sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2020 Pazar

Truth and Justice

Estonya'dan bir masal, bir sinema şöleni. Soğuk bir atmosfer, tarihte en sevdiğim yıllar olan 1800'ler. Muhteşem doğa manzaraları ile pek çok insanın hayat mücadelesi bir bütünlük oluşturmuş filmde. 

İzlekte, hayata dair her şeyi buldum desem abartmış olmam sanırım. Tıpkı bir Tolstoy romanı gibi, romanesk havası ile doğa manzaralarının uyumu filmin muhteşem bileşimini oluşturuyor. 

Sevgi, iş ve emekten sonra mı gelir? Bizi var eden doğaya borcumuz nedir, insanoğlunun kişisel evreni ile doğanın var olan gücü arasındaki savaşın galibi kimdir? Veyahut savaşta her zaman bir galip mi gereklidir? 

Kendimizi var ederken, insani duygulardan sıyrılmanın bizi koruduğunu ve çoğu zaman bir zayıflık olduğunu düşünüyoruz. Oysa filmde de aynen söylendiği gibi; aidiyet duygumuzu oluşturan toprak değil de sevgi. Ve sanırım bu filmin bilgesi genç yaşında hayatını kaybeden çiftliğin hanımı. 

Bunca hayat mücadelesinin içinde kendimizi var etmeye çalışırken yok oluyoruz. Sorunlu komşunun da söylediği gibi; hayat orak karşısında bir saman. Bir alev, bir basit eylem inşa ettiğimiz her şeyi yıkmaya, kesip biçmeye ve yok etmeye yetiyor. 

Uzun süredir bu kadar iyi bir film izlememiştim. Sade, açık, net ve bir o kadar da düşündürücü. Romanlarda ve sinemada, bir ömrü anlatan hikayeleri severim; bir karakterin yaşamı ya da bir hayatın izleri genelde bende farklı bir duygu oluşturur. 

Öyleyse doğruluk ve adalet nedir? Dünya kime doğrudur, kime adildir? Cevaplarını bilmediğimiz soruların peşinde koşmak bizi nereye götürür? Hayat nedir? 

Belki bir tutam cevap bulduk, belki de yine hiçbir şey anlamadan yolumuza devam ettik. Ta ki beklenen son gelene, ömür tamamlanana kadar. 

9 Ekim 2020 Cuma

Satantango

Satantango yani şeytanın tangosu, bir başlangıçtan ve hiç bitmeyen bir sondan ibaret gözümde. Bela Tarr, dünya sinemasının en büyük hazinelerinden gözümde. Çocuktan yetişkine, doğadan varlığa, olmaktan yokluğa kadar betimleyemediğimiz, anlam veremediğimiz ne varsa Satantango'da bulmak mümkün. Aforizmalar çıkarmayacağım ya da buna benzer yorumlarda bulunmayacağım. Lakin başlı başına, bir hissin, bir çok hissin kesiştiği bir an sunuyor bu film. Hiç bitmeyen, insanı olduğu gibi anlatan, zaafları, umutları ve beklentileri birleştirirken; insanın hem acziyetini hem de nasıl da fütursuzca var olabildiğini sergiliyor kanımca. Çelişkili duyguları severim, bir yere varmaktan çok daha iyi ve doğru gelirler bana. Satantango ise çelişkilerle dolu, üstelik bir dengenin üzerinde.

İrimias ve Petrina, gelmelerini beklediğimiz mucizeleri temsil ediyorlar bana göre. Mucize geliyor gelmesine ya, hiçbir mucize beklendiği gibi olmuyor hayatta. Mucizeye inanmak ve gerçeği var kılmak arasındaki amansız uçurum, insanı oracıkta olduğu gibi bırakıyor. Mucize arıyorlar, zenginlik arıyorlar, yollara düşüyorlar, birleşseler mi yoksa ayrılsalar mı bilemiyorlar, ihanet etmek istiyorlar, akıllarından türlü türlü fenalıklar geçiyor, sonunda tüm ikiyüzlülükleri ile bir araya geliyorlar, insan ortak olmayı hiç başaramıyor, yalnızca hayal ediyor, o da sanırım sırf kendi rahatı için. 

