güzel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güzel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2022 Pazartesi

Güzel Bir Gün

Eski okulumdan öğrencilerimle buluştuk bugün. Ekip halinde beni görmek istemişler, oturduk bol bol sohbet ettik. Çok tuhaf bir duygu, tarif etmesi gerçekten zor. Benim onları okuttuğum dönemde henüz yeni yetme birer lise öğrencisiydi hepsi, yıllar geçti ve artık çoğu üniversiteden mezun olmak üzere. Çok başarılı çocuklardı, büyük bir kısmı yurt dışındaki köklü okullarda eğitim görüyorlar. Kendilerini geliştirmek için çabalıyorlar, tüm bunların yanında beni hala eskisi gibi seviyorlar. 

Lisede yaşadığımız maceraları yad ettik bugün, hepsini kocaman olmuş görünce şaşırmadım değil. Gerçek birer yetişkin olmaya adım atmışlar, gözlerindeki heyecan ise hiç solmamış. Umarım hayatları boyunca bu heyecanı canlı tutmayı başarırlar. 

İnsan, anın içindeyken fark etmiyor lakin onların hayatlarına pek çok açıdan dokunduğumu söylediler bana. Yalnızca dinlemenin bile çok büyük bir erdem olduğunu bir kez daha anlamamı sağladılar. Ergenlik yıllarında her öğrenci, en az bir yetişkinin kendisini dinlemesini ve kendisi ile ilgilenmesini bekler, talep eder. Bazı öğrenciler bunu açık bir şekilde dile getirse de, daha içe dönük öğrenciler ilk adımı karşılarındaki yetişkinin atmasını bekler. Sizin yalnızca bir adım atıp iletişimi başlatmanız yeterlidir çoğu zaman. Onlar, kendi hayatlarını, mutluluklarını ve hüzünlerini öyle hevesle anlatmaya başlarlar ki, usulca, sessizce dinlemeniz bile onları fazlası ile geliştirip sağaltır. Meslek hayatımda dokuzuncu yılım bitti, onuncu yılın içerisine gireceğim. Öğretmenlikten az buçuk anlıyorsam şayet, öğrenci ve öğretmen arasındaki ilk adımın kesinlikle dinlemekle başlaması gerektiğini düşünüyorum. Yıllar sonra bana hala aynı heyecanla bakıyor ve anlatıyor olmaları beni gerçekten çok mutlu ediyor.

Masada iki endüstri mühendisi, bir ekonomist, bir sinemacı ve felsefeci, bir kimyacı ve bilgisayar mühendisi adayı görmek bana güç verdi bugün. Çocuklarım için dopdolu ve mutlu bir hayat diliyorum. Heyecanları ve neşeleri hiç solmasın. 

3 Mayıs 2019 Cuma

Güzel Bir Haber

Bir aylık bekleyiş sona erdi, yeni okuldan güzel bir haber geldi. Bugün anlaşmamızı yaptık. Kısa bir zaman sonra çok güzel bir semtte, yeni bir hayata merhaba diyeceğiz annemle birlikte. 

Bugün görüşmeye giderken sahil boyunca otobüste sürekli düşündüm. Yıllar evvel okumaya geldiğim bu şehirde kalabilmek, bir yerlere gelebilmek için çok mücadele verdim. Çoğu zaman tek başımaydım, yaşadığımız onca olumsuzluğa ve üzüntüye rağmen hep çok çalışmam gerektiğini düşündüm. Hayatı anlamlı bulmasam da bir annem vardı, onun için daha fazla mücadele etmem gerekiyordu. 

Bir aksilik çıkmazsa önümüzdeki dönem bambaşka bir hayat bizi bekliyor olacak. Yeni okul, yeni insanlar, yeni ev, yeni semt, yeni eşyalar derken sanırım daha da toparlanacağım. Bu yıl benim için bir geçiş dönemiymiş, esasen hep öyle olduğunu hissediyordum lakin kaygılarım bir türlü beni bırakmıyordu. Bugün derin bir nefes aldım sahil kenarında, uzun uzun martılara ve boğazdan geçen gemilere baktım. 

