29 Aralık 2019 Pazar

2020'ye Not

Bu yıl hayatımızda pek çok değişiklik oldu. İş ve ev değiştirmemle birlikte farklı çevrelerin içine girmiş oldum. Hayatımın büyük bir kısmı değişse de, sanki bu sene bir öncekinden çok daha iyi geçti. Daha fazla dışarı çıkmaya başladım son zamanlarda. Yeni insanlar tanımaya gayret ediyorum, yeni etkinliklerin içerisinde yer alıyorum. Son aylarda pek çok  kez sinemaya gittim, bir kitap kulübüne üye oldum, yeni insanlarla sohbet etmeye başladım derken kendimi biraz daha işin ve evin içerisinden dışarı çıkarmaya çalışıyorum. Dışarısı ile ilgili her düşüncemde aklıma Engin Geçtan'ın bir kitabında söyledikleri geliyor: "Hayata katılın, seyirci olmayın." Bu benim için biraz zor olsa da katılım sağlamaya çalışıyorum. 

Bu sene neler olacak, bana neler getirecek kestirmek zor. 28 yaşına bastığım bu yılda epey büyüdüğümü hissediyorum, giderek sadeleşiyorum lakin hayata karşı sıkılganlığım artıyor. Yaptığım işi, genel hayat düzenini ve yaşıyor olmayı sürekli sorguluyorum. Bazı insanlar hayatın peşinden koşturmayı severler, ben seven tarafta değilim. Sadece diğer kısma çakılı kalmamak için mücadelemi artırmaya çalışıyorum. 

Umuyorum yeni yıl sade ve dingin geçer. Kendimi daha iyi değerlendirebileceğim bir yıl olur. Hepimiz güzel günler görelim. 

22 Aralık 2019 Pazar

Kısa

Uzun vadinin dibinde kurak, yeni yılın hüznü ile gölgelenen asma pencereler. Balkon tüllerinin saçaklarından gökyüzüne kadar uzanan kirli asfalt, oysa yarımdır henüz çehresi. Bir zamanın izini kaybetmiş, bir başka zaman bulmuş kendine. Pencere kenarından sarkan afrika menekşesi bile bir başka bakıyor artık, herkes kendine benzeyeni bulmuş. Kendi olabilen yok ortalıkta, donup kalan sokak köpekleri ile alaca kışlarının sabaha karşı sessizliği. Bir maden işçisinin elleri kadar kara oysa, kimi hızlı kimi yavaş nefesinden arta kalan, buğulu camlara yazılmış birkaç sözcük, hepsi de yok olsun diye. Mütemadiyen bir sanrı yaşamak, bir elden diğerine uzanan, aynadaki o keskin sıcak. Hani bir gün köye yaşlıca bir adam gelmiş ya, sefih, eskiden kalma haberler getirmiş. Sonra gazete sayfalarının arasında, siyah beyaz fotoğraf albümünün arkasında, kötü bir mürekkeple yazılıp çizilmiş sanki dünya. Henüz başındayken yolun, sonuna gelivermişsin gibi birden. 

Üstün örtülmüş ve de kaza süsü verilmiş. Yeni ağarttığın fincanların hala vitrinin ortasında, kahverengi camın hemen arkasında. Henüz kalkmış gibisin yatağından, öylesine ölü, öylesine uzunca. Bir mum, şamdanın bir köşesinde birkaç parmaktan arta kalan yeni bir sarı. Bir bardak su bırakmışsın yanı başına, yarısı havaya uçmuş sıcağın zifiri sabahında. Bir merdiven dünya, bir basamağı eksik verilmiş sana. Kimine sureti ile eş bir hata, kimine lütuf edilmiş haddinden daha fazla.

Şimdi ılık bir rüzgarla yol alsan, sussa tüm insanlar çağın ötesinde usul usul bir ara. Kanadı kırık bir isa, bir porselen ikona ellerinin arasında. Uzun vadinin dibinde şimdi ıslak, yaşamaktan beti benzi atmış yaşlı bir hatıra. Gidenler çoktan dönmüş de, bir sen varamamış gibisin hala.

Kısa Bir Ara

Günler birbirini kovalıyor ve yaşlanıyorum. Beş günlük bir ara verdik, noel tatili. Biraz kendimi dinliyorum, daha doğrusu evde yatıp yuvarlanıyorum. Rus tarihi ile ilgili birkaç okuma yaptım, yakın zamanda arkadaşlarımızla oluşturduğumuz kitap kulübünün ilk kitabını bitirdim. İçimde herhangi bir heyecan olmasa da, yeni insanlarla tanışıyorum. Sömestr tatilinde hep birlikte bir doğa tatiline çıkacağız. Dağlık bir alanda bir ev tuttuk, üç gece boyunca kitaplar okuyup, doğa yürüyüşleri yapıp kendimizi dinleyeceğiz. 

Yoğun çalışmaya o kadar alışmışım ki, iki gündür boşluktan başım ağrıyor. Evde dört dönüyorum acaba ne yapsam diye, nihayetinde pek bir şey yapmıyorum.

Yarın annemi alışverişe ve gezmeye götüreceğim, belki bana da iyi gelir. Biraz dolaşırız, bir iki insan görürüm. Sinemada izlemek istediğim bağımsız bir film var, belki annem bir şeyler bakarken onu da izlerim. Tabii üşenmezsem, bazı şeylere çok üşeniyorum. Bir de karar veremiyorum. 

Günler gelip geçiyor ve hakikaten yaşlanıyorum. En iyisi bu akşam için güzel bir film bulup izleyeyim. Bu beş günlük süre boyunca bana önereceğiniz bir film var ise çok sevinirim? Aksiyon, macera tarzında olmayan, mümkünse oscarlı olmayan, gişe filmi olmayan bağımsız dramalar tercihim. Böyle yazınca da çok karanlık oldu, ruhum da karanlık zati. Neyse, önerileriniz olursa beklerim efendim. 

Sağlıcakla kalın.  

14 Aralık 2019 Cumartesi

Beyaz

Dünyadan, uzay boşluğuna doğru uzanan o kısa yolda; yalın ayak bir kır menekşesinin yanı başında. Üstelik kafamdaki sesler uzaklarda, kırlaşan saçlarımın arasında parlayan güneş hemen avuçlarımın ortasında. Dönüp durasım geldi uzunca, bir çağlayandan akar gibi ilerliyordum büyük bir hızla. Ne gökyüzü vardı başımın üzerinde, ne de kırağı bir toprak. Oysa zamanı ertesi güne çevirmek zordur, iklimler değişirken bunca, baş parmaklarım birbirine kenetlenmişken. Yazlık rüyalarım gelirdi aklıma, bundan seneler evvel kaldığımız o dik yokuştaki gri evde. Bir yaz menekşesinin üzerinden, pencere kenarında sallanan krepe tülün hemen kenarında. Kara saçlı, bitişik kaşlı, renkli gözlü bir oğlan çocuğu olarak dururdum. Bazen annemin arkadaşları ile oynardım, bazen bir karpuzun çekirdeklerini yemeye çalışırdım. Büyüdükçe değişti dünya, karmaşık olduğunu düşündüğüm zihnim doldu, boşa koyamadım. Bir zaman sonra derdi ananem, sen de karışacaksın yoklara, ama evvelden var olmayı öğrenmen gerek. Ama orada ama burada. İnsan bir yol yöntem bulamayınca, üzerimde eskilerden yün örmesi bir hırka. Gazoz kapaklarını biriktirmeyi bıraktığımda hissettiğim o taze duygu, gelsin diye bekliyorum sokulmaya. İçimde hafiften bir ürperti, biraz da cesaretle ilerliyorum. Sanki bir kış meyvesinin kabuklarını soyuyorum, kendi kabuklarımı soyar gibi. Daha ne kadar döner dünya, bir gün uzay boşluğunda takılı kalır mıyız bilemiyorum; tek bildiğim yaşadım. Ve bitmek üzere üstelik, biraz daha temizlik yapıp, biraz daha yemek yedikten sonra hepten yok olacağım sanırım. Peki ya var olabildim mi? Orası Dante'nin kalbinden Hamlet'e kadar uzanan eski, kırık dökük bir macera. Bir de kuşları anlatmalı mıyım sana? Oysa onlar uçup dururken sen yerinde saydın derdin ya. Şimdi de ölüme birkaç gün belki de birkaç dakika kala. Kuşlar da uçup gittiler ya, parmaklıkların arasında, iki gümüş tepsinin ardında sepya fotoğraflarda saklı küçücük bir rüya. Kara saçlı oğlandan geriye kalan, tepesi açılmış bir kafa, ölgün sarı ışıklı lambanın ucunda yarım bırakılmış bir dosya. Yazmasına yazıyorum da, kim okuyacak rüyalarımı benden sonra. Ellerim de yoruldu artık, burada noktalamalı geceyi. Son kış gelmeden, dizip durmalı hatıraları, yıkamalı beyazları da hiç solmamacasına. 

1 Aralık 2019 Pazar

Sorgu

28. yaşıma yeni girdiğim şu günler pek bir berrak aynı zamanda pek bir karmaşık geçiyor. Evimin işime uzaklığı ve bu yoğun tempo beni yormuş olacak ki hafta sonunu serumla geçirdim. Neyse ki şimdi biraz daha iyiyim. Her sabah beşte kalkıp gece on ikiden sonra yatınca olacağı bu. İşte buna hayat diyoruz, İstanbul diyoruz. 

Bir ölçüde bırakıp gitmek istiyorum. Olduğum yere gelmek için çok çaba harcadım, lakin çaba harcamadan da bilemiyorsunuz. Çok güzel, her şey harika, herkes gıpta ile bakıyor ama bu hayatı işe endeksleme düşüncesi beni rahatsız etmeye başladı. 

Ne zamandır aklımızda çok sevdiğimiz Eskişehir'e yerleşme düşüncesi var. Hep dilimizde ama bir türlü gerçekleştiremiyoruz. Yaklaşık 10 senedir İstanbul'dayım ve bu yaşta öyle iş güç pat diye bırakılamıyor, vazgeçilemiyor her şeyden. 

Hayatın anlamsızlığını her geçen gün derinden hissediyorum, çocuklara bir şeyler öğretme hissi de beni tatmin etmiyor, en başta zaten öğretme, eğitme işine hiç mi hiç inanmıyorum. Okullara, eğitim kurumlarına, diplomalara da. Hepsini tecrübe ettim; sanki bu düzeni kendimizi oyalamak için kurmuş gibiyiz. Öleceğimizi biliyoruz ya, ölene kadar canımız sıkılmasın diye türlü kurumlar, türlü düzenler, kurallar inşa etmişiz. Her günüm hemen hemen bunları sorgulamakla geçiyor. Bırakıp gitmek de çözüm değil, kalıp seyretmek de. Bu da bir süre sonra insanı eylemsizliğe itiyor; günümüz dünyasında da eylemsizlik başarısızlık, güvencesizlik demek, bir nevi yok olmak yani. 