Bir kurtarıcı düşlüyorlar, çünkü özgürlük istemiyorlar, özgürlükten korkuyorlar, onun yerine biraz parayı, biraz da karınlarını doyuracak ekmeği tercih ediyorlar. Pencere kenarlarında, tarlalarda, yol kenarlarında, fırtınanın içinde, yağmura bulanmış, elleri cebinde, biraz para biriktireceğim diye, biraz daha fazlası olacak diye, para ağacına inanan, içinde her koşulda bir inanç taşıyan, inanç devşiren, olduğu gibi insanoğlu. Hep başlarında onları yöneten biri olsun istiyorlar, özgürlük demek dert demek.  

Satantango üzerine söylenecek çok söz var elbet, yedi küsür saatin sonunda insan uzunca bir süre düşünme ihtiyacı duyuyor. Sanırım bu film, hayatın kendisini anlatıyor. Olduğu gibi, hükümsüz ve bir başına. 

13 Ocak 2018 Cumartesi

Yarıyıl Tatili

Yarıyıl tatiline bir haftamız kaldı. Hem öğretmenler hem de öğrenciler heyecanlı. Kendimi yorgun hissediyorum şu sıralar. İki haftalık bu tatil toparlanmak için çok iyi gelecek. Ne mi yapacağım? Esasen hiçbir şey yapmayacağım, yani tatil anlamında. Nedense benim tatil mantığım, "hadi bir yerlere gidelim, seyahate çıkalım, evde oturmayalım" değil. Ben bayağı evde oturacağım. Yapılacak birkaç iş var, tatile bırakılmış. Onlarla uğraşırım, son dönemde Rus edebiyatı okumaya başladım. Bir yandan da Rus sinemasına merak saldım. 
Masamdaki küreyi de döndürüyorum, Rus coğrafyası ile ilgili bir şeyler bakıyorum sürekli. Çok zevkli. İnsanın kendine bir konu bulup onu deşmesi cidden eğlenceli ve öğretici. 

Rusya tarihi de okumaya çalışıyorum bir yandan ama o konuda biraz yavaş gidiyorum. Aşina olmadığım bir tarih, keza coğrafyası da öyle. Lakin Rus edebiyatı beni çok etkiledi. Okurken kendimi Rus kırsallarında, karlarla kaplı uzun bir tren yolculuğunda, belki de Anna Karenina gibi, St. Petersburg'a giden bir trenin içinde hayallere dalar vaziyette buluyorum. Uzun bir süre Rus edebiyatına devam edeceğim. 

Şimdilik planlar böyle, evde oturup kafamdaki tüm dertleri bir kenara bırakmayı düşünüyorum. Dertlerden uzak, karlı coğrafyaların ve insanların dünyasında zihinsel bir yolculuk işte. Daha ne olsun, tatil budur.

16 Eylül 2017 Cumartesi

Julieta


julieta ile ilgili görsel sonucu

Hafta sonu tatilimde ne zamandır izlemeyi ertelediğim Julieta'yı izledim. Pedro Almodovar sinemasına aşinayım. Bir dönem deli gibi tüm filmlerini izlemiştim Pedro'nun. 

Julieta'yı da sevdim. Eski Almodovar filmlerine nazaran kurgu açısından zayıf bulsam da, ilginçtir klasik hikayeler farklı renklere ve mekanlara büründüğü zaman hoşuma gidiyor. 

Julieta'da bir sürü canlı renk hakim, filmin çekildiği mekanlar çok hoş. Madrid ve İspanyol kırsalları. Renkli Akdeniz evleri, abartılı kıyafetler ve abartılı bir moda anlayışı. Hepsi bir araya geldiği zaman hem absürt oluyor hem de ilgi çekici. 

Çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de ağlamayı başardım! Julieta'nın kızına babasının öldüğünü söylediği sahne beni duygulandırdı. 

Filmden geriye aklımda bir sürü renk ve İspanyol sokakları kaldı. 
Yapılan onca eleştiriye rağmen filmi sevdim. 
Renkler, duvar kağıtlı evler ve kayıp kızlar...

