup aldım. Mektuplarda: 'Helal olsun ben de aynı şeyi yapardım' gibi şeyler yazılıydı. Fakat kimse böyle bir şey yapmazdı. Hepsi düşünür, ben yaparım. İşte benim seninle ve dünyayla aramdaki fark bu! 

Dışarı çıktığımda yeni bir başlangıç yapmak istedim. Eskiden olduğu gibi artık içki içmiyorum. Bu kadarı kafiydi çünkü. Her hafta Pauline'in mezarına çiçek koyuyorum. Dün senin için dua etmiştim. Benim yapmadığım bir şey ama yine de yapmak istedim. Bu söylediklerime inanma, sen doğruyu biliyorsun. 

Seni gelip görmek istedim. Bilmeni istediğim şeyler var. Bir keresinde dükkanına neden geldiğimi sormuştun. Hiç anlatmadım. Oraya Tanrı'yı aramak için gelmemiştim. Seni istemiştim aslında. Sam'in dışında, bana gülümseyen tek insan sendin. Ve bunu istiyordum. Beni sevginle boğmanı ve aydınlatmanı istemiştim. Ve güzel olduğunu düşünmüştüm. Sana öylece bir bakmak istemiştim, hepsi bu kadar. Bunları bilmeni istemedim. Çünkü sana söyleseydim, senin de ağzından bir şeyler dökülecekti. Mükemmel olmayacaktın yani ve ben o anı batırmak istemedim. Haklı mıydım bilmiyorum."

Joseph.

18 Mart 2017 Cumartesi

Sezgin Kaymaz: Farfara

Türk edebiyatında en çok kimleri okuyorsun ve beğeniyorsun diye sorsanız kuşkusuz vereceğim isimlerden biri Sezgin Kaymaz olacaktır. Kendisi ile ilk önce "Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir" adlı romanı ile tanıştım. Ardından külliyatını okumaya başladım. "Kısas", "Deccal'in Hatırı", "Geber Anne" ve son olarak "Kün" geldi. April Yayınlarından çıkan yeni romanı Farfara'yı da severek okudum. 

Sezgin Kaymaz'ın Lucky adlı romanını okumadım henüz lakin Lucky'i okuyanlar muhtemelen Farfara'da da benzer ve güzel bir konu ile karşı karşıya kaldılar. Sezgin Kaymaz'ın hayvan sevgisine ve köpeklere olan düşkünlüğüne aşinayız, onu sevme nedenlerimizinden biri de bu elbette. 

Farfara'da eneteresan ve eğlenceli, oldukça da esprili bir olay örgüsü var. Üstüne üstlük birbirinden hınzır ve tatlı bol bol da köpek var. Sezgin Kaymaz'ın yaratmış olduğu kahramanların hepsinin kendine has özellikleri vardır, kahramanı tanımaya başladığınız ilk cümleden itibaren onun sıradan bir kitap kahramanı olmadığını anlarsınız. Ve severek okumaya devam edersiniz. 

Farfara ile ilgili yapabileceğim tek eleştiri yayınevi ve kitabın basımı ile ilgili. Sezgin Kaymaz bir süre önce İletişim Yayınlarından ayrılarak April Yayınlarına geçti. Sebeplerini bilemiyorum, Sezgin Kaymaz böyle bir tercihte bulunmuşsa şayet haklı bir sebebi vardır. İletişim Yayınları benim sıklıkla takip ettiğim, çok kaliteli bulduğum ve abartmadan söylebilirim ki kütüphanemin büyük bir bölümünü dolduran bir yayınevi. Hal böyle olunca Sezgin Kaymaz'ın İletişim'de kalmasını temenni ederdim. İletişim zamanlarındaki kitap basım kalitesi ve kitap kapakları oldukça güzeldi. 

Nihayetinde yayınevi değişikliğinden dolayı Sezgin Kaymaz okumayı asla bırakacak değilim. Çok iyi yazıyorsun be abi, sen yaz biz okumaya devam edelim. Yazının sonuna gelmişken Lucky'e de kocaman öpücükler gönderelim. 

4 Mart 2017 Cumartesi

Broadchurch












Bu aralar beni mutlu eden haberlerden biri çok sevdiğim İngiliz draması Broadchurch'ten geldi. Diziye iki sezonun ardından ara verilmişti. İki sezon boyunca iki farklı hikayeye odaklanılmıştı. Nihayet 3. sezon ile birlikte güzel bir başlangıç yaptılar. 

Uzun zamandır yabancı dizi izlemiyorum. Game of Thrones haricinde takip ettiğim sürekli bir dizim de yok. Bu sene okumak üzerine yoğunlaşınca işin izlemek kısmından biraz soyutlamıştım kendimi ta ki Broadchurch'ten gelen habere kadar. 

