eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Öğretmen Olmak

Bu yıl itibari ile meslekte yedinci yılını doldurmuş bir öğretmen olarak birkaç not düşmek istedim buraya. Sanırım tercih dönemindeyiz, belki  bir faydam dokunur. 

İstanbul'da bulunan köklü bir devlet üniversitesinin eğitim fakültesinden mezun oldum. Ardından yine aynı üniversitede tezli yüksek lisans eğitimimi tamamladım, eğitim bilimleri enstitüsünde. Benim tercih yaptığım dönemde iyi bir sıralama ile yerleştiğimi söyleyebilirim. 

Kamu personeli seçme sınavına yalnızca mezun olduğum sene, hazırlık yapmadan girdim ve atanamadım. Çok düşündüm ve kamu için mücadele etmemeye karar verdim. Çok ufak bir ilçede büyümüştüm ve mezun olduktan sonra memleketimde yapabileceğim bir iş ve kendimi geliştirebileceğim olanaklar yoktu. Bu yüzden mezun olduğum dönem, İstanbul'da pek çok özel okula başvuruda bulundum. Pek tabii, yeni mezun olduğum için, deneyimim olmadığı için ve henüz askerliğimi yapmadığım için kabul alamadım. Çok direndim, bir yerde umutlarım kırıldı, hatta bir görüşmeden çıktıktan sonra yol boyunca ağladığımı hatırlıyorum. Tam her şeyden vazgeçecekken bir okuldan olumlu yanıt aldım ve çalışmaya başladım. O gün bugündür aralıksız çalışıyorum. Düşük ücretlerle de çalıştım, hatta ev kiram belimi bükmesin diye eski, rutubetli bir dairede de oturmak zorunda kaldım. Tüm bunları yaparken akranlarımın bir kısmı gibi kendimi İstanbul'un cazibeli hayatına olduğum gibi bırakıvermedim. Biriktirdiğim ufak paralar ile eğitimler aldım, çok ama çok okudum, çeşitli projelere dahil oldum, gönüllü hizmetlerde bulunup, doğudaki sınır köylerine kadar gidip gönüllü öğretmenlikler yaptım. Katıldığım projeler ile tüm ülkeyi gezdim. Etnik kökeni, dili, dini ve mezhebi farklı dünya güzeli çocuklar ile çalıştım. Bir dönem işaret dili tercümanlığı eğitimi alıp, işitme yetersizliği olan çocuklar ile de çalıştım. 

Tabii ki bu süre zarfında çok çalıştım, İstanbul'da tutunabilmek ve kendime güzel bir gelecek sağlayabilmek için çok çaba harcamam gerekti. Sırtımı dayayabileceğim varsıl bir ailem de olmadığı için hayatın yükünü sırtlanabilmem gerektiğinin farkındaydım. 

Şu an ülkenin en köklü okullarından birinde çok severek ve güzel şartlarda çalışıyorum. O kadar çok insan yolumu kesmeye, engellemeye çalıştı ki anlatamam. Gerçek hayatı annemin hastalığı sırasında ve iş yaşamında öğrenebildim diyebilirim. Kendime bu şehirde ilk kez ev kurduğumda hiçbir şeyim yoktu ama yıllar içinde ihtiyacım olan şeyleri alıp, tasarruf da yapıp kendime sıfırdan bir hayat kurabildim. Bu süreçte annemi de gururlandırıp ona emeklerinin karşılığını verebildim. 

Evet, bu ülkede arkanızda kimse yoksa tutunabilmek gerçekten çok zor, bunun farkındayım. Öğretmenlik ise hiç değer görmeyen bir meslek, giderek de daha kötü hale geliyor. Özel okulların çoğunda öğretmene asgari ücret teklif ediliyor, atanmak ise zaten çok zor. Fakat buna rağmen, hep yapmak istediğim işi, beni mutlu eden işi yapmak istediğim için insanların dediklerini hiç önemsemedim. Şu an geldiğim noktada öyle bir emek ve ter var ki, gerçekten bunları yazarken bile duygulanıyorum. Hoş, bu hep böyle devam etmeyebilir. Hayatta hep inişler ve çıkışlar var. Fakat, gerçekten bu işi yürekten yapmak istiyorsanız insanları dinlemeyin. Atanamazsın, özelde çok düşük ücretlerle çalışırsın, aç kalırsın, herkes öğretmen oluyor, yapma diyen çok fazla insan oldu. Ama bu hayat sizin hayatınız, gerçekten bu işi yapmak istiyorsanız önünüzdeki onlarca engele rağmen başarılı olamamanız için hiçbir sebep yok. Yalnızca emek verin, çok çalışın, çok okuyun, sosyal medyanın, günümüz dünyasının renkli hayatına tümden kaptırmayın kendinizi. Her şey bir gün yoluna giriyor. 

Sağlıcakla kalın. 

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Hayal Fabrikası: Üreten Çocuklar

Pazartesi günü çalışmaya başlayacağım. İşe gidip gelirken yeni, temiz kıyafetler giymek gerekiyor haliyle. Fakat benim yalnızca bir adet pantolonum ve üç adet gömleğim var. İki çift de eski ayakkabım. Gerçekten şaka değil, uzun yıllardır alışveriş yapmıyorum. Dün mecburiyetten büyük bir alışveriş merkezine gittik. Saatlerce gezinmiş olmamıza rağmen ben hiçbir şey alamadım. İçimden gelmiyor, çok sıkılıyorum ve o alışveriş merkezlerinde olup bitene anlam veremiyorum. Biraz bahsedeyim. 

