bir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2023 Çarşamba

Zorlu Bir Yolculuğun Başlangıcı

Son yazımdan beri hayatımda pek çok değişiklik oldu. Bugün gücümü toplayıp bir şeyler yazmak istedim. Yaklaşık iki buçuk aydır vücudumda tuhaf belirtiler eşliğinde yaşıyorum. 14 Ağustos günü panik atak olduğunu düşündüğüm bir atak geçirdiğimden bahsetmiştim. Akabinde bacaklarımda kırmızı kaşıntılı döküntüler oluştu. Birkaç gün içinde geçti. Doktora gitmeyi hiç sevmediğim için ciddiye almadım. Bir müddet sonra bacaklarımda uyuşma, elektriklenme ve karıncalanma tarzında bazı belirtiler oluştu. Bir yere vurdum ya da bir şekilde uzun süre ayakta kalmanın etkisi diye düşündüm. Ardından bu uyuşmalar ellerime, boynuma, yüzüme ve çeneme derken en nihayetinde başıma geçti. 24 saat boyunca asla geçmeyen bir baş uyuşukluğu, mengene ile iki yandan sıkıyorlarmış hissi derken iki gün önce öleceğimi sandım. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya ve tüm vücudum bir anda uyuşmaya başladı. Doktora gidip uzun bir muayeneden geçtim. Yapılan tetkikler sonucunda fiziksel ya da nörolojik bir sorunumun olmadığını, yaşadığım durumun tamamen psikolojik olduğunu öğrendim. 

Tedaviye başladık, hayatımda ilk kez bir antidepresan kullandım bugün. Ve altı ay boyunca sürecek bir tedaviye adım attım. Şu an hala kafamda şiddetli bir uyuşukluk var ve işten eve döndükten sonra hiçbir şey yapamıyorum. Şu satırları bile çok zor yazıyorum. Vücudumdaki etkilerini bir şekilde tolere edebiliyorum ama başımdakini edemiyorum. Şu an için tek isteğim başımdaki uyuşuklukların bir an evvel son bulması. 

Neden böyle oldu diye sorgulamadım elbette. Yıllardır verdiğim hayat mücadelesi, kaygı, hassas yapım, bu sene yeni başladığım bölüm başkanlığı görevi gibi pek çok stres etmeni birleşince sonunda bir yerden patlak verecekti. Oysa bu sene kişisel hayatıma daha fazla önem verdiğim bir yıl planlamıştım kendim için, 13 Ekim'de 32. yaşıma girmişken yapmayı planladığım şeyler vardı. İyi olmak, iyi hissetmek için kendimce çaba harcıyordum. Vücudum bu şekilde tepki verince gerçekten öleceğimi hissettim. Çok farklı bir deneyimmiş, bir süredir tamamen kafam uyuşuk şekilde hayata devam etmek beni çok zorluyor. Gün içinde biraz daha hafiflese de akşam saatlerinde inanılmaz artıyor. 

Bir araştırma yapıyorum, en yakın zamanda bir terapi desteği de almaya karar verdim. Antidepresan tedavisinin yanında bir de gerçek anlamda, ilk kez bir terapi desteği almak istiyorum. Çoğu şeyle tek başıma mücadele edebiliyordum, artık vücudum buna izin vermiyor. Keşke her şey daha farklı olsaydı, keşke bu yaşıma kadar bunca mücadele vermek zorunda olmasaydım. Doktora sorduğum ilk soru, psikolojimizin vücudumuzu nasıl bu hale getirebiliyor olduğuydu. Gerçekten inanılmaz. Yaklaşık bir saat on beş dakika kadar süre ayırdı bana doktor. Uzun uzun konuştuk, tedavinin iyi geleceğini ve uyuşmaların geçeceğini söyledi. Buna dair çok fazla endişem var, şu an için her şeyi bir kenara bıraktım yalnızca eski halime geri dönmek istiyorum. Başımın, vücudumun kuş gibi hafif olduğu zamanlara... Depresyon, panik atak, anksiyete bozukluğu... Belki de hayatımın en güzel dönemlerinde bana misafir olarak gelen bu rahatsızlıkların kalıcı olmasını istemiyorum, keşke yalnızca birer his olarak kalsalar, ona bile razıyım ama verdiği inanılmaz acılar dayanılır gibi değil.

Umarım iyi olacağım, daha iyi olacağım. 

10 Eylül 2023 Pazar

Belki de Yeni Bir Başlangıç

Bir önceki yazımda, eski sevgilimin yeniden beni görmek istediğinden bahsetmiş ve bir kararsızlık sürecinde olduğuma değinmiştim. Biz görüştük, dün sabah bir araya geldik ve uzun saatler boyunca sohbet ettik. Negatif duygularla gitmedim fakat pozitif duygular içinde de değildim. Tamamen nötr kalarak, açıklama yapmasına izin vererek dinledim. Yargılamadım, hesap sormadım, kırıcı herhangi bir söz söylemedim. Buraya kadar her şey makuldü. 

Fakat aralıklarla hafif de olsa kalbimin çarptığını hissettim, bunu söylemesi zor olsa da onu yeniden görmek mutlu etti sanırım beni. Eve döndüğümüzde bir süre daha konuştuk, o da aynı mutluluk içerisinde olduğunu ifade etti. 

Onunla buluşmadan 1 saat önce kararlaştırdığımız yerdeydim. Genelde hemen her türlü buluşmada bunu yaparım. Buluşacağım kişi ya da herhangi bir randevu saati fark etmeksizin, muhakkak çok öncesinde giderim. Kendimi ve zihnimi dinlerim, bir kahve içer, kitapçıları dolaşır ve sokaklarda yürürüm. Onu beklerken bir kitapçıya girdim. Yıllar evvel ona Füruzan'ın "Parasız Yatılı" isimli öykü kitabını almıştım. Yıllar sonra Füruzan yeni bir öykü kitabı daha çıkardı, ismi "Akim Sevgilim". Bu sefer de anlamlı olacağını düşünerek onu almak istedim ama girdiğim kitapçıda yoktu. Raflar arasında dolaşırken Yalçın Tosun'un "Dokunma Dersleri" isimli öykü kitabını gördüm, severek okumuştum daha evvel. Hemen alıp bir hediye paketi yaptırdım. Ve bir kafeye oturarak kendimle muhasebe yaptım. 

Geldiğinde kitabı hediye ettim. Artık buna tesadüf mü denir yoksa adı başka bir şey midir bilemiyorum ama o da bana Yalçın Tosun'un "Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler" şeyler isimli öykü kitabını almış. Bu duruma hem sevindik hem de çok şaşırdık. Sonrasında uzunca yürüdük ve ardından bir akşam yemeği yedik. Yolu üzerinde olmamasına rağmen beni metro durağına kadar geçirmek istedi. 

Sanırım bu sefer önünü arkasını düşünmeden, sorgulamadan, sürekli sorular sormadan olağan akışına bırakacağım. Olumlu ya da olumsuz, güvenli ya da güvensiz, doğru ya da yanlış... Bundan sonra neler olur, neye yöne gideriz, nasıl savrulur ve değişir, gelişiriz bilemiyorum ama ilk kez bu sefer bunları sormadan, sorgulamadan akışında ilerleyeceğim. Hayat bu, ne göstereceğini hiç bilmiyoruz ve artık bu duruma kaniyim. Belki de yeni bir başlangıçtır bunun adı...

14 Ağustos 2023 Pazartesi

Tuhaf Bir Sabah

Bu sabah erken uyandık, kahvaltı yaptık. Seminer dönemi başlamadan önce biraz alışveriş yapmamız gerekiyordu. Kahvaltıdan sonra önce annemin ilaçlarını yazdırmaya, sonrasında da alışverişe gitmeye karar verdik. Giyim kuşama pek düşkün biri değilim. Üzerimdeki şeyler giyilmez hale gelene kadar giyerim, çok az kıyafet alışverişi yaparım. Çalışmaya başlayacak olmam nedeni ile birkaç elzem eşyaya ihtiyacım vardı. Sabah olumsuz hiçbir şey olmadı ama içimde bir sıkıntı ile uyandım. Kahvaltıdan sonra annem hazırlanmaya başlamıştı, ben de yatağımda oturmuş müzik dinliyordum. Onun hazırlanması bittikten sonra ben de hazırlanacaktım. Bir anda tarif edemeyeceğim bir baskı hissettim vücudumda. Titremeye ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Hemen annemi çağırdım, bir süre onun omzunda ağlamaya devam ettim. Sanki kötü bir şey olacakmış gibi bir his vardı içimde, çok ağır bir his. Bunu nasıl tarif etsem bilemiyorum. Sanki beni boğuyorlarmış gibi. Bir şeyler çok ağır gelmiş gibi. Kendime geldiğimde yarım saate yakın bir zaman geçmişti. Biraz derin nefes aldım, su içtim ve oturup dinlendim. Annem programı iptal edelim dedi ama etmek istemedim. İşlerimizi hallettik ve eve döndük. 

3 yıl önce arkadaşlarımla birlikte Olimpos'a tatile gittiğimizde de benzeri bir şey yaşamıştım. Zaman zaman sebepsiz ağlamalarım olur. Bir film izlerim, bir şeyler okurum ve ağlamaya başlarım. Bazen durup dururken ağlamak gelir, içim acır. Özellikle bu ağlamalarım depremden sonra artmaya başladı. Uzunca bir süre etkisinden çıkamadım. Bu durum İstanbul'da yaşadığımız için kaygılarımı iyice tetikledi. Fakat tek sebebi bu olamaz. Bu sabah neden böyle bir şey yaşadım, beni tetikleyen bir şeyler mi oldu anlam veremiyorum. Normalde bir insan yeni alacağı şeylerden mutlu olur, en azından buna dair bir heyecanı olur. Bende ise bu durum bir zorunluluk olarak işliyor. Çalışıyorum, iş yerinde yırtık ayakkabılar ile dolaşamam biliyorum fakat bunu çok umursuyor muyum? Hayır, senelerdir yalnızca iki ayakkabım var ve kenarlarının yırtılmış olması benim için dert değil. Ya da kirli ve iyice eprimiş olmamak koşulu ile giydiğim giysilerin hiçbir önemi yok. Bunlar benim için heyecan verici şeyler değiller, bugün yaptığım hiçbir alışverişe de mutlu olamadım. Sabah bu olumsuz deneyimi yaşamamış olsaydım da alışverişten mutlu olarak dönmeyecektim. Yaşadığım bu durum sanıyorum panik atak gibi bir şeydi, tabii ki kendime tanı koyamam ama okuduğum, bildiğim kadarı ile böyle bir deneyime benziyordu. Epey kaygılı da bir insan olduğum su götürmez bir gerçek. 

Bir daha aynı şeyi yaşamam umarım, çünkü çok olumsuz bir deneyimdi. Üç yıl öncesinde yaşandı ve bir daha yaşanmayacak sanmıştım, yanılmışım. Bunun üzerine biraz düşüneceğim. Belki de artık gerçekten bir psikolojik destek almanın vakti gelmiştir.

