anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2022 Çarşamba

Boşanmış Bir Anne Babanın Çocuğu Olmak-III

Önceki iki yazımda anne ve babamın boşanmış olmasının, doğduğum andan itibaren tüm büyüme evremde bana neler hissettirdiğinden bahsetmiştim. Bu son yazımda, yetişkin bir insan olarak bu durumun hayatıma nasıl etki ettiğinden bahsetmek ve seriyi tamamlamak istiyorum.

Ebeveynlerin hayata bakış açıları ve hayatla mücadele etme, hayatı algılama ve yaşama biçimleri çocukların hayatını da ciddi düzeyde etkiliyor. Örneğin kaygılı bir aile bireyi ile büyüyen bir çocukta, kaygı düzeyi yüksek olabiliyor. Küçükken, herhangi bir durum karşısında ebeveynlerinin verdiği tepkileri çok dikkatli bir şekilde gözlemler çocuklar. Ve ileride, kendi hayatlarında da başlarına gelen durumlar ile benzer tepkileri vererek baş etmeye çalışırlar. Babamı neredeyse hiç tanımamam ve bir çocuk olarak baba imgesine sahip olmamam bende derin izler bıraktı. Yalnızca annem ile büyüdüğüm için, annemin hayata bakışı beni epey etkiledi. Ne kadar ilginçtir ki, karşılaştığımız durumlara genelde annem ile benzer tepkileri veriyoruz. Onun kaygı seviyesi yüksek, benim de öyle. Depresif bir yapısı var, benim de öyle. Herhangi bir değişim ya da yenilik annemi olumsuz etkiler, beni de olumsuz etkiler. Kaygılı bir bağlanma stiline sahip olduğunu düşünüyorum, ben de kaygılı-kaçıngan bir bağlanma stiline sahibim. 

Bazen belki de boşanmaları daha iyi olmuş diye düşünüyorum. Sorunlu başlayan bir evlilikte zoraki birliktelikler de çocukları oldukça olumsuz etkiliyor. Fakat yine de, hayatlarını birleştiren bir kadın ve erkeğin, ne koşulda olursa olsun dünyaya getirdikleri çocuklarına imkanları dahilinde bakmakla yükümlü olduklarını düşünüyorum. Maddi açıdan zorlansalar bile, kendi evlatlarına sevgi vermek bu kadar zor olmamalı. 

30 yaşındayım ve uzun yıllardır kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Meslek hayatımda dokuzuncu yılım bitti ve bu yıl onuncu yılıma başlayacağım. Babamdan herhangi bir maddi destek görmedim. Çalışmaya başladığımdan beri kendi paramı kendim kazanıyor ve geçimimi kendim sağlıyorum. Başıma herhangi bir durum geldiğinde sığınacak bir kimsem yok. Ya da kiramı ödeyememe, işsiz kalma gibi bir durumum olduğunda bana bakmasını rica edeceğim, yanına sığınabileceğim bir kimse yok. Evim diyebileceğim, başıma ne gelirse gelsin yanlarına gidebileceğim bir aile evim yok. O yüzden işime ciddiyetle yaklaşıyor ve gerçekten çok çalışıyorum. Eğer güvenli bir limanım olsaydı, kendimi bu denli hırpalamazdım. İnsanlar neden bu kadar çok çalıştığıma anlam veremiyorlar, çalışmaktan arta kalan vaktimde de sürekli kendimi nasıl geliştirebilirim diye düşünüyorum. Neden bu kadar çok çalışıyorum, işime bu kadar sıkıca tutunuyorum? Çünkü gerçekten başka bir seçeneğim yok. 

Babasız büyümem ve annemin durumu, bende ciddi bir güven problemi oluşturdu. Şu an kendi ayakları üzerinde duran, belirli bir kariyere sahip bir insan olduğum halde hayata ve çevremdeki insanlara oldukça güvensiz yaklaşıyorum. Yeni bir adım atmak beni her zaman feci derecede korkutmuştur, hala bunu aşamadım. Yeni bir insanla tanışmak ve ona güven duymak benim için çok zor. Bağlanmam kolay olmuyor, bağlandığımda da ayrılmam çok zor oluyor. Yeni biri ile tanıştığım zaman, adım atmakta oldukça güçlük çekiyorum. İçimde tarifi imkansız bir kaygı oluşuyor, hemen geri adım atıyorum. Haliyle, karşımdaki insanlar da bu durumu anlamakta güçlük çekiyor. Herhangi bir karar alırken pek çok şeyi düşünmek zorunda kalıyorum. Ve ilk etaptaki düşüncem hep negatif oluyor. 

Annesi ve babası boşanmış çocuklar erken yaşta olgunlaşır diye toplumsal bir klişemiz var fakat tüm genellemeler gibi bunun da doğru olmadığını söyleyebilirim. Olgunlaşma dediğimiz şey, çocukların karakterleri ve yaşadıkları durumlar sırasında hissettiklerinin birikimi ile oluşur ve zaman alır. Küçücük bir çocuktan yaşından daha fazla olgun davranmasını bekleyemezsiniz. Bu sağlıklı da değil zaten. Yıllar içerisinde pek çok boşanmış ailenin çocuğunu okuttum. Hepsinin olgunluk düzeyi, karakter yapısı ve hayata bakışları doğal olarak farklıydı. Kimi, bu durumla daha iyi baş edebilirken kimi ise baş etmekte gerçek anlamda zorlanıyor. Yani bu durum, genellemelere hiçbir şekilde açık değil. 