Aklım öyle karmaşık ki; ne yana dönsem kendi düşüncelerimle boğuşuyorum. Para da mutlu etmiyor, aşk da, iş de ve bir ton şey de. Hani böyle aydınlanma anları vardır ya; geçen gün çalışma arkadaşlarımdan biri en büyük hayalin ne diye sordu. Ben öylece kaldım, düşündüm düşündüm ve hiçbir cevap veremedim. Hiçbir hayalim yok, geleceğe dair yapmak istediğim bir şeyler de yok. Bir yerden sonra bir hissizleşme hali sardı beni; sanki hislerim giderek azalıyor, önemsediğim şeyler de. 

Yazdıklarımdan da anlaşılmıştır sanırım ne kadar karışık olduğum. Gitmek çözümmüş gibi durmasa da belki de bir çözümdür diye düşünmeden alamıyorum kendimi. İstanbul'un kahrını ne kadar çekerim bilemiyorum; ama iki gün boyunca hasta yatağımda durup düşünüp, tavanı izlerken neden var olduğumu enine boyuna düşündüm. Yanıt? Yok. 

Olabilmişler ile ölebilmişler arasında gidip geliyorum sanırım. Üst yazıda da dediği gibi; ne orada ne de burada. 

25 Kasım 2019 Pazartesi

Gönül İşleri II

Ne yazık ki bir gönül işleri macerasının daha sonuna geldik. Olmadı, olamadı. Hislerim kuvvetli gelmedi bana. Derinden hissetmeyince de adım atasım gelmiyor, sanırım ben bu işlerde başarılı da değilim. Güzel bir başlangıçtı, çok istekliydi, ama ben aynı isteği bulamıyorum kendimde. Başka birini de sürüncemede bırakıp üzmek zaten en son isteyeceğim şey, bu şekilde bitmesine karar verdim. 

Ben en iyisi kitaplarıma geri döneyim. Bu kışı da elime yüzüme bulaştırmadan, bu işlere de girişmeden bitireyim. Kar yağar, ne bileyim battaniyeme sarınırım, kitaplarımı okur, filmlerimi izler ve kahvemi içerim. Oh, mis.

24 Kasım 2019 Pazar

Güne Dair Birkaç Not

Günlere genel bir anlam atfetmem, özel günlerin önemi pek yoktur benim için. Bir öğretmen olarak öğretmenler gününe de herhangi bir anlam yüklemiyorum. Lakin söylemek istediğim birkaç şey var: 

Öğretmenler yattıkları yerden maaş almıyorlar. Zaten öğretmen maaşları kaliteli bir yaşam sürebilmek için yeterli değil. Özellikle İstanbul'da yaşayan ve ev kirası ödeyen bir öğretmenseniz (benim gibi) vay halinize. 

Haftada bir sürü derse giren, nöbet tutan, yüzlerce öğrenci ile ayrı ayrı ilgilenmeye çalışan, bir de yüzlerce öğrencinin yüzlerce velisi ile iletişimde olan, yüzlerce yazılı kağıdı okuyan, acaba doğru bir puan mı verdim diye o kağıtları defalarca tekrar okuyan, bugün Ayşe'ye ya da Mehmet'e soğuk mu davrandım, bir davranışıma üzüldü mü acaba diye gece uykuları kaçan, tüm derslerine hazırlanarak girmek zorunda olan, gece yarılarına kadar bir sonraki günün dersine çalışan, daha iyi nasıl öğrenebilirler diye zihninin sınırlarını zorlayan, sürekli okuyup çalışan, kendini yenilemesi gereken, masa başında oturayım da paramı alıp mesai saatimi doldurup evime giderim diyemeyen, kalabalık sınıfları yönetmeye çalışan, hafta sonu hafta içi demeden kurslara, eğitimlere, seminerlere katılıp kendini yetiştirmeye çalışan, beş dakikalık ders arasında oturayım da dinleneyim demek yerine yanına gelen, sarılan ya da ağlayan öğrencisine çare bulmaya çalışan insanlar öğretmenler. 

Öğretmenler yazın yattıkları yerden maaş almıyorlar. Yazın üç ay da tatil yapmıyorlar. Her gün yüzlerce çocuğa hitap ediyorlar; sabahtan akşama kadar oturacak vakitleri bile olmuyor, günde sekiz-dokuz saat derse giren öğretmenler var (ben de girdim bu ders saatlerine), her zaman aynı enerji, aynı gülümseme ile derse girmeye gayret ediyorlar. Annem yoğun bakımdayken yüzümde bir tebessüm ile çıkıyordum çocukların karşısına. 

Her meslek değerlidir, her mesleğin kendine göre zorlukları vardır. Öğretmenliği de yüceltmiyorum, esasen kutsal bir meslek olduğunu da düşünmüyorum. Diğerleri gibi bir meslek lakin kendi içinde gerçekten çok yıpratıcı ve çok zor bir meslek. İşin içinde çocuklarımız varken, artık bu ülkenin tüm öğretmenlerine gereken değeri vermesi gerekiyor. Eğitime verilen değerin bu kadar düşük olduğu bir ülkede yaşıyor olmaktan ne yazık ki hiç mutlu değilim, zaten işler çok zor, bir de herkesin bilgisi olmadığı halde eğitim konusunda bir fikrinin olması bizi değersizleştiriyor. Keşke daha fazla okusak, yalnızca alanında uzman olduğumuz konularda kesin fikirler beyan etsek ve işi ehillerine bıraksak. Ah, keşke. 

18 Kasım 2019 Pazartesi

Gönül İşleri

Birkaç yıl önce, tam olarak 5 yıl önce 5 yıllık ilişkimin bitiminden hemen sonra birini tanımıştım. Ayrılığın üzüntüsü içerisindeydim, iyi değildim ve ayakta kalmaya çabalıyordum. Bunun yanında aile hayatımızı sarsan kötü durumlar mevcuttu, her şey üst üste gelmişti. Onu tanıdığımda çok sevmiştim, sanıyorum o zaman o da beni sevmişti. Bir araya gelip güzel bir adım atmaya karar vermiştik, ben elime yüzüme bulaştırdım. Yapamadım, ayrılığın verdiği hüzünle başa çıkamazken yeni bir birlikteliğe adım atmanın hata olduğunu düşündüm, sağlıklı gelmedi bana. Ve ona da haksızlık edeceğimi düşündüğüm için yollarımızı ayırdık ama arkadaş kaldık. Bir müddet konuştuk, sonra konuşmalarımız kesikleşti, bazen uzun süreli olarak koptu. Hayatta pek pişman olmuşluğum yoktur, ama bu durumdan pişman oldum. Yıllarca bunu içimde evirip çevirip yakın zamanda internetteki bir adresten ona ulaştım. Geri dönüş yaptı ve bir kez daha buluştuk. Aradan geçen yıllar bizi değiştirmişti tabii, dertleştik. Sanki bir adım atmaya, yıllar sonra yeniden denemeye hazırdım. Öyle hissettim. Bu sefer de o kendini hazır hissetmedi, içinde yeniden bir şeyler devinmedi. Böylece yarım kalan bir hikayeye yıllar sonra son verdik. 

Yıllarca karşıma güzel insanlar çıktı, hiçbiri için kötü diyemem. Ama olmadı, yapamadım. İçime döndüğüm ve hayat mücadelesine karıştığım yıllarda biri ile bir hayatı paylaşmak fikri beni çok korkuttu. Bir adım attıktan sonra işler ciddiye binince kendimi hep geri çektim, hep aynı kaygı ile boğuştum. Belki de karşılaştığım güzel insanları da bir bir kaybettim. 

Tam bunların arefesinde yeni bir daha çıktı karşıma. Hiç ummadığım bir zamanda. Olasılıklar çok azken. İyi eğitimli, birkaç dil bilen, kendini geliştirmiş, pek güzel gülen biri. Oturup konuştuk ve yeni bir yola birlikte çıkma kararı aldık. Ama acele etmeden, hemen demeden, birbirimizi uzunca süre tanıyarak, birlikte vakit geçirerek, oluru ya da olmazı ile aynı yolda yürümeye karar verdik. Ne olur, nasıl ilerler bilemiyorum. Şu an için kaygılarım çok az, yıllar sonra yeniden bir sevgi paylaşmak, iki kişilik bir hayata adım atmak benim için çok kolay olmayacak. O da aynı şekilde temkinli, ikimiz de çok ağırdan ve güvenle ilerliyoruz. Bu işlere bulaşmayalı o kadar uzun zaman oldu ki, sanki kalbim soğumuş gibi hissediyorum. Yeniden hareketlenir mi, bunun için ne yapmak gerekir inanın bilmiyorum. Sadece kendimi aşarak yol almaya karar verdim, o yolun sonunda güneş açacak mı hep birlikte göreceğiz. 

17 Kasım 2019 Pazar

Hayat Düzeni

3 aydır ilk kez rahat bir nefes alıyorum ve ilk kez iş yapmıyorum. Bu gerçekten şaşırtıcı, bünyem tempoya o kadar alışmış ki, evde ne yapacağımı şaşırdım 2 gündür. Bu haftayı güzel planladım; tatilin tadını çıkaracağım. 

Tatil sonrası için kendimde düzeltmem gereken bazı yönler olduğunu saptadım ve bunları 3 ay boyunca not aldım. Öncelikle; okumaya muhakkak zaman ayırmam gerektiğini düşünüyorum. Eskisi kadar çok değil, zaten edebiyat adına okumak istediğim birkaç kitap kaldı. Onları bir seneye yaydım, sindire sindire okuyacağım. 

Uyku düzenim çok kötü. Günde en fazla 5 saat uyuyorum. Bu da gün içerisindeki performansımı çok etkiliyor. Bunu kesinlikle tatil sonrası bir düzene koymam gerekiyor. Umarım başarılı olurum. 