Bana tekrar yol açtığın ve güzellikler sunduğun için teşekkür ederim. Bana ısrarla her seferinde güzel düşünmeyi ve pes etmemeyi öğretiyorsun. Var ol. 

16 Şubat 2018 Cuma

Bilge Karasu: Haluk'a Mektuplar II


"Sevgi, üstüne basıp geçenlerin ardından başını gene kaldıran, güçlü bir ottur, merak etme."

Güçlü Ot
Ankara, 3/2/81

19 Ocak 2018 Cuma

Suç ve Ceza

"Sokak şarkılarını sever misiniz?"

"Ben severim, -dedi.- Hele de soğuk, karanlık ve nemli güz akşamlarımda, hani gelip geçen herkesin yüzünün yeşile çalan bir sarılıkta ve hasta gibi göründüğü ıslak güz akşamlarında, laterna eşliğinde söylenen bu sokak şarkılarını çok severim. Ya da dingin, lapa lapa kar yağan rüzgarsız kış akşamlarında, hele bir de karların arasından sokak lambaları ışıldıyorsa, bu şarkılar çok daha doyumsuz olur... Biliyor musunuz?.."

Dostoyevski

26 Haziran 2017 Pazartesi

Maurice Blanchot: Karanlık Thomas


"Anne'ın hala sevdiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı geceydi. Anne'ın nefret ettiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı da geceydi. Birbiriyle çelişen terimlerin bulunmadığı, acı çekenlerin mutlu olduğu, beyazın siyahla ortak bir özde buluştuğu mutlak gece. Yine de bu gecede karmaşa yoktu, canavarlar yoktu; bu gecenin karşısında, her zaman göz kapaklarının kapanarak kendisi için meydana getirdikleri kişisel geceyi gözlerini yummadan buluyordu. Bilinci yerinde, zihni açık olarak, kendi gecesinin geceye eklendiğini hissediyordu." 
karanlık thomas ile ilgili görsel sonucu
Karanlık Thomas, Maurice Blanchot'nun 1941 yılında yayımlanan ilk kitabı. Bu aralar Metis Yayınlarından okumalar yapıyorum, daha önce de belirttiğim gibi Kadıköy Kitap Günleri kapsamında Metis standından birkaç kitap edinmiştim. Elimdeki son kitaptı Karanlık Thomas. 

Karanlık Thomas anlatı niteliğinde bir kitap. İçerik olarak Thomas'a odaklanılmış olsa da diğer bir karakter olan Anne ile ilgili kısımlar da bir hayli fazla ve Thomas kadar çarpıcı. Bir var oluş ve yok oluş soyutlamasının orta yerinde duruyor eser, Thomas'ın var oluşunu keşfi ve bunu hemen ölüm ile soyutlandırmasından ibaret aslında bu derin mevzu. Bahsettiğim üzere yer yer Anne giriyor sahneye, Thomas'a hem aynı hem de çok farklı bakıyor. Her ikisinin düşünceleri bir yerde birleşiyor ve buluşma bir nevi kendini yok ediyor. 

Eserin sonunda yazarın "Edebiyat ve Ölüm Hakkı" isimli bir yazısına da yer verilmiş. Aynı zamanda bir sonraki bölümde Jean Starobinski'nin "Karanlık Thomas'yı Okuma Denemesi" adlı yazısı yer alıyor. Bu bölümleri es geçmemenizi tavsiye ederim, zira eseri anlamanıza yardımcı olacaktır. 