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Kırık Bir Aşk Hikayesi

kırık bir aşk hikayesi ile ilgili görsel sonucu

Yekta Kopan'ın Jehan Barbur ile yaptığı bir sohbet videosuna denk geldim geçtiğimiz gün. Jehan Barbur "Kırık Bir Aşk Hikayesi" adlı şarkıyı anlatıyordu. Cahit Berkay'ın bestesi. Ne şarkıdan ne de filmden haberdardım. Bugün filmi izledim. 

Senaryosu Ömer Kavur ve Selim İleri'ye ait olan filmin yönetmeni de Ömer Kavur. Yıl 1981. Bir sahil kasabası. Aysel Öğretmen, kasabaya yeni gelen bir edebiyat öğretmeni. Bir de kasabanın yerlisi Fuat. Aralarındaki ilişki ise tamamen kırık bir aşk hikayesinden ibaret. 

Birbirini bunca seven iki insan, önlerindeki engeller. O kısacık zaman diliminde yaşanan büyük bir aşk. Aşkı gerçek yapan ayrılık, acı ve kalp kırıklıkları mıdır? Sanırım böyle. 

Aşk adına oldukça kötücül bir çağda yaşıyoruz. Günümüzün tüm bu hissiz ilişkileri belki de o zamanlardaki samimiyeti kaybetmemizden ileri geriyor. Peki sarı kanat? O da ölüyor ya. Son sahne oldukça içli. Kadir İnanır'ı ilk kez bu kadar çok beğeniyorum bir filmde. Otobüs garları? Nasıl bir hüzündür, insanın içinde yumru bırakan cinsten. Cidden dayanmıyor kalp. 

Çok etkileyici bir film. Jehan Barbur'un sözleri ve yorumu ile şarkı da epey güzel olmuş. 
Buruk bir tat bıraktı, içim sızladı bir yerinden. Birbirine bunca aşık iki insanın kavuşamaması ne de acı. Bir yandan ne de güzel ayrılanların sonsuza kadar devam eden aşkları. 


"geri dönsen aynı ev mi?
kuş çırpınır mı?
bizi bilir mi?
hatıramda faytondan yolculuklar
heyecandan susmuş sözler
hayata göğüs geren sen
rüzgarıyla kaybolmuş kırgın gönlüm
yol vermiş dargın deniz
boş vermiş zaman bizi
gel"

22 Nisan 2017 Cumartesi

Koca Dünya














Bilinmedik bir ormanın içinde bir su kenarı, yaprak hışırtıları, boyası atmış küçük bir tekne. Ağaçların arasından sızan güneş ışığı, anne ve babası olmayan iki çocuk, doğanın sesleri. Doğaya sığınma cesaretini gösterebilen iki koca dünya. Bir abi bir kız kardeş ya da sadece onlara göre böyle. 

Gece, sis ve el fenerleri. Motor tamiri, alın teri, bir cinayet bir bıçak. Kimsenin sizi bulamayacağı bir yer, hayvanlar, babalar ve babasını arayan yaşlı bir kadın. Surete ışık tutan bir deli, dünyanın tüm nimetlerinden arınıp doğaya sarınmış iki koca dünya. 

Süslü sözcükler yazacak değilim üstelik zihnimde hala filmin müzikleri. Bir yanda Zuhal'ın saçları, diğer yanda abisinin paslı elleri. İnsanın en büyük günahının doğadan kopmak olduğunu düşünürüm. Sanki başımıza ne gelirse doğadan kopmamız yüzünden. Bunca keder, acı ve vicdan azabı. 

Reha Erdem'in son filmi Koca Dünya'dan bahsediyorum. Her karesi bir fotoğraf gibi, şiir gibi, rüya gibi. Yer yer Beş Vakit'in izleri, Hayat Var'ın izleri. Ağaç tepelerinde doğayı dinleyen çocuklar, su kenarında doğaya uzanan çocuklar, doğayı ölü bedenleri ile kucaklamak ister gibi boylu boyunca uzanan çocuklar. Reha Erdem sinemasının en güçlü yanlarından biri bu, doğaya uzanan insanoğlu. Her bir ses her bir görüntü sanki doğadan kopuşumuzun vicdan azabı. 

