tavsiyeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tavsiyeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2018 Perşembe

Mart Kitapları

Geçtiğimiz iki ay boyunca Rus edebiyatının klasik metinlerini okudum. Epey keyif aldığımı söylemem gerekir. Bir yandan da Rus tarihi çalışmak istiyordum lakin bu konuda pek muvaffak olamadım. Rus tarihi biraz daha bekleyecek sanırım. 

Mart ayı gelmişken kendime Türk edebiyatı seçkisi oluşturmak istedim. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Necati Cumalı, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halid Karay ve Kemal Tahir metinlerinin bir kısmını okumak niyetindeyim. 

Uzun yıllardır Batı edebiyatı yani çeviri edebiyat ile besleniyorum. Bu geleneği birkaç ay önce Sait Faik ile bozmuştum. Geçen yıl ise Füruzan, Vüsat O. Bener, Bilge Karasu, Tomris Uyar ve Yusuf Atılgan ile seyreden bir okuma serüvenim oldu. Akabinde Oğuz Atay, Şule Gürbüz, Hasan Ali Toptaş ve Sevgi Soysal geldi. 

Edebi metinlerin yanında şu sıralar yine insan ruhuna merak saldığım için yeni keşiflerde bulundum. İtalyan psikiyatrist ve öğretmen Borgna'nın Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan "Ruhun Yalnızlığı" ve "Bekleyiş ve Umut" adlı eserlerini aldım. Bölüm bölüm onları da okumaktayım. Belki başka bir yazıda bu kitapları ayrı ayrı tanıtırım. 

Bugün de yine Yapı Kredi Yayınlarından çıkan, Claude Levi Strauss'un "Hüzünlü Dönenceler" isimli metnini aldım. Ercan Kesal bir video röportajında tavsiye etmişti bu metni. İlk kez antropolojiye giriş yapmış olacağım. 

Bir hafta-on gün kadar süren nekahet döneminden sonra tekrar okumaya başlıyorum. Diğer türlüsü bana hiç mi hiç iyi gelmiyor zira. O vakit Mart okumalarım başlasın efendim.

16 Eylül 2017 Cumartesi

Julieta


julieta ile ilgili görsel sonucu

Hafta sonu tatilimde ne zamandır izlemeyi ertelediğim Julieta'yı izledim. Pedro Almodovar sinemasına aşinayım. Bir dönem deli gibi tüm filmlerini izlemiştim Pedro'nun. 

Julieta'yı da sevdim. Eski Almodovar filmlerine nazaran kurgu açısından zayıf bulsam da, ilginçtir klasik hikayeler farklı renklere ve mekanlara büründüğü zaman hoşuma gidiyor. 

Julieta'da bir sürü canlı renk hakim, filmin çekildiği mekanlar çok hoş. Madrid ve İspanyol kırsalları. Renkli Akdeniz evleri, abartılı kıyafetler ve abartılı bir moda anlayışı. Hepsi bir araya geldiği zaman hem absürt oluyor hem de ilgi çekici. 

Çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de ağlamayı başardım! Julieta'nın kızına babasının öldüğünü söylediği sahne beni duygulandırdı. 

Filmden geriye aklımda bir sürü renk ve İspanyol sokakları kaldı. 
Yapılan onca eleştiriye rağmen filmi sevdim. 
Renkler, duvar kağıtlı evler ve kayıp kızlar...

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Didim Altınkum Tatili İzlenimlerim I

Üç gece dört günlük Altınkum tatilimizden döndük. Bölüm bölüm tatilden kesitler aktarmaya çalışacağım. Gidecek olanlar için de yardımcı olabilirim belki. 

Altınkum'un gerçekten kumu çok güzel, denildiği kadar varmış. Mavi bayraklı bir plaj ve temiz. Biz hafta içi gitmemize rağmen plaj çok kalabalıktı. Duyduğumuza göre hafta sonu daha kalabalık oluyormuş. Altınkum plajında alınan şezlong ve şemsiye ücretleri bana pahalı geldi. Şemsiye için on lira, şezlong için on lira alınıyor. Eğer uzun bir tatil planlıyorsanız her gün bu paraları vermenize gerek yok. Tüm dükkanlarda satılan hasırlardan ve şemsiyelerden almanız yeterli. Ya da portatif sandalyelerden. İnsanlar genelde öyle yapıyor çünkü. 