6 Ocak 2017 Cuma

İnan Çetin: Bin Yapraklı Lotus

"Denir ki: Seni ayıplayanlar çıkacaktır kuşkusuz, ama bil ki, hiçlik varoluşun temelidir. Büyük ideallerin varsa eğer ve bu idealler insanlığın köküne kibrit suyu döküyorsa, peşinden gelenler suçludur. Sen tek başınasın unutma, kendine ihanet etmiyorsun. Tutkuna yaşamayı öğren; arada bir fırtınaya dönüşse de rüzgar, korunmasını bil. Ama her şeyin saf olduğuna kanma sakın. Sana söylediklerim de saf değil, aldanma."

***
"İnsan çürümüşlüğünü göz ardı edemezdi böyle durumlarda; sonra, sesler duyup sıyrıldığında bu çürümüşlükten, dört gözle bakmak isterdi dünyaya. Öyle ki, düşü gören yataktan çıkamazdı, çivilenip kalırdı geçmişe."

***
"Ne kadar da acınacak duruma düşüyor insan. Umarsız kalınca sığınacak bir şeylere nasıl da gereksinim duyuyor."

3 Ocak 2017 Salı

Thomas Bernhard: Bitik Adam

Yılbaşına Thomas Bernhard okuyarak girdiğimi itiraf etmeliyim yazımın başında. Yılbaşından birkaç gün önce Kadıköy'deki Yapı Kredi Kitabevine girip yeni yıl tatili için Vüs'at O. Bener'in bir öykü kitabını almıştım. Thomas Bernhard okumak aklımda yoktu şu sıralar lakin rafta karşıma çıkınca "Bitik Adam"ı alıp okumak istedim. Böylelikle yeni yıla da kendisi ile girmiş oldum, bir de yanında acı bir kahve ile tabii. 

Bernhard hakkında konuşmak, muhasebe yapmak için eserlerinin hemen hepsini okumak ve iyi bir edebi birikime sahip olmak gerektiğini düşünüyorum. Bu yetilere sahip değilim lakin "Bitik Adam"dan yola çıkarak birkaç kelam edebilirim sanırım. 

Bir çürüme olgusu sunuyor Bernhard önünüze, bitip tükenmeyen upuzun bir olgu, yol gibi, tamamiyle çürümek üzerine. Yaşamak üzerine yazdıkları ise umuttan yoksun, yaşamı bir çürüme olarak algılıyor gibi, hayatta kalmak ile bir takım sorunları var, bunları çok güzel açıklıyor, yer yer tekrar ediyor gibi görünse de tekrar ediyor gibi olduğu her bölümde farklı kelime ve cümle dizileri ile anlatıyor derdini. Okuması kolay bir yazar olduğu izlenimi bırakmadı bende, çok kolay okunmuyor; bu yüzden yavaş yavaş ve yer yer not olarak ilerledim ben. Ve kimi yerlerde Cioran geldi aklıma, çürümeden bahsedince. 

Birkaç kitabını daha okuyacağım muhakkak ki Bernhard'ın, enteresan dili, anlattıkları, "diye düşündüm"lü cümleleri beni etkiledi. "Bitik Adam"ın beni etkileyen bölümlerinden birkaç cümle paylaşmak istiyorum: 

"Uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor. Yattığımda ölmekten, bir daha uyanmamaktan başka bir isteğim olmuyor, ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor, yineleniyor..."

***

"Bir dostumuz olduğunu sanıyoruz, ama zamanla dostumuz olmadığını görüyoruz, çünkü kesinlikle hiç kimsemiz yok, gerçek bu, dedi."

***

"Durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor, ama bu deneyde başarısız oluyoruz, hep tepetaklak yuvarlanıyoruz, çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz."

24 Aralık 2016 Cumartesi

Küçük Kara Balık

"Güzel ay, ben senin ışığını çok seviyorum. Hep benim üzerime ışıyasın istiyorum."
"Balıkçığım, doğrusunu istersen benim kendime ait bir ışığım yok. Beni güneş aydınlatır, ben de onu yeryüzüne yansıtırım. Sahi sen hiç duydun mu? İnsanlar uçup gelip benim üzerime konmak istiyorlarmış."
"Bu imkansız."
"Bu zor bir iştir ama insanlar istedikleri şeyi..."