Evimizde bir senedir yemek masası ve giysi dolabı yok. Eski evimiz rutubetli çıkınca eşya alamadık. Bu yaz yeni eve geçince rahatladık. En azından bir yemek masası ve bir giysi dolabı alalım dedik ve önce İkea'ya gittik. Hayatımda ilk kez bu mağazaya gidiyorum ve evimizde bu mağazadan hiçbir eşya yok. Yalnızca iki yataklı kanepemiz, bir çalışma masamız var. Bir sehpada da yemek yiyoruz. Bir buzdolabı ve bir çamaşır makinesi var mecburen. Bunun dışında hiçbir eşyamız yok. Mağaza çok büyük bir yer ve içerisinde çok fazla uyaran var. Benim hemen başım dönmeye başladı ve çıkmak istedim. Çıkmanız da hiç kolay değil çünkü mağazayı zekice bir algı ile oluşturmuşlar. Çıkışa ulaşmanız için muhakkak her bölümden geçmeniz gerekiyor ve dakikalarca dolaşsanız dahi çıkışa bir türlü ulaşamıyorsunuz. Eşyalar tasarım olarak çok şık duruyorlar lakin çok pahalılar. Bunun yanında pek çoğunun da kullanışsız olduğunu düşünüyorum. Memleketteki bu İkea algısını da anlamış değilim. Herkesin evi aynı ve bu eşyalarla dolu. Hiçbir şey almadan geri çıktık ve bir daha gideceğimi de zannetmiyorum. Kendimi Pan'ın Labirenti adlı filmde gibi hissettim. 

Gelelim kıyafetlere. Moda pek çok insan için önemli olabilir. Tabii modanın gelir düzeyi ile yakından bir ilişkisi var ne yazık ki. Giyim mağazalarının bir çoğu yabancı markalardan oluşuyor ve üst düzey gelir grubuna hitap ediyor. Annem terzilikten emekli olduğu için bu sektöre biraz aşinayım. Tekstil sektörü dünyada işçi emeğini en çok sömüren sektörlerin başında gelir. İşçiler çok zor şartlarda çalıştırılır, sosyal hakları yok denecek kadar azdır, sürekli mesaiye bırakılır ve emeklerinin karşılığını alamazlar. Alışveriş merkezlerindeki insan profiline baktığımda ise çok değişken olduğunu görüyorum. İnsanlar resmen alışveriş merkezlerinde yaşıyorlar. Bir ihtiyaç için gelmediği halde oralarda dolanan ve bir şeyler yiyip içen bir sürü insan var. Mağaza girişlerine tıkıştırılmış içi renkli toplarla dolu cam kafeslerde ise anneler sözde çocuklarını eğlendiriyorlar. Düşünsenize, bir çocuğun çocukluğu alışveriş merkezinde top dolu cam kafesin içinde oynayarak geçiyor. Çocuklar büyüdüklerinde ve çocukluk anılarını hatırladıklarında büyük bir hayal kırıklığı yaşamaları işten bile değil. 

Geçtiğimiz yıl öğrencilerime "hayal fabrikası" adında bir proje vermiştim. Proje kapsamında onlara sınırsız bir özgürlük tanıdım. Üretmek istedikleri şeyler nelerdi? Dünyayı daha iyi bir hale getirmek için geri dönüşüm ürünlerinden, çevreye yararlı, patenti kendilerine ait olacak orijinal fikirlerin taslaklarını çıkarmalarını ve bunu birer projeye dönüştürmelerini istedim. Ortaya inanılmaz fikirler çıktı ve biz bu ürünleri okulumuzda sergiledik. Şimdi dönüp baktığımda alışveriş merkezlerinde koşan çocukları gördükçe çok üzülüyorum. Evlatlarınıza bunu yapmayın; aynı kıyafetin beş farklı rengini almaya arzu duymak yerine yeni bir şeyler üretmeye arzu duyan çocuklar yetiştirmeye gayret edin. Zaten eğitim sistemi olarak ülkece hiç iyi bir yere gitmiyoruz. Bari kendi çocuklarınızı bu tüketim çılgınlığının içine sürüklemeyin. 

23 Nisan 2019 Salı

Kitap Okuma Alışkanlığı mı?

Eğitimciler de dahil etrafta sürekli kitap okuma alışkanlığından bahsediliyor. Kitap okumak bir alışkanlık değildir. Kitap okumanın el ve yüz yıkamak ya da diş fırçalamak gibi alışkanlıklarla hiçbir ilişkisi yoktur. Hem öğretmenler hem de veliler sürekli olarak çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak ile meşguller lakin feci yanılıyorlar. Bizim okulumuzda da her hafta bir ders zorunlu kitap okuma saati var. Birincisi; kitap okumak zorunlu bir eyleme dönüştüğünde cezbedici olmaz. İkincisi; çocuk ya da yetişkin kişi kendini iyi hissettiği, zihninin daha berrak olduğu ve kendisinin seçtiği bir zaman diliminde kitap okumalıdır. Üçüncüsü, çocuk okuyacağı kitabı kendisi seçmelidir. Öğretmen, çocuğa uzunca bir kitap listesi sunabilir ve içerisinden istediği kitapları okutabilir. Ülkemizdeki kitap okuma oranlarının bu kadar düşük olmasının en büyük sebepleri yukarıda saydıklarımdır kanımca.