İş yerinde gün içinde kendime bazı boşluklar bırakmayı öğrenmem gerekiyor. Derse girmediğim saatlerde derse girdiğimden daha yoğun oluyorum. Bunun sebebini bir türlü çözemedim. Bir de okulda ofiste her işimi yapamıyorum, yani bireysel çalışmaya alışkın bir zihnim olduğu için okuldaki işlerimin hepsini eve taşıyorum. Böyle olunca da haftanın her günü gece yarılarına kadar yapılacak yığınla işim oluyor. Sosyal hayatım da cidden yok denecek kadar az. Bunu değiştirmek için üzerine çalışmam gerekiyor. En azından işlerimin bir kısmını eve taşımamayı öğrenmem gerekir. Tatil sonrası bunun üzerine de çalışacağım. 

Mutlu cumalar dediğim bir olgu yarattım bu süre zarfında kendime. Cuma günü okulumuz yarım gün olduğu için öğleden sonra çıkıyoruz. Cumaları direkt eve dönmek yerine her hafta bir etkinliğe katılabilirim diye düşünüyorum. İlle de etkinlik olması gerekmiyor; kitapçıları ve sahafları gezmek; fotoğraf çekmek, tarihi yarımadada bir kahve içmek gibi kendime mutlu cumalar yaratmayı düşünüyorum. 

Bir diğeri ise serviste geçirdiğim vakit. Nasıl daha verimli olabilirim? Tavsiyelerinizi de alabilirim bu konuda. Totalde her gün 3 saat yol gidip geldiğim için bu vakitten aldığım verimi artırmam lazım. Sabahları bölük pörçük olsa da bir şekilde uyumayı başarıyorum lakin akşamları dönerken verimli olabileceğim şeyler yapabilirim. Servisin sürekli hareket etmesinden dolayı kitap okuyamıyorum bunu denedim, telefonum çok eski ve internet paketim de çok kısıtlı. Bu yüzden izlemeli ya da dinlemeli şeyler de yapamıyorum. İş deseniz hareket halinde hiç rahat olmadığı için onu da yapamıyorum. Bunun üzerine de düşünmem gerekiyor. 

Ne çok plan birikti yine, umarım en azından bir kısmını tatil sonrası düzene sokabilirim.

16 Kasım 2019 Cumartesi

Ara Tatil

Neredeyse 1 ay olmuş buralara uğramayalı. Gerçekten çok ciddi bir yoğunluğun içerisindeydim. Dün itibari ile ara dönem tatiline girmiş bulunuyoruz. Bol bol dinleneceğim, kitap okuyacağım ve film izleyeceğim bir tatil başladı nihayet. Hepimizin buna çok ihtiyacı vardı. 

Haftanın iki günü eve çok geç dönüyorum işten. Çeşitli kurslara katıldım, okulun yoğunluğunun dışında bir de kursların ve eğitimlerin yoğunluğu var. Okullar açıldığından beri tek bir kitap okuyabilmiş değilim, en çok buna üzülüyorum. Akşam okuldan eve geliyorum, yemek yiyorum, biraz dinleniyorum derken uyumam gerekiyor çünkü her sabah beşte kalkıyorum. 

İstanbul gerçekten insanı yiyip bitiren bir şehir. Bu koşturmalar nereye kadar sürecek bilmiyorum. Belki de ilk kez bu kadar uzun süre buraya yazamıyorum. 

Dün tatile çıktığımız gibi okuldan Kadıköy'e gittim. Birkaç kitap aldım, gezdim. Biraz iyi geldi. İnsanın bir yerlere yetişme derdinin olmaması ne güzel şey. 

Şimdilik bu kadar, biraz tatilin tadını çıkarayım. Öncelikle şöyle güzel bir kahvaltı, ardından mis gibi bir kahve ve bugün hava hazır bu kadar güzelken balkonda biraz keyif yapayım.

20 Ekim 2019 Pazar

Durup Düşünürken

Karanlıkta seçmesi zor kelimeleri, üstelik öyle küçük yazılmışlar ki tıpkı karınca duası. Ayrılışının ardından kendimi uzun süre tuhaf hissettim. Yalnız benden değil, şehirden de ayrılmıştın. Bazen adanın kayıkhane yokuşundan geçiyorum, kenarda "gala" pastanesinde oturduğumuz günler aklıma geliyor. Sedefli perdenin köşesinde sen, duvar kenarında ise ben otururdum. "Gelip geçeni seyretmesi hoşuma gidiyor, üstelik hava yağmurluysa kendimi bir roman sayfasında gibi hissediyorum" derdin. Bazen dalgalı saçlarına bakar, senin haberin olmadan seninle ilgili hayaller kurardım. Kiralık bir ev, küçük bir bahçe, kolalı keten bezinden masa örtüleri ve pirinç çerçeveler. 

Bir bakıma hepimiz yalnızız, yanımızda sevdiklerimiz olsa da. İnsana hiçbir sevgi yetmiyor kanaatimce. Sürekli başka bir kapıda, başka bir gönülde dolanıp duruyoruz. Sadakatin içini dolduran boş sözcükler söylemeyeceğim bugün, ya da kırgın bir tavır takınmayacağım. Ne yazık ki baktığım her yerde hala seni görüyorum. Yatak örtüsünün üzerindeki yastığın kıvrımında, köşe konsolunun ortasında duran sepya fotoğrafta, bugünkü gazetenin en alt satırında. Her yer ve her şey seninle öylesine doluyken bu fikre alışmaya çalışacağım. Yalnız başıma çay içmeye, yalnız başıma kitap okumaya ve yalnız başıma yürüyüşlere çıkmaya. 

Varlığın tamamen yok oldu sanma, bizim dışımızda bir yerde evriliyor ilişkimiz. Gidenin ardında bıraktığı kalp, hiç bir zaman yeni bir kaba sığmıyor. Ya küçük geliyor ya da çok büyük. Olduğum yerde kaldığım için gururluyum, gitmek isteyen olmadığım için. Sen de gidebildiğin için cesursun, gitmek isteyen olduğun için. İkimiz de suçlu değiliz. Baki kalanlara sığınıp önümüzdeki hayatın içinde dönenip duracağız. Ta ki kalp atışlarımız durana dek. 

Özlemle. 

14 Ekim 2019 Pazartesi

Dem

Tüm kargaşanın ortasında, İstanbul'un tanık olamayacağı kadar gizli saklı bir yerde, yıllar yıllar evvel rastlanan biri. Bir muamma, bir bilmece, münferit bir durumun içinde hayli hayali birkaç sözcük, düşlerin yakasında fiyonklu çiçekler. 

Belkilerden cesarete uzanan adım adım bir yol, çoğu zaman akla gelen lakin dillendirilemeyen. Sebebi sonucu bilinemeyen, öylesine de denilemeyen, içeride bir yerde bir şeyler. 

Emin olunmayınca yol alınmıyor, emek ister sözü de yalan. Bir iş değil nihayetinde, telveli bir türk kahvesi kadar koyu. Döner mi dönmez mi bilinmez, lakin bir yerde hep orada varmış gibi. Nefes alıyormuş, sıcacık yorganına sarılmış uyuyormuş, sabahları demli çay içiyormuş gibi. 

13 Ekim 2019 Pazar

Devamında

Bir yerde bir anda beliriveren bir his bu. Uyuşuk zihnin, henüz atmaya devam eden kalbin bir bileşimi. Tarif etmesi zor, evveli ahiri var elbet. Başını yastığa koyunca geliveriyor aklına; "belki şimdi birlikte uyuyor olabilirdik, yıllar önce bir miras konabilirdi başımıza" minvalinden. Tevekkeli değil hepimiz susamışız bir şeylere, kiminde aşk kiminde iş. 

Zaman ve mekan kavramını aradan çıkarınca insan çırılçıplak duygularıyla baş başa kalıyor. Kiminin de dokununca kökleri çürüyüveriyor. Dokunma bana çiçeği! 

Bazen bazı hikayeler yarım yazılır. Devamını getiremezsiniz. Lakin bu, hikayenin hiç sonlanmayacağı anlamına gelmez. Bir kısır döngü, dönenip durur başınızda akbaba gibi. 
Bazen de bazı hikayeler hiç başlamaz. Kendinizi çok yorgun hissedersiniz. Lakin bu, hikayenin hiç başlamayacağı anlamına gelmez. Kırılan sadece aynalar değil, hikayenin parçalarıdır da. Yazmaya devam etmek ile etmemek arasında bir yerde, sevmeye devam etmek ile etmemek arasında.

Hoş geldin 28. yaşım. 

6 Ekim 2019 Pazar

Yürümek

Galata'nın etrafında dolaşan, elleri cebinde bir adam. Hani eskilerin meczup dediklerinden. Kirli bir parkası var sırtında, yer yer sararmış sakalları siyahların arasında bir akdeniz güneşi gibi parlıyor. Hele ki öğle güneşinin altında, saçak saçak bakışları var. Saçları epeyce ağarmış, oysa yaşı çok genç olmalı. Hüzünlü yüzünün kıvrımlarında çeşit çeşit çizgiler birikmeye başlamış, aralara sıkışan esmer teni yorgun gibi kış seherinden. 

Bazı bazı simit alıyor Karaköy sahilinden. Hırdavatçılar çarşısının orada görüyorum, uzun uzun mutfak musluklarına, tornavidalara bakıp duruyor. Sanki dükkanların tezgahlarında, kaybettiği eski bir resmi arıyor. Kimi zaman da Pera'ya çıkan merdivenlerde görüyorum, arkadan bakınca eğri sırtı, uzun boyuna rağmen çökmüş omuzları dikkat çekiyor. 

O olduğunu bilsem, bir emin olsam yanına kadar gideceğim bir cesaretle. Bakışları o kadar donuk ki, onu izlediğimin, her gün buraya onu görmek için geldiğimin farkında bile değil. 

Büyükada'daki hallerini hatırlıyor mu acaba? Yaz akşamları, henüz küçük bir çocukken, üzerinde mavi bahçıvan pantolonu ile bizim bahçenin çitleri boyunca koşuşturduğu günleri? Faytonlara doluşup karşıdan gelen akrabaları arasından hızla kaçıp, adanın öbür ucundaki ormanlara doğru yürüyüşe çıktığı lise yıllarını? Hatıralar öyle acımasız ki, insan ne kadar unutmaya çalışsa da bir miktarı hep kalıyor. Bir gam bin yasa bürünüp oturma odasının ortasında, bir yemek tabağının kenarında, sahanlıkta ya da kalbin tam üzerinde olduğu gibi kalıveriyor. 