Gönülden teşekkürler Reha Erdem. 

19 Mart 2017 Pazar

Tyrannosaur: Joseph'ten Hannah'a Mektup


"Böylece kendime biraz zaman ayırdım. İnsanlardan bir sürü mektup aldım. Mektuplarda: 'Helal olsun ben de aynı şeyi yapardım' gibi şeyler yazılıydı. Fakat kimse böyle bir şey yapmazdı. Hepsi düşünür, ben yaparım. İşte benim seninle ve dünyayla aramdaki fark bu! 

Dışarı çıktığımda yeni bir başlangıç yapmak istedim. Eskiden olduğu gibi artık içki içmiyorum. Bu kadarı kafiydi çünkü. Her hafta Pauline'in mezarına çiçek koyuyorum. Dün senin için dua etmiştim. Benim yapmadığım bir şey ama yine de yapmak istedim. Bu söylediklerime inanma, sen doğruyu biliyorsun. 

Seni gelip görmek istedim. Bilmeni istediğim şeyler var. Bir keresinde dükkanına neden geldiğimi sormuştun. Hiç anlatmadım. Oraya Tanrı'yı aramak için gelmemiştim. Seni istemiştim aslında. Sam'in dışında, bana gülümseyen tek insan sendin. Ve bunu istiyordum. Beni sevginle boğmanı ve aydınlatmanı istemiştim. Ve güzel olduğunu düşünmüştüm. Sana öylece bir bakmak istemiştim, hepsi bu kadar. Bunları bilmeni istemedim. Çünkü sana söyleseydim, senin de ağzından bir şeyler dökülecekti. Mükemmel olmayacaktın yani ve ben o anı batırmak istemedim. Haklı mıydım bilmiyorum."

Joseph.

6 Ocak 2017 Cuma

Islak Perşembe/ Tereddüt











Dün sabah izin günümdü, yağmur çamur demeden yola çıktım Eminönü'ne doğru. Uzun süredir profesyonel bir fotoğraf makinesi almak niyetindeydim. Güzel kareler yakaladığımı düşünüyorum, bu işi bir hobi haline getirmeye karar verdim, yeter miktar parayı da denkleştirince gidip istediğim makineyi aldım. Yağmurun artacağından haberim yoktu, yanıma şemsiye de almamıştım, nihayetinde çoraplarıma kadar ıslandım lakin yılmadım. Soluklanmak için sokak arasındaki kenar kahvelerinden birine oturup türk kahvemi içtim, ardından tekrar yağmura savaş açarak Kadıköy'e döndüm. 

Tüm bu ıslaklığa ve hasta olma riskine rağmen planlarımdan vazgeçmedim, Yeşim Ustaoğlu'nun filmi Tereddüt'ü izlemek istiyordum nicedir, Rexx sinemasından bir bilet alıp film saatine kadar yanındaki kafeye oturdum. Hem biraz kurudum hem de Akmar'dan aldığım kitapları karıştırdım.

Tereddüt'ü çok beğendiğimi itiraf etmeliyim, bizim sinemamızda genellikle kadın hikayeleri bu kadar cesur anlatılmıyor, yine kadın hisleri, kadın cinselliği es geçilen konular arasında. Yakın zamanda Mustang ile bu geleneği kırmak için adım atmıştık, Tereddüt'ü bu açıdan çok başarılı buldum. Ecem Uzun'un Elmas karakterine vermiş olduğu can, beni çok etkiledi, başarılı bir performans sergilemiş bunu da belirtmek isterim. 

Ardından ıslak ayakkabılarım ve çoraplarım ile birlikte eve döndüm. Kurundum, makinemi kurcaladım lakin sanırım ona alışmam ve teknik terimleri öğrenmem epey zaman alacak, neyse ki acelemiz yok. Dolu ve ıslak bir perşembeden geriye bunlar kaldı; biraz yağmur biraz da tereddüt. 

