klasikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
klasikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2020 Pazar

Cinler

Karamazov Kardeşler'den sonra okuma yolculuğuma Cinler ile devam ettim. Dostoyevski'nin metinleri üzerine konuşmak, bir şeyler yazmak kolay değil. Bazı metinleri okuduktan sonra üzerine bir şeyler söylemek zordur, metin okurken size şahane bir edebi şölen yaşatır, siz de metin ile birlikte yaşar ve her şey bittikten sonra da metni yaşatmaya devam edersiniz. Dostoyevski sanıyorum ki böyle bir yazar. 

Dönem Rusya'sında epey kalabalık bir kurgu ekibi ile birlikte ilerler metin. Yer yer Rus insanı hakkında o bildiğimiz usta işi eleştirilerini sıralar Dostoyevski. Cinler'de, dahil olduğu örgütten ayrılmak isteyen bir gencin infazından yola çıkarak yeni bir kurgu yaratır yazarımız. Epey farklı karakterlerle dolu olan metnin bana kalırsa en ilginç kişisi Stavrogin'dir. Onun ruh halini anlamak, başarma arzusu ile olduğu yerde kalma isteği arasında gidip gelen o ince çizginin, hem haz hem de acı ile bütünleşmesi söz konusudur Stavrogin'de. Elinde var olan şeyler o kadar fazladır ki, usta işi bir maharetle hepsini yok etmeyi başarır. Kaldı ki, bu uğraşı içerisinde pek çok insanı da heba eder. Heba edilenler ise bir köşede yok olup gider fakat Stavrogin'in içindekiler yaşamaya devam eder. 

Taşralı olmak ile değişen Rusya'nın modern çehresine ayak uydurmak arasında gidip gelen karakterlerin iç hesaplaşmaları dikkat çekicidir. Politika ile yakından uzaktan ilgili olmayan fakat yaşadıkları dönemin siyasi koşulları içerisinde kendini var etmeye çalışan bir sürü metin kişisi çıkar karşımıza. Gerçekte var olmayan bir örgütten hayali bir gerçek yaratmışlar ve buna inanılmaz biçimde inanmışlardır. Politik aklın dönem Rusya'sı ile birleşmesi ile ortaya çıkan kurgu, bazı bölümlerinde insanı dehşete düşürür. Politik bir var oluş ile harekete geçen karakterlerin, içinde bulundukları taşrada kendilerine yarattıkları bir internasyonal vardır. Örgütlü olmak, çarı eleştirmek, sosyalizme meyletmek bir yana; karakterlerin metin boyunca sürdürdükleri bu düşünce dünyası sonunda bir genci öldürmeleri ile sonuçlanır. Bir zamanlar mağrur olduğunu düşündüğüm Şatov, bir anda maktul olur. 

Metnin farklı karakterlerinden biri de Kirillov'dur. İntihar düşüncesi üzerine kafa yoran, hiç olmak ve var olmak arasındaki düşünsel istekleri arasında Tanrı olma fikrini eyleme dönüştürmeye çalışan oldukça ilginç bir karakterdir. Metnin içinde dikkatimi çeken düşünceler hep Krillov'a aitti. 

Cinler, en iyi politik metinlerden biri olarak görülüyor. Lakin Cinler'i tek başına politik metin kategorisi içinde ele almak bana pek doğru gelmiyor. Dostoyevski'nin tüm metinleri az ya da çok politiktir. Zaten insan hayatı da olduğu gibi politiktir. Özellikle Stavrogin'in psikolojisi ile ilgili çıkarımlarla dolu olan bölümlerin büyüleyici olduğunu söyleyebilirim. Karamazov Kardeşler'in Smerdyakov'u ile Cinler'in Stavrogin'i arasında bazı bağlantılar keşfettim. Sanırım Stavrogin, şu ana kadar okuduğum metinler içinde en ilginç karakter oldu. 