Eğitim hayatım boyunca okumak istediğim kitapların hepsini kendim seçtim. Daha sonra edebi zevklerim değişti ve gelişti. Lise ve üniversite yıllarımda okuduğum kitaplarla şimdiki okuduklarım arasında dünyalar kadar fark var. Çünkü kendi kitap yolculuğumu özgürce sürdürüyorum. O dönemler ailem bana zorla kitap okuttursaydı; hem bir birey olarak hem de bir okur olarak çok az yol alabilirdim. 

Elbette burada kitapların çocuklara uygun olup olmaması durumu var. Bu konuda ebeveyn olarak tereddütleriniz varsa öğretmenlerden yardım alın. Ha, öğretmenlerin de çoğu kitap okumuyor ve kitap tavsiyesi veremeyecek kadar vasatlar bu da sektörden edindiğim bir tecrübe. Okulunuzdaki öğretmenleri iyi gözlemleyin; ille de türkçe ya da edebiyat öğretmeni olmak zorunda değil danışacağınız kişi. Farklı branşlarda olup; hitabeti, diksiyonu düzgün olan ve okuma zevki olan öğretmenler tek tük de olsa illa ki vardır. Onlardan yardım isteyebilirsiniz. Benim altıncı sınıfa giden ve komünist manifestoyu okumaya çalışan öğrencilerim de oldu. Çocuğunuzun düşünme düzeyi yaşıtlarından daha öndeyse onlara seçimleri konusunda engel olmayın. Bırakın yaparak ve yaşayarak öğrensinler. 

Ortaokul çağındaki çocuklar daha çok fantastik eserlere meraklılar. O yaştaki çocukların dünyası daha büyülü, daha renkli. Haliyle onları cezbeden kitaplar da farklı dünyalara ait. Bol bol fantastik okumak konusunda hiçbir sıkıntı görmüyorum. İlerleyen yıllarda okuma zevkleri oturmaya başlayacaktır. İyi bir okur olmak isteyen çocuk, zaten sizi ya da bir başkasını örnek almadan kendi kitap okuma zevkini oluşturacaktır. Burada velileri olarak iyi yayınlardan ve iyi çevirilerden çıkan dünya klasiklerini çocuklarınıza tavsiye etmeye başlayabilirsiniz. O ilgisini oluşturduğu dönemde sizin de onunla ilgilenmeniz, birlikte kitapçıya gidip kitap seçmeniz faydalı olacaktır. Böylece aile içerisinde de ortak bir kitap okuma zevki oluşturabilir, hatta kitapları aile bireyleri arasında dönüşümlü olarak okuyup tartışabilirsiniz. Örneğin liseye giden çocuğunuz Suç ve Ceza'nın tam metnini okuyabilir. Sonra evin içerisinde anne ve baba da okuyabilir. Bir akşam yemek masanızın etrafına toplanıp yarım saat kadar kitap üzerine analizler, konuşmalar yapabilirsiniz. Sadece yarım saat ile hem çocuğunuza olan ilginizi hem de ortak okuma zevkinizi geliştirebilirsiniz. 

Velilerimin çoğuna bunu söylüyorum lakin uygulayan tek velim dahi yok. Hayat şartları çok ağır, anne ve babalar çalıştıkları için çok yorgunlar biliyorum. Lakin haftada bir gün yarım saat ayırmanız da çok zor olmasa gerek. 

Çocukları, serbest bıraktığınız ölçüde kontrol edebilirsiniz. Zaten belirli kuralları olan ve bu kurallara riayet eden bir aileyseniz çocuğunuz serbest kaldığında da aklına zararlı şeyler yapmak ya da zararlı alışkanlıklar edinmek gelmeyecektir. Fakat hem çocuğa hem de aileye koyduğunuz kurallar ara ara ya da sürekli olarak değişiyorsa ve uygulanmıyorsa, çocuk kuralların anlamsızlığını hemen fark edecek ve onlara riayet etmeyecektir. Aile içinde ve çocuk üzerinde ne kadar tutarlı olursanız çocuğunuz o kadar iyi yetişecektir. Bu işin başka da bir büyüsü yok.

22 Aralık 2018 Cumartesi

Okul II

Önceki yazımda eğitim sistemi ve okullu toplum üzerine birkaç kelam etmiştim. Kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Bir de madalyonun görünmeyen yüzüne bakalım birlikte. 