***

"Şimdi ölüm çok kolay uğrayabilir bana! Ama ben yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmemeliyim. Elbette, bir gün ölümle karşılaşırsam -ki karşılaşacağım- önemli değil, önemli olan şu ki benim yaşamım veya ölümüm başkalarının yaşamını nasıl etkileyecek."

Hayallerinin peşinden koşan küçük bir kara balık. Dereleri ırmaklara devşirmiş, ırmakları denizlere devşirmiş, güzergahında pek çok tür ile tanışmış, hepsi ile hasbıhal etmiş, var etmiş kendini sularda, korkmamış, az ya da çok yaşamak diye düşünmüş, ne önemi var diye düşünmüş, sonunu merak etmiş yolun, suyun. Kendi olmuş küçük kara balık, kendine dönmüş küçük kara balık? Hiçbirimiz küçük kara balık kadar cesaretli, kendi gibi, nazik ve duyarlı değiliz değil mi? Ne büyük tokat, ne büyük ders!

11 Aralık 2016 Pazar

Heba

"Gerçek fazlasıyla hissedildiğinde insana her vakit gerçek değilmiş gibi gelir, diye cevap verdi Resul de; bunda şaşılacak bir şey yok." 

***

"Bir insanın kendisine zulmedene gülümsemeye mecbur bırakılmasından daha beter bir zulüm olamazdı yeryüzünde."

Hasan Ali Toptaş

6 Aralık 2016 Salı

Hasan Ali Toptaş: Heba

"Hasılıkelam, çerden çöpten de olsa insan bir baba yaratıyor Ziya Bey, başka türlü var edemiyor kendini; koku kırıntılarını tutup, ölgün gölgeleri ve titreşimleri tutup, ya da boşlukları bile tutup işte böyle bir babaya dönüştürüyor benim gibi. Hiç kuşkusuz insan başka yollarla da var edebilir kendini, diyelim uzun bir öpüşmenin derinliklerinde kaybolarak, bir bakışın ateşinde yanarak, bir kitabın ruhundan doğarak, bir dokunuşla sarsılarak ya da şu an hatırlayamadığım daha akıllıca yahut daha aptalca birtakım şeyler yaparak da var edebilir. Çarçabuk doyan küçük karınlı ruha sahipse, bir köşeye oturup sadece çekirdek çitleyerek de var edebilir söz gelimi. Mayasına karışan vahşi gölgelerin arasında yaşıyorsa, birtakım şeyleri kırıp dökerek de var edebilir. Hatta bütün bunların ötesinde, bazı şeyleri yapmamakla da var edebilir ama babayla var olmak bu saydıklarımla kıyaslanamayacak kadar farklı bir şey bence. Farklı olmasının yanı sıra, çok eski bir şey aynı zamanda; belki kuşlar, belki bulutlar, belki taşlar kadar eski bir şey."

28 Kasım 2016 Pazartesi

Yeşil Peri Gecesi II

"Bizde itiraf yoktur.
Bizde itiraf eden huzur bulmaz. 
Bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir. 
Biz itiraf edersek unutamayız.
Biz oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak.
Biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik (Allah biliyor nasıl olsa, ayrıntılarla onu meşgul etmeye ne lüzum var?)
Bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. Kurcalayıp durmayın. Eski defterleri açmanın ne faydası var canım?
Biz dolaylı insanlarız, bizde yalanlar ve gerçekler arabesk motifler gibi iç içe geçe.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Ceza değildir.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Nisyan'dır."

