notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2021 Salı

30. Yaşıma Notlar

Birkaç gün önce 30. yaşıma girdim. Annem benim için brownie yapmış, yanına da çay demledik. Doğum günlerini özel olarak kutlayan bir aile değiliz, oturup sohbet ettik. Ne ara yirmiler bitti, anlamak güç. Otuzlar ne getirir bilinmez. Hayattan ya da geleceğimden herhangi bir beklentim yok, o yüzden hiçbir şey dileyemedim. 

Bu aralar gözlerim ile uğraşıyorum. Gözlerimde türlü türlü ve ciddi sıkıntılar baş gösterdi. Bir tane de değil, birkaç teşhis birden konuldu. Sürekli doktorumun kliniğindeyim. Gün içinde gözlerimi açık tutmakta epey zorlanıyorum, maske ile ders anlatmak zorunda olmak ise tam bir işkence. Çünkü akşama kadar ağzımdan ve burnumdan çıkan sıcak havayı maske nedeni ile gözlerime üflüyorum. Bazen derslerde nefesim kesiliyor. Bu durumu hiç insani bulmuyorum. Bu şekilde yaşamaya alışmış olmamız, hem de bu kadar kısa sürede, gerçekten inanılmaz. 

Bu sene için planlarım vardı fakat ekrana bakmak beni çok kötü bir hale getirdiği için hepsini iptal etmek zorunda kaldım. Üstelik beni en çok üzen şey, kitap okurken artık birkaç sayfadan ileri gidememem. Gözlerim buna izin vermiyor. Umuyorum ki bu uzun tedavi sonucunda bir yol alabiliriz. Yoksa gerçekten bu şekilde işimi, sevdiğim uğraşlarımı devam ettirmem çok zor. 

Her hafta sonu annemle birlikte tarihi yerleri ziyaret etmeye başladık. Yazdan beri İstanbul'da görmediğimiz tarihi mekan kalmadı diyebilirim. Bir günümüzü tamamen buna ayırıyoruz. Açıkçası bana da çok iyi geliyor. Çünkü hafta içi okulda pek çok sese maruz kalıyorum. Günlük hayatta asla iletişim kurmayacağım insanlarla sürekli bir arada olmak zorunda kalıyorum. Bu beni epey zorlasa da, hafta sonlarını kurtuluş günleri gibi iple çekiyorum. 

Uzun süredir buraya yazasım gelmedi nedense. Şu anda da pek istekli olduğumu söyleyemem, sanırım yazı benim için giderek önemini kaybediyor. Hayatta her şey her birimiz için giderek önemini kaybediyor. Yalnızca içimdeki ayrılma, vazgeçme, gitme isteğinin önüne geçemiyorum. Bir şeyler değişmeli sanki, daha sakin bir yerde yaşamalıyım. Daha az insanla iletişim kurmalıyım, bu mesleği yapmamalıyım...

Umarım otuzlar bitmeden karar verebilirim, ve yine umarım ki daha sakin bir yol açılır önümde. Artık ekrana değil, doya doya yeşile ve gökyüzüne bakmak istiyorum. Özgür olmak istiyorum.

24 Mayıs 2021 Pazartesi

Yeni Evden Notlar

Uzun zaman olmuş yazmayalı, 14 Nisan'da taşındığımızdan beri sanırım pek yazmamışım. Avrupa yakasında küçük bir semte taşındık, çalıştığım okula 20 dk yürüme mesafesinde, şirin bir semt. Aslında kasaba gibi diyebilirim, hafta sonu sokaktan inekler geçiyordu. İnanması zor ama burası da İstanbul ve hiç İstanbul gibi değil. Evimiz bir apartmanın üçüncü katında, küçük bir apartman, yeni yapılmış. Birkaç komşu ile tanıştık ama eskisi gibi değil tabii ki insanlar, çoğunu tanımıyorum. İyi yanı ise bu sefer epey sessiz bir ev bulduk, hem semt hem de bina sessiz. Artık bölünen uykularım son buldu, rahat uyuyorum taşındığımızdan beri. 

Evimiz iki artı bir, ilk kez iki artı bir dairede oturuyoruz. Haliyle odanın biri boş kaldı şimdilik. Annemin odası hazır, sanırım yakında zamanda ben de kendim için boş odayı dolduracağım. Bir bisiklet almak niyetindeyim, işe bisiklet ile gidip gelmeyi düşünüyorum. Zaten bisiklet binmek için çok uygun bir semt. 

Çok küçük bir çarşısı var buranın, aradığımız çoğu şeyi bulamıyoruz. Ama biraz manav ve birkaç market bize yetiyor. Zaten yemekle pek arası olmayan biriyim. Annemle doğru karar verdik diye düşünüyoruz, İstanbul'da yaşayıp o hengameden kurtulduğumuz için mutluyum. Fakat genel hissiyatımda bir değişme yok, çok uzun süredir çoğu şeyden heyecan duymuyorum. Okulların artık kapanmasını ve biraz dinlenmeyi bekliyorum. Annemle hem memlekete hem de yazlık bir yere gitme niyetimiz var. Umarım bu yaz bu planları gerçekleştirebiliriz. 