Eğer eşiniz ile hayatınızı ayırmak durumunda kaldıysanız ki bence bu çok doğal ve normal, çocuğunuza karşı tüm yükümlülüklerinizi yerine getirmek zorundasınız. Eğer bunu yapamıyorsanız, o zaman evlilik kurumu içerisinde yer almamanız gerekir. Ya da dünyaya bir çocuk getirmemeniz gerekir. Önceki yazılarımda babamın tekrar evlendiğini, bir çocuk daha dünyaya getirdiğini ve yeniden boşandığını çok sonra, tesadüf eseri öğrendiğimden bahsetmiştim. Bir kere evlenmişsin ve çocuğunu terk etmişsin. İkinciye evlenip yine aynısını yapıyorsun ve boşanıyorsun. Bunu neden yapıyorsun? Zaten ortada acılar ile bıraktığın bir çocuk var, belli ki babalık sorumluluklarını yerine getiremeyen bir insansın. İşte bunu hiç anlamıyorum. Bir çocuk, hayatı boyunca annesi ve babasının kendi üzerinde oluşturduğu tahakkümü, acıyı, kaygıyı ve daha pek çok şeyi omuzlarında bir yük olarak taşımak zorunda değil. Anne ve babalar, çocuklarını bir birey olarak görmeli ve çocuklarının hayatlarını kolaylaştıran birer rehber olarak hareket etmeli. Çocuklar sizin mülkünüz değil, onları dünyaya getirmiş olmanız onların hayatlarını tahakküm altına alacağınız anlamına gelmez. Attığım her adımda, aldığım her kararda anne ve babamın üzerimde açmış oldukları yaraları sarmakla meşguldüm. 30 yaşındayım ve hala bu yaraları sarmak ile uğraşıyorum. Artık, yetişkin bir birey olarak pek çok şeyi açmış ve gerçekten geçmişimle barışmak adına elimden geleni yapmış olsam da, hala bu yaraların izlerini taşıyorum. 

Öğrendiğim tek şey, hiç niyetim olmasa da bir gün dünyaya bir çocuk getirmeye karar verirsem ne yapmayacağımı çok iyi biliyor olmam.. Bu yazı serisini okuduğunuz için çok teşekkür ederim, umarım bir ışık yakabilmişimdir. 

15 Ağustos 2022 Pazartesi

Boşanmış Bir Anne Babanın Çocuğu Olmak-II

Bir önceki yazımda, ben dünyaya gelir gelmez boşanmaya karar veren bir anne ve babanın çocuğu olmak ne demek ve bu durum yıllar içerisinde bende nasıl izler bıraktı biraz bunlardan bahsetmiştim. Bu yazım da, bir öncekinin devamı olsun istedim. 

Çocukluk yıllarımın ilk yarısını ve ikinci yarısını iki farklı ilde geçirdim. Dokuz yaşıma kadar teyzemlerin apartmanında yaşadık, annemin çalıştığı dönemlerde benimle büyük teyzem ilgilendi. Annem evlenmeden önce babasını kaybetmiş, boşanmanın ardından iki yıl sonra da annesini. Henüz yirmi iki yaşında kucağında küçücük bir çocuk ile tek başına hayata tutunmaya çalışan bir kadın için o dönemde gerçekten her şey çok zor olsa gerek. Bu konuda annemi çok iyi anlıyorum, hiç bitmeyen bir mücadelenin içinde hiç yılmadan beni büyütmeye çalışmış. Ve bu anlamda ona her zaman minnettarım, beni babam gibi yalnız bırakmadığı için. 

İlk çocukluk yıllarımda annem kendine çok özen gösteren bir kadındı. Çok bakımlıydı, dışarı çıktığımızda bütün gözlerin onun üzerinde olduğunu görürdüm. Çok sevilir ve sayılırdı yaşadığımız yerde, kendi keskin kurallarını ve çizgilerini oluşturmuş ve inandığı hayattan asla taviz vermeyen bir kadın imajı çizerdi. Sanırım o yıllar, benim de en mutlu olduğum yıllardı. Annemin hem çok güzel hem de çok bakımlı ve modern, aydın bir kadın olması ile övünürdüm hep. Çalıştığı atölyede epey yükselmişti, dur durak bilmeden, başarı istenci ile yoğun bir şekilde çalıştı. Hafta sonları beni şehir merkezine götürürdü ve akşama kadar her yeri gezerdik birlikte. Bana bir fotoğraf makinesi almıştı, elimde makine her gittiğimiz yeri çekerdik. O zamanlar şehir merkezinde yeni bir hamburgerci açılmıştı ve sürekli orada yemek yerdik. Beni paten kaymaya götürür, bisiklet binişimi izlerdi. İş yerinden izinli olduğu günlerde, sabah erkenden kalkar ve mahallemizde spor yapmaya çıkardık. Kendine ve bana çok güzel bir eşofman takımı dikmişti, koşuda birbirimizi yenmeye çalışırdık. Ne istesem alır, bir dediğimi eksik etmezdi. Okumayı çok severdim, her seferinde yeni bir öykü seti alırdık ve her gece yatmadan önce bana uzun uzun öyküler okurdu. Onun sayesinde ana okuluna başlamadan evvel okuma ve yazmayı öğrenmiştim. 