Dostoyevski, yaşadığı çağı anlayabilme ve anlatabilme yetisine sahip bir yazar. Düşünsel açmazları bazı kurgularında karışık bir atmosfer yaratsa da, bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirdiğimizde; onun gibi başka bir yazar daha okumadığımı söyleyebilirim. Her gün bir şekilde ritmini bozduğumuz ve yeniden yoluna koymaya çalıştığımız kişisel hayatlarımız, az ya da çok politize edilmiş durumda. Bize de kendi hayatlarımızı oturup değerlendirmek, ele alıp var olmaya çabalamak kalıyor. Olmak ile var olmak arasında bir fark olmalı. 

17 Ekim 2020 Cumartesi

Karamazov Kardeşler

Bugün, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler isimli metnini bitirdim. Yaklaşık iki haftalık bir yolculuk oldu benim için. İletişim Yayınlarından, Ergin Altay çevirisi ile okudum. 

Bir baba ile üç oğlu arasındaki ilişkileri anlatsa da, metin sanırım başlı başına hayatın tam da kendisi. Kurt Vonnegut bu metin için şöyle demiş: "Hayatta öğrenmek istediğiniz ne varsa hepsini Karamazov Kardeşler'de bulursunuz."

Bana kalırsa Fyodor Pavloviç'in üç oğlu hayatta boğuştuğumuz üç temel yönü yansıtıyor: Büyük oğul Mitya için tutku ve şehvet, ortanca oğul Ivan için akıl ve mantık, küçük oğul Alyoşa içinse masumiyet ve iyilik diyeceğim. Yalnızca meta ile var olabilen fakat bana kalırsa oldukça da zeki bir adam olan Fyodor Pavloviç'in yaşamı, kendisinin hiç de beklemediği bir son ile bitiyor. Babanın hayatının bittiği yerde, oğulları kendilerini var etme savaşı veriyor. Mitya, babası ile girmiş olduğu rekabetin sonucunda talihsiz bir vaziyetin içine düşüyor. İnsanoğlunun içindeki tutkuyu ve şehveti yansıtan büyük oğul, aynı zamanda hukuksuzluğun girdabında boğuluyor. Metin boyunca Mitya'nın karakterinde beni kendine çeken bir şeyler bulamadım lakin yaşadıklarından çok etkilendim. 

Metindeki favori karakterlerimden biri Ivan oldu, bazı açılardan onu kendime benzettim. Soğuk ve mesafeli bir yapısı olan Ivan, kendi düşüncelerine ve zihnine sıkı sıkıya bağlı. Çağın masumiyetini temsil eden iyi kalpli küçük oğlan Alyoşa ise; henüz tam yolunu bulamamış masum bir melek. Onu da bazı açılardan kendime benzettim. 

Üç kardeşin babalarını tanımaları ve babalarını kaybetmeleri arasında geçen uzun süre boyunca satırların çoğunu büyük bir merakla okudum. Dostoyevski'nin kalemine diyecek hiçbir sözüm yok, Rusya; topraklarında böyle bir kalem yetiştiği için çok şanslı. 

Metnin en ilginç karakteri ise Smerdyakov'du bana göre. Kişiliği, yapısı ve kendi olma çabası ilk etapta dikkat çekmese bile, metnin kilit karakteri olmayı başarıyor. Metindeki en zeki fakat en duygusuz karakterin de o olduğunu söyleyebilirim. Yaşamın onu savurduğu noktada, sanki çocukluğunun intikamını alıp bu dünyadan çekip gidiyor. Hem ürkek hem de cesur bir karakter. İnsan; geçmişi muamma olunca geleceği daha hızlı görmek istiyor. Zihninden geçenleri tam olarak anlamak mümkün değil; duymuyor duyumsuyor. 

Metin yalnızca baba ve oğulları arasında ilerlemiyor; Rus ülküsü, toplum yapısı, tarihi, sosyalizm, din ve dünya işleri üzerine öyle bölümler var ki; insan gerçekten okurken hayret ediyor. Özellikle "büyük engizisyoncu" ve "mahkeme" bölümlerinde soluğum kesildi. En çok hüzünlendiğim yer de İlyuşacığın hayatı oldu. 