Şimdilik daha fazla yazacak enerjiyi bulamıyorum sanırım kendimde; balkonumuzun önündeki kocaman çınar ağacına ve ağacın üzerindeki rengarenk kuşlara bakarak sonlandırayım yazımı. Yarın sabah yine kuşların ötüşleri ile uyanacağım, belki daha mutlu uyanırım. 

22 Haziran 2019 Cumartesi

21 Mart

Bu seneki not defterimi karıştırdım biraz. Çöpe gidecek. Canımın sıkıldığı ve derin düşüncelere daldığım boş derslerimin birinde bir şeyler karalamışım. Buraya not düşmek istedim. 

"Hırs, ölümden korkmaktır. Hırsın, ölümsüz olma isteği ile yakından bir ilişkisi vardır. Hırslı insan ölümü yadsır, ölüm anı yaklaşana kadar onu bertaraf eder. Yarışır, kovalar, koşar, kendini heder eder. Tüm bunların fazlalığı ölüm korkusu ile bağlantılıdır. Kişi, ölümden korktuğu oranda yaşama tutunur. İnsanı yaşar kılan ölüm korkusu ve belirsizliktir. Ölümden ne kadar korkarsanız o kadar çok yaşama uğraşı edinirsiniz. Kurslar, sevgililer, eşler, okullar, mevkiler, evler, arabalar, şirketler, kıyafetler, lüks yaşamlar ve daha fazla şey isterler. Hayatın beyhude olduğunun farkına varan insan bilinçli insandır. Her şeyi gözlemleme ve sağaltma yeteneğine sahiptir. Tüm bunların farkında olduğu ve bir çözüm bulamadığı için sürekli sıkılır, daha farklı bir yol arar. Hayattaki dertleri ve idealleri farklıdır."

"Türlü hesaplar peşinde insanoğlu, tek dertleri kendileri, hep başkalarının önünde olmak niyetindeler. İncelik kalmadı. İnsanlar, inceldikleri yerden koparıldılar. Ziyan olmuş ölümlü hayat her birimize. Dışarıda düşlenen ağustos böceklerine aldırmaksızın, makus talihini yenmeye çalışanların gözleri diğerlerinin gözlerinde. Bazen sıyrılmak istiyorum aralarından, hiç aralarında olmamak. Bırakıp gideyim her şeyi, bir sondan diğer sona doğru. Bir yaşam daha yok önümde, sonlu hayat zamanımızdan hız çalarak ilerliyor. Niçin bu kadar hırslılar? Her dakika paradan konuşuyorlar, her dakika zengin olmaktan bahsediyorlar. Nedir parada onları böylesine çeken şey? Sırrın kendisinden haberdar olmak bu kadar mı zor? Yaşamın bana sundukları ile yetiniyorum da; sanki yaşayacak hiçbir şey kalmadı önümde. Tek isteğim biraz daha derine doğru yüzüp ardından yüzmeyi bırakmak."

Böyle işte. 

29 Ocak 2019 Salı

Dostoyevski: Yeraltından Notlar

Yeraltından bir adam, adı sanı yok. Kadının adı yok diye biliriz ya, bu sefer adamın adı yok. Bir tuhaf adam, yıllarca içinde tuttuklarını bir anda dışarı salıvermek derdinde. Böylece dertlerine bir yenisini daha eklemiş oluyor aslında, bunun da elbette farkında. 

Hem bir sistem eleştirisi hem de bir insan eleştirisi. Hem de ne insanlar, subaylara omuz atmalar, bir takım tumturaklı düşler, bir hayat kadını ile gece yarısı sohbetleri. Bir sinir, bir öfke durumundan daha derin; içinde olup bitenin oldukça farkında, esasen olduğu gibi ortalık yerde işte. Duymak ister misiniz? Sanmam. Ama çok şey kaybedersiniz! 

"Yaşadığım sürece isteklerim de ölmemişse, kurduğunuz yapıya tek tuğla koyarsam ellerim kırılsın!"

26 Ağustos 2018 Pazar

Thomas Bernhard ve Yaşama Uğraşım

Thomas Bernhard bir röportajında, "her şey acınası ve hiçbir yere çıkmıyor" diyor. Bu aralar kendisi ile epey ilgileniyorum. "Bitik Adam" adlı metnini okuyalı uzun zaman oldu. Kendisi hakkında yapılan belgeselden görüntülerini ve konuşmalarından bölümleri izliyorum. Özellikle 1970 yılında "Drei Tage" isimli belgeselde konuştuğu kısa bir bölüm var. Günlerdir başa sarıp tekrar izliyorum, dinliyorum. Kendisinde bir nevi karamsarlık var lakin bu haklı bir karamsarlık. Hayatı olduğu gibi kabul edip devam etmekten yana bir karamsarlık, belki de bir karamsarlık bile değil, üstü örtülü olmayan safi bir gerçeklik. 