Altınkum'un suyu ılık. Ayrıca tuzlu da değil. Öyle hemen de derinleşmiyor. Çocuklarınız için güvenli ve uygun. Dalgalı ve rüzgarlı da değil üstelik. Yüzme öğrenmek için de çok uygun bir deniz. 

Akşam üzeri ise kalabalık iyice artıyor. Sahil şeridi boyunca sıralanan pek çok kafe, otel, restaurant ve dükkan var. Biz ilk akşamımızı canlı müzik yapılan bir kafede geçirdik. Eğer alışveriş yapacaksanız kadınlar için seçenek çok. Takı, çanta ve hediyelik eşya seçenekleri bol. Fakat burada alışveriş yapmanızı tavsiye etmem. İlginç bir şekilde bir tane bile orijinal ürün satan bir dükkan görmedim. Dünyaca ünlü markaların sahteleri satılıyor her yerde. Geçen sene Kemer'de de böyleydi. Sanırım yabancı turistlerin bu giyim eşyalarına ilgisi çok fazla. Bir de dikkatimi çeken şeylerden biri Altınkum'da pek çok özel diş polikliniği olmasıydı. Sanırım fiyatlar yabancı turistlere çok uygun geliyor ve dişlerini burada yaptırıyorlar. Zaten Didim'den ev alıp yerleşmiş olan çok sayıda yabancı turist var. En çok İngilizler varmış diye duydum. 

Ben tatile çıktığım yerlerden giyim alışverişi ya da herhangi bir alışveriş yapmıyorum. Bütçemi gezmeye, eğlenmeye ve yeni tatlar denemeye ayırıyorum. Tatil esnasında alışveriş yapmak pek bana uygun bir aktivite değil. 

Altınkum'da şunu yeyin şunu için diyebileceğim bir şey yok esasen ya da ben rastlamadım. Sanırım oraya özgü bir yiyecek ya da içecek yok. 

Altınkum'a plansız ve rezervasyonsuz gelseniz bile kesinlikle açıkta kalmazsınız. Bütçenize uygun otel bulabilirsiniz. Sahil şeridi boyunca bir sürü küçük otel var. Eğer mükemmel bir konfor aramıyorsanız bu oteller size yeterli gelecektir. 

Şunu da eklemeliyim ki Altınkum sessiz sakin bir tatil isteyenler için uygun değil. Ama ille de Didim diyorsanız bir sonraki yazıda kaçabileceğiniz sessiz sakin yerlerden ve görmeniz gereken civar yerlerden bahsedeceğim. Devamı bir sonraki yazıda. 

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Gezmek Zamanı: Didim Altınkum'a Yolculuk

Bugün annemle apar topar bir tatil planı yaptık. Katılacağım bir eğitim vardı lakin iptal oldu. Hal böyle olunca şöyle annemi yazlık bir yerlere götüreyim de birkaç gün denize girelim istedim. 

Bugün birkaç yer baktım, pek tatlı bir yer beğendim. Hadi dedim anneme, hazırlıkları yapalım da gidelim. Otobüs bileti falan derken her şey bir çırpıda halloldu. Aynı zamanda Didim Antik Kenti'ni görecek olmak da beni şimdiden heyecanlandırıyor. Yine bol bol tarih soluyacağız mis gibi. 

Altınkum dönüşü muhakkak detaylı bir yazı kaleme alırım. Belki gitmek ve fikir edinmek isteyenler olabilir. Dönüşümde de öğretmen arkadaşlarımın yanına Trakya'ya gideceğim. Bu yaz benim için epey dolu ve hoş geçiyor. Okullar açılana kadar son bir ayımız kaldı. Değerlendirmek, gezmek vakti. 