Özel okullarda erken kayıt dönemi vardır. Aralık ayında başlar, bir sene sonrasının kayıtları alınmaya başlanır. Öğretmenleri, velileri aramaya zorlarlar bu süreçte. Öğretmenler tüm işlerini güçlerini bir kenara bırakıp velilerini okula davet ederler. Veliye akademik bilgi aktarımı yapılır sözde ama kocaman bir yalandır. Amaç veliyi okula çekmek ve erken kayıt için velinin aklına girmektir. Eğer sizin sınıfınızdan çok kayıt olmazsa durumunuz tehlikededir, müdür psikolojik baskı uygular. En çok kayıt alan öğretmenlere küçük altın takılır. Şaka değil! Herkesin içinde takılır. Eğitim öğretim ödeneğini ödemeyen ve cebe indiren okul sizi küçük altınla uyutur, yerseniz! Tüm işi akademik yetkinlik ve performans olan öğretmen veliye kayıt ve ücret bilgisi verirken yerin dibine girer, yüzü kızarır, kendini kampanyalı buzdolabı satar gibi hisseder. Tüm motivasyonunuz kırılır, şakşakçı öğretmenler kıyasıya birbiri ile rekabet eder. Amaçları en yüksek kayıt oranına sahip olmak ve seneye de sözleşme imzalamaktır. Küçük altınla kendilerini pek mutlu hissederler, akılları buna yeter. Evlenecektir ve ütü parası çıkmıştır, çok kayıt aldı diye mükemmel eğitimci olur bir anda. Yerseniz!

Müdür ikide bir toplantı yapar. Geç saatlerde çıkarır sizi toplantıdan, abuk subuk şeylerden bahseder ve size bağırıp durur. Yetersiz olduğunuzu, zayıf olduğunuzu söyler tüm öğretmenlerin içinde. Çünkü kendisi dünyanın en mühim insanıdır. Atomu parçalamış ve pi sayısı gününde kurabiye yapmıştır. Okulun rehber öğretmeni ise felsefe mezunudur, velilere psikolojik danışman diye yutturulur. Genelde hep yeni mezun öğretmen alınır fakat velilere en genç öğretmenin bile en az beş yıllık deneyimi olduğu söylenir. Öğretmen de bu yalanı söylemek zorunda kalır. İdareciler genelde İngilizce bilmez haliyle eğitim ile ilgili yabancı kaynaklara erişimleri yoktur ama sorsanız beş dil falan bilirler. Okula alınacak yabancı dil öğretmenleri ile mülakat yapamazlar. 

Bir sürü proje, etkinlik yaparsınız ama kimse teşekkür etmez. En çok kayıt alan öğretmene ise her yerde teşekkür edilir, yanaklarına öpücükler kondurulur. Siz de ben burada ne arıyorum diye düşünüp durursunuz. 

Yaptığınız her bir etkinlikte sürekli çocukların videolarını ve fotoğraflarını çekmenizi isterler. Bunları sosyal medyada paylaşmaya zorlarlar sizi. Patronların hesaplarını da ekleyip yağ çekmenizi ve reklam yapmanızı dikte ederler (Hiçbir şekilde sosyal medya kullanmıyorum, kullanmayacağım da). Öyle hale gelirsiniz ki ders esnasında yaptığınız etkinliğin keyfine varamazsınız fotoğraf ve video çekmekten. 

Sizinle asla "siz" diye konuşmazlar. İsminizi dahi söylemezler ve sen diye hitap ederler. Veli olumsuz bir geri bildirim verirse yalan yanlış, direkt sizi azarlarlar. Çünkü siz önemli değilsinizdir, öğretmenin biri gider bir gelir. Ama veli kocaman bir velinimettir, müşteridir. Para kapısıdır. Patronlarınız çıkıp habire "biz ticari bir okul değiliz" deyip durur. Ama her sene başka şube açarlar, neredeyse öğretmeni asgari ücretle çalıştırırlar. Ticaret paçalarından akar. Yerseniz! 

Etrafınızdaki tüm öğretmenlerin sisteme ayak uydurduğunu ve korktuğunu görürsünüz. Sizi de etkilemeye çalışırlar, enerjiniz tamamen düşer. Her gün bu işi bırakmaktan bahsederler lakin müdür toplantı yaptığında onu yerlere göklere sığdıramazlar. Ulan, zaten aldığınız maaş ülkede az çok herkesin alabildiği bir maaş, bari karakterli olun deyip durursunuz içinizden. Aptal aptal gülümsersiniz her toplantı günü. 

Sizi sürekli sistemin dışına itmeye çalışırlar. Deneyimleriniz, mezun olduğunuz okullar, kariyeriniz idarecilerden daha iyidir lakin onların baskısı altında ezilirsiniz. Çünkü sizin oralara gelmeniz mümkün değildir, çünkü emeğiniz beş para etmez. Ancak tanıdıklarınız paranıza değer katar. Bir cacık anlamazsınız, en sonunda duyarsızlaşırsınız. Kendinizi en çok ders anlatırken, sınıf içerisinde mutlu hissedersiniz. Bir oraya karışamazlar, sizin sınıf içerisinde ne yaptığınızı bilmezler bilmek de istemezler. 

Çocuklara gün içerisinde dağıtılan beslenmelerden size vermezler. Ama siz sınıfınızın başında oturur ve çocukların beslenmelerini bitirmelerini beklersiniz. Çocuklar, "öğretmenim siz neden yemiyorsunuz" diye sorarlar haliyle, kızarıp cevap veremezsiniz. 

Ülke böyle arkadaşlar, özel okul sistemi aha da iki yazıda anlattığım gibi. Nereye gidip ne yapacaksınız! Nasıl bir ülke olduğumuzun analizini şu iki yazı ile çok rahat yapabilirsiniz. Sonra bu çocuklar büyüyor ve bu çocuklar hiçbir şey öğrenemiyor. Hiçbir şey öğrenmeden yaşamaya ve mesleklerini icra etmeye başlıyorlar. Eğitimli kitlenin de hali ortada. 