31 Temmuz 2023 Pazartesi

Tatlı Bir Mesaj ve Seçtiğimiz Meslekler Üzerine Birkaç Kelam

Eğitim sistemimiz gereği meslek seçmek zorunda olduğumuz lise son sınıfın doğru bir dönem olduğunu düşünmüyorum o yaştaki gençler için. Maalesef üniversiteyi bitirdikten ve mesleğimize adım attıktan sonra anlayabiliyoruz bazı gerçekleri. İnsan yaş aldıkça kendini daha iyi tanıyor, sanıyorum ancak o zaman kendini gerçekten nelerin mutlu ettiğinin farkına varabiliyor. Hayatımız boyunca hep aynı mesleği yapacak olmak gerçeği beni hep çok korkutmuştur. Böyle diye diye mesleğimde onuncu yılımı tamamladım. 

Geçenlerde arkadaşlarımla sohbet ederken mesleklerimiz üzerine konuştuk. Geçmişe geri dönme imkanım olsaydı eğitim fakültesi tercih edip bir öğretmen olmak istemezdim. Kendime çok soruyorum bu soruyu ve kendimden hep aynı cevabı alıyorum. Çocukken matematiksel işlemler ya da teknik işler yerine hep okumaya ve yazmaya meraklıydım. Bir köşeye çekilir, ne bulursam okurdum. Ansiklopediler, kitaplar, dergiler, gazeteler hatta takvim yaprakları bile. İlkokul, ortaokul ve lise hayatım çeşitli edebiyat yarışmalarında alınan derecelerle geçti. Hatta bir dönem öyle bir noktaya geldi ki, edebiyat öğretmenlerim şöyle bir yarışma var hadi bugün yaz bir şeyler hemen gönderelim diye isteklerde bulunurlardı. Aslında çocuk halimle ilgi alanlarıma dair çok fazla mesaj vermişim. Zaten çocukları yeterince gözlemlerseniz ilgi alanlarını ve istidatlarını hemen fark edersiniz. Sanat eserleri beni mest ederdi mesela; sinema filmleri, müzikler, tiyatro oyunları... Hiç unutmam; lise son sınıfta ilk önce dramaturji bölümünü tercih etmeye karar vermiştim. Yaşadığım o küçücük ilçede internet üzerinden çalışmalarını beğendiğim bir dramaturga mail atıp bilgi almıştım. O da bana çok güzel bir yanıt vermişti. Ardından gazeteci olmaya karar vermiştim. Kendi kendime masamda radyo programları hazırlayıp sunar aynı zamanda el gazeteleri hazırlardım. Tabi vakit geldiğinde, herkesin hayatını garanti altına alırsın dediği eğitim fakültesini tercih ettim. Üniversiteye başladığım ilk hafta hayal kırıklığına uğrayarak bu mesleğin ve gördüğüm derslerin hiç de benlik olmadığını anlamıştım. 

Örneğin karşılaştırmalı edebiyat ya da çeviribilim gibi bir bölüm okuyabilirdim ya da direkt edebiyat bölümünü tercih edebilirdim. Editör olmayı çok isterdim örneğin. Kitaplar ile aram çok iyi, bir yayınevinde güzel seçkiler hazırlayabilirdim. Kim bilir belki edebiyat, kültür sanat programları yapabilirdim. Ya da güzel sanatlar ile ilgili bir alanda çalışabilirdim. Çünkü özgün bir şeyler tasarlamak, sanat ile iç içe olmak beni çok mutlu ediyor. Bazen kendimi bunların hayalini kurarken yakalıyorum.

Hiçbir zaman öğretmenlik yaptığım için mutsuz olmadım ya da çalıştığım okula ayaklarım geri geri gitmedi. Fakat insan kendini bilir, bu meslekte yeterince kendimi var edemediğimi düşünüyorum. Oysa içinde daha fazla var olabildiğim bir meslek seçmiş olsaydım potansiyelimi daha fazla açığa çıkarabilirdim diye düşünüyorum. Kısmet, olmadı ve yirmili yaşlar hızla bitti. 

Geçenlerde, bu yıl okuttuğum beşinci sınıflardan bir öğrencim mail attı. Şöyle yazmış: "Merhaba öğretmenim, bu sene benim için harika geçti ve bunda sizin katkınız çok büyük çok teşekkür ederim. Hem branş hem sınıf öğretmenim olmanız bu seneki en büyük şansım oldu. Beni hep desteklediğiniz için çok teşekkür ederim. Okul başladığında gelip size sarılmayı sabırsızlıkla bekliyorum. Bu harika sene için teşekkür ederim. Şahane bir tatil diliyorum". Tabii ki sonuna kocaman kırmızı bir kalp koymuş. 

Bir yaz günü evde hüzünlü hüzünlü oturuyorsunuz. Bir bildirim sesi ile telefonunuza bakıp bu tatlı mesajı görüyorsunuz. Sanırım bizim mesleğimizin güzelliği de burada, bir şekilde dokunduğunuz hayatlar sizi yeniden bulup sarmalıyor. Bu da beni ayakta tutmaya yetiyor sanırım. 

27 Temmuz 2023 Perşembe

Serin Bir Gün, Minik Bir Gezi ve Kitaplar

Dünkü olağanüstü İstanbul sıcağından sonra bugün hava epey serinledi. Ben de bu fırsatı değerlendirip dışarı çıkmaya karar verdim. Kahvaltıdan sonra hazırlanıp birkaç yayınevi gezmeye gittim. En sevdiğim aktivitelerden biridir. Belirli aralıklar ile yayınevlerini geziyorum ve yeni eserleri inceliyorum. Malum artık basılı bir kitaba ulaşmak fiyatlarından dolayı çok zor. Kitap alışverişlerimi ya internet üzerinden indirimli şekilde yapıyorum ya da yayınevlerinin bizzat kendi yerlerine gidiyorum. Yalnızca kendi yayınlarını sattıkları için epey indirimli alabiliyorum kitapları. Bugün önce İletişim Yayınlarına hemen ardından İş Kültür Yayınlarına uğradım ve gezimi Yapı Kredi Yayınlarında sonlandırdım. Önümüzdeki sene hazırlamayı düşündüğüm bazı çalışmalar var, onlar için kaynak kitaplar aldım. Hemen listemi de iliştireyim şuraya. Belki kitap arayışında olanlar için bir fikir verebilir: 

  • Çocuk Düşmanlığı, Çocuklara Karşı Ön Yargı ile Yüzleşme, Elisabeth Young-Bruehl, İletişim Yayınları (Bu kitabı çalıştığım okulun toplum hizmetleri biriminde görmüştüm ve inceleme fırsatım olmuştu. Çocuklar ile ilgili pek çok meseleyi ele alan kitap var zaten ama çocuk özgürleşmesini politik ve toplumsal zeminde inceleyen çok çalışma yok. Yakın zamanda okumayı planlıyorum). 
  • Mutlu Yurttaş İmalatı, Mutluluk Endüstrisi Hayatımızı Nasıl Kontrol Ediyor?, Eva Illouz ve Edgar Cabanas, İletişim Yayınları (Yeni çıkan bir kitap, mutluluk baskısının nasıl kocaman bir endüstriye dönüştüğünü anlatıyorlar bize. Son yıllarda türeyen yaşam koçları ve mutluluk uzmanlarından tutun da, kişisel gelişim zırvalığına kadar mutlu yurttaş imalatına dair ayrıntılı ve eleştirel bir çalışma. Sanırım hemen okumaya başlayacağım). 
  • Cehenneme Övgü, Gündüz Vassaf, İletişim Yayınları (Yıllar önce okuduğum ve gündelik hayatın totalitarizmini bu kadar açık ve sahici şekilde anlattığı için çok beğendiğim bir kitaptı. Nasıl olduysa bir şekilde kütüphanemden çıkmış. Hafızamı tazelemek için yeniden alıp okumak istedim). 
  • Talat Parman'ın 3 kitabını aldım Yapı Kredi Yayınlarından. Ergenlik ve Ötesi, Ergenlik Tutkusu ve Ergenliğin Yüzleri. (Ergenlik üzerine çalışmalar yapan Parman'ın aynı zamanda psikanaliz üzerine de derinlemesine çalışmaları var. Eğitim verdiğim yaş grubu ergenler olunca bu alandaki kitaplar ilgimi çekiyor. 2023 bitmeden okumayı planlıyorum hepsini). 
  • Pal Sokağı Çocukları, Ferench Molnar, Yapı Kredi Yayınları (Bildiğim ama yıllardır bir türlü okumaya fırsat bulamadığım kitaplardan biriydi. Geçenlerde Deniz Yüce Başarır'ın "Ben Okurum" isimli podcast serisinde rastladım ve bu yaz alıp nihayet okumak istedim). Diğer kitaplar çocuk kitapları sayılır, onlarla listeyi uzatmak istemediğim için burada noktalayacağım. 
3 yıl önce bir Kindle almıştım kendime. İlk yıl çok severek kullansam da tam bir somut kitapsever olarak kullanmayı bırakıp masamın üzerinde bir köşeye kaldırmıştım. Bugün yeniden şarj edip açtım, içinde güzel kitaplarım vardı okunmayı bekleyen. Yakında tatile çıkacağımız için, yolculuk sırasında çok pratik olacağını düşündüm. İçimde minik bir heyecan oluştu, Kindle'ı uykudan uyandırmış olduk. Bundan sonra daha efektif bir şekilde kullanmaya devam edeceğim. Çünkü gerçekten hakkını veren çok güzel bir teknoloji olduğunu düşünüyorum. 

Kahvem bitmek üzere, yine balkondan ama bu sefer serin bir akşamdan yazıyorum. Bu yazıya eşlik eden, çok sevdiğim Of Monsters and Men'e de selamlar olsun. My Head is an Animal isimli albümlerini tekrar dinlemek mutlu etti beni uzun süre sonra. Sağlıcakla kalın.

26 Temmuz 2023 Çarşamba

Geceye Eşlik Eden Bir Şarkı

Bir geceyi daha balkonda geçiriyorum. Bana her zamanki gibi soğuk kahvem eşlik ediyor bir de o şarkı. Bu akşam hangi albümü dinlesem diye düşünürken aklıma Sufjan Stevens'ın "Carrie & Lowell" isimli albümü geldi. Bu albümün şu ana kadar bildiğim, dinlediğim albümler arasında çok özel bir yeri var. Çünkü bu albümün gerçek bir hikayesi var. Gerçek hikayelerin duyguları da gerçek olur her zaman. Hatta sizi sarsar, dönüştürür ince ince. Albümün içinde yer alan "Fourth of July" isimli şarkının yeri ise bende ayrıdır. Şu sözlere sahiptir: 

"did you get enough love, my little dove?
why do you cry?
and ı'm sorry ı left, but it was for the best
though it never felt right
my little versailles"

Her dinlediğimde donakalırım. Şarkının gerçek bir hikayesi olması, gerçek duygularla yazılması ve kendimden parçalar bulmam; bu şarkıyı benim için oldukça özel kılıyor. Sondaki bitiş ise ısrarla bize bir başka gerçeği hatırlatıyor: 

"We're all gonna die..."