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Güneydoğu Anadolu Yolculuğumdan Notlar
















Güneydoğu Anadolu yolculuğumu tamamladım. Bu yazıyı epey hüzün yüklü kaleme alıyorum. Kendimi hiç İstanbul'a ait hissetmedim hala hissetmiyorum. Burada okudum, çalışmaya başladım derken bu şehrin beni ne kadar yıprattığını yeni yeni görüyorum. Samimiyetsiz insanlar, sürekli bir koşturmaca, kendini dinlemeye vakit bulamama gibi pek çok sorun beni yıpratıyor. Güneydoğu'da kendime geldim. Samimiyet, insan sevgisi, sohbet, misafirperverlik sanki bu güzel değerlerin hepsi oraya ait. 

İlk gün Antep üzerinden Halfeti'ye geçtim. Halfeti'de Fırat üzerinde bir tekne turu yapıp ardından yemek yedim. Fırat'ın masmavi ve sakin suyu üzerinde masalsı anlar yaşadım. Ertesi gün ise Adıyaman'da idim. Nemrut Dağı'nın üzerinde güneşin batışını seyrettim. Ardından Mardin ve Midyat'i ziyaret ettim. Mardin'e dair beni en çok etkileyen yapı Mor Gabriel oldu. Tarihi doku ile buluşmam ve kadim Süryani halkını yakından tanımam inanın gözlerimi doldurdu. Süzülen bir iki damla yaş ile gezinip durdum Mor Gabriel'de. Midyat'ta kültürel çeşitlilik bol, tarih boyunca süregelen bu çeşitliliğe bizzat şahit oldum ve ne kadar büyük bir zenginlik barındırdığımızın farkına bir kez daha vardım. Mor Gabriel'den çok zor ayrıldım. Bir gün mutlaka bir kez daha ziyaret edeceğim. 

Mardin'de Kasımiye Medresesini de ziyaret ettikten sonra Batman Hasankeyf'e yol aldım. Büyülü bir güzellik, bir kez daha kahrettim onu sular altında bırakacak olmalarına. Her gittiğim yerde gözlerim hep nemli gezdim, sanki bu topraklarda insanı kendine çeken, insanı özü ile tanıştıran tarif edemediğim bir şeyler vardı. 

Bir sonraki gün Antep gezimin ardından Hatay ve Adana ziyaretlerimden sonra İstanbul'a geri döndüm. Bir gün bu şehirden temelli gideceğim. Bu şehrin ve insanlarının beni daha fazla yok etmesine izin vermeden bir gün temelli gideceğim. Bir süre birbirimize katlanmak zorundayız İstanbul, ardından yollarımız ayrılacak. Bir gün, muhakkak. 

18 Haziran 2017 Pazar

Bir Gregory Alan Isakov Sabahı

gregory alan ısakov ile ilgili görsel sonucu

İstanbul'da boğuk, puslu bir hava var. Sanki ertesi gün sıcaktan bunaltmayacakmış gibi, bir garip Haziran havası hakim. Üstelik okulları da kapattık, önümüzdeki cuma yaz tatiline çıkıyoruz. Kocaman bir sene daha geride kaldı, alıştığım pek çok şey oldu. İnsan giderek ardında bırakmayı öğreniyor daha doğrusu ardında bıraktıkları için yıpranmamayı, yoluna bir şekilde devam etmeyi öğreniyor. 

Edebiyat yoldaş oluyor, yollar yollarınızı açıyor ve ruhunuzu özgürleştiriyor. Bu yaz bir özgürleşme yılı olacak benim için. Çantamı ve fotoğraf makinemi alıp uzaklara gitmeyi planlıyorum. Uzun tren yolculukları, bir başıma güneşle birlikte bir garip yolculuk. Önce yapılması gereken birkaç işim var, malum jüriyi bekliyorum. Sonra katılacağım bir yaz kampı var, ardından planlara gönül rahatlığı ile başlayabilirim. 

Yeri gelmişken bugünü Gregory Alan Isakov günü yaptığımı söylemek isterim. Çok sevdiğim bir müzisyen bilhassa "Time Will Tell" isimli şarkısını evirip çevirip dinlerim. Biraz balkon huzuru, biraz da puslu havanın dinginliği için gelsin Isakov. Hep çalsın, hep ruhumuz dinlensin. 