Sonra iyi kötü çalış, bu ülke için bir şey üreteme hep tüket. Evlen, ev ve araba al, çocuk yap sonra sigortalarını, primlerini bilmem neyini tamamla sonra da emekli ol. Ölmeden yiyebilirsen! 

19 Aralık 2018 Çarşamba

Okul

Okullu bir toplum yapısına sahibiz. Okulla birlikte kapitalizmi içselleştiren ve bunun sonucunda eğitimi ve bilgiyi meta haline getiren bir toplumuz. Eğitimin kalitesi ve niteliği bu coğrafyada hiç düzelmedi, düzelmeyecek de. Bunu bir öğretmen olarak söylüyorum. 

Bazı sabahlar ayaklarım geri geri gidiyor, işime gitmek istemiyorum. Bunun moral ya da motivasyonla veyahut tembellikle hiçbir alakası yok. Bilakis, sorumluluk sahibi ve çalışkan, üretken bir öğretmen olduğumu düşünüyorum. Peki bunun anlamı ne? 

Öğrenciler günümüz okullarında hiçbir şey kazanamıyor. Bunun sebebi ise klasik okullu toplumların günümüz çocuklarının çağını yakalayamaması. Okullu topluma inancımı tümden yitirdim. Beton binalarda, toprağı, ağacı olmayan yığınların içlerinde çocuklar günde dokuz ders saati geçiriyor. Anne ve babalar sabah işlerine gidip para kazanacaklar. Peki çocuklarına ne olacak? Bebek diyebileceğimiz çocuklar anne ve babalarının işe gittikleri saatlerde okula gidecek, çünkü okulda onlara bakan bu arada onlara bir şeyler de öğreten birileri var (öğretimin içi çok boş) aynı zamanda okul güvenli. Ders saatleri anne ve babaların işten çıkış saatlerine kadar uzatılmalı, çocuk saatlerce o tahta sıralarda oturmalı. Sonra anne ve baba çocuğunu almalı. Bu sistem çok net böyle işliyor. Veli özel okula para veriyor, personel ve öğretmen o para ile kazancını sağlıyor. Sonra bu personel ve öğretmen evlenip çocuk sahibi olunca çocuğunu bu okullara gönderiyor. Yani kazan kazan sistemi, kapitalist bir döngü. Üzülerek söylüyorum ki bugün çocuklarınızı gönderip milyarlarca para döktüğünüz özel okulların hepsi ticari. Sizin çocuğunuzu düşünen kimse yok, düşük ücretlerle çalışan öğretmenler kendilerini zor düşünüyorlar. İş kaygısı, devlete atanmak için verilen mücadele, aileyi geçindirme zorunluluğu derken sizin çocuğunuzu düşünecek vakti ve hali kalmıyor öğretmenin.

Bir diğeri ise öğretmen değer görmüyor, özel okullar hangi öğretmen en düşük maaşla çalışacaksa o öğretmeni işe alıyor. Yaptığınız yüksek lisansın ya da deneyimin birkaç üst düzey okul hariç hiçbir önemi yok. İsterseniz uzaya çıkmış bir öğretmen olun. Öğretmenlerin sosyal hakları yok (özel okulların çoğu eğitim öğretim ödeneğini bile ödemiyor) dinlenme süreleri çok kısıtlı ve haftanın altı günü çalışıyorlar. Kalan vaktinde öğretmenin kendini geliştirebileceği, bilgi ve kültür birikimini artırabileceği imkanlar yok. Haftada bir sabah uykusu uyuyabilen öğretmen, üzerine maddi imkansızlıklar eklendikçe kitaba bile verecek parayı ve zamanı zor buluyor. Kendini geliştiremeyen ve güncel tutamayan öğretmen çocuklarınıza hiçbir şey öğretemez. 

Thomas Bernhard, dünyadaki en aşağılık mesleklerden birinin öğretmenlik olduğunu söyler. Her gün çocukların hayallerini çalan, onlara başarılı olamazlar ve diploma alamazlarsa bir hiç olduklarını hatırlatan bir sistemin ürünü olarak bakar öğretmenlere. Haksız da sayılmaz, çünkü çocuğun başarısı çok görecelidir. Akademik başarısı olmayan çocuk aptal değildir, siz gönderdiğiniz özel okullarda çocuklarınıza bireysel öğretim yapıldığını ve onlarla özel olarak ilgilenildiğini düşünürsünüz ama durum hiç de öyle değildir. İçi boş ve niteliksiz bir eğitim veriliyor, eğitimi baştan ayağa formal değil informal olarak görüyorum. Her kafadan bir ses çıkıyor, niteliksiz idareciler tanıdık vasıtasıyla öğretmen ve idareci alımı yapıyor. Bir bakmışsınız özel okul patronunun tanıdığı bilmem kim iki üç yıllık deneyimle başınıza müdür yardımcısı olmuş. Eğitimin patronu mu olur? Akademik süreçten daha ziyade öğretmen evrak işi yapar, hiç bitmeyen saçma sapan prosedür ile uğraşırken öğretmen yeni öğretim metotları geliştiremez ve uygulayamaz. Haftanın iki üç günü nöbet tutar, tüm gününü ayakta geçirmekten hiçbir iş yapamaz hale gelir. 