28 Eylül 2019 Cumartesi

İstanbul Depremi ve Gündelik Yaşam

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'da, Marmara denizi açıklarında yaşanan deprem hepimizi çok korkuttu. Okulda öğrenciler ile birlikteydik. Konferans salonunda öğrenci birliği sunumlarını izlemek için toplanmış ve tüm ortaokul olarak salonu doldurmuştuk. Görevli öğretmenimiz sahneye çıkıp eline mikrofonu aldı, tam konuşmaya başlayacaktı ki deprem olmaya başladı. Ciddi bir sarsıntıydı. Okul müdürünün talimatı ile hepimiz olduğumuz yere çöküp hayat üçgeni oluşturmaya çalıştık. Depremin bitimiyle tüm öğrencilerle birlikte hızlı bir şekilde dışarı çıkıp, toplanma yerlerine geçtik. Haliyle hepimiz için kötü bir gün oldu; özellikle de çocuklar için. Çoğu, yaşı sebebiyle 1999 depremini bilmiyor. Biz o depremde Sakarya'da oturuyorduk ve ben çocuk halimle yıkımın, acının ne demek olduğuna ne yazık ki tanık oldum. 

Okulum hasar gördüğü için bir müddet çadırda eğitim aldık, aylarca evimize giremedik ve dışarıda yatıp kalktık. Hepimiz için hayatın bittiği andı sanki, dün gibi hatırlıyorum. 

Bu yazıda değinmek istediğim kısım ise insanların hemen normal hayatlarına dönmüş olmaları. Birkaç gündür gözlemliyorum. Herkes normal hayatına, eğlenmeye ve yaşamaya devam ediyor. Bu umursamazlık ya da kadercilik mi, yoksa insanoğlunun unutma gücünün bir parçası mı ayırt edemiyorum. Biz, iki gün boyunca hiç uyumadık. Ayakkabılarımıza kadar giyip, bir de çanta hazırlayıp koltuklarda öylece bekledik. Geçmiş deprem deneyimimizden kaynaklı olarak çok tedirgin olduk. Annem, ben işten gelene kadar evin yakınındaki parkta vakit geçirdi. 

Bir yandan insan bu gibi durumlarda; hırsın, kariyerin, mal mülk edinme sevdasının ve benzerlerinin ne kadar anlamsız olduğunun idrakine varıyor. Elbette, her an deprem olacak ve hayatımız sonlanacakmış gibi yaşamak sağlıklı değil. Lakin önümüzde de bir gerçek var. İstanbul'da ve bu içinde yaşadığımız modern çağda pek çok değeri ve sorumluluğu kaybettiğimiz gibi; ölümcül meseleler ve doğa olayları da ilgimizi çekmez hale geldi. Medya bir yandan bu konunun kaymağını yiyedursun, insanların üzerindeki bu şaşırmazlık pelerinine anlam vermekte güçlük çekiyorum. Evde hala birbirimize bakıyoruz ve oturup neler yapabileceğimizin planını yapıyoruz. Hava kararana kadar dışarıda vakit geçiriyoruz ve ne olacağını hiçbir şekilde kestiremiyoruz. 

1999 depreminden ne ölçüde ders aldık cevap vermesi zor. Aslında zor değil lakin kabullenmek istemediğimiz gerçekleri yadsıyoruz. Umuyorum; olası bir İstanbul depremi öngörüldüğü kadar büyük acılara sahne olmaz. 

18 Eylül 2019 Çarşamba

Yoğunluk Üstüne Yoğunluk

Şu an iki saatlik uyku ile yazıyorum, bu nasıl bir yoğunluktur vallahi kendime şaşırıyorum. Çalışmalar hiç bitmiyor ve bununla birlikte kendime neredeyse hiç vakit ayıramıyorum. Aralarda birer kahve içiyorum, tek avuntum o. Okulların ilk zamanları hep böyle olur lakin bu seferki farklı bir yoğunluk. Neyse ki serviste bir saat kadar uyuyorum da oradan bir şekilde telafi ediyorum. Her derse ayrı hazırlık, her derse ayrı bir plan, etkinlik, oyunlaştırma, çalışma, okuma derken bitmek bilmiyor bu liste.

Bir selam vermek istedim, şimdi tekrar işlerin başına dönüyorum. Kendime de en bolundan kolaylıklar diliyorum. 

5 Eylül 2019 Perşembe

Memleket Havası

Geçtiğimiz hafta sonu memlekete gittik. Sanırım beş yıl oldu oradaki eve gitmeyeli. Annemin doğup büyüdüğü ev, benim de çocukluğumun büyük bir kısmını geçirdiğim ev. Haliyle eve ve kasabamıza dair çok anım var, kimi tatlı kimi acı. Bazı eşyalarımız vardı getirmemiz gereken, hazır cuma günü resmi tatil olunca gidelim dedik. Biraz temizlik yaptık, hemen annemin eski komşuları geldi. Tepsi tepsi yemekler, el yapımı tarhana ve salçalar daha neler neler. Kapımızı çalan eksik olmadı, özellikle karşı komşumuz Jale teyzenin gözyaşları beni çok etkiledi. "Evinizde ışık gördüm ya, nasıl mutlu oldum anlatamam" diyerek ağladı. Üniversiteyi okumak için İstanbul'a geliş o geliş, sonra ister istemez geri dönemiyor insan bu şehrin yoğunluğunda. 

Hazır gitmişken eski fotoğraf albümlerini inceledim, ne güzel günlermiş. Odamdaki kitaplar, defterler olduğu gibi duruyordu. Duvarımda kocaman Amelie filminin posteri, mantar panom, masa lambam, ilkokul üçüncü sınıftan kalan hatıra defterim... 

Orada geçirdiğim vakitler geldi aklıma, insan bir evin içinde yaşadığı zaman güzelleşiyor o ev. Yalnız bırakıp gittiğinizde soluyor, sanıyorum bir evi güzelleştiren içindeki insanlar. Bizim evin tarihi de bir özelliği var, rum bir usta tarafından yapılmış. Eskiden rumların yaşadığı bir bölge olduğu için mimari usulünde rumların izleri var, bir de güzel bir cumbası var. 

Maziyle kucaklaşmak iyi geldi, yakın zamanda tekrar memleket havası soluyabilmek dileğiyle bitireyim yazıyı. Tekrar görüşmek üzere bizim ev. 

27 Ağustos 2019 Salı

Mimler Dünyası

Aramıza yeni bir arkadaşımız katılmış, kendisine güzel bir serüven diliyorum. Sayfasına bakmak isterseniz tıklamanız yeterli, Can Uzunyol hoş gelmişsin. 

O zaman hemen birlikte soruları yanıtlayalım! 

1. Yaşınız 60-65'e geldiğinde yaşamak istediğiniz yer? 

Şu an İstanbul'da yaşıyorum ve o yaşlarda İstanbul'da yaşamayı istemezdim. Belki Cunda Adası olabilirdi, ya da Muğla'nın dağlık köylerinde bir yerde. Sessiz, sakin bir yerde. 

2. Bir hedefiniz var mı, varsa neler? 

Şu an için net bir hedefim yok. Mesleğimde daha iyi yerlere gelebilmeyi isterim ileride, şu an halimden memnunum sanırım. 

3. Blogger ile nasıl tanıştınız? 

16 yaşında olmalıyım. Yazı yazmayı seven ve okuyan bir öğrenciydim. O zamanlar daha yeni yeni popüler olmaya başlamıştı sanırım. Düşüncelerimi, hayallerimi aktarabileceğim güzel bir yer olabileceğini düşündüm. O tarihten bu yana yazıyorum, 11 yılı devirdik. Burada büyüdüm diyebilirim. 

4. Gurur duyduğunuz başarılarınız varsa nelerdir? 

Başkalarının başarıları ya da kendi başarılarımla gurur duymam genelde. Başarı çok göreceli bir şeydir; çiçek büyütmek isteyen bir insanın bir sürü çiçek büyütmesi de bir başarıdır, dünyanın en büyük şirketlerinde yönetici olmak isteyen birinin bu hedefine ulaşması da başarıdır. Başarısızlık da güzeldir aynı zamanda. Şu an olmak istediğim yerdeyim, tabii daha gidilecek yollar var elbet. Çözülmesi gereken bir sürü problem, yeni sesler. Hayat problem çözmekten ve tahammül etmekten ibaret sanırım. Arada mutlu da olabiliyorsak ne ala. Böyle devam. 

5. Boş vaktinizde neler yapıyorsunuz? 

Valla İstanbul'da boş vakit kavramı pek mümkün değil, özellikle yoğun çalışıyorsanız. İşimi evime taşımak zorunda olduğum için çok boş vaktim kalmıyor; kalan kısımlarda bol bol okuyorum, müze ve tarihi yerleri gezip, siyah beyaz fotoğraflar çekiyorum. Biraz kara kalem çizimleri yapıyorum, vakit fazla ise öykülerim üzerinde çalışıyorum. 

Geldik bir mimin daha sonuna, sağlıcakla kalın.

21 Ağustos 2019 Çarşamba

Mini Mini Beşler

Okulda yoğun çalışmalar içerisindeyiz. Nedense kendimi hiç yabancı hissetmiyorum, sanki uzun yıllardır bu okulda çalışıyor gibiyim. Bu beni çok sevindiriyor. Bölümde toplamda dört öğretmeniz, üç kadın ve malumunuz bir ben erkek. Bu da bölümler için denge sağlayıcı bir durum bence. Yarından itibaren birkaç gün sürecek bir eğitime giriyoruz; uluslararası alanda "understanding by design" denilen bir metodun eğitimini alıyor olacağız. Türkçe'ye "tasarım yoluyla anlama" diye çevirebiliriz sanırım. Okul, bu sistem üzerinden tasarlıyor eğitim planlarını. Bunun için heyecanlıyım. 

Bölüm odamızda masamız, dolaplarımız hepsi belli oldu. Okullar açılana kadar masama yerleşmiş ve tüm malzemelerimi toparlamış olurum. Bu yıl masamda avokado çekirdeğinden bir avokado bitkisi yetiştirmeyi düşünüyorum. Ben çalışırken onun büyümesini izlemek keyif verici olacaktır. 