Komedi, aksiyon ve macera seven biri değilim. Hem sinemada hem de dizilerde tercih ettiğim iki tür var; biri dram diğeri ise fantastik. Broadchurch son yıllarda izlediğim en iyi dram dizilerinden biri. İngiliz dizilerinin yeri gerçekten çok ayrı benim için. Ne yapıyorlar bilmiyorum lakin dramlarda kurguladıkları kasvetli atmosferin içine çekmeyi başarıyorlar seyircileri. İlk iki sezon boyunca epey ağladığımı hatırlıyorum. 

İlk bölümü az önce izledim. Bu sefer bambaşka bir hikaye ve bambaşka bir olay örgüsü bizi bekliyor. Keyifli seyirler dilerim. 

23 Şubat 2017 Perşembe

Engin Geçtan: Zamane

Bir süredir yalnızca Engin Geçtan okuyorum. Genelde sevdiğim, kanıksadığım yazarların kitaplarını ardı ardına okumak gibi bir huyum var. Bu; Ahmed Hamdi Tanpınar, Yalçın Tosun ve Gündüz Vassaf için de böyle olmuştu. 

Geçtiğimiz hafta Beyoğlu'nda yer alan Metis Yayınevini ziyaret ettim. Bir süredir internetten kitap alışverişi yapmıyorum, böyle bir karar aldım. Almak istediğim kitaplarla yakından haşır neşir olmak ve kalabalıklar arasına karışıp farklı yayınevlerini tanıyor olmak çok daha anlamlı gelmeye başladı bana. 

Geçtiğimiz yaz tatilinde tanıştım Engin Geçtan ile, "İnsan Olmak" adlı kitabını otobüs garından tutun da sahile kadar hiç elimden bırakmadan, notlar alarak okudum. Ardından "Hayat" adlı kitabı geldi, geçen hafta ise "Varoluş ve Psikiyatri" adlı kitabını okuyup bitirdim. Bu yazımda kısaca "Zamane" adlı kitabından bahsetmek istiyorum. 

Öncelikle niçin psikiyatriye ilgi duyuyorum bunu açıklamak isterim. Öğretmen oluşum bunda çok etkili, öğrendiklerim ile öğrencilerimi keşfetme imkanı buluyorum. Bu hem onların sorunlarının çözümü için hem de benim mesleki gelişimim için oldukça önemli. Bir başka neden ise sorunlu bir aile geçmişimizin olması. Sürekli kendimi ve dünyayı tanımaya çalışıyorum, hatta bunu bir uğraş haline getirdim desem yanlış olmaz. Son bir yıldır kişisel olarak psikanaliz, psikanaliz ve sanat üzerine bazı okumalar yapıyorum. Bu alanda belirli bir enformasyonum olmamasına rağmen genel geçer şeyleri öğrenmek bile beni tatmin ediyor. Öğrendiklerimden yola çıkarak kendimi ve etrafımdaki insanları anlamaya çalışıyorum, tabii ki onlara kendimce teşhisler koymadan tamamen içsel yorumlarımla. 

Engin Geçtan'ı keşfedene kadar zihnim karmaşıktı. Çünkü psikoloji ve psikanaliz ağır bilgiler içeren alanlar, özellikle alan dışı iseniz anlamakta güçlük çekmeniz olası. Ben de güçlük çektim. Fakat Engin Geçtan'ın dili oldukça sade. Kitaplarını, alan dışı her okuyucunun anlayabileceğini düşünüyorum. Üstelik kendisini her okuyuşumda kendimi ilginç bir şekilde çok hafif hissediyorum. Günlük rutinimde epey telaşlı, kurallarına sıkı sıkıya bağlı ve esnek olamayan bir insanım. Engin Geçtan'ın kitaplarını elime aldığım an ve kapağını kapadığım an arasında geçen zamanı asla fark etmiyorum. Kitaplarını bitirdikten sonra yaşadığım dinginliği tarif etmem mümkün değil. Öyle güzel, öyle hafif. 

Zamane, pek çok başlık altında toplanmış çeşitli konular içeren ve bu konular ile ilgili temel çerçeve içindeki bilgileri gayet kolay anlayıp yorumlayabileceğiniz bir kitap. Kitabın içerisinde insan olmaya dair her şeyi bulacaksınız. Bunun dışında Engin Bey'in mesleki deneyimleri, ülkemizin ve dünyanın içerisinde bulunduğu durumlar, tabu konular, çocukluk yaşantılarımız ve şimdimiz... 

Bir iki gün sürecek yoğun işlerimi bitirdikten sonra "Kimbilir?" adlı kitabına başlayacağım. Şu kaosun içinde kendimizi biraz olsun hafif hissedebilmeye fazlasıyla ihtiyacımız var öyle değil mi? Emeği ve alandaki bilgi birikimi için Engin Geçtan'a sonsuz teşekkürlerimi ileterek yazımı noktalayayım, herkese hafif günler dilerim. 