11 Temmuz 2023 Salı

Bir Yaz Bunalımı

Yaz mevsimi gelince ne yapacağımı şaşırıyorum. Ve en sonunda neredeyse hiçbir şey yapmadan koca yazı geçirmiş oluyorum. Sonra da kendime kızıyorum tabii ki. Tam bir kısır döngü. Tüm sene yoğun bir tempo ile çalıştığım için ilk etapta yaz tatilinde boşluğa düşüyorum. Sonra bu boşluk yerini can sıkıntısına bırakıyor ve derken yeni iş dönemi başlıyor. Tüm sene çalıştığım için yazın hiçbir şey yapmadan dinlenmek de elbette hakkım, fakat maalesef böyle bir insan değilim. İlla ki bir şeyler ile uğraşmalıyım fakat bunu yapamayınca da kendime fena halde kızıyorum. 

Önümüzdeki sene için uzun süredir dersine girmediğim seviyeleri almak durumunda kaldım. Altıncı sınıf müfredatını hiç sevmiyorum, üstelik epey geliştirmemiz gereken bir müfredat. Bu müfredatın sorumluluğu da ne yazık ki bana verildi. Tatile çıkınca büyük bir hız ve motivasyon ile ilk üniteyi tamamladım sayılır. Ama daha önümde bir sürü ünite var. Kaynak olarak kullanmak istediğim kitapları listeleyip aldım, en azından bu işi halletmiş oldum. Sanıyorum önümüzdeki sene zorlu geçecek. Neyse, şimdi bunu düşünüp canımı sıkmak istemiyorum. 

İki yıldır mitoloji kulübünü yürütüyorum. İlk sene Yunan, bu sene İskandinav çalıştık. İlginç bir fikirdi, mitoloji okumaları yaptıktan sonra çocuklara dijital olarak tasarladıkları karakterler ile dijital bir çizgi roman yaptırdım. Fakat bu sene artık kulübün miadının dolduğunu düşündüm. Önümüzdeki sene ne yapsam derken aklıma çok uçuk bir fikir geldi. Çocuklar genelde el becerisi gerektiren çalışmalar yapmayı seviyorlar. Ben de etamin-goblen kulübü açayım dedim. Videolar izledim, gittim bir sürü malzeme aldım. Denemeye de başladım, başlangıçta biraz zorlansam da meseleyi çözdüm. İlk eserim etamin üzerine bir flamingo olacak, vallahi şaka değil. Eğer başarırsam bu sene kulübü açacağım. Çocukların etaminde ne kadar başarılı olabilecekleri konusunda hiçbir fikrim yok, yaşayıp göreceğiz. 

Bu yaz memleketteki evimize gitme fikrimiz vardı. Evin çatısının onarılması gereken yerleri var. Ne yapsak derken, annem vazgeçti. Ev zaten artık pek oturulacak gibi değil, oldukça eski, en iyisi hiç uğraşmayalım öylece kalsın dedik. Zaten yıllardır gidemiyoruz da. Bu evin akıbeti ne olacak bilmiyorum. Bu plandan vazgeçince yaz tatili için bir yerler bakalım dedik. En son 2018'de yaz tatiline çıkmıştık sanırım. Tabii ben sonraki iki sene de arkadaşlarımla gittim ama annem uzun süredir bir yerlere gitmiyor. Ben de daha önce hiç Bozcaada'ya gitmediğim için buraya yoğunlaşayım dedim. Biraz araştırma yaptım fakat içimde kocaman yaşlı bir dede yaşadığı için hiçbir şey yapasım gelmiyor bazen. Fakat iyi de gelebilir, emin olamıyorum. Biraz daha düşünüp karar vereceğim. Ekonomik krizde olmasaydık eğer, hazır hala İngiltere vizem varken bir tur ile tatile çıkardım. Ama şu şartlarda mümkün değil tabii ki. 

Bazen böyle hissediyorum hatta çoğu zaman. Kafamda bir sürü plan oluşturuyorum ama psikolojim hiçbirini yapmama izin vermiyor. Kendimi bu anlamda iyi hissetmiyorum. Bir yerlere çakılı kalmış gibiyim, hayatım ile ilgili yeni bir şeyler deneyimlemek yerine köşemde oturup kalmayı tercih ediyorum. Birkaç yıl öncesine kadar hiç böyle değildim. Heyecanlıydım, tatiller yapar ve bir sürü aktivite peşinde koşardım. Sanırım ülkenin içinde bulunduğu durum da ruh halim üzerinde oldukça etkili, bazen bu ülkede ömrümü boşa harcıyor olduğumu düşünüyorum. Ama ne yazık ki başka çarem yok. 

Neyse, yine de moralimi bozmayacağım. Yerimden kalkıp hareket etmek için çabalayacağım. Tatilimin bitmesine 35 gün kadar daha var. Şimdiden iki güzel kitap okuyup bitirdim. Daha epey zamanım var, bu zamanı daha iyi değerlendirebilirim. Çünkü neredeyse 2 haftadır evde hiçbir şey yapmadan yatıyorum. Yalnızca birkaç kere çıkıp şehir içinde gezdim, onun dışında hep evdeydim. Üstelik ben bu yaz mevsimini de oldum olası hiç mi hiç sevmiyorum. Sıcakta gerçekten hiçbir şey yapasım gelmiyor, diğer insanlardan çok daha fazla terlediğim için adım atmak bile istemiyorum. Ne kadar gereksiz bir mevsim, keşke kapatılsa. Bu yazı sanırım bir miktar dengesiz oldu. En iyisi balkona çıkıp biraz müzik dinleyeyim. 

15 Ocak 2023 Pazar

Yeni Bir Yıl İçin

Bir süredir burayı epey boşladım, bazen hiç aklıma bile gelmiyor girip bakmak. Oysa hayatımın daha genç yıllarında her şeyi yazardım buraya, bıkıp usanmadan, sanırım yaş aldıkça bir şeyler değişiyor insanın içinde. İçimde herhangi bir şeye dair heyecan duymakta zorlanıyorum, büyümenin bir etkisi de bu olmalı. 

Yeni yılda hayatımda pek bir değişiklik olduğu söylenemez, yaşamaya devam ediyorum bir şekilde. Ocak ayının büyük bir kısmını hasta geçirdim, daha doğrusu kış aylarını sürekli hasta geçirdiğimi söyleyebilirim. Ne kadar dikkat etsem de bünyem çok zayıf, bir de çocukların içinde çalışınca hasta olmamak elde değil. Yeni yeni toparlıyorum, büyük ihtimal sömestr tatiline kadar iyileşmiş olurum tamamen. 

Bu yıl için kendime bir ajanda satın aldım, doldurmaya da başladım. Ne zamandır aklımdaydı, birkaç defter daha aldım. Kendi kendime küçük notlar alıyorum. Hayatımdaki en büyük değişiklik bu olabilir. Bir diğeri ise Mayıs ayında Edinburgh'a gidecek olmam. Fen Bilimleri bölümünün bir bilim gezisi olacakmış, sanırım üç gece kalacağız. Beni de sorumlu öğretmen olarak tercih ettiler, elbette buna çok sevindim. Çünkü Batı Avrupa'da herhangi bir yere seyahat etmedim daha önce. Yalnızca yurt dışı olarak Yunanistan, Makedonya ve Kosova'ya gittim. Bir okul gezisi olduğu için ne derece rahat geçer emin değilim lakin okul gezisi ile bile olsa güzel bir deneyim olacaktır. Şu şartlarda bir öğretmen olarak yurt dışına çıkmam mümkün değil çünkü. Muhakkak buraya da notlar düşerim gezi vakti gelince. Pek heyecan duymuyorum demiştim ya, sanırım uzun süredir beni bu haber kadar mutlu eden bir şey olmadı. 

Bir diğer yenilik ise saçlarımın epey uzamış olması, bir buçuk senedir kesilmiyorlar. Artık üst kısımlardan bir miktar açılmaya başladı. Büyük ihtimalle birkaç seneye kel kalacağım. Fakat kıvırcık gibi uzadıkları için açılan yerleri kendiliğinden kapatıyorlar, ben de bu nedenle kesmiyorum. Güzel de oldular sanki, farklı farklı şekiller verip topluyorum. Zor bir iş saç ile uğraşmak, beş dakikada yaptığım banyolar yarım saate çıksa da sanırım bir müddet daha bu şekilde kullanmaya devam edeceğim. Daha ne kadar uzar bilmem, bunalırsam kestiririm yine kısacık. Sonra gelsin yavaş yavaş saçsız bir baş. 

Bu hafta son haftamız, nihayet sömestr tatili geldi çattı. Yazılıları açıklayıp, not girişlerini yapıp döneme veda edeceğiz. Beşinci sınıflara zor bir sınav yaptık, çoğu döküldü. Çocukların pandemi ile geçirdiği boşluğu bir türlü dolduramıyoruz, ben bile bu kadar olacağını düşünmemiştim lakin ilkokulu uzaktan eğitim ile geçiren çocukların büyük bir kısmında ciddi bir beceri eksikliği var. Mesela beşinci sınıflar asla beşinci sınıf gibi değil, hala ilkokullar. Çok zorluyor bizi gerçekten, geçen sene yaptığımız çalışmaları bile yapamıyoruz bu grup ile. Umarım o açık bir şekilde kapanır. Bu hafta onlarla uğraşacağım sanırım. Tatil için bir planım var gibi, şehir dışına gitme ihtimalim var. Olursa burası için bir yazı yazarım. Annemin bazı kontrolleri var, bir müddet onları halledeceğiz. Sonra ona sözüm var, Topkapı Sarayı ile Yerebatan'ı ziyaret edeceğiz. Yeni halini görmedik, epey merak ediyoruz. 

Tekrar ne zaman yazarım meçhul, ama muhakkak bir gün gelip yazarım. Yazmak, konuşmaktan daha iyi geliyor bana. 

30 Ekim 2022 Pazar

Bir Romanın İçinde Yaşamak

Yine bir süredir içime çekilmiş durumdayım, kış böyle geçecek sanırım. Geçtiğimiz hafta sonu öğretmenlerin katıldığı ve senede bir kez düzenlenen büyük bir organizasyona katıldım. Bir sunum yaptım. Katılırken amacım, yaptığım çalışmaları insanlara göstererek faydalı olmak ve biraz olsun insan içine karışmaktı. Fakat insanlar ve ortam beni yine hayal kırıklığına uğrattı. Orada bulunduğum süre boyunca sessizce insanları izledim. Herkes kariyer peşinde, hırslı, en iyisi olmak istiyor ya da en iyisi olduğunu hayal ediyor. Oysa bu meslek artık geçerliliğini yitiriyor, okullu eğitimler çöküyor, bu sistem ne kadar yenilikçi olursa olsun bu çocukların ihtiyaçlarını karşılamıyor. 