Annemin iş yerinin kapanması ve büyük teyzem ile aralarında sorunların başlaması hemen hemen aynı zamana denk geldi. Teyzem ile annemin hayata bakışları çok farklıydı. Teyzem eğitimine devam etmemiş, evlenip çoluk çocuğa karışmış gelenekçi bir kadındı. Annem ise henüz yirmili yaşlarını bile tamamlamamış, oldukça modern, yeni bilgiler öğrenmeye meraklı bir kadındı. Beni en doğru şekilde büyütebilmek için yıllarca pedagoji okuduğunu biliyorum. İşten yorgun argın gelip, dinlenme vakitlerinde de memuriyet sınavlarına hazırlanırdı. Geçmişte yaşadıkları problemler ve o dönemde yaşadığımız tatsız olaylar bardağı taşıran son damlalar oldu, ve annem beni de alıp başka bir ile, ananem ve dedemden kalan eve yani memleketimize yerleşti. Bu bizim hayatımızda ciddi bir kırılma oldu. Annemin işleri biz taşındıktan sonra hiçbir zaman iyiye gitmedi. Kaygıları arttı, psikolojik sorunları su yüzüne çıkmaya başladı ve yıllar içinde iyice içine kapanan bir kadın haline geldi. Yaşadığımız o küçük kasabanın onu çok boğduğunu hissediyordum çünkü zaman zaman ben de bunu derinden hissediyordum. Hiç oraya ait değildik, hiç oraya ait olamadık. Üstelik babamın annesi ve babası de aynı kasabada, iki mahalle üstümüzde oturuyorlardı. Yani babaannem ve dedem. Beni yolda gördükleri zaman suratlarını çeviriyorlar, ve annemle benim hakkımda insanlara asılsız, hoş olmayan şeyler söylüyorlardı. Annem bu süreçte iyice yara aldı, kardeşleri ile haklı gerekçeler ile iletişimi kesti ve kendi içine kapandı. Bir önceki yazımda bahsettiğim zorlu süreçler bunlardı. Hayatımızın lale devrini geride bırakmış ve zorluklarla mücadele ettiğimiz bir döneme girmiştik. 

Tam da benim kendimi keşfetmeye başladığım yani büyümeye başladığım yıllardı. Babamın bizi terk edişinin açtığı yaraları yeni yeni görmeye başlamış ve ben de giderek içime kapanmıştım. Bana yeni bir kapının, yeni bir hayatın ancak üniversite sınavlarını kazanmamla açılacağını fark etmiştim. Sürekli okuyor, çok çalışıyor ve kendime yeni hedefler koyuyordum. Tek isteğim, büyük bir şehre, iyi bir okula gitmek ve geleceğimi kazanmak üzere yol almaktı. Çünkü gerçekten başka bir seçeneğim yoktu. 

Bu dönemlerde babama ihtiyaç duyduğumu hatırlıyorum, içten içe hep yanımda olmasını istiyordum. Annem ile babam belki yeniden evlenebilir ve biz de İstanbul'a babamın yanına gidebiliriz diye düşünüyordum. Zaman içinde bunun imkansız olduğunu anladım, babama karşı öfkem ve kırgınlığım arttı ve henüz ergenlik döneminde neyin ne olduğunu bile tam olarak kavrayamayan bir çocuğun sessiz çığlığına ve isyanına dönüştü. Yapayalnız ve çaresiz hissediyor, kendime bir rota çizmeye çalışıyordum. İçimde inanılmaz bir başarı isteği vardı, nitekim tüm istediklerimi gerçekleştirebildim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, hayattaki en büyük başarıyı eğitim ve kariyer hayatımda yakalamış olmamın asla bir tesadüf olmadığını görüyorum. 

Devamını bir sonraki yazıya bırakmak istiyorum. Su yüzüne yeniden çıkardığım bu anılar, itiraf etmem gerekirse yer yer beni zorluyor. Ama yine de yazacağım, yazacağım ki kendimi biraz daha sağaltabileyim. 

14 Ağustos 2022 Pazar

Boşanmış Bir Anne Babanın Çocuğu Olmak-I

Daha önce bu konuda bir yazı kaleme almamıştım, senelerdir satır aralarında bahsederim ama tam anlamı ile bu konuya değinmediğimi fark ettim. Sistematik bir yazı gibi değil de, boşanmış bir anne babanın çocuğu olmak benim için ne demek biraz bundan bahsetmek istedim, bir nevi iç dökmek gibi. 

Annem ve babam sorunlu ve problemli bir şekilde evlenip ben doğduğum gibi boşanmışlar. Görücü usulü bir evlilik, aile zoru ile evlenen bir kadın ve arada on beş yaş fark. Boşanma davası açıldıktan sonra mahkeme velayetimi anneme vermiş, ben de annemin yanında büyüdüm. Şu an 30 yaşındayım ve babamı hayatım boyunca yalnızca birkaç kez gördüm, çoğu tesadüf eseri idi. Maddi, manevi ve hukuki olarak hiçbir babalık yükümlülüğünü yerine getirmedi. Sokakta görsem dahi tanıyamam büyük ihtimal. Aramızdaki tek bağ; kanım ve onun soyadını taşıyor olmam. Bunlar dışında aramızda hiçbir şekilde bir bağ yok. 

Babamı hiç tanımadığım için çocukken onun yokluğunu ciddi bir şekilde hissettiğimi hatırlamıyorum. Mutlu bir çocuktum, zorlansa da ayakları üzerinde duran güçlü bir annem vardı. Fakat annemdeki hüznü, acıyı ve mutsuzluğu görebiliyordum. Büyüme evremde uzun yıllar depresyon, kaygı bozukluğu ve panik atak gibi nedenlerle ilaçlı tedaviler gördü. Bu ilaçların yan etkileri nedeni ile uzun süreler boyunca uyuduğunu, ayakta olduğu vakitler de uykulu olduğunu hatırlıyorum. Bir dönem onun ruh hali nedeni ile günler boyunca aynı evin içinde hiç konuşmadığımızı dahi hatırlıyorum. Yaşadığı acılar sonucu hiçbir zaman toparlanamamış bir kadındı annem. Ortaokul yıllarım bitene kadar anne ve babamın neden boşanmış olduğunu ciddi bir şekilde sorgulamadım. Fakat liseye geçtiğimde geçmişteki hikayeleri duymaya başladım, anneme sordum, etrafımdaki insanlara sordum. Evde bulunan o sayfalar dolusu mahkeme kağıtlarını okudum. Ve pek çok nedenle içime kapanmaya başladım. Oysa liseye başlayana kadar dünyanın en mutlu çocuklarından biriydim. Bir anda içimde bir şeyler devinmeye ve ters dönmeye başladı. 