Hangi sınıflara gireceğimiz ve ders programımız da belli oldu. Bu sene beşinci, altıncı ve sekizinci sınıflar ile çalışacağım. Yıllar geçti hala yedinci sınıflara girebilmiş değilim, neyse bunda da vardır bir hayır diyorum. Sekizler biraz zorlayabiliyor, ergenlik döneminin etkisi onlarda çok yoğun. En masumları ve tatlıları ise beşinci sınıflar; üç tane beşinci sınıfım olacak bu sene. Altıda ise ufaktan hareketlenmeler başlıyor. Tabii ki hiçbir seviyenin bir farkı yok benim için lakin beşinci sınıfları özel olarak seviyorum. Örneğin beşinci sınıflarda ders işliyorsunuz; önemli birkaç cümle yazdırmanız gerekiyor defterlere. O birkaç cümle yazılana kadar neredeyse dersin yarısı bitiyor. Nasıl mı? Tam olarak şöyle: 

"Öğretmenim ben defterimi evde unutmuşum başka bir kağıda yazsam olur mu? 
Öğretmenim ben renkli kalemle yazsam olur mu? 
Öğretmenim ben simli kalemle yazayım diyorum, olur mu? 
Öğretmenim satır başına geçelim mi? 
Öğretmenim ben satır başına çiçek çizebilir miyim? 
Öğretmenim benim kolum yoruldu biraz mola mı versek? 
Öğretmenim kalemim yere düştü biraz bekler misiniz? 
Öğretmenim yazdığımızın üstünü fosforlu kalemle çizelim mi?"

Evet, sabrınızın çok ama çok yüksek olması gerekiyor. Bu yüzden beşinci sınıflara mümkün mertebe bir şey yazdırmıyorum. Vaktimizi daha etkin değerlendirmiş oluyoruz. Sonra da eve geliyorum ve her birine çok gülüyorum. Dertleri hiç bitmiyor, ama hepsi çocuk dertleri, masumca. Sanırım çocukları çok özledim, yeni dönemi dört gözle bekliyorum. Her ne kadar başladıktan sonra "artık tatil gelsin de dinleneyim" diyecek olsam da her sene başka bir heyecan, başka bir macera. 

Kitaplar Üzerine Bir Mim

Sevgili Edischar'ın mimi üzerine yeniden buradayım. Konumuz çok güzel, o halde hemen soruları yanıtlamaya başlıyorum: 

1. Kitap size ne kattı? 

Hayatımın en önemli parçası kitaplar. Çok büyük bir olgunluk, ruh dinginliği kazandırdığını söyleyebilirim. Gerçek hayatta tanıyamayacağım kadar insanı kitaplar sayesinde tanıdım. Özellikle edebiyat bu anlamda benim için çok kıymetli. 

2. Kitap arkadaş mıdır sizce? 

Bu bana kalırsa çok klasik bir tabir, kitabı arkadaş olarak görmüyorum. Kitap, benliğimin bir parçası. Benimle özdeş ve bütün. 

3. Neden kitap okuyorsunuz? 

Yaşayamayacağım hayatları yaşamak ve göremeyeceğim hayatları görmek için. 

4. Kitabı ne sıklıkla okuyorsunuz? 

Her hafta en az bir kitap bitirmiş oluyorum. 

5. Hangi tür kitapları okuyorsunuz? 

Çoğunlukla edebiyat okuyorum. Üniversite hayatım bitene kadar çağdaş dünya edebiyatından beslendim. Son bir yıldır da klasik dünya edebiyatı üzerine yoğunlaşmış durumdayım. Bunun dışında sıklıkla tarih metinleri okuyorum. Sosyal psikoloji ve psikoloji gibi alanlarda da belirli bir yol kat ettim. 

6. Kitap yazmayı düşündünüz mü? 

Sanırım benim için en can alıcı soru bu. Yaklaşık otuz civarı öyküm var. Öyküler yazıyor ve bunlar üzerine çalışıyorum. Hayallerimden biri bir kitap çıkarmak. Lakin kolay bir süreç değil, acele etmeden çok okuyup, bunları sağaltıp büyük bir emekle devam etmeyi planlıyorum. Her şey tamamlandığında belki bir gün hayaller gerçekleşir. 

7. En sevdiğiniz yazar kim? 

Böyle bir soruya yanıt vermek benim için epey zor. Çünkü sevdiğim çok fazla yazar var. Lakin ilk aklıma gelen yazarları söylemek isterim. Dünya edebiyatı ile başlarsak Dostoyevski en sevdiğim yazarlardan biri. Yine Rus yazar Lermontov'u çok seviyorum. Christopher Isherwood'u da anmak isterim. A Single Man isimli kitabı beni benden alır. Celine, Thomas Bernhard, Robert Musil, Marguerite Yourcenar gibi isimler de ilk aklıma gelenler arasında. Bizim edebiyatımızda ise en sevdiğim yazar Füruzan. Külliyatını defalarca okuduğum ve metinlerini asla yanımdan ayırmadığım bir kalem. Tomris Uyar, Vüsat O. Bener, Bilge Karasu, Nezihe Meriç ve Sevgi Soysal da ilk aklıma gelen isimler arasında. 

8. Kitapları ciltler misiniz? 

Kitaplarımı ciltlemiyorum. Biriktikçe okullara bağışlıyorum ve kalanları da arkadaşlarıma hediye ediyorum. Kitapları mülk edinme fikrine pek sıcak bakmayan bir okurum. 

9. Gezi kitapları sever misiniz? 

Çok fazla gezi kitabı okuduğum söylenemez. 

10. Kitap alırken kapağına göre mi seçersiniz? 

Kesinlikle hayır. Yazar, içerik, yayınevi ve çevirmen en önemli etmenler benim için. 

Bir mimin daha sonuna geldik. Umuyorum keyifli bir yazı olmuştur. Sağlıcakla kalın. 

18 Ağustos 2019 Pazar

İş Günü

Yarın itibari ile çalışmaya başlıyorum. 9 Eylül'e kadar bir seminer dönemi geçirip ardından okulları açacağız. Bu sene yeni bir okulda işe başlayacağım için her şeye yabancı durumdayım. Okulu, yapıyı, öğretmenleri ve öğrencilerimi yeni yeni tanıyor olacağım. Oldukça eğitici bir seminer programı tasarlanmış. Yarın itibari ile yoğun bir iş dönemi beni bekliyor. 

Bu sene çalıştığım okulda çok sıkıntı yaşamıştım, her açıdan çok vasat bir okuldu. Tek tutunma kaynağım öğrencilerimdi. Bir ay kadar ağlayarak işe gittim, devam etmek çok zor geldi ama seneyi öğrencilerim için tamamlama kararı aldım ve pes etmeden bir yılımı tamamladım. Bu seneki okulum hayallerimdeki okul. İçerisinde olacağım için mutluluk duyuyorum. 

Bu yıl kendimi yenilemem ve geliştirmem gerektiğinin farkındayım. Yüksek lisans mezuniyetimin üzerinden iki yıl geçti. Doktora için hazırlık yapmak ile yapmamak arasında gidip geliyorum. Herhangi bir üniversitede bir araştırma görevlisi olmak gibi bir hayalim hiç olmadı, şu an için de yok. Mesleğimi çok seviyorum ve uzun yıllar kendi işimi yapmak istiyorum. Sınıf içerisinde olmak beni çok mutlu ediyor. Bu yüzden doktoranın kariyerim için ne derece gerekli olduğu hususunda kendimle mutabık değilim. Bunun üzerine biraz daha düşünmeyi planlıyorum. 

Alanımla ilgili bazı kitaplar not ettim, sene içerisindeki etkinliklerimde ve çalışma yapraklarımda kullanmak üzere bu hafta itibari ile onları alıp okumaya ve notlar çıkarmaya başlayacağım. Bunun dışında edebiyattan uzak kalmak istemiyorum. Taşınma işlerimiz ve askere gidip gelmemden dolayı verimli bir yaz geçiremedim. Yeniden Rus klasiklerine bir geri dönüş yapmak istiyorum. Fakat türlü okumalar yapmak isteyince muhakkak bir tür eksik kalıyor ve bunun dengesini kuramamak beni üzüyor. Bu konuda da şöyle bir yol geliştirdim: Hayatımda ilk kez çalıştığım okula epey uzak mesafedeyim. Anadolu yakasında oturuyorum ve okulum Avrupa yakasında. Sanıyorum gidiş dönüş hepsini hesaba katarsak günde yaklaşık üç saatim serviste geçecek. Ve ne yazık ki sabah beş gibi uyanmak durumunda kalacağım. Daha önce hep işime yakın yerlerde oturduğum için bu durum bende biraz kaygı yaratıyor. En azından edebi eserleri yol boyunca okuyabilirim diye düşündüm. Böylece dünyada en çok sevdiğim şey olan edebiyattan da mahrum kalmamış olurum. 

Okul, genelde İstanbul'un epey varlıklı kesiminin, tanınmış insanların oturduğu bir muhitte. Bu açıdan o civardaki ev kiraları da uçmuş durumda. Madem okula yürüme mesafesi bir yerde oturamıyorum o zaman uzaktan gidip gelmeyi deneyebilirim diye düşündüm. Umarım İstanbul trafiği ve bu uzun yol beni yormaz ve performansımı etkilemez. 

Bu yıla dair çeşitli planlarım var lakin onu da başka bir yazıya saklayayım diyorum. Yarından itibaren hiç batmayacak bir mutluluk güneşi doğar umarım. Güzel günlerimiz olsun. 

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Hayal Fabrikası: Üreten Çocuklar

Pazartesi günü çalışmaya başlayacağım. İşe gidip gelirken yeni, temiz kıyafetler giymek gerekiyor haliyle. Fakat benim yalnızca bir adet pantolonum ve üç adet gömleğim var. İki çift de eski ayakkabım. Gerçekten şaka değil, uzun yıllardır alışveriş yapmıyorum. Dün mecburiyetten büyük bir alışveriş merkezine gittik. Saatlerce gezinmiş olmamıza rağmen ben hiçbir şey alamadım. İçimden gelmiyor, çok sıkılıyorum ve o alışveriş merkezlerinde olup bitene anlam veremiyorum. Biraz bahsedeyim. 

Evimizde bir senedir yemek masası ve giysi dolabı yok. Eski evimiz rutubetli çıkınca eşya alamadık. Bu yaz yeni eve geçince rahatladık. En azından bir yemek masası ve bir giysi dolabı alalım dedik ve önce İkea'ya gittik. Hayatımda ilk kez bu mağazaya gidiyorum ve evimizde bu mağazadan hiçbir eşya yok. Yalnızca iki yataklı kanepemiz, bir çalışma masamız var. Bir sehpada da yemek yiyoruz. Bir buzdolabı ve bir çamaşır makinesi var mecburen. Bunun dışında hiçbir eşyamız yok. Mağaza çok büyük bir yer ve içerisinde çok fazla uyaran var. Benim hemen başım dönmeye başladı ve çıkmak istedim. Çıkmanız da hiç kolay değil çünkü mağazayı zekice bir algı ile oluşturmuşlar. Çıkışa ulaşmanız için muhakkak her bölümden geçmeniz gerekiyor ve dakikalarca dolaşsanız dahi çıkışa bir türlü ulaşamıyorsunuz. Eşyalar tasarım olarak çok şık duruyorlar lakin çok pahalılar. Bunun yanında pek çoğunun da kullanışsız olduğunu düşünüyorum. Memleketteki bu İkea algısını da anlamış değilim. Herkesin evi aynı ve bu eşyalarla dolu. Hiçbir şey almadan geri çıktık ve bir daha gideceğimi de zannetmiyorum. Kendimi Pan'ın Labirenti adlı filmde gibi hissettim. 