Etkinlik sırasında öğrendiğim kadarı ile insanlar bu organizasyona network edinmek için katılıyormuş. Herkesin birbirini sahte gülümseyişler ile karşıladığı, adınızı öğrenmek yerine çalıştığınız okulu öğrenmeye çalıştıkları, sizinle yalnızca kendi kariyerleri için bağ kurmaya çalıştığı bir ortamdı. Bir daha katılmayacağım. İşin tuhaf yanı, yaptığım sunum sonrası pek çok okulun öğretmeni telefonumu aldı, benimle çalışmak istediklerini söylediler. Elbette hiçbirinin telefonunu kaydetmedim. İyi ki sosyal medya da kullanmıyorum, her gün bu insanların 'mükemmel' hayatlarına ve kariyerlerine maruz kalmak hiç sağlıklı olmazdı. 

Sunum sonrası köşeme çekildim, yalnızca kahve içerek diğer sunumlara katıldım. Herkes bir şeyin uzmanı haline gelmiş, uzmanlaşmaya ne kadar çok meraklıyız. Herkesin en az birkaç tane unvanı var, kendilerinden önce unvanları geliyor. Çünkü bununla birlikte var olabiliyorlar, var oluş nesneleri edindikleri sertifikalar, yani kağıt parçaları. Döndükten sonra da feci hastalandım, ateşler içinde yattım birkaç gün. Sanırım bunca sahte insan, sahte hayat ağır geldi.

İnsanların hayatta başarı olarak gördükleri şeylerle bir türlü barışamıyorum. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, ev ve araba almak, mülk edinmek derken tüm ömürlerini bunların peşinde tüketiyorlar. Kariyerlerini çok büyük bir başarı olarak görüyorlar. Yeni karşılaştığınız bir insan size kendinden bahsederken sözlerine ilk hangi konuda başlıyor, hiç düşündünüz mü? İnsanların çoğu, isimlerini söyledikten sonra mesleklerini ve nerede çalıştıklarını söylüyorlar. Oysa benim merak ettiğim bu değil, insanların hikayeleri. Hiçbir hikayesi kalmamış milyonlar yaşıyor bu şehirde, her gün tüketen her gün zarar veren, inceliklerden uzak, hikayesini kaybetmiş ve aramaktan da vazgeçmiş milyonlarca insan. 

Cumartesi günü dışarı çıktım, birkaç kitapçı gezdim. Sayfalar arasında gezinirken, insanların bir kitabın kapağını bile açmadan satın alma iç güdüsü ile kitapları hemen alıp çıktıklarını gördüm. Düşünceye, kültüre ya da insana dair olan tüm hislere yabancı bir şekilde, tıpkı bir çikolata alır gibi hızla gelip gittiler. Ben bir kitabı incelemeyi bitirene kadar onlarca insan gelip, kitabını alıp çıktı. 

Toplum içinde yaşamaya tahammülümün azaldığı bu zamanlarda, içime çekilmekten başka çare kalmıyor. Okulun katılmamızı istediği eğitimlerden bıktım, bir süre sonra bu eğitimlerin hiçbir anlamı kalmıyor. Hiçbirine katılmak istemiyorum, bana daha çok süre vermelerini ve bu süre zarfında öğrencilerimin sorunlarına daha fazla vakit ayırmayı, onları daha yakından tanımayı istiyorum. Fakat sistem buna izin vermiyor, öğretmenlikten daha çok bir sürü evrak işi yaptığımız, her şeyi yetiştirmeye çalıştığımız bir sistem var. Giderek mutsuzlaşıyorum, kendimi iyi hissedebilmek için bilgisayarımı alıp tüm boş vakitlerde bahçeye çıkıyor ya da kütüphaneye çalışmaya gidiyorum. Daha ne kadar tahammül edebilirim bilmiyorum, her seferinde içimdeki gitme isteği artıyor. İçimde yükselmek ve boşalmak isteyen bir doluluk var, fakat bunu gerçekleştirmeye cesaret edemiyor. 

Keşke, Thomas Hardy'nin güzel romanı Far from the Madding Crowd'daki çiftliğe doğru yolculuğa çıkabilsem. Bathsheba ve köylüler ile bir akşam yemeğinde, mum ışığında Let No Man Steal Yoru Thyme'ı söyleyebilsem. Çiftçi Oak ile gündelik işlerin peşinde koştursam, akşam yorulunca bir kadeh kırmızı şarap içsem. Keşke bu dünya yerine romanlarda yaşasaydım, belki o zaman daha mutlu olurdum. Belki de bu hayata çok fazlayım, belki de çok az. 

20 Ağustos 2022 Cumartesi

Yeni Bir Döneme Başlangıç

Yaz tatilinin sonuna geldik, pazartesi itibari ile çalışmaya başlıyorum. Üç haftalık bir süreç içerisinde seminer dönemini tamamlayacağız, sonra da okullar açılacak ve çocuklar yeni umutlar, yeni heyecanlar ile okula gelmeye başlayacak. 

Yaz mevsimlerini ve mesleğim gereği yararlandığım uzun süreli tatilleri açıkçası sevmiyorum. Kendimle baş başa kaldığım ve üretimimin durduğu an, varoluşsal sancılar ile baş etmek zorunda kalıyorum. Benim için bir-iki haftalık bir tatil kafi oluyor genelde.

Bu sene yeniden beşinci ve yedinci sınıfları aldım. Bölümde dört öğretmeniz, seviyeleri paylaşmamız çok kolay olmuyor. Hatta çalıştığım okulda bunun için detaylı bir fizibilite çalışması yapılıyor. Ben iki senedir beşinci ve yedinci sınıfları okutuyorum. Yine iki senedir yedinci sınıfların seviye sorumluluğunu üstleniyorum. Bu gruplarla çalışmaya alıştım, sanırım bu sene son kez bu gruplarla çalışacağım. Önümüzdeki sene değiştirmemiz daha faydalı olacak, çünkü dersine girmediğimiz seviyelerde gerçekten paslanıyoruz. 

Beşinci sınıfları seviyorum, henüz ilkokuldan ortaokula yeni geçmiş oluyorlar ve gerçekten çok tatlılar. Çok masumlar ve kurallara uymaya, öğretmenlerini dinlemeye çok müsait bir yaştalar. Sorumluluk anlamında hiç sıkıntı yaşamadığım bir grup, hangi çalışmayı yaparsak yapalım heyecanlarını asla yitirmiyorlar. Tabii ki beşinci sınıflar ile çalışmak için büyük bir sabrınızın olması gerekiyor; özellikle çocuklar küçük olduğu için velileri de çok endişeli oluyorlar. Bu noktada beşinci sınıfların veli yönetimi de bir hayli zor olabiliyor. 

Yedinci sınıflar ise ergenlik döneminin etkisi altında büyük değişimler yaşayan bir grup. Onlara, beşinci sınıflara davrandığınız gibi davranmanız mümkün değil. Tatlı-sert bir çizgide, arkadaş-öğretmen arası bir yolda ilerlemeniz gerekiyor. Sizi sevmek için pek çok neden bulabildikleri gibi, sevmemek için de pek çok neden bulabiliyorlar. Alıngan oluyorlar, daha samimi bir iletişim kurmak istiyorlar, yeri geliyor özel hayatları ile ilgili bir sırdaş olmanızı bekliyorlar. Özel hayat dediğim elbette yeni yeni başlamış olan ikili ilişkiler, sevgililer ve benzeri meseleler. Ortaokul öğretmenleri genelde yedinci sınıflar ile çalışmakta zorlanırlar, çünkü gerçekten her anlamda zor bir grup. Fakat alıştığım için nerede ve nasıl reaksiyon vereceğimi keşfetmiş durumdayım artık. 

Bu sene bazı eğitimler almayı planlıyorum, hatta kendime bir yazılı plan-program çıkartmak niyetindeyim. Seminer dönemi içerisinde alacağımız pek çok eğitim var. Önümüzdeki sene Temmuz ayına kadar hiç bitmeyecek bir yoğunluk yeniden başlamak üzere. Umarım bu eğitim-öğretim yılında beni daha fazla mutlu edecek şeyler yaşayabilirim. Güzel bir sene olsun. 

17 Ağustos 2022 Çarşamba

Boşanmış Bir Anne Babanın Çocuğu Olmak-III

Önceki iki yazımda anne ve babamın boşanmış olmasının, doğduğum andan itibaren tüm büyüme evremde bana neler hissettirdiğinden bahsetmiştim. Bu son yazımda, yetişkin bir insan olarak bu durumun hayatıma nasıl etki ettiğinden bahsetmek ve seriyi tamamlamak istiyorum.

Ebeveynlerin hayata bakış açıları ve hayatla mücadele etme, hayatı algılama ve yaşama biçimleri çocukların hayatını da ciddi düzeyde etkiliyor. Örneğin kaygılı bir aile bireyi ile büyüyen bir çocukta, kaygı düzeyi yüksek olabiliyor. Küçükken, herhangi bir durum karşısında ebeveynlerinin verdiği tepkileri çok dikkatli bir şekilde gözlemler çocuklar. Ve ileride, kendi hayatlarında da başlarına gelen durumlar ile benzer tepkileri vererek baş etmeye çalışırlar. Babamı neredeyse hiç tanımamam ve bir çocuk olarak baba imgesine sahip olmamam bende derin izler bıraktı. Yalnızca annem ile büyüdüğüm için, annemin hayata bakışı beni epey etkiledi. Ne kadar ilginçtir ki, karşılaştığımız durumlara genelde annem ile benzer tepkileri veriyoruz. Onun kaygı seviyesi yüksek, benim de öyle. Depresif bir yapısı var, benim de öyle. Herhangi bir değişim ya da yenilik annemi olumsuz etkiler, beni de olumsuz etkiler. Kaygılı bir bağlanma stiline sahip olduğunu düşünüyorum, ben de kaygılı-kaçıngan bir bağlanma stiline sahibim. 

Bazen belki de boşanmaları daha iyi olmuş diye düşünüyorum. Sorunlu başlayan bir evlilikte zoraki birliktelikler de çocukları oldukça olumsuz etkiliyor. Fakat yine de, hayatlarını birleştiren bir kadın ve erkeğin, ne koşulda olursa olsun dünyaya getirdikleri çocuklarına imkanları dahilinde bakmakla yükümlü olduklarını düşünüyorum. Maddi açıdan zorlansalar bile, kendi evlatlarına sevgi vermek bu kadar zor olmamalı. 

30 yaşındayım ve uzun yıllardır kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Meslek hayatımda dokuzuncu yılım bitti ve bu yıl onuncu yılıma başlayacağım. Babamdan herhangi bir maddi destek görmedim. Çalışmaya başladığımdan beri kendi paramı kendim kazanıyor ve geçimimi kendim sağlıyorum. Başıma herhangi bir durum geldiğinde sığınacak bir kimsem yok. Ya da kiramı ödeyememe, işsiz kalma gibi bir durumum olduğunda bana bakmasını rica edeceğim, yanına sığınabileceğim bir kimse yok. Evim diyebileceğim, başıma ne gelirse gelsin yanlarına gidebileceğim bir aile evim yok. O yüzden işime ciddiyetle yaklaşıyor ve gerçekten çok çalışıyorum. Eğer güvenli bir limanım olsaydı, kendimi bu denli hırpalamazdım. İnsanlar neden bu kadar çok çalıştığıma anlam veremiyorlar, çalışmaktan arta kalan vaktimde de sürekli kendimi nasıl geliştirebilirim diye düşünüyorum. Neden bu kadar çok çalışıyorum, işime bu kadar sıkıca tutunuyorum? Çünkü gerçekten başka bir seçeneğim yok. 