Bir metin okursunuz ve metin sizi sağaltıp dönüştürür, elbet her metin yapamaz bunu. İnsan değişmez fakat kulağına bir parça öykü çalınır. Siz de kendi öykünüzle okuduğunuzu birleştirip yol alırsınız. Böylesine bir metni açıklayabilmek, üstüne laf da söylemek hiç haddime değil. Zaten genel olarak bunu başaramadım okuduğunuz üzere. Son olarak şunu söylemek isterim; bu metni okumadan hayattaki yolculuğunuzu tamamlamayın. Belki yolculuk bitince masum İlyuşacık ile karşılarız bir yerlerde. 

13 Eylül 2020 Pazar

Gustave Flaubert: Madame Bovary

Elimde şu an, Hasan Ali Yücel klasikler dizisinden Madame Bovary var. Fransızca aslından Nurullah Ataç ve Sabri Esat Siyavuşgil tarafından çevrilmiş. Hazır, romanı yeni bitirmişken, kokusu burnuma kadar gelen taze bir ıhlamur kaynattım ve metin hakkında birkaç kelam etmek için buraya geldim. 

Dönemi için oldukça cesur ve çarpıcı bir metin olduğunu söylemem gerekir. Ahlak anlayışını sorgulayan bu metinde, Flaubert'in olabildiğince objektif davrandığını söyleyebilirim. Yer yer, içten içte Madame Bovary'i suçlu bulduğunu hissetsem de, okurlarına bunu elverdiğince sezdirmemeye çalışmış. Madame ise çok geniş çaplı bir incelemenin konusu olmalı kesinlikle. Özellikle günümüzde dahi tabu konular arasında yer alan yasak aşk ve kadın cinselliğinin, var oluşunun; 1850'li yıllardaki tezahürü var karşımızda. O dönemi değerlendirebilmek için, elbet Fransız tarihine de aşina olmak gerekli. 

Madame Bovary'i pek çokları pek çok açıdan suçlu bulmuş olabilir, okurlar hüküm vermek kısmında genel ahlak anlayışı çerçevesinde ona karşı bir hin beslemiş dahi olabilir. Fakat bir kadın düşünün, genç bir kadın, hayatı seven, hareketli ve içinde sonsuz bir yaşam enerjisi taşıyan bir kadın. Taşrada yaşamış, etrafında hep belirli hadiseler cereyan etmiş ve rutinin dışına çıkamamış bir kadın. Bir evlilik, bir çocuk ve oldukça iyi ve saf yaradılışlı bir koca. Elbette burada kocası Charles'ın durumu bambaşka bir boyut kazanıyor. Eşinden hiç şüphe etmiyor, ona sonsuz güveniyor, onun her hareketinde bir güzellik buluyor ve onun her istediğini yerine getirmeye çalışıyor. Bu öykü kimin öyküsü diye sorduğumuzda sanıyorum Charles'ın öyküsü demek daha doğru olacak. 

Madam Bovary'nin ruhu taşraya sıkışmış, Yonville'in rutin ve de değişmez ruhundan kaçıp kentin her saniye değişen, türlü hadiselerle dolu, renkli dünyasına adım atmak istiyor. Metin boyunca kendisine hiç kızamadım, hak da vermedim. Hepimiz bu sıkışmışlığı yaşamıyor muyuz? Bir türlü kendimizden ve seçimlerimizden emin olamıyoruz, bizi saran türlü ruh hallerinin içinden bazen öyle bir kasvet yükseliyor ki; Madame Bovary'nin hissettiği o sıkışmışlıkta buluyoruz kendimizi. Üstelik sevgi bir kereye mahsus mudur diye soruyor insan? Daha fazlasını istemek zayıf bir karakter belirtisi midir? Yoksa bazılarımız buna doğuştan mı meyyaldir? 