Üniversite yerleştirmeleri için nüfus kayıt örneği almamız gerektiğinde babamın başka bir evlilik daha yaptığını, bu evlilikten bir oğlu daha olduğunu öğrendim. Ben de onun evladıydım ama bana bakmayı tercih etmemişti. Etraftan duyduklarım beni daha da sarstı. Yeni oğlu ile gayet yakından ilgilendiğini, onunla mutlu olduğunu öğrendim. Evliliğini yürütememiş, yeniden boşanmış fakat bu sefer oğlunu yalnız bırakmamış. 

Zaman zaman arkadaşlarımın babamın nerede olduğunu sorduklarını ve bu konu ile bir şekilde alay edenlerin olduğunu hatırlıyorum. Yalnızca babamın yaşadığını, İstanbul'da olduğunu ama görüşmediğimizi söylemekle yetiniyordum. Çünkü onu gerçekten tanımıyordum. O anlarda aralarından ayrılmak, tıpkı anne rahmi gibi beni hiç kimsenin göremeyeceği kuytu köşe, güvenli bir yere saklanmak istiyordum. 

Bu durum daha sonra bende büyük bir başarı isteği oluşturdu. Buna sanırım bir çeşit yüksek işlev diyorlar. Öğrencilik hayatım boyunca hep başarılı oldum. Bunun temel nedeni hem anneme maddi bir yük oluşturmamak hem de babama bu kadar başarılı bir evladı kaybettiğini göstermekti. İçten içe hep bunu düşünürdüm, benim başarılarımı duysun da kendi içinde pişman olsun isterdim. 

Aradan yıllar yıllar geçti, babamın yaşadığı şehre geldim, eğitimimi tamamladım ve çalışmaya başladım. Eskiden bu kadar derinden hissetmediğim şeyleri derinden hissetmeye başladım. Hatalı bir evlilik, daha küçücük yaşta omuzlarında bir sürü yük ile yaşamaya çalışan bir çocuk. 

Ne başarımda, ne mezuniyetimde ne de hüznümde yoktu yanımda. Annem mezuniyetimde vardı, üstelik fakülteyi birinci olarak tamamlamıştım. Tüm konuşmamı ona adamış ve beni tek başına yetiştirdiği için kürsüde herkesin içinde ona teşekkür etmiş, büyük bir alkış almıştım. Çok mutlu olduğunu biliyorum ama tören bittikten sonra ne bana sıcak bir şekilde sarılmış ne de beni içten bir şekilde tebrik etmişti. Aradan 22 sene geçmiş olmasına rağmen, hala geçmişin acılarını üzerinden atamamıştı ve ilaçların etkisi ile ayakta durabiliyordu. Hala, bu koca şehirde kendi ayaklarım üzerinde durmaya ve annemin bakımını üstlenmeye çalışıyorum. İçimden onlara çok kızıyorum, beni bunca yük ile yalnız bırakmış olmalarından dolayı. Şimdi yeni yeni anlıyorum, bunca içe dönmemin, yaşıtlarım gibi mutlu olamamamın, kaygılarımın ve yorgunluğumun sebebi büyük ölçüde bu durum. Oysa ben de çok isterdim mutlu bir ailenin çocuğu olabilmeyi. Maddi ve manevi bir sıkıntım olduğunda yanımda olabileceklerini bilmeyi. Ama küçük yaşlarımdan itibaren öyle çok sorumluluk üstlendim ki, sürekli bir kaygı içerisindeyim. Ya başıma tekrar kötü bir şey gelirse, ya gelecekte yapayalnız kalırsam, ya annem yeniden hastalanırsa ya ben ağır bir rahatsızlık geçirirsem yaşamaya nasıl devam edeceğiz gibi bir sürü kaygı duyuyorum her an. 

İnsanlara güvenemiyorum, yıllardır hayatıma birini alamıyorum ve bir savunma mekanizması olarak insanları kendimden uzaklaştırıyorum. Bunların hiçbirini isteyerek yapmıyorum. 30 yaşımdan baktığımda hayatımda açtıkları yaralar öyle büyük ki, artık bu yaraların bir tanesini onaracak gücüm bile yok. Bazen de nasıl ayakta kalabildiğime bile şaşırıyorum. İkisi arasında yıllardır bitmeyen bu meselede en masum olan ben olduğum halde, en ağır yükleri taşımakla cezalandırılmış olan da benim. Ve ne yazık ki, geçmişte ailenizin açtığı yaraları yetişkinlik döneminizde daha derinden hissediyorsunuz. Oysa çocukken çok masumsunuz, bunları düşünmek aklınızın ucundan bile geçmiyor. Ama sonra yetişkinlik döneminizde anlıyorsunuz, hayatınızı nasıl da olumsuz bir şekilde etkilediklerini. 

Aslında bu konuda anlatacak çok şeyim var, bir sonraki yazıda devam edeceğim. İçimi dökmek, en azından burada olsa bile bana iyi geliyor. Bu ilk yazı ve ilk duygulanım olarak burada kalsın isterim.

24 Ocak 2019 Perşembe

Günaydın Anne

Günaydın anne, 

Bazen tepemde dönen ışıklardan gözlerim kamaşıyor. Bazen de kendimi hiç iyi hissetmiyorum, başım dönecek gibi oluyor. Yaşamak için bir sebep bulmaya çalışıyorum biliyorsun, aklımda her gün onca soru ile devam ediyorum yoluma. Sol göz kapağım iyileşti, birkaç ay önce düşüvermişti öylece gözümün üzerine. Tıpkı yaşamın verdiği ağırlık gibi, yaşlı bir kadın gibi yığılıvermişti eşiğe. 