Babasız büyümem ve annemin durumu, bende ciddi bir güven problemi oluşturdu. Şu an kendi ayakları üzerinde duran, belirli bir kariyere sahip bir insan olduğum halde hayata ve çevremdeki insanlara oldukça güvensiz yaklaşıyorum. Yeni bir adım atmak beni her zaman feci derecede korkutmuştur, hala bunu aşamadım. Yeni bir insanla tanışmak ve ona güven duymak benim için çok zor. Bağlanmam kolay olmuyor, bağlandığımda da ayrılmam çok zor oluyor. Yeni biri ile tanıştığım zaman, adım atmakta oldukça güçlük çekiyorum. İçimde tarifi imkansız bir kaygı oluşuyor, hemen geri adım atıyorum. Haliyle, karşımdaki insanlar da bu durumu anlamakta güçlük çekiyor. Herhangi bir karar alırken pek çok şeyi düşünmek zorunda kalıyorum. Ve ilk etaptaki düşüncem hep negatif oluyor. 

Annesi ve babası boşanmış çocuklar erken yaşta olgunlaşır diye toplumsal bir klişemiz var fakat tüm genellemeler gibi bunun da doğru olmadığını söyleyebilirim. Olgunlaşma dediğimiz şey, çocukların karakterleri ve yaşadıkları durumlar sırasında hissettiklerinin birikimi ile oluşur ve zaman alır. Küçücük bir çocuktan yaşından daha fazla olgun davranmasını bekleyemezsiniz. Bu sağlıklı da değil zaten. Yıllar içerisinde pek çok boşanmış ailenin çocuğunu okuttum. Hepsinin olgunluk düzeyi, karakter yapısı ve hayata bakışları doğal olarak farklıydı. Kimi, bu durumla daha iyi baş edebilirken kimi ise baş etmekte gerçek anlamda zorlanıyor. Yani bu durum, genellemelere hiçbir şekilde açık değil. 

Eğer eşiniz ile hayatınızı ayırmak durumunda kaldıysanız ki bence bu çok doğal ve normal, çocuğunuza karşı tüm yükümlülüklerinizi yerine getirmek zorundasınız. Eğer bunu yapamıyorsanız, o zaman evlilik kurumu içerisinde yer almamanız gerekir. Ya da dünyaya bir çocuk getirmemeniz gerekir. Önceki yazılarımda babamın tekrar evlendiğini, bir çocuk daha dünyaya getirdiğini ve yeniden boşandığını çok sonra, tesadüf eseri öğrendiğimden bahsetmiştim. Bir kere evlenmişsin ve çocuğunu terk etmişsin. İkinciye evlenip yine aynısını yapıyorsun ve boşanıyorsun. Bunu neden yapıyorsun? Zaten ortada acılar ile bıraktığın bir çocuk var, belli ki babalık sorumluluklarını yerine getiremeyen bir insansın. İşte bunu hiç anlamıyorum. Bir çocuk, hayatı boyunca annesi ve babasının kendi üzerinde oluşturduğu tahakkümü, acıyı, kaygıyı ve daha pek çok şeyi omuzlarında bir yük olarak taşımak zorunda değil. Anne ve babalar, çocuklarını bir birey olarak görmeli ve çocuklarının hayatlarını kolaylaştıran birer rehber olarak hareket etmeli. Çocuklar sizin mülkünüz değil, onları dünyaya getirmiş olmanız onların hayatlarını tahakküm altına alacağınız anlamına gelmez. Attığım her adımda, aldığım her kararda anne ve babamın üzerimde açmış oldukları yaraları sarmakla meşguldüm. 30 yaşındayım ve hala bu yaraları sarmak ile uğraşıyorum. Artık, yetişkin bir birey olarak pek çok şeyi açmış ve gerçekten geçmişimle barışmak adına elimden geleni yapmış olsam da, hala bu yaraların izlerini taşıyorum. 

Öğrendiğim tek şey, hiç niyetim olmasa da bir gün dünyaya bir çocuk getirmeye karar verirsem ne yapmayacağımı çok iyi biliyor olmam.. Bu yazı serisini okuduğunuz için çok teşekkür ederim, umarım bir ışık yakabilmişimdir. 

15 Ağustos 2022 Pazartesi

Boşanmış Bir Anne Babanın Çocuğu Olmak-II

Bir önceki yazımda, ben dünyaya gelir gelmez boşanmaya karar veren bir anne ve babanın çocuğu olmak ne demek ve bu durum yıllar içerisinde bende nasıl izler bıraktı biraz bunlardan bahsetmiştim. Bu yazım da, bir öncekinin devamı olsun istedim. 

Çocukluk yıllarımın ilk yarısını ve ikinci yarısını iki farklı ilde geçirdim. Dokuz yaşıma kadar teyzemlerin apartmanında yaşadık, annemin çalıştığı dönemlerde benimle büyük teyzem ilgilendi. Annem evlenmeden önce babasını kaybetmiş, boşanmanın ardından iki yıl sonra da annesini. Henüz yirmi iki yaşında kucağında küçücük bir çocuk ile tek başına hayata tutunmaya çalışan bir kadın için o dönemde gerçekten her şey çok zor olsa gerek. Bu konuda annemi çok iyi anlıyorum, hiç bitmeyen bir mücadelenin içinde hiç yılmadan beni büyütmeye çalışmış. Ve bu anlamda ona her zaman minnettarım, beni babam gibi yalnız bırakmadığı için. 

İlk çocukluk yıllarımda annem kendine çok özen gösteren bir kadındı. Çok bakımlıydı, dışarı çıktığımızda bütün gözlerin onun üzerinde olduğunu görürdüm. Çok sevilir ve sayılırdı yaşadığımız yerde, kendi keskin kurallarını ve çizgilerini oluşturmuş ve inandığı hayattan asla taviz vermeyen bir kadın imajı çizerdi. Sanırım o yıllar, benim de en mutlu olduğum yıllardı. Annemin hem çok güzel hem de çok bakımlı ve modern, aydın bir kadın olması ile övünürdüm hep. Çalıştığı atölyede epey yükselmişti, dur durak bilmeden, başarı istenci ile yoğun bir şekilde çalıştı. Hafta sonları beni şehir merkezine götürürdü ve akşama kadar her yeri gezerdik birlikte. Bana bir fotoğraf makinesi almıştı, elimde makine her gittiğimiz yeri çekerdik. O zamanlar şehir merkezinde yeni bir hamburgerci açılmıştı ve sürekli orada yemek yerdik. Beni paten kaymaya götürür, bisiklet binişimi izlerdi. İş yerinden izinli olduğu günlerde, sabah erkenden kalkar ve mahallemizde spor yapmaya çıkardık. Kendine ve bana çok güzel bir eşofman takımı dikmişti, koşuda birbirimizi yenmeye çalışırdık. Ne istesem alır, bir dediğimi eksik etmezdi. Okumayı çok severdim, her seferinde yeni bir öykü seti alırdık ve her gece yatmadan önce bana uzun uzun öyküler okurdu. Onun sayesinde ana okuluna başlamadan evvel okuma ve yazmayı öğrenmiştim. 

Annemin iş yerinin kapanması ve büyük teyzem ile aralarında sorunların başlaması hemen hemen aynı zamana denk geldi. Teyzem ile annemin hayata bakışları çok farklıydı. Teyzem eğitimine devam etmemiş, evlenip çoluk çocuğa karışmış gelenekçi bir kadındı. Annem ise henüz yirmili yaşlarını bile tamamlamamış, oldukça modern, yeni bilgiler öğrenmeye meraklı bir kadındı. Beni en doğru şekilde büyütebilmek için yıllarca pedagoji okuduğunu biliyorum. İşten yorgun argın gelip, dinlenme vakitlerinde de memuriyet sınavlarına hazırlanırdı. Geçmişte yaşadıkları problemler ve o dönemde yaşadığımız tatsız olaylar bardağı taşıran son damlalar oldu, ve annem beni de alıp başka bir ile, ananem ve dedemden kalan eve yani memleketimize yerleşti. Bu bizim hayatımızda ciddi bir kırılma oldu. Annemin işleri biz taşındıktan sonra hiçbir zaman iyiye gitmedi. Kaygıları arttı, psikolojik sorunları su yüzüne çıkmaya başladı ve yıllar içinde iyice içine kapanan bir kadın haline geldi. Yaşadığımız o küçük kasabanın onu çok boğduğunu hissediyordum çünkü zaman zaman ben de bunu derinden hissediyordum. Hiç oraya ait değildik, hiç oraya ait olamadık. Üstelik babamın annesi ve babası de aynı kasabada, iki mahalle üstümüzde oturuyorlardı. Yani babaannem ve dedem. Beni yolda gördükleri zaman suratlarını çeviriyorlar, ve annemle benim hakkımda insanlara asılsız, hoş olmayan şeyler söylüyorlardı. Annem bu süreçte iyice yara aldı, kardeşleri ile haklı gerekçeler ile iletişimi kesti ve kendi içine kapandı. Bir önceki yazımda bahsettiğim zorlu süreçler bunlardı. Hayatımızın lale devrini geride bırakmış ve zorluklarla mücadele ettiğimiz bir döneme girmiştik. 

Tam da benim kendimi keşfetmeye başladığım yani büyümeye başladığım yıllardı. Babamın bizi terk edişinin açtığı yaraları yeni yeni görmeye başlamış ve ben de giderek içime kapanmıştım. Bana yeni bir kapının, yeni bir hayatın ancak üniversite sınavlarını kazanmamla açılacağını fark etmiştim. Sürekli okuyor, çok çalışıyor ve kendime yeni hedefler koyuyordum. Tek isteğim, büyük bir şehre, iyi bir okula gitmek ve geleceğimi kazanmak üzere yol almaktı. Çünkü gerçekten başka bir seçeneğim yoktu. 

Bu dönemlerde babama ihtiyaç duyduğumu hatırlıyorum, içten içe hep yanımda olmasını istiyordum. Annem ile babam belki yeniden evlenebilir ve biz de İstanbul'a babamın yanına gidebiliriz diye düşünüyordum. Zaman içinde bunun imkansız olduğunu anladım, babama karşı öfkem ve kırgınlığım arttı ve henüz ergenlik döneminde neyin ne olduğunu bile tam olarak kavrayamayan bir çocuğun sessiz çığlığına ve isyanına dönüştü. Yapayalnız ve çaresiz hissediyor, kendime bir rota çizmeye çalışıyordum. İçimde inanılmaz bir başarı isteği vardı, nitekim tüm istediklerimi gerçekleştirebildim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, hayattaki en büyük başarıyı eğitim ve kariyer hayatımda yakalamış olmamın asla bir tesadüf olmadığını görüyorum. 