Aslında bu bir haklı haksız tartışması değil, etik bir tarafı ise asla yok bana kalırsa. Yargı dağıtmaya pek hevesli tavrımızın, Madame Bovary'e bol bol yargı dağıtması olasıdır. Ölmeden önce şöyle diyor:

"Ölüm de pek önemli değilmiş. Uyuyacağım ve her şey bitecek." 

Büyük bir hız içinde yaşadığı hayattan büyük bir hız ile ayrıldı. Belki de hiçbir şeyden pişman olmadı. 

Belki de kadını anlamaya Madame Bovary'i anlamakla başlayabiliriz, ilk etapta kulağa oldukça cüretkar geliyor. Fakat neden olmasın? Her birimizin ahlak anlayışı bizi Madame Bovary karşısında bir araya getirebilir hatta belki de uzlaştırabilir, hatta belki de bize set çeken o ahlak anlayışını yok edebilir. Birilerini yargılamak çok kolaydır, yaşamak ise zor. Madame Bovary'i ise yaşamayı seçti. Genç yaşında ölmesine rağmen. 

Son olarak, Charles'in son bölümde Rodolphe ile karşılaşmasında hissettikleri beni çok etkiledi. Çok sevdiği karısı Emma'ya kızmak yerine; karısının aşık olduğu adamın yerinde olmak istedi. Bunu tarif etmesi çok zor; katışıksız bir sevgiye rastlıyoruz belki burada. Üstelik sevmenin bir eğrisi doğrusu yok iken. Bence metnin en etkileyici bölümüydü. 

Bu güzel öykü için Flaubert'i minnetle anıyorum. Edebiyata bıraktığı bu metin, eminim ki daimi olarak yaşamaya devam edecek. 

9 Eylül 2018 Pazar

Dostoyevski: Cinler (Bir Düşünce, Birkaç Not)

"Çoktan beri kutsal saydığı yüce bir düşünceyi beceriksiz yaratıkların yakalayıp sokaklarda sürüye sürüye kendileri gibi aptallara götürdüklerine tanık olduğunda; hiç beklemediği bir anda gözü gibi sakındığı bu düşünceye bit pazarında tanınmayacak bir durumda, çamura bulanmış, üstünkörü bir yana atılmış rastladığında; çocukların elinde oyuncak olmuş gördüğünde insanın içini nasıl bir hüzün doldurur, içi nasıl kan ağlar, bilemezsiniz! Hayır! Bizim zamanımızda böyle değildi, buna yönelmemiştik. Hayır, hayır, bambaşka amaçlarımız vardı bizim. Şimdikilerin her şeyi yabancı bana... Bir gün başlayacak bizim devrimiz gene. Bu devrin sallantıdaki her şeyi sağlam raya oturacak. Başka türlü nasıl olur ki?"

İç geçirirken bir Moskova yolculuğu sırasında, ah edip düşünceler sarmışken Rusya'da, dünyadaki değişimin bu denli hız kazanmasından duyulan rahatsızlık bu satırlar aracılığı ile dile getirilmiş. Dönemin Rus toplumundaki değişim, kendimize, bize, günümüze ne kadar yakın öyle değil mi? Modernitenin günceli yarattığı, güncelin de içi boş devrelerinin insanoğlunu birer birer yaktığı bir dönemde; hissettiklerimizin yalnızca kendi devrimize ait olmadığı, bir güzel anlama biçimi bu satırlar. 

"Başka türlü nasıl olur ki?" 

Belki de dünya üzerinde sorulmuş en anlamlı, en narin soru budur. 
Bu soruya verebileceğimiz her bir cevap, kendi öngörümüze takılı kalacaktır. Aynı zamanda türlü düşünme becerilerimizi de açığa vuracaktır. Kişi kendinden bilir işi, hiçbir zaman ortak bir nokta bulunamayacağına da delalet eder. Sorulan sorular, verilebilecek cevapları da içinde barındırır genelde. Bu soru farklı bir soru, herhangi bir cevabı yok, pek çok cevabı var. Veyahut hiçbir cevabı yok.