Dünya henüz tam anlamıyla keşfedemediğim bir yer, yer yer geliyorlar farklı yerlerden üzerime. Bir yığın telaş içinde yoruluyorum, nefes alamıyorum okulun soğuk koridorlarında. Bir de onca çocuk gürültüsü, hep mi neşeli olurlar? Her şeyi çabucak unuturlar? İnsan büyüdükçe çabuk unutamıyor anne, elinde olmadan takılıp kalıyorsun, kızıyorsun dertlere. 

Bazen bir ormanda yalın ayak yürüdüğümü düşlüyorum, bazen de orman denize açılıyor ansızın. Hatırlıyor musun? İki sene önce yazın seninle Antalya'ya tatile gitmiştik. Sen otelde güzel güzel dinlenirken ben bir sabah antik kente atmıştım kendimi. Kimsecikler yoktu, yarım saatlik korkusuz bir orman yürüyüşünün ardından denize varmıştım. Sahilde henüz kimse yoktu, çırılçıplak soyunup denize girmiştim. Saatlerce yüzmüş, antik kapının eşiğinden maviliğe açılmıştım. Sanırım hayatımın en güzel günlerinden biriydi. Sonra ellerinden tutup seni gezdirmiştim. Birlikte bir sürü kahveler içmiş, havlumuzu yerlere serip güneşlenmiştik. 

Bazen dünya kalbimde mi yoksa başımın tepesinde mi dönüyor bilemiyorum. Yükselirken alçalmak, uçarken düşüvermek gibi bazen. Yolu yarıda bırakasım geliyor çoğu kez, çoğu kez seni düşünüyorum. Sonra kitaplarımı, yazdığım sayfalar dolusu satırları, güneşi, bazen de sokaktaki kedileri. Bizim durakta demlenen tombul kediyi kim besleyecek değil mi? Yoksa biz bir şeylerden kaçıyor muyuz anne? Hayat hep bir koşmaca, tümden ayrık bir yarış mı dersin? 

Sonra söz veriyorum kendime, dışarıdan tam görünsem de yarım yamalak içimle devam edeceğime. Bir yerde tıkanıp kalacağım bir gün, biliyorum. Eh, insan yirmi yedisine gelmişse az çok tanır kendini. Tanıttım sana kendimi yıllarca, kahveyi severim sadesinden bilirsin. Sonra pek evden çıkmam, kitap ve ekmek almaya anca işte. İnsanlarla pek iyi anlaşamam, anlaşır gibi görünür, gülümserim. Sonra çok susarım, az konuşasım gelir hemen her zaman. Toplum içinde bir işe yaramaz gibi görünür, evde dört dönerim oysa. Elimden de çok bir iş gelmez, ama evde sana çok çok yardım ederim. Sonra elinden tutarım bazen seni gezmeye çıkarırım. 

Daha ne kadar yaşayacağız anne? Bu rüya hep böyle devam mı edecek? Yaşayacağız işte anne, söylemesi zor ama bu manasız dünyada birlikte yaşayacağız. 

Birazdan yatıp uyuyalım olur mu, yarın sana bir kahve yaparım. 

İyi geceler anne. 

Get Well Soon, Your Endless Dream

2 Mart 2018 Cuma

İtiraz Edebilmeyi Öğrenmek

Son bir haftadır çalıştığım okulda gerilimli bir hava var. Elbette bu gerilimin sebeplerinden biri de benim. Üç yıldır herkesi ve eğitim ortamının işleyişini anlayışla karşılamaya çalışıyorum. Ciddi bir emek veriyorum kendimce, uykusuz kaldığım pek çok gün oluyor. Bunun yanında bugüne değin hiçbir çalışma arkadaşımı kırıp incitmişliğim yok. Fakat işleyiş ile ilgili kendi fikirlerimi söylemeye başladığımdan beri tepki çekiyorum. İnsanların sevgileri itaatiniz ile doğru orantılı olarak değişiyor. Yani itiraz etmeden çalışmaya devam ederseniz sizden iyisi yok, biraz sesiniz çıkmaya başladığında ise gerilim yaratmakla suçlanıyorsunuz. Oysa kendi fikirlerimi söyleyebilmek, çalıştığım ortam adına en doğal hakkım. İş yerlerinde idareciler tarafından çalışanlara daha fazla özgürlük alanı verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Esasen bu, birilerinin vermek zorunda olduğu bir şey de olmamalı. Doğal olarak bu özgürlük alanı olmalı zaten. Yoksa başarıdan ve üretimden bahsedemiyoruz ne yazık ki. 

Bir "eğitimci" olarak söylemek istediğim bazı şeyler var, itiraz edebilmeyi öğrenmek konusunda. Eğitimci tanımını bilerek tırnak içine aldım, ne yazık ki günümüzde herkes eğitimci, herkes bir şekilde öğretmen oluyor. Bunların dışında tek tip bir eğitim anlayışından bahsetmek oldukça yersiz. Her çocuğun özel, kendine özgü olduğunu düşündüğümüzde ülke olarak ne yazık ki uzun yıllardır tek tip eğitim ile başarılı olamıyoruz. Çocukların öğretmenlerinin fikirlerini, bilgilerinin hepsini doğrudan kabul etmesi hatalı. Çocuklarımızda ve genel olarak insanlarımızda itiraz edebilme yetisi yok. Bunun altında bazı kaygıların yattığını düşünüyorum. Örneğin, iş kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Not kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Ve buna benzer pek çok kaygı örnek verilebilir.  