Devamını bir sonraki yazıya bırakmak istiyorum. Su yüzüne yeniden çıkardığım bu anılar, itiraf etmem gerekirse yer yer beni zorluyor. Ama yine de yazacağım, yazacağım ki kendimi biraz daha sağaltabileyim. 

14 Ağustos 2022 Pazar

Boşanmış Bir Anne Babanın Çocuğu Olmak-I

Daha önce bu konuda bir yazı kaleme almamıştım, senelerdir satır aralarında bahsederim ama tam anlamı ile bu konuya değinmediğimi fark ettim. Sistematik bir yazı gibi değil de, boşanmış bir anne babanın çocuğu olmak benim için ne demek biraz bundan bahsetmek istedim, bir nevi iç dökmek gibi. 

Annem ve babam sorunlu ve problemli bir şekilde evlenip ben doğduğum gibi boşanmışlar. Görücü usulü bir evlilik, aile zoru ile evlenen bir kadın ve arada on beş yaş fark. Boşanma davası açıldıktan sonra mahkeme velayetimi anneme vermiş, ben de annemin yanında büyüdüm. Şu an 30 yaşındayım ve babamı hayatım boyunca yalnızca birkaç kez gördüm, çoğu tesadüf eseri idi. Maddi, manevi ve hukuki olarak hiçbir babalık yükümlülüğünü yerine getirmedi. Sokakta görsem dahi tanıyamam büyük ihtimal. Aramızdaki tek bağ; kanım ve onun soyadını taşıyor olmam. Bunlar dışında aramızda hiçbir şekilde bir bağ yok. 

Babamı hiç tanımadığım için çocukken onun yokluğunu ciddi bir şekilde hissettiğimi hatırlamıyorum. Mutlu bir çocuktum, zorlansa da ayakları üzerinde duran güçlü bir annem vardı. Fakat annemdeki hüznü, acıyı ve mutsuzluğu görebiliyordum. Büyüme evremde uzun yıllar depresyon, kaygı bozukluğu ve panik atak gibi nedenlerle ilaçlı tedaviler gördü. Bu ilaçların yan etkileri nedeni ile uzun süreler boyunca uyuduğunu, ayakta olduğu vakitler de uykulu olduğunu hatırlıyorum. Bir dönem onun ruh hali nedeni ile günler boyunca aynı evin içinde hiç konuşmadığımızı dahi hatırlıyorum. Yaşadığı acılar sonucu hiçbir zaman toparlanamamış bir kadındı annem. Ortaokul yıllarım bitene kadar anne ve babamın neden boşanmış olduğunu ciddi bir şekilde sorgulamadım. Fakat liseye geçtiğimde geçmişteki hikayeleri duymaya başladım, anneme sordum, etrafımdaki insanlara sordum. Evde bulunan o sayfalar dolusu mahkeme kağıtlarını okudum. Ve pek çok nedenle içime kapanmaya başladım. Oysa liseye başlayana kadar dünyanın en mutlu çocuklarından biriydim. Bir anda içimde bir şeyler devinmeye ve ters dönmeye başladı. 

Üniversite yerleştirmeleri için nüfus kayıt örneği almamız gerektiğinde babamın başka bir evlilik daha yaptığını, bu evlilikten bir oğlu daha olduğunu öğrendim. Ben de onun evladıydım ama bana bakmayı tercih etmemişti. Etraftan duyduklarım beni daha da sarstı. Yeni oğlu ile gayet yakından ilgilendiğini, onunla mutlu olduğunu öğrendim. Evliliğini yürütememiş, yeniden boşanmış fakat bu sefer oğlunu yalnız bırakmamış. 

Zaman zaman arkadaşlarımın babamın nerede olduğunu sorduklarını ve bu konu ile bir şekilde alay edenlerin olduğunu hatırlıyorum. Yalnızca babamın yaşadığını, İstanbul'da olduğunu ama görüşmediğimizi söylemekle yetiniyordum. Çünkü onu gerçekten tanımıyordum. O anlarda aralarından ayrılmak, tıpkı anne rahmi gibi beni hiç kimsenin göremeyeceği kuytu köşe, güvenli bir yere saklanmak istiyordum. 

Bu durum daha sonra bende büyük bir başarı isteği oluşturdu. Buna sanırım bir çeşit yüksek işlev diyorlar. Öğrencilik hayatım boyunca hep başarılı oldum. Bunun temel nedeni hem anneme maddi bir yük oluşturmamak hem de babama bu kadar başarılı bir evladı kaybettiğini göstermekti. İçten içe hep bunu düşünürdüm, benim başarılarımı duysun da kendi içinde pişman olsun isterdim. 

Aradan yıllar yıllar geçti, babamın yaşadığı şehre geldim, eğitimimi tamamladım ve çalışmaya başladım. Eskiden bu kadar derinden hissetmediğim şeyleri derinden hissetmeye başladım. Hatalı bir evlilik, daha küçücük yaşta omuzlarında bir sürü yük ile yaşamaya çalışan bir çocuk. 

Ne başarımda, ne mezuniyetimde ne de hüznümde yoktu yanımda. Annem mezuniyetimde vardı, üstelik fakülteyi birinci olarak tamamlamıştım. Tüm konuşmamı ona adamış ve beni tek başına yetiştirdiği için kürsüde herkesin içinde ona teşekkür etmiş, büyük bir alkış almıştım. Çok mutlu olduğunu biliyorum ama tören bittikten sonra ne bana sıcak bir şekilde sarılmış ne de beni içten bir şekilde tebrik etmişti. Aradan 22 sene geçmiş olmasına rağmen, hala geçmişin acılarını üzerinden atamamıştı ve ilaçların etkisi ile ayakta durabiliyordu. Hala, bu koca şehirde kendi ayaklarım üzerinde durmaya ve annemin bakımını üstlenmeye çalışıyorum. İçimden onlara çok kızıyorum, beni bunca yük ile yalnız bırakmış olmalarından dolayı. Şimdi yeni yeni anlıyorum, bunca içe dönmemin, yaşıtlarım gibi mutlu olamamamın, kaygılarımın ve yorgunluğumun sebebi büyük ölçüde bu durum. Oysa ben de çok isterdim mutlu bir ailenin çocuğu olabilmeyi. Maddi ve manevi bir sıkıntım olduğunda yanımda olabileceklerini bilmeyi. Ama küçük yaşlarımdan itibaren öyle çok sorumluluk üstlendim ki, sürekli bir kaygı içerisindeyim. Ya başıma tekrar kötü bir şey gelirse, ya gelecekte yapayalnız kalırsam, ya annem yeniden hastalanırsa ya ben ağır bir rahatsızlık geçirirsem yaşamaya nasıl devam edeceğiz gibi bir sürü kaygı duyuyorum her an. 

İnsanlara güvenemiyorum, yıllardır hayatıma birini alamıyorum ve bir savunma mekanizması olarak insanları kendimden uzaklaştırıyorum. Bunların hiçbirini isteyerek yapmıyorum. 30 yaşımdan baktığımda hayatımda açtıkları yaralar öyle büyük ki, artık bu yaraların bir tanesini onaracak gücüm bile yok. Bazen de nasıl ayakta kalabildiğime bile şaşırıyorum. İkisi arasında yıllardır bitmeyen bu meselede en masum olan ben olduğum halde, en ağır yükleri taşımakla cezalandırılmış olan da benim. Ve ne yazık ki, geçmişte ailenizin açtığı yaraları yetişkinlik döneminizde daha derinden hissediyorsunuz. Oysa çocukken çok masumsunuz, bunları düşünmek aklınızın ucundan bile geçmiyor. Ama sonra yetişkinlik döneminizde anlıyorsunuz, hayatınızı nasıl da olumsuz bir şekilde etkilediklerini. 

Aslında bu konuda anlatacak çok şeyim var, bir sonraki yazıda devam edeceğim. İçimi dökmek, en azından burada olsa bile bana iyi geliyor. Bu ilk yazı ve ilk duygulanım olarak burada kalsın isterim.

9 Ağustos 2022 Salı

İşe Yarar Bir Şeyler

Kendime bir kahve yaptım ve balkona çıktım, daha önce hiç dinlemediğim şarkılardan oluşan bir liste hazırladım. Hazır aklımdan geçen bazı düşünceler varken bunları not almak istedim. 

Yaz tatiline her girdiğimizde aklımda pek çok soru beliriyor, hayatın akışı ile ilgili daha doğrusu hayatın kendisi ve benim bu yolculuktaki varoluş biçimim ile ilgili. Her yaz istisnasız pek çok sorgulama içinde buluyorum kendimi, haliyle yaşamın içine dahil olmak yerine, yaşamı karşıdan bir sinema filmi imiş gibi izlemeyi tercih ediyorum büyük oranda. Bu düşünceler beni hırpaladıkça geceleri uykularım kaçıyor, müthiş bir bacak ağrısı çekiyorum. 

Fakat okullar açıldıktan sonra yani çalışmaya başladığım zaman bu düşüncelerin büyük bir kısmı uçup gidiyor adeta. Her şey düzene giriyor. Yoğun bir temponun içinde sürekli yetiştirmem gereken işler olduğu için, varoluşumu sorgulayacak zaman bulamıyorum. Bazen iş yoğunluğundan şikayet etsem de, üstüme vazife olmayan işlerin sorumluluğunu bile üstleniyorum. 

Bu yaz, ne istediğimi ve nasıl yol almak istediğimi sorgulayıp durdum. Gerçekçi çözümler ile romantik çözümler arasında gidip geliyorum. Kendimle ilgili sorulara yanıt bulamıyorum genelde, insanın kendisini tanıması ne kadar da güç. Bazen mesleğimi bırakmak istiyorum. İstanbul'dan ayrılıp küçük bir şehre taşınmak istiyorum. Hatta garsonluk, kasiyerlik vb. işleri yapabileceğim geçiyor aklımdan. Ciddi ciddi bunların planlarını yapıyorum. Çalıştığım okulda, mesleğime veda ediş konuşmam bile hazır. Uyumak için yatağa girdiğimde bunun provasını bile yapıyorum. İstanbul dışına çıkmam gerektiğinde ise bir şekilde bu şehri özlüyorum. Hemen, aklımdan türlü anılar geçmeye başlıyor. İnsanın gerçek evi, yurdu neresidir? Sanırım yaşadığım iç sıkıntısının nedenlerinden biri de bu, yıllar yıllar içinde kendimi hiç evimde hissedememiş olmam. Önce bağ kurmakta güçlük çekiyor, ardından kurduğum bağları koparamıyorum. Bir mekan, bir ev ve bir mahalle ile gerçek anlamda sağlıklı bağlar kurabilecek kadar yaşamadım hiç aynı yerde. Evler hep değişti, mahalleler değişti, komşular değişti, yollar değişti ve tabii ki insanlar da. Üstelik tüm bunlara kaygı seviyemin nispeten yüksek olması da eklenince, bazen beni rahatsız eden şeyin tam olarak ne olduğunu kavrayamıyorum. 