14 Haziran 2017 Çarşamba

Carnivale

carnivale tv series ile ilgili görsel sonucu











Şimdi esasen neresinden başlasam bilemiyorum. Carnivale, öyle bir solukta anlatılabilecek, hakkında şöyledir böyledir denilebilecek bir dizi değil. Eğer özden uzak, sıradan cümleler ile anlatırsam gerçekten üzülürüm. Öncesinde şunu bir çırpıda belirtip yazının gelişme bölümüne geçmek istiyorum: hayatımda izlediğim en iyi kurgu kesinlikle ve tabii en iyi dizi. Algılarımda bomba etkisi yarattı.

Bir karnaval düşünün, gezici bir karnaval. Aklınıza gelebilecek tüm sıra dışı insanlar bu karnavalın içinde, daha doğrusu garip bir müziğin içinde. Kurulan çadırlar, hayal güçlerini zorlayan gösteriler, karnaval insanlarının ilişkileri ve esrarengiz bir genç, Hawkins. 

Diziyi ilk izlemeye başlayanlar dizinin durağan havasından bunalıp izlemeyi bırakabilirler, sakın ola böyle korkunç bir girişimde bulunmayın zira dizi tarihinin en iyi dizilerinden biri karşınızda. Öyle kolay kolay çözüp işin içinden çıkabileceğiniz bir dizi değil Carnivale, aynı zamanda bir çırpıda bitireyim de hemen başka bir diziye ışınlanayım diyebileceğiniz bir dizi de değil. Her bölümün ardından çeşitli boyutlarda bir algı karşaması yaşadığınız için, beyninize yolculuk yapma ihtiyacı duyacaksınız sık sık, ki algıları belirli bir düzleme oturtabilin. Oturuyor mu peki? Eh, orası size bağlı. 

En güzelinden iki ay geçirdim dizi ile. İki sezonda bitirilmiş ve çok büyük bir hata edilmiş. Daniel Knauf gerçekten enfes bir kurgu yaratmış, hayal dünyasından öpülesi! 

Sanırım bir süre Karnaval insanları ile yaşamaya devam edeceğim, ta ki gerçek dünyaya dönmem gerekene kadar. Pek döneceğimi sanmıyorum, nihayetinde "Her elçi kendi evinde" öyle değil mi? 

9 Ocak 2017 Pazartesi

Robert Pinget: Mösyö Songe

"Bir çıkmazdan kurtulmak için bir başkasına girmek gerekir."

Robert Pinget, 1920 Cenevre doğumlu bir yazar. Hukuk öğrenimi görmüş, 1951 yılında ise ilk öykü derlemesi yayımlanmış.

Yazılarımda sıklıkla bahsettiğim üzere Kadıköy'ü her ziyaret edişimde Yapı Kredi Kitabevine uğruyorum. Bir iki hafta önce okumak üzere alıp kitaplığıma koyduğum kısa romanlardan biriydi "Mösyö Songe." Kar sebebiyle okullar kapanınca ve kapımıza dayanan kardan dolayı günlerdir evden dışarı çıkamazken "Mösyö Songe"yi tanımak üzere kitaplığımdan çıkardım. 

Mösyö Songe varlıklı, denize nazır bir evde hizmetçisi Sosie ile birlikte yaşayan yalnız bir adam. Bir yeğeni var, sık sık olmasa da dayısını ziyaret eden, kimi vakitler onu yermekten geri kalmayan kimi vakitlerde ise Sosie'nın leziz yemekleri eşliğinde dayısı ile hasbıhal etmeyi kendine amaç edinen bir genç.

Mösyö Songe kurallara, nezakete ve görgüye sıkı sıkıya bağlı bir adam, denemeler yazıyor, bir de yeğenine sürekli mektup yazıyor. Mektupların hemen hepsinde kendi benliğini dışa vuruyor, kafasında dönenip duran deli sorunlara, delişmen sorulara cevaplar arıyor, bazen de o kadar net ve katı bir adam oluyor ki, adeta bedenini duyguların delip geçmesini önleyen bir kalkana dönüştürüyor. 