Gelelim kıyafetlere. Moda pek çok insan için önemli olabilir. Tabii modanın gelir düzeyi ile yakından bir ilişkisi var ne yazık ki. Giyim mağazalarının bir çoğu yabancı markalardan oluşuyor ve üst düzey gelir grubuna hitap ediyor. Annem terzilikten emekli olduğu için bu sektöre biraz aşinayım. Tekstil sektörü dünyada işçi emeğini en çok sömüren sektörlerin başında gelir. İşçiler çok zor şartlarda çalıştırılır, sosyal hakları yok denecek kadar azdır, sürekli mesaiye bırakılır ve emeklerinin karşılığını alamazlar. Alışveriş merkezlerindeki insan profiline baktığımda ise çok değişken olduğunu görüyorum. İnsanlar resmen alışveriş merkezlerinde yaşıyorlar. Bir ihtiyaç için gelmediği halde oralarda dolanan ve bir şeyler yiyip içen bir sürü insan var. Mağaza girişlerine tıkıştırılmış içi renkli toplarla dolu cam kafeslerde ise anneler sözde çocuklarını eğlendiriyorlar. Düşünsenize, bir çocuğun çocukluğu alışveriş merkezinde top dolu cam kafesin içinde oynayarak geçiyor. Çocuklar büyüdüklerinde ve çocukluk anılarını hatırladıklarında büyük bir hayal kırıklığı yaşamaları işten bile değil. 

Geçtiğimiz yıl öğrencilerime "hayal fabrikası" adında bir proje vermiştim. Proje kapsamında onlara sınırsız bir özgürlük tanıdım. Üretmek istedikleri şeyler nelerdi? Dünyayı daha iyi bir hale getirmek için geri dönüşüm ürünlerinden, çevreye yararlı, patenti kendilerine ait olacak orijinal fikirlerin taslaklarını çıkarmalarını ve bunu birer projeye dönüştürmelerini istedim. Ortaya inanılmaz fikirler çıktı ve biz bu ürünleri okulumuzda sergiledik. Şimdi dönüp baktığımda alışveriş merkezlerinde koşan çocukları gördükçe çok üzülüyorum. Evlatlarınıza bunu yapmayın; aynı kıyafetin beş farklı rengini almaya arzu duymak yerine yeni bir şeyler üretmeye arzu duyan çocuklar yetiştirmeye gayret edin. Zaten eğitim sistemi olarak ülkece hiç iyi bir yere gitmiyoruz. Bari kendi çocuklarınızı bu tüketim çılgınlığının içine sürüklemeyin. 

15 Ağustos 2019 Perşembe

Yıllar Sonra Yeni Bir Mim

Sevgili "Edischar" hoş gelmiş, çok iyi etmiş. Yazılarını okuyup keyif alabileceğimiz yepyeni bir sayfa. Daim olsun. Yıllar sonra ilk kez bir mim ile kendisine eşlik etmek istedim ben de. O zaman başlayalım! 

1. Üniversiteden mezun olduğumdan beri çalışmaktayım. Bu sene iş hayatında yedinci yılım olacak ve bir iş değişikliğine gittiğim için yeni işte de ilk yılım olacak. İşsiz geçirdiğim bir dönem olmadı. Lakin bu altı yıl içerisinde üç tane iş değiştirdim. Öğretmen olduğum için genelde hafta sonlarım boş oluyor, ekstra bir görev ya da organizasyon olmadığı sürece. Özel okullarda çalıştığım için de hafta sonu işlerim bitmiyor. Yeni etkinlikler hazırlamak, yeni okumalar yapmak, öğrencilerle iletişime devam etmek, planlar yapmak gibi. Ben sürekli kitap okuyorum. Hem edebi metinler hem de branşım gereği tarihi metinler okuyorum. Bu sene bu okumalara sosyoloji, psikoloji ve sosyal psikoloji gibi alanları da dahil edeceğim. Bunun dışında evde vejetaryen/vegan tarifler deniyorum. Bir ara çiçekler yetiştirmiştim, terapi gibi oluyor. Bazen kara kalem çalışmalar yapıyorum, bir süre porselen desenleme ve boyama eğitimi almıştım. Tarihi mekanları, müzeleri ya da güzel eserleri görmek de iyi bir seçenek. Bazen makinem ile siyah beyaz fotoğraflar çekmeye çıkıyorum. Telefon ile de çekilebilir. Ve yine sıklıkla yazdığım öyküler üzerine yoğunlaşıyorum. Çok büyük bir zaman gerekse de. Genel olarak boş vakitlerimizi böyle değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. 

2. Günümü işe gitmeden önce planlıyorum. "Her şey defteri" ismini verdiğim ve bir sene boyunca kullandığım bir defterim var. Hatta öğrencilerime de tutturuyorum bu defterden. Genelde gün içinde ne yapmam gerekiyorsa onları yazıyorum. Gün içerisindeki hislerimi de bu deftere not ediyorum. Senenin sonu geldiğinde geçmişte neler hissettiğimi okumak beni çok etkiliyor. Teknoloji kullansam da bu tarz işlerde teknolojiyi hiç sevmiyorum. Defterler ve kalemler benim için daha cezbedici. 

3. Hedeflerimin bir çoğuna genç bir yaşta erişebildim diyebilirim. Bunun için kişisel olarak çok ama çok mücadele verdim. Hedefler gerçekleştirilirken risk alınması ve sabır gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ve basamak basamak ilerlemek bana göre çok önemli. Her seferinde bir sonraki aşamayı düşünüyorum, en son aşamayı değil. Çünkü bazen hedefler koysak da şartlar buna müsaade etmiyor. Bu durumda en önemlisi vazgeçmemek. Şu an için tek hedefim daha doğrusu hayalim, bir gün öykülerimin iyi bir yayınevinden bir kitap olarak çıkabilmesi. Belki bir gün gerçekleşir. 

Epey yazdım sanırım, o zaman şimdilik veda edeyim. 
Sevgili Edischar, çok teşekkür ediyorum. 
Sevgilerimle. 

13 Ağustos 2019 Salı

Öğle Vakti

Biraz bekler gün, çiçeklerin geniş yapraklarına dolanır. Belki bir oğlum olursa ismini Gün koyarım. Belki de hiç çocuğum olmaz. Şimdiden kim kestirebilir. 

Sirkeci'de tramvay boyu dolaşırken gördüğüm pek çok insan var. Değişik yüzler, her birinin binlerce kaygısı. Yerli yabancı. Sanki bir boşluğun içi bir anda doluvermiş gibi, o kadar kalabalık. İnsan her aradığını bulabilir mi? Yoksa aradığımız varlığın bulunamayışı mı güzeldir? İnsan bir ömür hayatını biri ile paylaşabilir mi? Yoksa yalnız kalmamak uğruna kendimizi kandırdığımız bir düzen mi bu? 

Süleymaniye'den Mısır Çarşısı'na inerken karanfil kokuları sarar insanı. Belki de Yeni Cami'nin yanı başındaki balık dükkanlarını geziyorsundur. Turuncu, siyah, tombul, renkli balıklar... Sarı saçlı çilli turist çocukları; her köşe başında birbirlerine benziyorlar. Hangi memleketten ayırt etmek güç. Oysa bizim çocuklar hemen ayırt ediliyorlar öbürlerinden; esmer ten, siyah saçlar, keskin bakışlar, üstleri başları kendi bedenlerine büyük, hep bir sonraki sene giyer diye büyütülen çocuklar. 

Biraz daha ilerlersin belki, köprüden geçip Galata'ya doğru. Suya bakmaya korkarsın büyük ihtimalle, son zamanlarda çok kirlenmiş diye. Hep üzülmemek için kaçarsın, gidersin. Bu da senin zayıf tarafın belki de, hepimizin sakladığı gibi. Bir ara memleketin aklına gelir, çarşamba yokuşu, çocukluğun, hasat mevsimi. 

Güneşi sen al, yağmurlar benimle kalsın. Belki ısınır için, belki peynir alırken karşılaşırız yine bir öğle vakti. 

11 Ağustos 2019 Pazar

Bir Adım

Bu seneye dair kendimce bazı düşüncelerim var, bazı bazı yapmak istediğim şeyler. Belki de yaşamaya dair bir adım, tam olarak ifade edemiyorum. Askerdeyken düşünmek için çok zamanım oldu. Sanırım insan orada hayatın, özgürlüğün önemini daha iyi kavrayabiliyor.

Bir hafta sonra çalışmaya başlayacağım. Nihayet olmak istediğim yerdeyim, işimle ilgili her şeyden çok memnunum. Bu sene hayata daha fazla katılım sağladığım bir yıl olmasını istiyorum. Hem annemi hem de kendimi dahil ettiğim çeşitli etkinliklerle, dışarıdaki hayata biraz daha selam ettiğim, en genel anlamı ile kabuğumdan çıktığım bir yıl olmasını istiyorum. Yaşım gençken, sağlıklıyken ve olmak istediğim yerdeyken yapmak istediğim şeylerin çoğunu yapıp biraz daha rastgele yaşamak niyetindeyim. Bugüne kadar hep planlı ve programlı bir hayat sürdüm. Elbette bu bana pek çok başarı, disiplin getirdi. Bahsetmeye çalıştığım şey planı ve programı elden bırakmak değil de, biraz daha hayatın tadını çıkarmak esasen.

Farklı faaliyetlerde bulunmak, yeni yerler görmek, bir sene ara verdiğim fotoğrafçılığa kaldığım yerden devam etmek, yeniden öykü yazmaya başlamak, yeniden sevdiğim metinleri okumaya başlamak, insanlarla biraz daha içli dışlı olmak gibi. Bakıldığında hepsi benim için oldukça radikal kararlar ama artık böyle olmasını istiyorum sanırım. 

Neler yaparım, neler yaşarım bilemiyorum ama çalışma dönemine keyfim yerinde başlayacak olmak benim için şimdiden çok sevindirici. Umarım bu büyü bozulmaz, mutlu bir yıl olur benim için. Yeni fikirler, yeni adımlar belki yaşamdan keyif almamı sağlar. Bakıp görelim hep birlikte, sonra da yaptığımız şeyleri buraya not düşelim. Güzel vakitler güzel insanlar ile bütünleşsin. Yeniden yolumuza devam edelim. Bir tebessüm, bin keyif.