İtiraz etmekten kastım her şeye itiraz etmek değil. İtirazın bir gerekçesi olmalı, çocuklar özgürce, uygun ortam ve koşullarda yine uygun üsluplarda fikirlerini beyan edebilmeliler. Aynı şekilde yetişkinler de öyle. Önemli olan ortak bir noktada da buluşmak değil. Kimse ile, çocuklar ile de ortak bir noktada buluşmak zorunda değiliz. Yalnızca birbirimizden farklı fikirlerimizin olduğunu kanıksamalıyız. İletişim de burada başlamıyor mu zaten? 

Eğitim sisteminde yapılandırmacı yaklaşımdan bolca bahsederiz. Tezimi yazarken de bahsetmiştim. Bunun yanında eleştirel düşünce de bizim olmazsa olmazımızdır. Lakin bunların hepsi müfredatlara sıkışıp kalmış enstantaneler. 

Her "şu şöyledir" diyenin dediğini onaylamak ve yapmak durumunda değiliz. İtiraz ettiğiniz takdirde kendi fikirlerinizi beyan etmiş oluyorsunuz. Üstelik benim eğitim anlayışım, eğitime bakış açım herkes gibi olmayabilir. 

Anne babalar çocuklarını yetiştirirken, öğretmenler de çocukları eğitirken "itiraz edebilme" kısmına dikkat etmeliler kanımca. Yıllar yıllar geçmiş olduğu halde üretebildiğimiz, geleceğimiz olarak baktığımız nesil yani bizler ortadayız. O zaman bir yerlerde yanlış bir şeyler var öyle değil mi? 

16 Eylül 2017 Cumartesi

Julieta


julieta ile ilgili görsel sonucu

Hafta sonu tatilimde ne zamandır izlemeyi ertelediğim Julieta'yı izledim. Pedro Almodovar sinemasına aşinayım. Bir dönem deli gibi tüm filmlerini izlemiştim Pedro'nun. 

Julieta'yı da sevdim. Eski Almodovar filmlerine nazaran kurgu açısından zayıf bulsam da, ilginçtir klasik hikayeler farklı renklere ve mekanlara büründüğü zaman hoşuma gidiyor. 

Julieta'da bir sürü canlı renk hakim, filmin çekildiği mekanlar çok hoş. Madrid ve İspanyol kırsalları. Renkli Akdeniz evleri, abartılı kıyafetler ve abartılı bir moda anlayışı. Hepsi bir araya geldiği zaman hem absürt oluyor hem de ilgi çekici. 

Çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de ağlamayı başardım! Julieta'nın kızına babasının öldüğünü söylediği sahne beni duygulandırdı. 

Filmden geriye aklımda bir sürü renk ve İspanyol sokakları kaldı. 
Yapılan onca eleştiriye rağmen filmi sevdim. 
Renkler, duvar kağıtlı evler ve kayıp kızlar...

26 Haziran 2017 Pazartesi

Maurice Blanchot: Karanlık Thomas


"Anne'ın hala sevdiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı geceydi. Anne'ın nefret ettiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı da geceydi. Birbiriyle çelişen terimlerin bulunmadığı, acı çekenlerin mutlu olduğu, beyazın siyahla ortak bir özde buluştuğu mutlak gece. Yine de bu gecede karmaşa yoktu, canavarlar yoktu; bu gecenin karşısında, her zaman göz kapaklarının kapanarak kendisi için meydana getirdikleri kişisel geceyi gözlerini yummadan buluyordu. Bilinci yerinde, zihni açık olarak, kendi gecesinin geceye eklendiğini hissediyordu." 
karanlık thomas ile ilgili görsel sonucu
Karanlık Thomas, Maurice Blanchot'nun 1941 yılında yayımlanan ilk kitabı. Bu aralar Metis Yayınlarından okumalar yapıyorum, daha önce de belirttiğim gibi Kadıköy Kitap Günleri kapsamında Metis standından birkaç kitap edinmiştim. Elimdeki son kitaptı Karanlık Thomas. 

Karanlık Thomas anlatı niteliğinde bir kitap. İçerik olarak Thomas'a odaklanılmış olsa da diğer bir karakter olan Anne ile ilgili kısımlar da bir hayli fazla ve Thomas kadar çarpıcı. Bir var oluş ve yok oluş soyutlamasının orta yerinde duruyor eser, Thomas'ın var oluşunu keşfi ve bunu hemen ölüm ile soyutlandırmasından ibaret aslında bu derin mevzu. Bahsettiğim üzere yer yer Anne giriyor sahneye, Thomas'a hem aynı hem de çok farklı bakıyor. Her ikisinin düşünceleri bir yerde birleşiyor ve buluşma bir nevi kendini yok ediyor. 

Eserin sonunda yazarın "Edebiyat ve Ölüm Hakkı" isimli bir yazısına da yer verilmiş. Aynı zamanda bir sonraki bölümde Jean Starobinski'nin "Karanlık Thomas'yı Okuma Denemesi" adlı yazısı yer alıyor. Bu bölümleri es geçmemenizi tavsiye ederim, zira eseri anlamanıza yardımcı olacaktır. 