Karlı bir Ocak ayında bana sıcacık battaniyemin içinde kısa bir izlek sunan sevgili Mösyö Songe ile tanıştığıma memnunum. Umarım bir yerlerde o haşin görüntünün altındaki sevecenliği dışarı çıkarmayı başarabilmişsindir; ya da sen böyle güzelsin Mösyö Songe. Umarım hiç değişmemişsindir. 

"Mösyö Songe kötü bir gün öngörürken yanılmıyordu. Sıkıntıları belirginlik kazanıyor. Aklına getirmek istemediği hatıralar üzerine çullanıyor. 

Ama işin özüne gelelim, hatıralarım diye nelere diyorum ben? diye soruyor kendine.

Bir düşünme denemesinden sonra, hatıralarım dediği şeylerin yalnızca duygularından ibaret olduğunu söylüyor kendine. Çünkü şu anda bile verdikleri acıyı yeniden yaşayabiliyor. Geriye kalanları, geçmişten çıkagelseler bile, acılarını yeniden hissedemediklerini, hatıralarım diye adlandırmayacak."

Hatıralar üzerine mükemmel bir tanım, ideal bir açıklama değil mi? Selam olsun sana Mösyö Songe ve tabii ki seni yaratan sevgili Robert Pinget.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Fantastik Okumak Üzerine

Küçükken ne doğru dürüst çizgi film izlediğimi hatırlıyorum ne de televizyondaki çocuk programlarını. Genelde radyo dinlenirdi evimizde, radyo ile büyümem büyük şans. En sevdiğim kitap serisi ise Ayşegül idi. Annem her gece, Ayşegül'ün maceralarını okurdu yatağımda. Böyle renkli, canlı, lepiska saçları vardı hatırladığım kadarı ile Ayşegül'ün. Ben büyünce tüm Ayşegül kitaplarımı bir okula bağışladık, çok iyi ettik. 

Çok okuyan bir çocuktum, ergendim, gençtim şimdi genç bir adamım. Çok ağır şeyler okuduğumu hatırlıyorum, memleketteki evimizdeki geniş kitaplığımı her düzenlemeye kalkışımda kendime şaşırıyorum. Kimini yarım yamalak anladığım ama bir satırını bile atlamadan okuduğum kült kitaplar, Rus klasikleri, Alman edebiyatı... Lakin fantastik benim için hep soru işareti olarak kaldı(?) Kendime bunun için bir sebep arıyorum lakin bulamıyorum. 

İlginçtir ki yaşım büyüdükçe fantastiğe olan ilgim arttı. Defalarca, evirip çevirip Harry Potter okumalar, Yüzüklerin Efendisi ile farklı dünyalara dalmalar, Eragon serisi ile ejderhaların dünyasını keşfetmeler, Saphira'nın sırtında türlü hayallere koşmalar, Nail Gaiman'ın dünyasına adım atmalar derken fantastik yolculuğumun az buz olmadığını keşfettim. Büyücülük okulları, minik büyücüler, iksirler, gotik bir atmosfer, karanlık güçler, iyilik ve kötülük savaşları; bunların hepsi beni acayip heyecanlandırır oldu. Belki de büyüdükçe dünyanın gerçekliğinden, dünyanın ağrısından kaçıp kendimize daha masum ve doğa üstü bir şeyler arıyoruz, yeni bir dünya yaratmak istiyoruz, içinde yalnızca biz ve hayal dünyamızın şekillendirdiği karakterler olan.  

Hala pek çok okuyorum, çiziyorum, yazıyorum. Edebiyatı baştan sona büyülü bir dünya olarak görüyorum. Şu aralar yine fantastik bir maceraya yelken açma zamanımın geldiğini düşünüyorum. Nedense hep canımın yandığı, üzgün olduğum zamanlarda fantastik okuyorum. Yepyeni bir seri beni kendime getirecektir eminim ki.