24 Aralık 2016 Cumartesi

Rosetta














Rosetta.
Öfkeli, annesine ve yaşadığı hayata, yaşayamadığı tüm şeylerin toplamına. 
Annesi bağımlı, bir karavan hayatı, yerleşik düzeni yok.
İşe giriyor, işten çıkarılıyor, döngüsü kara yazısı gibi, dönüp duruyor.
Bir iş, sabit olmanın verdiği ferahlık, yılmıyor, balık avlıyor.
Waffle yiyor, su içiyor gibi oluyor, bira da içiyor, annesi içmemeli.
Un çuvalına sarılıp işini bırakmak istemediği sahne çok dramatik, can alıcı.
Yerde Rosetta.
Un çuvalına sarılmış, işten çıkarmayın beni diyor, yeni girmiştim diyor.
Sonra değişiyor gibi oluyor, arkadaş ediniyor, bir oğlan tanıyor.
İhanet ediyor, işi olsun diye, işi olmak zorunda.
Haşlanmış yumurta yiyor, kaynatıyor, yatağına yatıp yiyor.
Görüp, duyup, bildiğimiz ama umursamadığımız hayatlardan bir kesit Rosetta.
Belki de o, tam da, biz görüp, duyup bildiğimiz ama umursamadığımız için kesit kesitiz.
Kesik kesiğiz. 

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Run Lola Run













Almanca ismi ile "Lola Rennt" yönetmenliğini ve senaristliğini Tom Tykwer'in yaptığı baş rollerinde ise Franka Potente ve ve Moritz Bleibtreu'nun yer aldığı 1998 tarihli bir film. 

Lola'nın 20 dk'lık zaman mefhumu ile olan sorunsalını 81 dakikaya yayan ve onun hedefine varışını üç farklı varyasyon üzerinden ele alan kaliteli bir Alman yapımı. Lola'nın kızıl saçları akıllardan asla çıkmaz hatta izlendikten yıllar sonra tekrar izlediğinizde bile Lola'nın kızıl saçlarına hayran kalırsınız. Çünkü kızıl saçlar filme ekstra bir gizem, mistizm ve sanatsal perspektif katmıştır.

Zaman ve yaptığımız seçimler arasındaki ilişki, her saniyesinde izleyici dinamik tutan bu filmin sonunda çarpıcı bir şekilde kendini gösterir. Saniyelik hatta saliselik farklar, düşünme biçimimiz, yaptığımız seçimler ile hayatımız nasıl bir yöne sapar ve sapan yöndeki sonraki "biz" ne alemdedir, tüm bu soruları Lola'nın yirmi dakikalık koşusu içinde sorgular durursunuz. Elbette akıllara paralel evrenler, atom altı parçacıkları, zamanın izafiliği ve sicim kuramı gibi konular da gelir. 

Yetmez film bittikten sonra bir de bu konuları araştırmaya dalarsınız. Her hali ile enfes bir filmdir, defalarca izlenir, Lola'ya hayran kalınır. 

16 Ağustos 2016 Salı

Hanım


"Senin yüreğin iyilik dolu Olcay, bu dünyada acı çekmeden yaşaman imkansız."

Hanım; baş rollerini Yıldız Kenter ve Eşref Kolçak'ın paylaştığı, 1988 tarihli sinema filmlerimizden bir tanesi.

Olcay, deniz subayı olan eşini henüz kızı iki yaşında iken kaybetmiş ve kızını tek başına büyütmüş bir anne. "Hanım" adlı pamuk kedisinden başka hiç kimsesi yok. Hanım, Olcay'ın can yoldaşı. Koca evde birbirlerinden başka tutunacakları bir dal yok.















Olcay, kanser olduğunu öğrendikten sonra kedisi için bir yuva aramaya başlar. Kapı kapı dolaşır lakin kedisine sahip çıkacak, onu kendisi gibi sevecek sıcacık bir yuva bulamaz. İnsanlar; Olcay'ın ruhi tedirginliğini, içe işleyen merhametini ve huzurla dolu suretini bir türlü anlayamazlar. Giderek herkese yabancılaşır Olcay. Bu dünya için gerçekten fazla iyidir. Kansere yakalanmış ve önünde kısacık bir hayat kalmış olan Olcay'ın tek üzüntüsü kedisi Hanım'a ne olacağıdır. 