Bu soruya verebilecek yanıtım yok, en azından şimdilik. 
Ama düzeni, değişen dünyayı düşündüğümde içimde genelgeçer bir umut da belirmiyor. Kısmet, ne yana düşersek o yandan tutup alabileceğimiz bir beklenti içeriyor. Kiminin kısmeti kiminin ölümü oluyor.

13 Ocak 2018 Cumartesi

Yarıyıl Tatili

Yarıyıl tatiline bir haftamız kaldı. Hem öğretmenler hem de öğrenciler heyecanlı. Kendimi yorgun hissediyorum şu sıralar. İki haftalık bu tatil toparlanmak için çok iyi gelecek. Ne mi yapacağım? Esasen hiçbir şey yapmayacağım, yani tatil anlamında. Nedense benim tatil mantığım, "hadi bir yerlere gidelim, seyahate çıkalım, evde oturmayalım" değil. Ben bayağı evde oturacağım. Yapılacak birkaç iş var, tatile bırakılmış. Onlarla uğraşırım, son dönemde Rus edebiyatı okumaya başladım. Bir yandan da Rus sinemasına merak saldım. 
Masamdaki küreyi de döndürüyorum, Rus coğrafyası ile ilgili bir şeyler bakıyorum sürekli. Çok zevkli. İnsanın kendine bir konu bulup onu deşmesi cidden eğlenceli ve öğretici. 

Rusya tarihi de okumaya çalışıyorum bir yandan ama o konuda biraz yavaş gidiyorum. Aşina olmadığım bir tarih, keza coğrafyası da öyle. Lakin Rus edebiyatı beni çok etkiledi. Okurken kendimi Rus kırsallarında, karlarla kaplı uzun bir tren yolculuğunda, belki de Anna Karenina gibi, St. Petersburg'a giden bir trenin içinde hayallere dalar vaziyette buluyorum. Uzun bir süre Rus edebiyatına devam edeceğim. 

Şimdilik planlar böyle, evde oturup kafamdaki tüm dertleri bir kenara bırakmayı düşünüyorum. Dertlerden uzak, karlı coğrafyaların ve insanların dünyasında zihinsel bir yolculuk işte. Daha ne olsun, tatil budur.

16 Ağustos 2016 Salı

Hanım


"Senin yüreğin iyilik dolu Olcay, bu dünyada acı çekmeden yaşaman imkansız."

Hanım; baş rollerini Yıldız Kenter ve Eşref Kolçak'ın paylaştığı, 1988 tarihli sinema filmlerimizden bir tanesi.

Olcay, deniz subayı olan eşini henüz kızı iki yaşında iken kaybetmiş ve kızını tek başına büyütmüş bir anne. "Hanım" adlı pamuk kedisinden başka hiç kimsesi yok. Hanım, Olcay'ın can yoldaşı. Koca evde birbirlerinden başka tutunacakları bir dal yok.















Olcay, kanser olduğunu öğrendikten sonra kedisi için bir yuva aramaya başlar. Kapı kapı dolaşır lakin kedisine sahip çıkacak, onu kendisi gibi sevecek sıcacık bir yuva bulamaz. İnsanlar; Olcay'ın ruhi tedirginliğini, içe işleyen merhametini ve huzurla dolu suretini bir türlü anlayamazlar. Giderek herkese yabancılaşır Olcay. Bu dünya için gerçekten fazla iyidir. Kansere yakalanmış ve önünde kısacık bir hayat kalmış olan Olcay'ın tek üzüntüsü kedisi Hanım'a ne olacağıdır. 

Hikayeyi daha fazla anlatma taraftarı değilim. Olcay'ın yaşam mücadelesi, Hanım için özverisi, yaşama bakış açısı, bunların hepsi o kadar derin işlenmiş ki filmde; tabii Yıldız Kenter'in muhteşem oyunculuğunun yeri de epey büyük. Asla yeri doldurulamayacak, enfes bir sanatkar kendisi. Filmi izlemenizi tavsiye ederim, sinema tarihimizin yapı taşlarından bir tanesi.