Sanırım çalışmak ve üretmek iyi geliyor insana. Öbür türlüsü çok zor, zihnimdeki düşüncelerle baş etmekte zorlanıyorum. Kendimizi kandırmak pahasına da olsa, en sağlıklısı kendimize nihai hedefler belirlemek galiba. Bu hedeflerin sonlu hayatımıza hiçbir faydası olmayacak olsa bile, bazı hedefler peşinde süregiden bir hayat, kendi içinde bir anlama kavuşuyor gibi. Temel problemlerimden biri bu olabilir, hiç bir hedefim ve hayalim yok. Düşünüyorum, kendime sorular soruyorum, ne istiyorsun diyorum ve net bir yanıt alamıyorum. Hep bildiğimi okuyorum, kitaplarıma ve anneme sarılıyorum. Odamın içinde yazım-çizim işleri ile uğraşıyorum. Sahne arkasında, hep işin mutfağında. Belki bir gün o mutfaktan çıkmayı başarabilirim, belki bir gün sahnenin tam ortasında spot ışıklar altında, tüm gözler benim üzerimdeyken de iyi hissedebilmeyi başarabilirim. Belki de yalnızca izlerken solup gitmektir kaderim, belki de yalnızca izlerken solup gideceğim. 

8 Ağustos 2022 Pazartesi

Bir Karşılaşma Daha

Kısa bir süre önce, hiç tahmin etmeyeceğim şekilde biri ile karşılaştığımdan ve birbirimizden etkilendiğimizden bahsetmiştim. Yeniden karşılaştık, bu sefer planlı bir karşılaşma oldu. Bazı işleri için iki günlüğüne İstanbul'a geleceğinden bahsetmişti, epey de yoğundu. İşi gereği seyahat etmek durumunda kalıyor belirli aralıklar ile. Ben de, müsait olursa onu en azından bir akşam yemeğine çıkarabileceğimden bahsetmiştim. İşlerini halletti, birlikte bir akşam yemeği yedik ve ardından birer kahve içtik. Yakın zamanda Ankara'ya yerleşmiş. Öncesinde de haberim vardı bu yenilikten, işleri için orada olması gerekiyor. Hem okuduğu hem de ilk çalıştığı yer orası olduğu için, Ankara'dan bahsederken gözleri parlıyor. Yeni evinden ve gelecek planlarından bahsetti bana. Onu dinlemesi çok keyifli, çünkü çok eğlenceli ve neşeli bir yapısı var. Tam bir taklit ustası, hayatı muzip yanından görebiliyor ve ona göre yaşayabiliyor. Aslında bana epey zıt bir yapıya sahip, ben çoğu zaman sessiz ve ciddiyimdir. Kolay kolay espri yapabilen, anın tadını çıkarabilen bir insan değilim. Fakat bir önceki sefer olduğu gibi, bu sefer de zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Gece yarısı olduğunda ayrılmak durumunda kaldık, onu bir taksiye bindirip uğurladım. Sabah trene binecek ve Ankara'ya geri dönecekti. Uzunca sarıldık ve vedalaştık. Gittiğinde beni aramak, birkaç şey söylemek istediğini belirtti. Taksiye bindikten sonra bir mesaj attı, mesajında şöyle diyordu: "Sen var ya, iyi ki varsın, çok güzel bir akşam geçirdim gerçekten çok teşekkür ederim". Ben de ona güzel bir mesaj ile karşılık verdim. 

Ertesi akşam aradı, biraz sohbet ettik. Israrla Ankara'ya davet etti. Hatta anneni ikna etsem de acaba buraya mı taşınsanız, benim de senin öğrettiğin bilgilere ihtiyacım var, benim öğretmenim olursun gibi bir espri de yaptı. Ne zaman olur bilmiyorum ama ben de Ankara'ya onu ziyaret etmeye gitmek istiyorum. Bir şekilde yeniden sözleştik ve bu sefer sıra bana geçti. Uzun zamandır böyle hissetmediğini, benden etkilendiğini ve tam da hayallerindeki kişi olduğumu söyledi. 

Aramızdaki bu etkileşimin artması ne kadar mümkün bilemiyorum, iki farklı şehirde farklı hayatlar yaşıyoruz. Lakin bu güzel duyguları tadabilmek, bu güzel sözleri duyabilmek bile yaşıyor olduğumu hissettirdi bana. İyi ki karşıma çıkmış, iyi ki onu tanımış ve o güzel gülüşüne şahit olabilmişim.

1 Ağustos 2022 Pazartesi

Güzel Bir Gün

Eski okulumdan öğrencilerimle buluştuk bugün. Ekip halinde beni görmek istemişler, oturduk bol bol sohbet ettik. Çok tuhaf bir duygu, tarif etmesi gerçekten zor. Benim onları okuttuğum dönemde henüz yeni yetme birer lise öğrencisiydi hepsi, yıllar geçti ve artık çoğu üniversiteden mezun olmak üzere. Çok başarılı çocuklardı, büyük bir kısmı yurt dışındaki köklü okullarda eğitim görüyorlar. Kendilerini geliştirmek için çabalıyorlar, tüm bunların yanında beni hala eskisi gibi seviyorlar. 

Lisede yaşadığımız maceraları yad ettik bugün, hepsini kocaman olmuş görünce şaşırmadım değil. Gerçek birer yetişkin olmaya adım atmışlar, gözlerindeki heyecan ise hiç solmamış. Umarım hayatları boyunca bu heyecanı canlı tutmayı başarırlar. 

İnsan, anın içindeyken fark etmiyor lakin onların hayatlarına pek çok açıdan dokunduğumu söylediler bana. Yalnızca dinlemenin bile çok büyük bir erdem olduğunu bir kez daha anlamamı sağladılar. Ergenlik yıllarında her öğrenci, en az bir yetişkinin kendisini dinlemesini ve kendisi ile ilgilenmesini bekler, talep eder. Bazı öğrenciler bunu açık bir şekilde dile getirse de, daha içe dönük öğrenciler ilk adımı karşılarındaki yetişkinin atmasını bekler. Sizin yalnızca bir adım atıp iletişimi başlatmanız yeterlidir çoğu zaman. Onlar, kendi hayatlarını, mutluluklarını ve hüzünlerini öyle hevesle anlatmaya başlarlar ki, usulca, sessizce dinlemeniz bile onları fazlası ile geliştirip sağaltır. Meslek hayatımda dokuzuncu yılım bitti, onuncu yılın içerisine gireceğim. Öğretmenlikten az buçuk anlıyorsam şayet, öğrenci ve öğretmen arasındaki ilk adımın kesinlikle dinlemekle başlaması gerektiğini düşünüyorum. Yıllar sonra bana hala aynı heyecanla bakıyor ve anlatıyor olmaları beni gerçekten çok mutlu ediyor.

Masada iki endüstri mühendisi, bir ekonomist, bir sinemacı ve felsefeci, bir kimyacı ve bilgisayar mühendisi adayı görmek bana güç verdi bugün. Çocuklarım için dopdolu ve mutlu bir hayat diliyorum. Heyecanları ve neşeleri hiç solmasın. 

10 Temmuz 2022 Pazar

Bir Karşılaşma

Eskişehir'de biri ile tanıştım. Bir anda güzel bir muhabbetin içinde bulduk birbirimizi, iki günlük bir zaman dilimi içerisinde sanki konuşmamız gereken her şeyden konuştuk. Kendini, yaptığı işi, çocukluğunu ve gelecek planlarını anlatış biçimi beni etkiledi. Yaptığı espriler, taklitler, gülüşü, enerji dolu oluşu ve samimiyeti bende bazı güzel, anlamlı hisler uyandırdı. Karakterlerimiz çok farklı olsa da, uzun süredir ilk kez karşılıklı bir çekim hissettim. Ondan da benimle ilgili benzer şeyleri duydum. Dışa dönük bir yapısı olduğu için o, hissettiklerini ifade etmekte güçlük çekmedi. Birinden, uzun süredir bu denli güzel sözler duymamıştım. Fakat ben daha içe dönük bir yapıya sahip olduğum için, bu kısa süreli zaman diliminde hissettiklerimi yeterince ifade edemedim. 

Benim için kahve demleyişi, mesleğimle ilgili meraklı ve heyecanlı sorular soruşu, çocukluğumuzda en çok sevdiğimiz dizilerin bile aynı oluşu, dizilerden yaptığı alıntılar ve taklitler, hepsini bir araya topladığımda bende bir anda bütüne kavuşuverdi. 

Ayrılmadan önce, "keşke burada yaşıyor olsaydın, senin gibi birine rastlayacağımı düşünmezdim" dedi. Sanırım bu sözler, benim yerimde olan pek çok insanı iyileştirmeye yeterdi. Beni de bir anlamda iyileştirdi sanırım. Üzerindeki parfüm kokusu çok hoşuma gittiği için, markanın adını sordum. O da benim parfüm kokum için aynı şeyleri düşündüğünü söyledi. Şehirden ayrılmadan önce parfümün satıldığı mağazaya girip kokuyu sordum ve ellerinde olmadığını öğrendim. Ne kadar tuhaf öyle değil mi? Şehirden ayrılırken ona bir veda mesajı attım. Nedense gözlerim doldu, oysa sadece 2 günlük bir sohbetimiz olmuştu. Bu kadar kısa sürede bu kadar güçlü bir bağ kurmak benim zayıflığım mı bilmiyorum. 

Yakın zamanda başka bir şehre taşınacağından bahsetti. Hayatına işi ile ilgili yeni bir yön vermek üzere anladığım kadarı ile. Tutacağı evi gösterdi, taşınacağı şehre davet etti. Ve ben döndükten sonra bir daha konuşmadık. 

Az evvel telefonuma bir mesaj geldi. Çok geç bir saat olsa da, aklına geldiğimi ve selam vermek istediğini söyledi. Ardından, birbirimizin yaşadığı şehre ilk ayak bastığımızda önce birbirimizi göreceğimizin sözünü aldı benden. Arada yazmamı, kendimden haberler vermemi istedi. 

Hayat ne kadar tuhaf, hareket halinde olmanın verdiği yenilik ve canlılığı yadsıyamam. Her geçen gün, her yaş alışımda hayata farklı bir yerden bakmayı öğreniyorum sanırım. Aramızda hiçbir şey olmayacak olsa bile, uzun süre sonra birinin beni hala etkileyebilir olduğunu görmek sanırım iyi geldi. Karşılaşmadığımız onca insan, kuramadığımız o kadar bağ varken dünyanın bu denli dönmeye devam ediyor oluşunu tarif edemiyorum. Bir yerlerde yeniden bir araya gelir miyiz bilemiyorum fakat bu iki gün içinde bana hissettirdikleri için ona minnettarım. Ve onu hatırlamaya devam edeceğim.

8 Temmuz 2022 Cuma

Bir Yaz Listesi - I

Yaz tatili dışındaki okumalarım için genelde uzun listeler yapmıyorum, çoğunlukla sosyal bilimler ile ilgili okumalar yaptığım için, okumakta olduğum bir kitap beni başka bir kitaba götürüyor. Dipnotlarda ya da kaynakçada rastladığım yeni bir kitap bir sonraki okumamı oluşturuyor, açıkçası bu da çok keyifli oluyor. Bu yılı okuma anlamında çok verimli geçiremedim. Bunda ruh halimin, sıkışmışlık hissinin de epey etkisi vardı. 