24 Aralık 2016 Cumartesi

Rosetta














Rosetta.
Öfkeli, annesine ve yaşadığı hayata, yaşayamadığı tüm şeylerin toplamına. 
Annesi bağımlı, bir karavan hayatı, yerleşik düzeni yok.
İşe giriyor, işten çıkarılıyor, döngüsü kara yazısı gibi, dönüp duruyor.
Bir iş, sabit olmanın verdiği ferahlık, yılmıyor, balık avlıyor.
Waffle yiyor, su içiyor gibi oluyor, bira da içiyor, annesi içmemeli.
Un çuvalına sarılıp işini bırakmak istemediği sahne çok dramatik, can alıcı.
Yerde Rosetta.
Un çuvalına sarılmış, işten çıkarmayın beni diyor, yeni girmiştim diyor.
Sonra değişiyor gibi oluyor, arkadaş ediniyor, bir oğlan tanıyor.
İhanet ediyor, işi olsun diye, işi olmak zorunda.
Haşlanmış yumurta yiyor, kaynatıyor, yatağına yatıp yiyor.
Görüp, duyup, bildiğimiz ama umursamadığımız hayatlardan bir kesit Rosetta.
Belki de o, tam da, biz görüp, duyup bildiğimiz ama umursamadığımız için kesit kesitiz.
Kesik kesiğiz. 

Küçük Kara Balık

"Güzel ay, ben senin ışığını çok seviyorum. Hep benim üzerime ışıyasın istiyorum."
"Balıkçığım, doğrusunu istersen benim kendime ait bir ışığım yok. Beni güneş aydınlatır, ben de onu yeryüzüne yansıtırım. Sahi sen hiç duydun mu? İnsanlar uçup gelip benim üzerime konmak istiyorlarmış."
"Bu imkansız."
"Bu zor bir iştir ama insanlar istedikleri şeyi..."

***

"Şimdi ölüm çok kolay uğrayabilir bana! Ama ben yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmemeliyim. Elbette, bir gün ölümle karşılaşırsam -ki karşılaşacağım- önemli değil, önemli olan şu ki benim yaşamım veya ölümüm başkalarının yaşamını nasıl etkileyecek."

Hayallerinin peşinden koşan küçük bir kara balık. Dereleri ırmaklara devşirmiş, ırmakları denizlere devşirmiş, güzergahında pek çok tür ile tanışmış, hepsi ile hasbıhal etmiş, var etmiş kendini sularda, korkmamış, az ya da çok yaşamak diye düşünmüş, ne önemi var diye düşünmüş, sonunu merak etmiş yolun, suyun. Kendi olmuş küçük kara balık, kendine dönmüş küçük kara balık? Hiçbirimiz küçük kara balık kadar cesaretli, kendi gibi, nazik ve duyarlı değiliz değil mi? Ne büyük tokat, ne büyük ders!

19 Aralık 2016 Pazartesi

Kosmos

Reha Erdem'in Kosmos adlı filminden; 

"Herkesin başına her şey aynı anda geliyor. İyi ile kötünün, cömert ile cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle. Yemin eden ve yeminden korkan aynı birbiri gibi. Hayatta her şeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı. Hem de insanoğlunun yüreği kötülük ile dolu. Ve ömürleri devamınca yüreklerinde kötülük var. Ve sonra ölülere katılıyorlar. Çünkü bütün yaşayanlarla beraber olan için ümit var, çünkü sağ köpek ölü aslandan iyi, çünkü yaşayanlar biliyorlar ki ölecekler. Fakat ölüler bir şey bilmez. Ve artık onlar için bir önemi yok. Çünkü onların anılması unutulmuş."


28 Kasım 2016 Pazartesi

Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?












Dün iş çıkışı doğruca sinemaya koştum. Biliyorsunuz ki biz Harry Potter sevenleri heyecanlandıran gelişmeler oldu son dönemde. Önce, Yapı Kredi Yayınlarından serinin devam kitabı olarak nitelendirebileceğimiz "Lanetli Çocuk" adlı oyun/kitap yayınladı. Onunla ilgili ayrıntılı bir yazı yazmıştım. Bu sefer aradan çok fazla vakit geçmeden "Fantastik Canavarlar" vizyona girdi. 

Filmi fazlasıyla beğendiğimi itiraf etmeliyim. Eddie Redmayne çok beğendiğim bir oyuncu. "Danimarkalı Kız" adlı filmdeki performansı da takdire şayandı, Fantastik Canavlar'da da enfes bir oyunculuk sergilemiş.

Film boyunca, Londra'dan New York'a elinde bir valiz ile gelen genç büyücü Scamander'ın maceralarına tanık oluyoruz. Bu sırada bir sürü fantastik canavar ile tanışıyoruz ve aslında onlardan korkmamamız gerektiğini, onlara nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğreniyoruz. 

Bir başlangıç filmi olarak bu büyü dünyasına şahit olmak beni gerçekten çok mutlu etti. Sanırım tek sorun optik gözlüklerimin üzerine üç boyutlu gözlükleri takarak izlemek zorunda olmamdı. Şu üç boyutlu film olayına hiç alışamadım. 

Harry Potter sevenler zaten filmi kaçırmayacaktır, koşa koşa gidin ve izleyin, iki saatlik süre boyunca hiç ama hiç bir şey düşünmeden, fantastik canavları seyretmenin keyfine varın derim.