Bir çocuğum olsa asla özel okula göndermezdim. Bazen bu işi bırakmayı düşünüyorum çünkü hiçbir şekilde değer görmüyorum. Sıradan, düz herhangi bir iş yapsam da benzer bir maaş alacağım. O zaman niçin bu kadar mücadele ediyorum diyorum. Fakat başkaca bildiğim bir iş yok, haliyle işsiz kalmaktan korkuyorum. Nihayetinde yaşıyorum ve ne yazık ki yaşamak için çalışmak zorundayım. 

Bir diğer sorun ise ülkede herkesin rahatlıkla öğretmen olabilmesi. Açık öğretim fakültesinde edebiyat ve tarih okuyup üzerine de paranızla formasyon alırsanız çok rahat öğretmen olabilirsiniz. Peki açık öğretim bitiren ve öğretmen olan bir kişinin niteliğini kim sorguluyor? Bu öğretmenler çocuğunuza ne kadar nitelikli bir eğitim verebilir? Öğretmenlerin çok büyük bir kısmı üstün yeteneklere ve üstün bir zekaya, bilgi birikimine sahip değil. Formasyon dediğimiz pedagojik bilginin adı bile geçmiyor okullarda. Ülkenin parlak zihinleri öğretmenliği meslek olarak tercih etmiyor ki. Şimdiki aklım olsa ben de tercih etmezdim, bir de üzerine marifet gibi yüksek lisans yaptım bu alanda. 

Daha söylenecek o kadar çok şey var ki, başka bir yazıda da eğitimin felsefi boyutunu ele almak ve tartışmak istiyorum. Ve son olarak şunu söylemek istiyorum ki kendimi bu meslekten emekli olmuş bir şekilde hayal edemiyorum. Her geçen gün yorgunluk her geçen gün bıkkınlık ve umutsuzluk.

2 Mart 2018 Cuma

İtiraz Edebilmeyi Öğrenmek

Son bir haftadır çalıştığım okulda gerilimli bir hava var. Elbette bu gerilimin sebeplerinden biri de benim. Üç yıldır herkesi ve eğitim ortamının işleyişini anlayışla karşılamaya çalışıyorum. Ciddi bir emek veriyorum kendimce, uykusuz kaldığım pek çok gün oluyor. Bunun yanında bugüne değin hiçbir çalışma arkadaşımı kırıp incitmişliğim yok. Fakat işleyiş ile ilgili kendi fikirlerimi söylemeye başladığımdan beri tepki çekiyorum. İnsanların sevgileri itaatiniz ile doğru orantılı olarak değişiyor. Yani itiraz etmeden çalışmaya devam ederseniz sizden iyisi yok, biraz sesiniz çıkmaya başladığında ise gerilim yaratmakla suçlanıyorsunuz. Oysa kendi fikirlerimi söyleyebilmek, çalıştığım ortam adına en doğal hakkım. İş yerlerinde idareciler tarafından çalışanlara daha fazla özgürlük alanı verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Esasen bu, birilerinin vermek zorunda olduğu bir şey de olmamalı. Doğal olarak bu özgürlük alanı olmalı zaten. Yoksa başarıdan ve üretimden bahsedemiyoruz ne yazık ki. 

Bir "eğitimci" olarak söylemek istediğim bazı şeyler var, itiraz edebilmeyi öğrenmek konusunda. Eğitimci tanımını bilerek tırnak içine aldım, ne yazık ki günümüzde herkes eğitimci, herkes bir şekilde öğretmen oluyor. Bunların dışında tek tip bir eğitim anlayışından bahsetmek oldukça yersiz. Her çocuğun özel, kendine özgü olduğunu düşündüğümüzde ülke olarak ne yazık ki uzun yıllardır tek tip eğitim ile başarılı olamıyoruz. Çocukların öğretmenlerinin fikirlerini, bilgilerinin hepsini doğrudan kabul etmesi hatalı. Çocuklarımızda ve genel olarak insanlarımızda itiraz edebilme yetisi yok. Bunun altında bazı kaygıların yattığını düşünüyorum. Örneğin, iş kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Not kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Ve buna benzer pek çok kaygı örnek verilebilir.  

İtiraz etmekten kastım her şeye itiraz etmek değil. İtirazın bir gerekçesi olmalı, çocuklar özgürce, uygun ortam ve koşullarda yine uygun üsluplarda fikirlerini beyan edebilmeliler. Aynı şekilde yetişkinler de öyle. Önemli olan ortak bir noktada da buluşmak değil. Kimse ile, çocuklar ile de ortak bir noktada buluşmak zorunda değiliz. Yalnızca birbirimizden farklı fikirlerimizin olduğunu kanıksamalıyız. İletişim de burada başlamıyor mu zaten? 

Eğitim sisteminde yapılandırmacı yaklaşımdan bolca bahsederiz. Tezimi yazarken de bahsetmiştim. Bunun yanında eleştirel düşünce de bizim olmazsa olmazımızdır. Lakin bunların hepsi müfredatlara sıkışıp kalmış enstantaneler. 