10 Ağustos 2019 Cumartesi

Askerden Dönüş

Bu sabah itibariyle askerden döndüm. Epey zayıflamış ve birkaç ton koyulaşmış bir vaziyette nihayet normal hayatıma geri döndüm. Şimdi evde güzel bir kahvaltı yapıp ardından sade bir türk kahvesi içme vakti. Selamlar İstanbul. 

15 Temmuz 2019 Pazartesi

Askerlik

Hafta sonu askere gidiyorum. Az bir vakit kaldı. Üç haftalığına İstanbul'dan uzak deniz kenarı başka bir şehirde olacağım. Haliyle buralarda olamayacağım. Not düşmek istedim, bir süreliğine yuvadan ayrılış vakti. 
Sağlıcakla. 

9 Temmuz 2019 Salı

Yeni

Yeni eve taşındık nihayet, kendimi çok yorgun hissediyorum. Bu sebeple bir süredir yeni bir şeyler yazamadım. Ev taşımak gerçekten çok zor bir iş, eşyalarımızın bazıları nakliye sırasında hasar gördü. Aslında anladım ki kiracı için en güzeli ufak, portatif eşyalar. Neyse ki çok fazla eşyamız yok. 

Ev taşıyacaklar için nakliyeyi iyi araştırmanızı öneriyorum. Benim bulduğum nakliye firması internette bir sürü övgü almıştı. O gün yaşadıklarıma inanamadım. Eşyaları pis, kirli çöp poşetlerine sardılar. Eski püskü battaniyeler getirmişler beyaz eşyalar için. Kararlaştırdığımız saatten tam bir buçuk saat erken geldiler. Bu anlaştığım ikinci nakliye firması, maalesef ki ikisi de hayal kırıklığı idi.  

İstanbul öylesine kalabalık ve hoyrat bir şehir haline geldi ki, burada iyi insanlara rastlamak güçleşti. Herkes işini baştan savma ve para için yapıyor.

Yaklaşık 10 gün sonra askere gideceğim. Bir de onun hazırlık evresi olacak ufak tefek. Bu sıcaklarda oldukça sıcak bir batı şehrinde olacağım askerlik için. Umarım sorunsuz günler geçiririm.

Şimdilik böyle, sanırım bu yaz pek buralarda olamayacağım. Sağlıcakla kalın. 

26 Haziran 2019 Çarşamba

Taşınma Telaşı

Pazartesi günü taşınıyoruz. Güzel kutu gibi diye tabir edilen bir daire bulduk. Yanında ormanlık alanlar ve mesire alanları var. Yeni bir daire, hafta sonu gidip temizliğini yapacağız sonra da yeni bir sayfa açılacak. 

Taşınma işlemleri çok zor, özellikle bu sıcaklarda insanı epey zorluyor. Eşyaları nakliye taşısa da bir yandan hem çok masraflı hem de insanı yoran süreçler. Bunun yanında kiracı olmak da çok zor; eski ev aboneliklerini kapat, yenilerini aç, temizlik, yerleştirme, alışma derken epey zorlayıcı süreçler. 

Daire tenha bir sokakta lakin merkeze de yürüme mesafesinde. Arkasında geniş ormanlar var, site içerisinde. Minik de bir balkonu var. Yeni yapılmış, insanlar daha yeni yeni kiralıyor ya da satın alıyorlar. Umuyorum bu sefer başka bir yere taşınmak zorunda kalmadan uzun yıllar otururuz sonra da kendi evimizi alıp çıkarız bir gün. 

Bir de memlekete gidip kalan eşyaları getirmemiz gerekiyor. Onları da bir çabuk halletmemiz lazım. Beni daha askerlik bekliyor. Bu yaz koşturmaca ile geçecek baştan sona. Askerlik dönüşü de biraz bayram tatili var ve ardından hemen çalışmaya başlayacağım. Rast gele!

22 Haziran 2019 Cumartesi

21 Mart

Bu seneki not defterimi karıştırdım biraz. Çöpe gidecek. Canımın sıkıldığı ve derin düşüncelere daldığım boş derslerimin birinde bir şeyler karalamışım. Buraya not düşmek istedim. 

"Hırs, ölümden korkmaktır. Hırsın, ölümsüz olma isteği ile yakından bir ilişkisi vardır. Hırslı insan ölümü yadsır, ölüm anı yaklaşana kadar onu bertaraf eder. Yarışır, kovalar, koşar, kendini heder eder. Tüm bunların fazlalığı ölüm korkusu ile bağlantılıdır. Kişi, ölümden korktuğu oranda yaşama tutunur. İnsanı yaşar kılan ölüm korkusu ve belirsizliktir. Ölümden ne kadar korkarsanız o kadar çok yaşama uğraşı edinirsiniz. Kurslar, sevgililer, eşler, okullar, mevkiler, evler, arabalar, şirketler, kıyafetler, lüks yaşamlar ve daha fazla şey isterler. Hayatın beyhude olduğunun farkına varan insan bilinçli insandır. Her şeyi gözlemleme ve sağaltma yeteneğine sahiptir. Tüm bunların farkında olduğu ve bir çözüm bulamadığı için sürekli sıkılır, daha farklı bir yol arar. Hayattaki dertleri ve idealleri farklıdır."

"Türlü hesaplar peşinde insanoğlu, tek dertleri kendileri, hep başkalarının önünde olmak niyetindeler. İncelik kalmadı. İnsanlar, inceldikleri yerden koparıldılar. Ziyan olmuş ölümlü hayat her birimize. Dışarıda düşlenen ağustos böceklerine aldırmaksızın, makus talihini yenmeye çalışanların gözleri diğerlerinin gözlerinde. Bazen sıyrılmak istiyorum aralarından, hiç aralarında olmamak. Bırakıp gideyim her şeyi, bir sondan diğer sona doğru. Bir yaşam daha yok önümde, sonlu hayat zamanımızdan hız çalarak ilerliyor. Niçin bu kadar hırslılar? Her dakika paradan konuşuyorlar, her dakika zengin olmaktan bahsediyorlar. Nedir parada onları böylesine çeken şey? Sırrın kendisinden haberdar olmak bu kadar mı zor? Yaşamın bana sundukları ile yetiniyorum da; sanki yaşayacak hiçbir şey kalmadı önümde. Tek isteğim biraz daha derine doğru yüzüp ardından yüzmeyi bırakmak."

Böyle işte. 

18 Haziran 2019 Salı

Ev

Nihayet okulumdan ayrıldım, biraz erken bir ayrılık oldu. Güzel de oldu, üzerimden büyük bir yük kalktı. Malumunuz yeni okul karşı tarafta, bir süredir karşı tarafta okula yakın ev bakıyorum ama kiralar çok pahalı. İstanbul'da resmen bir emlak terörü var. İnanılır gibi değil. Okulun bizim yakaya, muhite servisleri var. Bir saat on beş dakika civarı sürüyor gitmesi. Ne yapalım ne edelim diye düşündük. Temmuz'un üçüncü haftası askere gideceğim için ev işini vakit kaybetmeden halletmemiz gerekiyor. Hiç bilmediğimiz karşı tarafa gitme durumu benim gözümü korkuttu. İş yerine yakın olmak çok büyük bir avantaj sağlıyor lakin hem bu dar vakitte hem de bu sıcaklarda karşıya ev bakmaya gidemeyeceğim. Bu sebeple yine oturduğumuz semtte temiz bir daireye çıkmaya karar verdik. Bugün tüm günümüz ev bakarak geçti lakin istediğimiz gibi bir ev bulamadık, ev bulmak da ne zor işmiş yahu. 

Yarın birkaç daireye daha bakacağız. Umarım içlerinden birini beğenir hemen taşınırız. Malumunuz bu sene rutubetli çıkan dairemizde çok sorun yaşadık, ne eşya alabildik ne düzen kurabildik. Rutubetten ayakkabılarımız, kıyafetlerimiz bile yeşillendi. 

İş yerine yakın bir muhite taşınmama kararı ile hata mı ettim bilemiyorum, epey erken uyanıp dönüşte trafik çekmek zorunda kalacağım sanırım. Lakin hiç bilmediğim bir semte pat diye taşınmak istemiyorum. Buralara alıştık sayılır, ev bulup temizliğini yapması, yerleşmesi de kolay olacak. 

Şimdilik böyle bir koşturmaca içerisindeyiz, güzel bir daire rast gele. 

9 Haziran 2019 Pazar

Dönüş

Uzunca bir tatili geride bıraktık, yarın yeniden işe devam. Son bir haftamız kaldı, haftaya cuma günü karnelerimizi dağıtmış olacağız ve çocuklar uzun bir tatile çıkacaklar. Biz ise haziran sonuna kadar çalışmalara devam edeceğiz. O arada da karşı taraftan bir ev bakmam gerekecek, umuyorum güzel ve şirin bir daire buluruz da haziran sonu itibari ile taşınma işlemlerimizi gerçekleştirebiliriz. 

Bu tatil neredeyse hep evdeydim. Bir defa Kadıköy, Sirkeci ve Cağaloğlu taraflarına yayınevlerini dolaşmaya gittim. Bir iki defa da annem ile dışarı çıktık. Onun dışında bayram tatilini evde geçirdik. Bir ara kuzenim ve eşi geldi, onlarla vakit geçirdik. Bir de karşı komşularımız ziyarete geldi ve bayram sona erdi. 

Semtimize veda zamanına az kaldı, küçük bir selamla yeni bir sayfaya merhaba diyeceğiz. Güzel olsun.

ayaklarım değiyor suya, 
yaz mı geldi, bu bir hayal mi?  
bilmem boş ver...

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Bir Durum

Bazı siyah noktalar var, bazen renk değiştiriyorlar fakat hep oradalar. Bir şekilde dönüp duruyorlar etrafımda, bir kazanın dibi gibi karanlıklar. Gün ışığı ise siyaha tamamen zıt, doğumdan ölüme değin süren bir yanılsama. Sokak lambalarının yanmaya başladığı an içe çöken garip bir duygu gibi, tarifsiz çoğu zaman insanın düşündükleri.

Sonra ilerliyor insan kendi yolunda, kulağında hep başkalarının sözleri. Çok fazla konuşuyor herkes, uyaran sayısının fazlalığı zihnini buruşturuyor. Hiç sevmedi renkleri, hep daha azını istedi. Çoğaldıkça bölündü, arttıkça azaldı. 