Yeşil Peri Gecesi

"Artık kırılmam Ali, korkma. Yıllar geçti, büyüdüm, yaşlandım. Arkamda ne hor görülmeler, ne arayışlar, çabalar, zavallılıklar bıraktım. Tek bir arkadaşa bağrımı açtım. Onun da kucağımda ölümünü izledim, öyle çaresizdim ki, kendine iyimser bir anne aradığı gözünün bebeğinden okunan, bu arayışa tutulduğumu çok sonra anladığım bir adamı oyaladım yıllarca. Onun hem annesi hem karısı oldum. Onu kucakladım, başını göğsüme yasladım, avuttum. Sanki bende çok varmış gibi ona umut verdim. Ona bir ninni söylemediğim kaldı. Onu bir yeniden doğurmadığım kaldı. (Bösodobeni! Hatırladın mı? Ezberden okurdun bana bunu.)

Şimdi anlat bana, beni neden terk ettiğini."

15 Kasım 2016 Salı

Nahid Sırrı Örik: Kozmopolitler

"Kozmopolitler", yeni okumaya başladığım Nahid Sırrı külliyatının eserlerinden bir tanesi. Kıskanmak'tan sonra tercihim kendisinin bu romanından yana oldu. Aşağı yukarı "Kıskanmak" ile benzer nüanslara sahip olan, zaman olarak hemen Cumhuriyet sonrasını işleyen kısa bir roman. 

Romanda söz konusu olan önemli şahsiyetler bir hayli fazla. Enise Hanım, kendisini aldatan eşini Avrupa'da bırakarak, annesi Madam Blanş ve kızı Suzan ile birlikte İstanbul'a gelerek, Osmanbey'de bir apartmana yerleşmiştir. Dönemin cemiyet hayatına hızlı bir giriş yapmış, geçmişi pek aydınlık olmayan lakin epey varlıklı bir kadın olan Prenses Müzeyyen ve oğlu Prens Cevat ile bu cemiyet ortamında tanışmıştır. 

Hikayenin seyrine, sonunda nasıl bir vaziyet ile nihayet bulacağına önceden kanaat getirmek mümkün oldu benim için. Nahid Sırrı, tıpkı Kıskanmak adlı eserinde olduğu gibi güzellik ve çirkinlik kavramlarını aleni ve keskin bir biçimde ele almış. Bunun dışında yine oğlunun gönül maceralarına göz yuman hatta onu teşvik eden bir anne olarak burada karşımıza Prenses Müzeyyen çıkmaktadır. Kıskanmak adlı romanında ise bu karakter Nüzhet'in annesidir. 

Henüz iki romanını okuyarak vakıf olduğum üzere Nahid Sırrı, eserlerinde benzer kavramları işleyen, esasen dışarıdan bakıldığında sıradan gibi görünen lakin sıradan ve bilindik hikayeleri kendine has üslubu ile işleyebilen bir yazar. Onun yazım tekniğini çok şık ve duru buluyorum. Kozmopolitler de epey etkiledi beni, hatta romanı baştan sona bir kahve molası eşliğinde anneme dahi anlattım. O da epey şaşırdı. 

Nahid Sırrı'dan devam edecektim lakin çok sevdiğim bir dostumun doğum günüm için hediye ettiği Şule Gürbüz'ün "Zamanın Farkında" isimli eserine başladım. Bu eser bitince Nahid Sırrı'nın "Eski Zaman Kadınları Arasında" ya da "Abdülhamid Düşerken" adlı eserlerinden birini okumaya başlayacağım. Umarım külliyatı kısa sürede bitirir, kendisi üzerine yapılan akademik çalışmaları okumaya geçebilirim. 

9 Ekim 2016 Pazar

Ahmet Hamdi Tanpınar: Yaz Yağmuru


"Yüzü hiç tanımadığı, görmediği cinsten bir saadet içindeydi. Sanki birden tek bir çiçek oluvermişti. Ve bu saadet bazı akşam saatlerinde görülen aydınlıklara benziyordu. Eşyayı başka şekilde içimize sindiren yaşadığımız anı bir uçurtma, bir türkü gibi havalandıran bir şeydi bu. Sevinç denen şeyin asıl manası bu olmalıydı: Maddesini böyle eriten, yok eden hiç olmazsa kendi aydınlığında onu inkar eden bir hal."