Her "şu şöyledir" diyenin dediğini onaylamak ve yapmak durumunda değiliz. İtiraz ettiğiniz takdirde kendi fikirlerinizi beyan etmiş oluyorsunuz. Üstelik benim eğitim anlayışım, eğitime bakış açım herkes gibi olmayabilir. 

Anne babalar çocuklarını yetiştirirken, öğretmenler de çocukları eğitirken "itiraz edebilme" kısmına dikkat etmeliler kanımca. Yıllar yıllar geçmiş olduğu halde üretebildiğimiz, geleceğimiz olarak baktığımız nesil yani bizler ortadayız. O zaman bir yerlerde yanlış bir şeyler var öyle değil mi? 

5 Eylül 2017 Salı

Yeni Bir Sene

Uzun bir yaz tatili ve bayram tatili derken biz öğretmenlerin seneyi açma vakti geldi. Bugün çalışmaya başlıyoruz. Herkes için iyi bir yıl olur umarım. 

Bu sene benim için çok verimli geçti. Pek çok yeri gezdim. Baştan sona bir Güneydoğu Anadolu turu yaptım. Sırada Doğu Anadolu var. Didim'in de pek çok tarihi ve yazlık yerini gördüm. Bir de Trakya Bölgesi turu yaptım. İlk kez bir yazı bu kadar dolu dolu geçirdim. 

Sevdiğim birkaç yazarın külliyatlarını bitirdim. Epey okudum, aynı zamanda pek çok öykü yazabildim. Yaz sıcaklarını hiç sevmem buna rağmen epey keyif ve verim alabildim. Geniş çaplı bir öykü yarışmasına katıldım, bir de dergilere öykülerimi göndermeye başladım. Sanki ufaktan bir maceraya atılıyor gibiyim. Güzel bir ilerleme olur umarım. 

Bu seneye dair çeşitli planlarım var. Kendimi yormadan duramıyorum. Yüksek lisans eğitimim bitti malum. Bu sene de dil eğitimine yoğunlaşmak niyetindeyim. Yine alan okumalarıma ve çok sevdiğim edebiyat ile ilgili bir şeyler yapmaya devam edeceğim. 

Sene sonunda bazı riskler almak zorunda kalabilirim. Tam net ifade etmeyeceğim lakin ilk kez kendimi bu kadar sakin ve güvenli hissediyorum. Hayatımda yapacağım değişiklikler beni çok tedirgin eder genelde. Çok zor alışır ve adapte olurum her şeye. Fakat bu sefer üzerimde bir dinginlik ve kendine güven var. 25 yaşın son demlerini yaşıyorum, belki de ondandır. İnsan yaş aldıkça sadeleşiyor sanırım. Daha az renk, daha az insan ve daha az gürültü. 

Güzel bir yıl olsun hepimiz için. 

20 Haziran 2017 Salı

Jacgues Ranciere: Cahil Hoca (Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders)


cahil hoca ile ilgili görsel sonucu
Son dönemde okuduğum en iyi kitaptan bahsetmek istiyorum biraz. Yazar Jacgues Ranciere, Cezayir doğumlu bir filozof. Cahil Hoca ise eğitim felsefesinden siyaset felsefesine uzanan dopdolu bir kitap. Yayınevi ise Metis.

Eser, Fransız edebiyatı okutmanı Joseph Jacotot'un başından geçen bir zihinsel serüven ile başlıyor. Jacotot'un alışılmadık yöntemi ile -belki de yöntemsizliği demek daha doğru olur- öğrenciler Fransızca konuşmayı ve yazmayı kendisinin yardımı olmaksızın öğreniyorlar, üstelik ellerinde olan tek kitap ile: Fenelon'dan Telemak. Jacotot, bu süreçte öğrencileri Telemak ve öğrenme azimleri ile baş başa bırakıyor. 

"Olgu karşısında duruyordu işte: Açıklayan bir hoca olmaksızın, kendi başlarına öğrenmişlerdi. Bir kere olmuş olan her zaman için mümkündür." 

Ranciere, aslında toplumun temelindeki zeka eşitsizliği hiyerarşisini yerle bir ediyor. Zekaların eşitliğine inanıyor ve buradan yola çıkarak özgürleştiren hoca ve açıklayanın düzeni arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Bir açıklayan yani bir öğretmen olmadan öğrenmek mümkün mü? Ranciere bu soruya evet cevabını veriyor ve felsefesini bunun üzerine temellendiriyor. Bir yandan da bu durumun toplumsal altyapılarını sorguluyor. 

Özellikle öğretmenlerin okuması gereken hatta eğitim felsefesi derslerinde kitap olarak okutulması gereken çok boyutlu bir eser. Bunun yanında çocuk yetiştiren ebeveynlerin de alıp okumasını tavsiye edebilirim. Kitapta "Eşitlerin Aklı" adlı bölümü okumakta ve anlamakta güçlük çekebilirsiniz, bu sizi yıldırmasın. Sakin sakin ve tekrar ede ede okuyabilirsiniz. Özellikle birinci bölüm olan "Zihinsel Bir Serüven"i okurken çok şaşıracaksınız. 

İlk bölümü okuduktan sonra kendime şu soruyu yönelttim: "Tıpkı Jacotot'un yaptığı gibi, sen de kendi kendine bir yabancı dil öğrenebilirsin hatta her şeyi öğrenebilirsin!" Bol özümsemeli okumalar diliyorum. 