Kulağında Thomas Bernhard'ın 1970 yazında bir banktan savurduğu sözler; gerçekliğe her zaman gözlerini kapadı. Dün bir düştü, bugüne dönüştü. Yıkandı, ellerini sabunladı, yemeğini yedi, uyudu bol bol.

Kapının önüne konan boş bir tabure gibi, üzerine oturulunca içe çöken bir sünger parçası, koltuğun bir kenarı. Üzerinde solgun gri bol bir ceket, ayağında kenarı delinmiş spor ayakkabıları. Bir fazlası olsun demeden, nereye gittiğini hiç bilmeden. Kimden korkar bu insan? Hep tedirgin, hep huzursuz.

Gün ortasında bir haber alırsın ve hayatının dağıldığını zannedersin. Birkaç ay geçer illa ki toparlanırsın. Gece gündüze döner, yağmur yerini güneşe bırakır. Kimi zaman da tam tersi olur, güneş yerini yağmura bırakır. Hayatın bir döngü olduğu aklına gelmez. Basit bir mantık kuramayacak kadar seversin hayatı. Neşe insanın gözlerini kör eder. 

Bir çiçek açmış pencerenin dibinde, çok sevdiğin yün kazağın sökülmüş bel yerinden. Caddenin kenarındaki fırında hiç elmalı kurabiye kalmamış, komşun bir gerideki sokağa taşınmış. Durakta sana masum gözlerle bakan kedinin bile başını sevmekle yetinirsin, kimsenin sevgisi kendisine yetmez.

12 Mayıs 2019 Pazar

Meziyet

Meziyet'in ayakkabıları paramparça, dörde bölünmüş olduğu yerde. Asfalt kaygan, saçları akmış uzamış yol boyunca. 

Bilir misin? Hani derler ya, evvel ahir zaman içinde diye. Annem her kuşluk vakti yatakları toplayıp yüklüğe koyduktan sonra saçlarımı tarardı. Sobanın sönmeye yüz tuttuğu, ortalığın henüz aydınlanmadığı zamanlar. Sonra kahvaltı hazırlardı, o temizliğe giderdi ben de okula. Hasırdan bir çantam vardı, içine sığdırdığım kitaplarımla yol boyu koşardım. Yanıma bir de yufka verirdi, öğle öğünü olsun diye. Dağ bayır yemyeşildi bizim oralar, bıldırcınlar uçuşurdu pencere kenarlarında. Ahmet öğretmen gülerek girerdi hep sınıfa, kara tahtanın önünde bize selam verirdi. Kimimizin yakalığı bile yoktu, Ahmet öğretmen dert etmezdi. Okula gelin o bize yeter derdi. Azla yetinmeyi bilirdi, hep azla yetindik. 

En dar zamanlarımda aklıma hep Ahmet öğretmen ile annem gelir. Bunca hayat yüküne, dünya ağrısına rağmen onların o gülen yüzleri hiç silinmez havsalamdan. Kuşlar uçar, su yürür de, Meziyet bir bunları unutmaz.

Meziyet'in etrafında kalabalık, şaşkın yüzler. Sivil polisler, beyaz kıyafetli sağlıkçılar. Gökyüzünde iki gülen yüz; biri annesi diğeri de Ahmet Öğretmen.

Bir Yaralı Kuştum

Hafta sonunu rutin işlerle geçirirken Gaye Su Akyol'dan bildirim geldi. Bir Yaralı Kuştum isimli şarkısına klip çekmiş. Pek de güzel olmuş, siyah beyaz. Kendime bir türk kahvesi yaptım, biraz daha izleyeyim. 

Yazacak pek bir şeyim yok bu aralar, bari şarkıyı not düşeyim dedim. Sağlıcakla.

Keder, feza üstüne 
Yayılır elem içimden gökyüzüne 
Onu benden çok sevmiş
Paramparça bir hikaye
...

3 Mayıs 2019 Cuma

Güzel Bir Haber

Bir aylık bekleyiş sona erdi, yeni okuldan güzel bir haber geldi. Bugün anlaşmamızı yaptık. Kısa bir zaman sonra çok güzel bir semtte, yeni bir hayata merhaba diyeceğiz annemle birlikte. 

Bugün görüşmeye giderken sahil boyunca otobüste sürekli düşündüm. Yıllar evvel okumaya geldiğim bu şehirde kalabilmek, bir yerlere gelebilmek için çok mücadele verdim. Çoğu zaman tek başımaydım, yaşadığımız onca olumsuzluğa ve üzüntüye rağmen hep çok çalışmam gerektiğini düşündüm. Hayatı anlamlı bulmasam da bir annem vardı, onun için daha fazla mücadele etmem gerekiyordu. 

Bir aksilik çıkmazsa önümüzdeki dönem bambaşka bir hayat bizi bekliyor olacak. Yeni okul, yeni insanlar, yeni ev, yeni semt, yeni eşyalar derken sanırım daha da toparlanacağım. Bu yıl benim için bir geçiş dönemiymiş, esasen hep öyle olduğunu hissediyordum lakin kaygılarım bir türlü beni bırakmıyordu. Bugün derin bir nefes aldım sahil kenarında, uzun uzun martılara ve boğazdan geçen gemilere baktım. 

Bana tekrar yol açtığın ve güzellikler sunduğun için teşekkür ederim. Bana ısrarla her seferinde güzel düşünmeyi ve pes etmemeyi öğretiyorsun. Var ol. 

23 Nisan 2019 Salı

Kitap Okuma Alışkanlığı mı?

Eğitimciler de dahil etrafta sürekli kitap okuma alışkanlığından bahsediliyor. Kitap okumak bir alışkanlık değildir. Kitap okumanın el ve yüz yıkamak ya da diş fırçalamak gibi alışkanlıklarla hiçbir ilişkisi yoktur. Hem öğretmenler hem de veliler sürekli olarak çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak ile meşguller lakin feci yanılıyorlar. Bizim okulumuzda da her hafta bir ders zorunlu kitap okuma saati var. Birincisi; kitap okumak zorunlu bir eyleme dönüştüğünde cezbedici olmaz. İkincisi; çocuk ya da yetişkin kişi kendini iyi hissettiği, zihninin daha berrak olduğu ve kendisinin seçtiği bir zaman diliminde kitap okumalıdır. Üçüncüsü, çocuk okuyacağı kitabı kendisi seçmelidir. Öğretmen, çocuğa uzunca bir kitap listesi sunabilir ve içerisinden istediği kitapları okutabilir. Ülkemizdeki kitap okuma oranlarının bu kadar düşük olmasının en büyük sebepleri yukarıda saydıklarımdır kanımca.

Eğitim hayatım boyunca okumak istediğim kitapların hepsini kendim seçtim. Daha sonra edebi zevklerim değişti ve gelişti. Lise ve üniversite yıllarımda okuduğum kitaplarla şimdiki okuduklarım arasında dünyalar kadar fark var. Çünkü kendi kitap yolculuğumu özgürce sürdürüyorum. O dönemler ailem bana zorla kitap okuttursaydı; hem bir birey olarak hem de bir okur olarak çok az yol alabilirdim. 

Elbette burada kitapların çocuklara uygun olup olmaması durumu var. Bu konuda ebeveyn olarak tereddütleriniz varsa öğretmenlerden yardım alın. Ha, öğretmenlerin de çoğu kitap okumuyor ve kitap tavsiyesi veremeyecek kadar vasatlar bu da sektörden edindiğim bir tecrübe. Okulunuzdaki öğretmenleri iyi gözlemleyin; ille de türkçe ya da edebiyat öğretmeni olmak zorunda değil danışacağınız kişi. Farklı branşlarda olup; hitabeti, diksiyonu düzgün olan ve okuma zevki olan öğretmenler tek tük de olsa illa ki vardır. Onlardan yardım isteyebilirsiniz. Benim altıncı sınıfa giden ve komünist manifestoyu okumaya çalışan öğrencilerim de oldu. Çocuğunuzun düşünme düzeyi yaşıtlarından daha öndeyse onlara seçimleri konusunda engel olmayın. Bırakın yaparak ve yaşayarak öğrensinler. 

Ortaokul çağındaki çocuklar daha çok fantastik eserlere meraklılar. O yaştaki çocukların dünyası daha büyülü, daha renkli. Haliyle onları cezbeden kitaplar da farklı dünyalara ait. Bol bol fantastik okumak konusunda hiçbir sıkıntı görmüyorum. İlerleyen yıllarda okuma zevkleri oturmaya başlayacaktır. İyi bir okur olmak isteyen çocuk, zaten sizi ya da bir başkasını örnek almadan kendi kitap okuma zevkini oluşturacaktır. Burada velileri olarak iyi yayınlardan ve iyi çevirilerden çıkan dünya klasiklerini çocuklarınıza tavsiye etmeye başlayabilirsiniz. O ilgisini oluşturduğu dönemde sizin de onunla ilgilenmeniz, birlikte kitapçıya gidip kitap seçmeniz faydalı olacaktır. Böylece aile içerisinde de ortak bir kitap okuma zevki oluşturabilir, hatta kitapları aile bireyleri arasında dönüşümlü olarak okuyup tartışabilirsiniz. Örneğin liseye giden çocuğunuz Suç ve Ceza'nın tam metnini okuyabilir. Sonra evin içerisinde anne ve baba da okuyabilir. Bir akşam yemek masanızın etrafına toplanıp yarım saat kadar kitap üzerine analizler, konuşmalar yapabilirsiniz. Sadece yarım saat ile hem çocuğunuza olan ilginizi hem de ortak okuma zevkinizi geliştirebilirsiniz. 

Velilerimin çoğuna bunu söylüyorum lakin uygulayan tek velim dahi yok. Hayat şartları çok ağır, anne ve babalar çalıştıkları için çok yorgunlar biliyorum. Lakin haftada bir gün yarım saat ayırmanız da çok zor olmasa gerek. 

Çocukları, serbest bıraktığınız ölçüde kontrol edebilirsiniz. Zaten belirli kuralları olan ve bu kurallara riayet eden bir aileyseniz çocuğunuz serbest kaldığında da aklına zararlı şeyler yapmak ya da zararlı alışkanlıklar edinmek gelmeyecektir. Fakat hem çocuğa hem de aileye koyduğunuz kurallar ara ara ya da sürekli olarak değişiyorsa ve uygulanmıyorsa, çocuk kuralların anlamsızlığını hemen fark edecek ve onlara riayet etmeyecektir. Aile içinde ve çocuk üzerinde ne kadar tutarlı olursanız çocuğunuz o kadar iyi yetişecektir. Bu işin başka da bir büyüsü yok.