Bir yüze dair yapılabilecek saadet tanımlarının en güzeli kuşkusuz Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Yaz Yağmuru adlı hikayesinde geçen bu sözler. Maddenin kayboluşu, kişinin kendi aydınlığını keşfi ve aydınlığı ile suretini bir araya getiren değerli bir vaziyet. Bir çiçek oluvermek, tek bir çiçek oluvermek. Öylesine kıymetli, muazzam bir durum. İyi ki Ahmet Hamdi'yi okuyoruz, savruluyoruz, kendimize geliyoruz.


5 Ekim 2016 Çarşamba

Ahmet Hamdi Tanpınar: Erzurumlu Tahsin

Ahmet Hamdi Tanpınar ile ilk kez bu yaz tanıştım. Eserlerinin isimlerine ve en önemlisi şahsına yakından tanık olmak ile birlikte, kendisini okuyabilecek zihni ve psikolojik düzeye ulaşabilmek adına beklemem gerektiğini düşünürdüm. Bazı kitapların ve bazı yazarların okunmak için zamanlarının olduğunu düşünüyorum. Örneğin Hasan Ali Toptaş'ı, kış vakti bir bozkır zamanında, ancak ocakta yeni demlenmiş bir çayın arkadaşlık edebileceği, evin en küçük penceresinin perdesinin aralandığı zamanlarda okuyorum. 

Ahmet Hamdi Tanpınar yolculuğum ise nispeten serin bir yaz akşamında, İstanbul'un tenha bir semtine bağlı sakin bir dairenin balkonunda başladı. Huzur, Mahur Beste ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü peşi sıra geldi. 

Kendimi zihnen daha dinç hissettiğim şu günlerde fırsatı kaçırmayıp Ahmet Hamdi Tanpınar'ın hikayelerini okumaya başladım. Erzurumlu Tahsin adlı öyküsü beni oldukça etkiledi. Erzurumlu Tahsin'in dünya görüşü, var oluş mücadelesine karşı vermiş olduğu üstünlük, dinginlik ve bilgelik beni şaşkına çevirdi adeta. Hatta, Mehmet Eroğlu'nun İletişim Yayınlarından çıkan "Belleğin Kış Uykusu" adlı romanındaki "Palyaço" isimli karakteri ile Erzurumlu Tahsin karakteri arasında dünya görüşleri açısından organik bir bağ keşfettim. 

Hikayeden, sevdiğim bazı bölümler paylaşmak istiyorum: 

"Sana tekrar söylüyorum. Her şey, hepsi ölümdür. Her şey ondan gelir ve oraya döner... Biz, bütün bu gördüğün şeyler -eliyle etrafı gösterirken, ayağıyla otları eziyordu- her şey, hepimiz, büyük ve muazzam bir kadavranın üzerinde gezinen kurtlarız... Anlıyor musun? Kadavra kurtları..."

***

"Vehim, dedi... Hayat, ölümün şerefine yazılmış kasideden başka bir şey değildir. Güneş bir mezarlıktır ve toprak... ve biz.."

***

"Muvaffak mı, dedi, nerede, ne vakit? Nasıl?.. Hangi muvaffakiyet... Sırtında bir bit gibi yaşadığın devin müsamahasından bir an dışarı çıkabildin mi? Hayat mütemadiyen ölümün zaferini teganni ediyor. Sen küçücük başını sallayıp geçmeğe çalışıyorsun!.."