Hikayeyi daha fazla anlatma taraftarı değilim. Olcay'ın yaşam mücadelesi, Hanım için özverisi, yaşama bakış açısı, bunların hepsi o kadar derin işlenmiş ki filmde; tabii Yıldız Kenter'in muhteşem oyunculuğunun yeri de epey büyük. Asla yeri doldurulamayacak, enfes bir sanatkar kendisi. Filmi izlemenizi tavsiye ederim, sinema tarihimizin yapı taşlarından bir tanesi. 

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Yaşlı Gözler

Yaşlı Gözler, 1967 yapımı siyah beyaz Yeşilçam klasiklerimizden bir tanesi. Filmin baş rollerini Yıldız Kenter ve Cüneyt Gökçer paylaşıyor. Aynı zamanda filmin oyuncu kadrosunda Münir Özkul ve Kayhan Yıldızoğlu da yer alıyor. Yönetmen ise Ertem Eğilmez. 

Birbirine kırk yıldır büyük bir aşk ile bağlı olan bir anne ile baba. Ümran ve Ferit. Günün birinde ellerinde avuçlarında hiçbir şey kalmaz, ömürlük evleri yakında satışa çıkacaktır. Büyütüp yetiştirdikleri, evlendirip meslek sahibi yaptıkları çocuklarını bir araya toplarlar ve durumu izah ederler. Çocuklardan kiminin maddi durumu çok iyidir kimi ise orta hallidir. Lakin bir türlü anne ve babalarının kimin yanında kalacağına karar veremezler. İkisinin aynı hanede kalmasının aile bütçesine külfet olacağını düşündüklerinden, babalarının ayrı bir evde annelerinin ayrı bir evde kalmasına karar verirler. 

Baba ile anne bu duruma içerler lakin çocuklarına içinde bulundukları ruh hallerini, özlemlerini yansıtmamaya çalışırlar. Durumu kabullenirler ve birbirlerinden ayrı düşerler. 
Yıllarca bakıp büyüttükleri evlatlarının yanında bir sığıntı gibi yaşayan anne ile baba, bir gün tekrar İstanbul'da bir araya gelirler. O gün baba, tren yolculuğu ile Mersin'de oturan kızının yanına gidecek bir süre de onda kalacaktır. Anne ise eşine söylemez fakat yanında kaldığı oğlunun kendisini huzur evine yatıracağını bilmektedir.

Tren saatine kadar İstanbul'da hasret giderirler. Gençliklerine dönüp felekten bir gün çalarlar. Haydarpaşa'ya vardıklarında ikisini de derin bir hüzün kaplar. Tren hareket etmeden birbirlerine söylemiş oldukları sözler yürek burkar, gözleri doldurur: 

Ferit: "Ümran, eğer bir daha seni göremezsem şunu bilmeni isterim ki seninle çok mesut oldum."

Ümran: "Eğer ben de seni bir süre için göremezsem sen de bil ki, kırk yılımızın her dakikası birbirinden güzeldi. Dünyada senden başka hiç kimsenin karısı olmak istemezdim Ferit. Seninle her zaman iftihar ettim."

Ferit: "Ben de öyle..."

Ve tren kalkar, yerinde bir iç sızısı, yüzlerde dolu gözyaşı bırakarak...

15 Mart 2016 Salı

Gönlümdeki Köşk Olmasa

Gönlümdeki Köşk Olmasa; Danimarka, İzlanda ve Türkiye ortak yapımı 2002 tarihli bir sinema filmi. Filmin Türkiye yapımcılığı Ömer Kavur'a ait. Yönetmeni ise Elisabeth Rygaard. 

Film, küçük Osman'ın gözünden anlatılıyor. Anadolu'nun küçük bir bölgesinde, bir köyde yoksullukla büyüyen Osman. Dedesinin kızgınlığı, kini yüzünden ailecek sokağa atılmışlar. Köylülerin yardımı ile bir çadırda yaşıyorlar, bir yandan da kendilerine kerpiçten bir ev yapma telaşındalar. 