Edebiyatı çok sevdiğim halde epey uzun süredir edebiyat okumuyorum. Yirmili yaşlarımın ikinci yarısına kadar yoğun bir şekilde edebi metinler okudum. Bu anlamda pek çok metne vakıf olduğumu söyleyebilirim. Fakat bir yerden sonra kurgu dışı kitaplara ilgim arttı, öğretmen olduğum için branşım gereği sosyal bilimlere yoğunlaşmam gerekiyordu. Hem donanımımı artırmak hem de hazırladığım materyallere kaynak teşkil etmesi bakımından, yaklaşık üç yıldır yalnızca sosyal bilimler üzerine okumalar yapıyorum. 

Dün akşam güzel bir liste çıkardım, bu yazımda bu listenin bir kısmından bahsetmek istiyorum. 

  • Saraydaki Kahin - 15. ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Sarayında Kehanet, Cornell Fleischer, Kitap Yayınevi. (Geçtiğimiz günlerde bitirdim bu değerli eseri, içerisinde kehanet üzerine yazılmış bazı makaleler bulunmakta. Cornell Fleischer, Osmanlı tarihçiliğinin duayen isimlerinden biri. Osmanlı tarihine baktığımızda 15. ve 16. yüzyıllarda yoğun bir kehanet söylemine rastlıyoruz. Yalnızca saray çevresinde değil, halk arasında da yaygın bir söylem bu. Kitabın içerisinde yer alan makaleler de bu konu üzerine yoğunlaşıyor. Örneğin ben, Kanuni Sultan Süleyman'ın Remmal Haydar adında bir kum falcısı olduğunu ilk kez bu çalışma ile öğrendim. Kehanet, mistisizm ve bu konuların tarihsel alt yapısı ile ilgili bir merakınız varsa kesinlikle tavsiye ederim). 
  • Doğu'da Kahve ve Kahvehaneler, Helene Desmet-Gregorie, François Georgeon, Yapı Kredi Yayınları. (Kahvenin ve kahvehanelerin tarihte nasıl yaygınlaştığını merak edenler için eşsiz bir kaynak. Dün başladım, ilk makalesini okudum ve gerçekten çok etkilendim. Egzotik kahvenin tarihi kökenlerini merak ediyorsanız kesinlikle tavsiye ederim).
  • Özne Nasıl Susturulur? - Söylemlerden Liberal Laf Ebeliklerine, Serge Lesourd, Doğubatı Yayınları. (Uzun süredir merak ettiğim kitaplardan biriydi. Öznel ıstırabın yeni ifade biçimleri üzerine eğilen bu kitap oldukça katmanlı ve dolu. Psikanalitik kuramın kavramlarının da detaylı bir şekilde işlendiğini söyleyebilirim. Psikoloji ve psikanaliz okumalarına ilginiz varsa listenize ekleyebilirsiniz). 
  • İlkel İnsanın Zihni, Franz Boas, Doğubatı Yayınları. (Yeni çıkan kitaplardan biri, alanında oldukça kült ve önemli bir eser. Bir süredir antropolojiye merak salmış durumdayım. Irk, dil ve kültür üzerine okumalar yapmayı seviyorsanız ideal bir eser kesinlikle). 
  • İçsel Aile Sistemleri Terapisi, Richard C. Schwartz, Pinhan Yayınları. (Uzun süredir ilgi ile takip ettiğim ve hakkında çeşitli kaynaklar taradığım bir terapi yöntemi. Türkçe'de de bu alanda yazılmış yeterli kaynak yok maalesef. Bu açıdan ilgilileri için alınıp okunabilecek en değerli kitap diyebilirim. Kısaca İAS adı verilen bu model, bireylerin alt kişiliklerinin aileler gibi etkileşimde bulunduğunu ve değiştiğini ileri sürer. Benzeri alanlarda okuma yapmayı seviyorsanız, ek olarak Anne Ancelin Schützenberger tarafından yazılan ve İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan Psikosoybilim isimli eseri de öneririm). 
  • Delişmenlik Çağı ve İnsan Denen Hayvan, Barbara Natterson-Horowitz & Kathryn Bowers, Metis Yayınları. (Bu yazıda son olarak bahsetmek istediğim 2 kitap. Hayvanların yaşamı ile insanların yaşamı arasında inanılmaz bağlar kuran ve insan davranışları ile hayvan davranışlarını, yaşamını pek çok açıdan aynı temelde inceleyen bir perspektife sahip bu değerli kitaplar. Özellikle bilim okumayı seviyorsanız tavsiye edebilirim. Benim de okumayı heyecanla beklediğim 2 kitap). 
Bir sonraki yazılarımda, okuma listemde yer alan diğer kitaplardan ve hatta izleme listemden de bahsedeceğim. Şimdilik bu liste önümde bana huzurla bakmakta. Sizlere de keyifli okumalar dilerim.

6 Temmuz 2022 Çarşamba

Yarım Bırakılmış Bir Öykü

Seni, Karaköy vapurunun sahile yanaştığı an gördüm. Birkaç sıra arkandaydım, bir şeyler ararmış gibi bir anda ardına döndün. Yanaklarına dökülen saçlarının arasından tedirgin bir bakış fırlattın. Bir anlığına gözlerindeki hüzün ile baş başa kaldım. O kadar uzun boyluydun ki, vapurdan indikten sonra seni gözden kaybetmeden ilerleyebildim. Hızlı adımlar atıyordun, sanki bir yere yetişecekmişsin gibi. Sonra bir anda olduğun yerde durdun, geriye doğru döndün ve sahildeki banklardan birine oturdun. Ben de usulca banklara doğru yöneldim, hemen yanındaki bankı boş bulunca oturdum. Önce, bir süre denize doğru baktın. Karşında Sarayburnu kıyısı vardı, gözlerin, bir anlığına denize dönüştü. Ardından çevik bir hareketle çantandan küçük, fermuarlı bir cüzdan çıkardın. Üzerinde İstanbul'dan resimler olan, hani şu Eminönü'nde turistlere satılan hediyelik cüzdanlardan. İçinden bir sigara aldın, o sırada ne kadar naif olduğun geçti içimden. Ellerindeki zarafet, parmaklarını kullanış biçimin; sanki bu dünya için fazla hassastı, fazla kibardı. 

Sigaranı içerken yeniden daldın güneşli gökyüzüne. Sanki bakıyor ama görmüyor gibiydin, yer yer kaşlarını çatıyordun ardından sana özelmiş gibi duran o ziyan olmamış masumiyet çöküyordu yüzüne. Nasıl bir yaşamın vardı, neler geçmişti başından bu hayatta bilemiyordum. Esasen, bunları bilmek de istemiyordum. Şu anki halini var edenin bunlar olması, gözümde tüm yaşadıklarını kıymetli kılmaya yetiyordu. 

(Bu öykünün bir devamı yok, bir sonu da yok. Olması gerektiği gibi, yarım, parça parça. Yaşam ile öykü arasında hep ince bir çizginin olduğunu düşünmüşümdür. Olanca gerçekliği ile geçerken ömür; bir his, bir başka insan, bir eşya, bir dokunuş ya da anlık bir temayül, bir miktar tahayyül; gerçeği bir öyküye çevirmeye yetiyor. Bazen hayatın gerçekliğini yarım bırakmak, yarı yolda bırakmak gerekiyor, bir başkasının tamamlayabilmesi için). 


François Ozon'un "Frantz" isimli filminden bir fotoğraf. Sevdiği her iki adam tarafından yarım, yalnız bırakılmış olan bir kadın. Anna. 

28 Haziran 2022 Salı

Bir Yolculuk

Bugün yola çıkıyoruz, içim bir tuhaf. İlk kez bu kadar uzun süre İstanbul dışında olacağım. Eskişehir'e gidiyoruz, oradan küçük bir ev almaya karar verdim. Umarım sorunsuz bir şekilde geçer tüm bu süreç. 

Bundan sekiz yıl önce annem rahatsızlığında orada tedavi görmüştük. Yaklaşık iki sene kadar hastaneden çıkamadık, sürekli oradaydık. Ben de yazları bir yurt tutmuş, tüm yazımı hastanede anneme bakarak geçirmiştim. Daha önce Eskişehir'e gidip gelmişliğim vardı fakat ilk kez o dönemde bu kadar uzun süre kalmıştım. Her hafta sonu İstanbul'dan yola çıkıp hastaneye gidiyor, pazar günleri geri dönüp çalışmaya devam ediyordum. 

Bugün öğleden sonra trenimiz var. Daha adım atmadan neredeyse ağladım ağlayacağım, göz yaşlarım akmak için bekliyorlar, dolu dolu. Bu kadar duygusal bağ kurduğum başka bir şehir olmamıştı. Hiç unutmam, annemin yoğun bakım ünitesinden çıktığı ve fizik tedaviye geçtiği bir aşamadaydık. Birkaç ay olmuştu hastalığı geçireli. Henüz ayakta duramıyor ve konuşamıyordu. Bir gün bana yazı ile dışarı çıkmak istediğini söyledi. Onu biraz bahçeye götürdüm, fakat Porsuk Nehri'ni, canlı insan kalabalığını görmek istediğini yazdı. Ben de kimseye çaktırmadan hastanenin bahçesinden dışarı doğru yöneldim. Güneş yüzümüze vuruyordu, ikimizin de yüzünde büyük bir gülümseme ile onu çarşıya kadar götürdüm. Herkes bize bakıyordu, tekerlikli sandalyede hasta bir kadın, arkasında 23 yaşında bir oğlan çocuğu. Öylesine kahkaha attık ki, onun gözlerindeki mutluluğu unutmam mümkün değil. Sonra çaktırmadan hastaneye geri döndük, zaten fazla uzaklaşmamıştık. Bu anıları unutmam mümkün değil. 

Yıllardır bir ev almak isteriz, tasarruf yaparız. Fakat İstanbul'dan, buradan ev almak gelmedi hiç içimden. Hep vazgeçtik, zaten şimdi ev alınabilecek gibi değil fiyatlar. Hazır durum böyleyken bu yaz tatilinde gidelim, Eskişehir'den minik bir daire alalım dedik. 

Hastalık sürecinde gidip gelişlerim, endişelerim, annemin ilk kez parmağını oynatmaya başlamasına şahit olmam, hastane koridorlarında attığım sevinç çığlıkları, tüm duygularım oraya ait. O yüzden daha gitmeden hüzün ve sevinç karışımı bir duygu kapladı içimi. Gönlümüze göre bir ev bulabilir miyiz bilmiyorum ama en nihayetinde bizim için uzun bir Eskişehir tatili olacak. İnsanın en sevdiğinin hem ölümle mücadele ettiği hem de hayata yeniden dönmeyi başardığı bir yeri unutması mümkün değil. Unutmadım, tren garında indiğimde yüzümü güneşe dönüp şükranlarımı sunacağım.