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Yaşanmamış Hayata Kısa Süreli Bir Manifesto

bin bir anı dolu defterinizi bir kenara bırakın.
mükellef yaşamlarınızın ucube gösterişlerinden arının.
gözyaşı gülümsemesini suretiniz ile bütünleştirin.
belleğinizi yitirin kısa bir süreliğine.
dünyaya uzanmanın, ıslak kumlara temas etmenin keyfini yaşayın.
fikri mücadelenizden evvel aydınlık ile karanlık arası zeminlere basın.
korkmayın.
tolstoy'ın karlı coğrafyalarına uzanın, bozkırın gizemine adım atın.
dörtyüz katlı dörtyüz duvarlı dört yüzsüz binalarınızdan, betonlarınızdan arının.
kendi yüzünüz olun.
kavuklarını keşfe çıkın sincapların, karıncaları takip edin.
kelamlarınızın şeffaflıklarını hiçe saymayın, saydamlaşın.
sırt üstü uzanın zihninizin denizlerine.
cürmünüzün kaldığı yerden yaktığı hesaplarınızı kapatın.
kafka'nın köy hekimi ile sohbete dalın.
kirpiklerinizde gemiler yüzdürün.
sığınacak bir limanınız değil, sohbet edecek bir mürettebatınız olsun.
mürettebat olun, kürek mahkumu olun, düşünün, arzulayın.
son mecmuasını karıştırın zamanın, sayfalarca kelimenin hüznüne dalın çıkın.
bir şeyler var orada, yaşamı sizin için daha zor hale getiren lakin sizi bilgeleştiren.
selama durun, selam olun. 

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Hasan Ali Toptaş: Geçmiş Şimdi Gelecek

"Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler ama bu söz şimdi geçersizdi, dostumun gözleri üzerine işenmiş çoban ateşleri kadar ışıltısızdı ve konuşmaya hiç niyeti yoktu. Zamanı tek boyutlu yaşayanların aptallığı akıyordu ceket uçlarından. Düş görüyor gibiydi. Düş görüyor gibi de değil, kendisi bir düştü sanki. Ellerinin (çaresiz ve yalnızdılar), burnunun (kendi doğrultusunda ilerlemekten yoksundu) ve bakışlarının anlamı giderek yaşamın titreşimlerinden uzaklaşıyordu. Yoksa ben mi düş görüyorum dedim kendime. Belki de üçüncü bir kişi düş görüyordu ve biz o düşün içinde iki düş insanıydık."

Hasan Ali Toptaş'ın "Çağrı" adlı öyküsünden...

17 Haziran 2016 Cuma

Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler

"Evinden çıkman gerekmez. Masadan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde.

Franz Kafka 
Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler

29 Mayıs 2016 Pazar

Bulantı II

"Bir zamanlar (beni bırakıp gittikten nice sonraları bile) Anny'i düşünmüştüm. Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde: Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları."

"İnsan yalnız yaşayınca bir şeyler anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor; dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. Olaylar da öyle. İnsan onlara da aldırmaz oluyor. Bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. Başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. Duyduğunuzu anlatın deseler, kötü tanıklık edersiniz."

Jean-Paul Sartre

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Sezgin Kaymaz: Kün

"Başkalarının baktığı yerden baktığında başka bir hayat göreceğini bilirdin; eyvallah. Misal, dindarsan, hayatı sevap ve günahtan ibaret görürdün, obursan makarnadan, mantıdan, etli ekmekten. Ölsen başka bir şey göremezdin. İnsan olarak; hayatın boyunca sana 'DOĞRU' diye kaktırılan şeylerden ibarettin. Bu nedenle deliliğin de delilik olabileceğine pek inanasın gelmezdi. Normalin altı delilikti tıbba göre. Peki normalin üstü? O da delilikti tabii.

İşe bak, normalin üstünde saltanat sürecek adam, kendinden altta oldukları için deli deyip normallerle dalgasını geçecek, ama çoğunluk onu anormal göreceği için onun adı deliye çıkacaktı. Demek ki insan çoğunluktan ibaretti.

Her neyse..."