Osman'ın hayalleri var. Her şeye rağmen çocuk mutluluğu gönlünden hiç eksik olmuyor. Aşık Emmi'nin yanından ayrılmıyor, onun öğütlerini, hayata dair kıssadan hisselerini ve türkülerini dinliyor. Tek isteği dut ağacından yapılma bir saza sahip olmak. 

Film, Anadolu geleneklerini anlatırken, binbir güçlükle, yoksullukla, yaşam mücadelesi ile hayatını devam ettiren halkın hayatına da ışık tutar. İyiler ile kötülerin savaşı, aile bağları, ölüm, hastalık, terk edişler... Anadolu'daki aşık geleneği...

Küçük Osman'ın hayat hikayesi izlemeye değer. 

28 Şubat 2016 Pazar

7 Avlu

7 Avlu bir Semir Aslanyürek filmi. Kıymeti bilinmemiş, değerli bir eser. Film bizi Hatay'ın geniş avlulu evlerine götürüyor. Bir mahalle boyunca uzanan 7 tane avlu. Farklı aileler ve farklı yaşamlar. Mercek altındaki kahramanımız Eleni. Üç çocuklu dul bir kadın. Aslında ne kadar itici bir kelime değil mi dul? 

Eleni tek tek her avlunun kapısını çalıyor film boyunca. Her avluda ise karşısına farklı kültürden, dilden, milletten insanlar çıkıyor. Ermeni, Rum, Süryani, Kürt ve bir sürü karakter. Hepsi de Eleni'nin komşuları. Peki Eleni ne istiyor bu insanlardan? 

7 Avlu; bir yandan sosyalizmden bahsederken bir yandan da ülke olarak, kültürler arası diyaloğu ve iletişimi ne denli kaybettiğimizden dem vuruyor. Kendi derdine düşmüş bir sürü insan... Başkalarının derdi özellikle kendi dilimizden, dinimizden ve milletimizden olmayan insanların derdi bizi pek ilgilendirmiyor günümüzde. Eleni konuşmak istiyor, iletişim kurmak ve dostluğu tatmak istiyor. Bir olmanın verdiği yürek ferahlığı ile yaşamak, solumak istiyor. 

7 Avlu'yu izlemenizi ve Eleni'nin derdine kulak vermenizi tavsiye ederim. Eleni'nin de filmin sonunda söylediği gibi: "Hepimiz Tanrı'nın çocukları değil miyiz?"

10 Ocak 2016 Pazar

Karnaval












Karnaval, Can Kılcıoğlu'nun yazıp yönettiği 2013 yapımı bir yerli film. Dün akşam bir kitapçıda gezerken dikkatimi çekti. Hani şöyle battaniyeye sarılıp, elinizde filtre kahveniz, sıcacık duygularla izleyebileceğiniz filmlerden. 

Baş rollerde Serdar Orçin ve Tülin Özen var. Bir İzmir filmi. Alis yani Serdar Orçin oldukça içe kapanık, duygusal, hassasiyetleri olan ve belki zihni hepimizinden daha farklı ve doğru çalışan bir karakter. Babasının ve ailesinin isteklerine -aslında geleneksel aile yapısının isteklerine- karşı gelmiş, bu yüzden evi terk ederek arabasının içinde yaşamını sürdürmeye çalışan genç bir adam . Demet ise babası ile birlikte yaşayan, düğün pastaları yapan ve tek hayali İstanbul'a gidip bir pastahane açmak olan biraz uçarı ve özgürlüğüne oldukça düşkün genç bir kadın. 

Bir şekilde Alis ve Demet'in yolları kesişiyor. Film boyunca onların bir araya gelişlerini mizahi öğeler eşliğinde izliyoruz. 

Bazı açılardan havada kalmış bir film Karnaval. Sanki bir türlü yerli yerine oturamamış, tamamlanamadan tamamlanmış gibi. Yarım kalan bir şeyler var, belki biraz yetersiz. Lakin kış gecelerinde böylesine sıcak bir yaz filmi neden insanın içini ısıtmasın ki? Sırf Serdar Orçin'in Alis karakterine vermiş olduğu muhteşem ruh için bile izlenebilir bence. Tavsiye ederim.