11 Aralık 2016 Pazar

Antabus












Leyla Taşçı, kadın. İstanbul'un kenar mahallelerinden birinde unutulmuş, hor görülmüş, daha doğrusu yalnızca ailesi değil, kadın olduğu için tümden ülke, tümden dünya unutmuş Leyla'yı. Sonra Leyla hayatı bir masala dönüşsün istemiş, Ömer'e aşık olmuş, Ömer alacağını alıp Leyla'yı ortada bırakmış, hiç de öyle televizyonlarda gördüğü gibi değilmiş aşk, bildiği her şeyi televizyondan öğrenmiş ortacı Leyla, sonra abi dediği bir adamın tecavüzüne uğramış, lal olmuş, lal olmak zorunda kalmış, kimseye bir şeyler diyememiş, bir tek o parktaki, o heykel adama anlatmış, onu öpmüş hatta, onunla uzun uzun öpüşmüş, sonra Leyla'yı evlendirmişler, zorla, kim alacak seni demişler, dul bir adama vermişler, adam alkolik, her allahın günü dövmüş Leyla'yı, Leyla direnmiş, bu kötü adamdan çocuğu olmasın diye her yolu denemiş, bari anası yanında olsun istemiş, o da kadındır demiş, anası babasının yanından ayrılmamış, Leyla'yı gerçek anlamda kimse sevmemiş, bir tek o parktaki heykel sevmiş, Leyla kimi zamanlar kadından bir heykele dönmüş, dönmüş kendi etrafında, bir yol aramış, bulur gibi olmuş bulamamış, üçüncü çocuğuna da hamile iken dünya yükü ağır gelmiş Leyla'ya ya da dünyanın yükünden daha ağırmış Leyla, çocukları, üzülmesin istemiş, hep onları düşünmüş, hani o televizyondaki mükemmel anneler var ya, sürekli doğuran, doğurdukları ile gurur duyan, çocuklarının psikolojisini düşünen, pozitif anneler, bir tek kendi evlatlarına duyarlı anneler, Leyla'yı duymayan, Leyla gibi kadınları duymayan anneler, kadınlar, erkekler, aileler, bekarlar, alt komşular, üst komşular, kenar mahalleliler, yüksek zümreler... Leyla kocasını öldürmüş, çocuklarını öldürmüş, kendini öldürmüş. Leyla dünya yükünden kurtulmuş ya da dünyanın yükünden daha ağırmış Leyla. 

Nihal Yalçın'a ve ekibine sevgilerle. Bizi muhteşem bir oyunun (gerçekliğin) içinde dört döndürdünüz. Var olsun sanatınız. 

15 Ekim 2016 Cumartesi

25 Yıl Sonra Gelen Doğum Günü Hediyesi

Birkaç yazıdır yazdığım üzere 25 yaşıma girdim. Bu sene 25 yaşım epey ilginç geçti. Genelde doğum günlerimde hep çalışırdım ve kutlamalardan falan da hoşlanmazdım. Bu yıl öyle olmadı, sanki bir şeyler değişmiş, birilerinin kalbine daha çok düşmüşüm gibi. 

Perşembe günü, mesaimin bitmesine yakın müdür yardımcım ve öğretmen arkadaşlarım ellerinde bir pasta ile sürpriz yaptılar. Çok mutlu oldum gerçekten. Ardından bir öğretmen arkadaşımdan pek güzel, minik bir hediye aldım. Mesai bitiminde eve döndüm, annem de kocaman bir pasta almış. Mumları yaktık, üfledik. Çok keyifliydi. 

Dün ise çok sevdiğim iki yakın arkadaşımdan güzel bir sürpriz geldi. Kadıköy'e tiyatroya gitmiştim. Onlar da buluşmuşlardı. Ben tiyatroya gideceğim için yanlarına gidemedim. Ama onlar beni Haldun Taner Sahnesinin önünde yakaladılar, ellerinde beyaz bir çiçek. Sarıldık, dünyanın en büyük mutluluklarından biriydi. Çok güzel bir gelişme daha oldu lakin o özel, bana kalsın. 

En şaşırtıcı olan ise bu doğum günü babamdan hediye geldi bana. Evdeydim, okula gelen kargoların maillerini gördüm. İsmime kargo gelmiş olunca öğretmen arkadaşımı aradım. Gönderenin ismini söyleyince çok şaşırdım. Bugün okula gelip kargomu açtım. İçinde hiç görmediğim bebeklik fotoğraflarım, annemin fotoğrafları... Bir albüm. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. 25 yıldır görmediğim babamın, 25 yıldır göndermiş olduğu ilk doğum günü hediyesi. Sanırım bunu sindirebilmem zaman alacak. Duygularımı ifade etmek konusunda tıkanıyorum. Sadece yazıp anlatmak istedim. Hissettiklerime dair hiçbir söyleyemiyorum. Sadece fotoğraflara bakmakla yetiniyorum...

13 Ekim 2016 Perşembe

Yalçın Tosun: Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler


“Geçen gün spor salonunda olanlar var ya, ben… Mecburdum, anla işte.”

“Ufak bir kırılma anı. Sanki uzun süredir bunları söylemeyi tasarlıyordu da, bir anda söyleyip rahatlamıştı. Ne hissettiğini, bunu söylemenin onun için ne ifade ettiğini çözmeye çalıştım. Hem neyi anlayacaktım ki… Aslına bakarsanız o da öteki oğlanlar gibi bağırıp eğlenmişti karşımda, donum elden ele gezerken. “Bakın arkadaşlar, ibne donu böyle bir şey oluyormuş demek ki!” deyip gülenlerin içinde değil miydi sanki. Bunların hiçbiri umurumda değil diyorum içimden, hiç biri. “Mecburdum,” diyor bana, hem de yüzü yere eğik. “Anla işte” diyor. Bir günahın bahanesiymiş gibi gelmiyor, inanıyorum. Sonsuz bir kabullenişle adamak istiyorum kendimi. Acıma ya da üzüntü bile olsa, onda bir şeyler yarattım diye seviniyorum.”

12 Eylül 2015 Cumartesi

Geber Anne'den Alıntılar

( tayfun ile kerem arası bir yer)

'Aşk... Aşıksan, kadın erkek kaydı kalkar, tekil ve çoğullar kalkar, sadece 'bir' kalır.'