31 Mart 2017 Cuma

Engin Geçtan: Rastgele Ben













Birkaç yazı önce Engin Geçtan'dan ve Zamane adlı kitabından bahsetmiştim. Yine bir Metis Yayınevi ziyareti sonrası aldığım ve okuyup bitirdiğim Rastgele Ben adlı Engin Geçtan kitabından bahsetmek istiyorum. 

Rastgele Ben için Engin Geçtan'ın hayatının bir panaroması diyebilirim. Naçizane tavsiyem kendisinin diğer kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı alıp okumanız. Okurken oldukça keyif aldım. Kitap bir anlatı niteliğinde. İçerisinde dört bölüm var: Bir Zamanlar Amerika'da, Dipsiz Kuyuda Yolculuk, La Turchia piu bella ve Matriks ya da Apocalypse Now.

Kitaptaki en uzun bölüm Dipsiz Kuyuda Yolculuk. Bu bölümde Engin Geçtan psikiyatri ile ilgili bilgi birikiminden anekdotlar paylaşıyor. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz dünya ile ilgili çeşitli tespitlerde bulunuyor. Ben, Bir Zamanlar Amerika'da bölümünü çok sevdim. Geçtan'ın Amerika hakkındaki izlenimleri ve anıları keyifli, kayda değer. Bazı tespitlerinin yıllar geçmiş olmasına rağmen hala geçerliliğini koruyor olması da oldukça dikkat çekici. 

Su gibi bir kitaptı. Geçtan'ın onca eserini okuduktan sonra onu daha yakından tanımak beni çok mutlu etti. Zaten çalışma masamın en güzel yerinde duruyor tüm kitapları. Geçtan'ın anılarını okumak size de keyif verecektir diye düşünüyorum. 

14 Ekim 2015 Çarşamba

Çiğdem Odabaşı: Eğitimciler ve Kütüphaneciler İçin Yaratıcı Okuma Atölyesi

Bir önceki yazıda, İçimizdeki Şeytan'dan bir bölüm paylaşınca değinmeden geçmek istemedim. Çiğdem Odabaşı uzun süredir kaliteli atölyeler yürütüyor. Bu sene Caddebostan Kültür Merkezinde gerçekleştirilen atölyelerden birine ben de katıldım. Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan adlı romanını, bir buçuk saatlik bir zaman diliminde, Çiğdem Odabaşı yönetiminde farklı bir şekilde okuduk. Toplamda on kişi kadardık ve güzel bir atmosfer vardı. Ben romanı okumadan katıldım lakin romanı okuyup gelenlerin sayısı da epey fazlaydı. Yaratıcı bir bakış açısı ile nasıl kitap okunur? İşte tam da bu sorunun cevabını alıyorsunuz.

Çiğdem Odabaşı bu konuda oldukça yetenekli. Tanımadığım bir sürü insan ile iletişim kurdum ve aynı zamanda Sabahattin Ali'nin izini sürdüm. Kütüphaneciler ve eğitimciler için düzenlenen bu atölyeye katılmanızı tavsiye ederim. 

Atölyeler, Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Kütüphanesinde yapılıyor. Eğitimci ise; bahsettiğim üzere Çiğdem Odabaşı. 

24 Ekim'de ise Cemal Süreya'nın Sevda Sözleri ele alınacak. Saat 13:30-15:00 arası gerçekleşecek etkinliği kaçırmamanızı diliyorum. Ayrıntılı programa Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın sitesinden ulaşmanız mümkün. İyi okumalar. 

1 Kasım 2014 Cumartesi

Anadil

Dün, okul merdivenlerinden çıkarken iki tane beşinci sınıf öğrencisi ile karşılaştım.Biri, diğerine özel bir şeyler söylüyordu. Ben de duyunca, bana da söyleyin ne imiş o özel şey bakalım dedim. Önce ık mık etti sonra da dedi ki, hocam ben annemle Arapça konuşuyorum onu söylemiştim arkadaşıma sır olarak dedi. Hataylı mısın sen diye sorunca kocaman sırıtarak evet dedi. Ben de ne güzel dedim, bir dil daha biliyorsun ve bir kültüre daha aşinasın. Bunun bir sır olarak kalmasına gerek yok ama illa da kimse bilmesin istiyorsan söz aramızda dedim. Diğeri ise ben de Diyarbakırlıyım hocam diye atıldı hemen. Ben de Kürtçe ismini sordum cevap verdi sonra da o bana sordu ben cevap verdim. Hocam siz nerelisiniz diye sordu hemen. Ama gözlerindeki ışığı anlatmam mümkün değil. Sanki kendi canından, kendi topraklarından birine rastlamış gibiydi. Güneş doğdu bir anda gözlerine. Ben Doğu Anadolulu değilim ama Doğu'da bir süre öğretmenlik yaptım dedim. Çok sevindi, ben gidene kadar dönüp dönüp bana baktı. 

İşte bu yüzden anadilde eğitim diyorum. Bu yüzden herkes anadilinde eğitim görmeli diyorum. İşte bu yüzden bu çocukların en doğal hakları kendi dillerinde eğitim görmek, diledikleri gibi konuşabilmek.