***

'Çöküp kalmışsındır sevdiğinin kapısında da, o kapının sana açılmasını bekleyip duruyorsundur. Gelenin geçenin sana kötü demesi umurunda bile değildir. Bir ahdin vardır gerçek sevgilinle. Unutmuşsundur veya bulanık hatırlıyorsundur. Ancaaak, o sevgilinin varlığına şahitlik ettin mi bi kere?.. Çaren yok, hatırlama derecen ne olursa olsun, bir derin istek halinde onu isteyip özleyip duracaksın. Taa ki, buluncaya, ya da bulmuşsan eğer, önünde çöktüğün kapı sana açılıncaya kadar. Bunu iyi düşün bakalım. Ben hep düşünürüm. Belki, önünde oturduğun kapının farkında değilsindir. Belki nefret ettiğini sandığın biridir de, nefret sandığın şeyse, aşkın ta kendisidir?'

Sezgin Kaymaz: Geber Anne!..

"O gün camekanlı balkondaki şezlongda vermişti kararını. Cennet'te gılman olacağına, Cehennem'de zebani olacaktı. Hoşluğun kölesi olacağına, nahoşluğun efendisi olacaktı." 

***

"Çerçevenin içinden çıkardığı resmi, yere koymuş, oturup pislemişti üstüne. Geri dönüşü yoktu artık bu işin. Koşup albümlere saldırmıştı hemen. Kolonya şişesini kapmış, koltuğunun altındaki albümlerle, dışarı fırlamış, bahçe kapısını eve bağlayan betonun üzerinde cayır cayır yakmıştı hepsini." 

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Michael Farquhar: Hanedan Skandalları, Avrupa Kral ve Kraliçelerinin Seks ve Cinayet Tarihi

Skandal, günümüz dünyasında bize şaşırtıcı gelen, kendi değer yargılarımıza ters düşen olayları tanımlarken kullandığımız bir sözcük. Hele ki skandal dediğimiz olayların başkahramanları birer ünlü ise, o zaman skandal sözcüğünün cazibesi epey artıyor. 

Michael Farquar; skandal olarak nitelediği Avrupa hanedanlarının hayat hikayelerine yer vermiş bu kitabında. İspanya, İngiltere, Fransa ve Avusturya gibi ülkelerin kapalı kapılar ardında yaşadıklarını, magazinsel boyutları ve kendi değer yargıları ile incelemiş. 

Oldukça basit bir düzeyde, eğlencelik bir kitap niyetinde. Sağdan soldan duyup merak ettiğimiz, bu Avrupalı soylular neler neler yapmışlar dediğimiz bilgileri, popülist bir anlatım tarzı ile ele almış yazar. Kitap, İleri Yayıncılık tarafından basılmış. Benim elimdeki ikinci baskısı. 

Kitabın tamamını okumadım; yalnızca dikkatimi 3. ve 7. kısımlar çekti. 3. kısımda aslında hepimizin az çok yakından tanıdığı İngiliz Kralı 8. Henry ve sansasyonel evlilikleri anlatılmış. Bu konuda okuma yapmayı tercih etmeyenler için "Tudors" isimli diziyi öneririm. 7. kısımda ise; Roma anlatılmış. İlgi alanıma girdiği için Roma adlı bölümü de severek okudum. 

Magazinel tarihe meraklıysanız, bu konuda yazılmış uzun makaleler sizi sıkıyorsa bu tarihi roman tadındaki kitabı alıp şöyle bir karıştırmak size keyif verecektir. İyi okumalar dilerim. 

26 Ocak 2012 Perşembe


The Tudors


Dışarıda fırtına kopuyor adeta,kar fırtınası mı derler yoksa karın habercisi mi derler bilemiyorum ama perdelerim bile titriyor soğuktan.Kış günlerini çok severim,kendimi bulurum soğukta.
Gece yaklaştıkça sokaktaki hayatı düşünüyorum,bir yuvamızın olması ve evimde güvende olmak bana mutluluk veriyor.Ve bunun için şükrediyorum.

Şu an odamın atmosferi çok hoşuma gitti.Sıcacık,turuncu renkli gece lambam açık ve aynada yüzümün yarı aydınlık yansımasını görüyorum.

Ve yalnız gecelerime renk katıyorsun Tudors.Nasıl bir kendine güven bu Anne Boleyn ?

Daha fazla hareket istemiyorum evrenden,benim için daha az renk ve daha az hız diliyorum.Yaşamım boyunca dinginlik içinde olmak ve sessiz kalmak istiyorum. Daha az renk,daha az hız.

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Puff




Zaman her ne kadar bedenlerimizi ve biçimimizi değiştirmeye çalışsa da asla ruhumuzu değiştiremeyecek,buna yürekten inanıyorum.Hayatımın on alttı yıllık tecrübesine dayanarak ruhlarımızın bizi şekillendirmesi gerektiği kanaatine vardım.Yani bedenlerimiz her nasıl olursa olsun ruh bir tane ve sanırım benim en iyi arkadaşım.Kimi zaman büyük sürprizlerin çocuksu coşkusunu beklesek de küçük mutluluklarla yetinmek bana daha büyük bir mutluluk yaşatıyor.Bu sefer sanmıyorum gerçekten böyle düşünüyorum.Bir kaç gün önce televizyonda polisiye romanlar üzerine bir belgesel izlerken birden annem odaya girdi.Elinde bir sürü puf,bilirsiniz minikken hepimizin çok severek yediği,Hindistan cevizlisi,kakaolusu ve değişik tatlarıyla bir ısırımlık şekerlemeler…Annemle karşılıklı oturup afiyetle yedik puflarımızı…Hayatımın en güzel ve en mutlu anlarından bir tanesiydi.Bir kez daha çocuk olmayı istedim,gerçi çok da büyük sayılmam ama gençlik yollarında şuan bedenim ama ruhum asla…Hep böyle kalalım anne olur mu?