Kendi hayatım ile özdeşleştirdiğim metinlerden epey uzak kaldım, bunun sancılarını çekiyorum. Her şey yarım yamalak, bir o kadar da uzak. Evin içinde bir bayram tatili geçirdim. Bol bol izledim, çalıştım. Yarın orta okul grubunun hızlandırma çalışmaları başlıyor, konu tekrarı yaptım. Yeni öğrencilerin bazıları ile tanışacağım, her şey benim için nedense nötr. 

Ne uzun uzadıya gelecek planları yapasım var ne de geçmişten bir nebze bir anıya tahammül edesim. Umut kelimesine inanmıyorum, mutlu olmak diye bir şey olabilir belki ancak. Belki o bile yoktur, sıradan hayatlar sıradan şekilde yok oluyorlar. 

İçimde hep bir gitme isteği, İstanbul'dan tamamiyle uzaklaşmak istiyorum. Belki bir yerde bulaşıkçılık belki bir başka iş. Hiç şakam yok, cesaretimi toplama aşamasındayım. İdeallerime ulaştım, gelmek istediğim yerlere belki de çok erken geldim. Yaşadığım, bunların sancısı da olabilir. Bir insan pek çok güzellikle gencecik yaşta tanışmamalı belki de. Doğanın kanunlarını algılayamıyorum. 

Bugüne kadar çoğunlukla hayata hep bir seyirci gözü ile baktım. Katılımcı olamadım, olmadım. İçimden gelmedi hiç, özüm seyirci olmak istiyor. Katılımcı olduğumda zihnim sinyaller gönderiyor. "Hadi eve dön, kitap oku, yaz ve kendi dünyana sığın." 

Etrafta, özellikle İstanbul'da benim için çok fazla uyaran var. Bu uyaranların hepsi birden beni yoruyor. Dışarı çıktığım zamanlarda örneğin, işe giderken... Trafik, trafik lambaları, insan kalabalığı, insan sesleri, kornalar, uzayıp giden asfalt yollar, duraklardaki ve her yerdeki kuyruklar, hiç çıkmak istemiyorum. İşe giderken giymek zorunda olduğum resmi kıyafetlerden dahi hoşlanmıyorum, eğreti duruyorlar. Ruhum evdeki gibi rahat olmak istiyor, bir tişörtle mutlu mesut olmak istiyor. Her yerde adı sanı konulmamış, oturmamış saçma sapan kurallar. Uzayamayan sakallar ve aksine hep uzayıp giden, bitmek bilmeyen delice günler. 

İçinden çıkanlar, hayata katılmayı başaranlar. Onları bir şeyler rahatsız etmiyor, her nerede olurlarsa olsunlar yaşama katılmayı beceriyorlar, yeni insanlar tanıyorlar ve dünya kendilerinden nasıl olmalarını isterse öyle olabiliyorlar. Yaşam için büyük meziyet, lakin kocaman boş bir eylem, farkında olmadan üstelik! 

Bazı şeylerin farkında olmak iyi değil, belki bir son, küçük bir eylemin içinde sıkışıp kalmak, belki de bu ifade biçimi tamamen yaşamı yok saymak. İşte buralarda bir yerlerdeyim, sıkışmış, öfkeli, bıkkın ve yorgun. Halbuki biraz toprağa basabilsem, her yerde çiçekler yetiştirebilsem, bisiklet binebilsem, insan sesi duymasam, doğanın içinde bulsam kendimi. Lütfen bana bunları bahşet, yaşama dair başka hiçbir şey istemiyorum. Ufak bir hediye, bir iyi niyet. 

12 Ekim 2016 Çarşamba

13 Ekim: Garip Bir Çocuk Doğmuş, Evrende Kaybolmuş, Bir Varmış Bir Yokmuş

Merhaba sevgili 25. yaşım. Kocaman olduk değil mi? Bir rüyadan uyanmışım da bir daha uyuyamamışım gibi, daha dün gibi, şeker kavanozunun içindeki renkli şekerler ile mutlu olan, annesinin işten dönüşünü, avucunda getirdiği çikolatayı özlemle bekleyen bir çocuk gibi. Tek istediğim bu temiz hisleri kaybetmemek. Masumiyetime sahip çık. Bana ve bu güzel duygularıma sahip çık lütfen. Gerisi çok kötü, çok ürkütücü, çok korkutucu çünkü. Hoş geldin sevgili 25. Uzun olsun yolumuz ya da kısa ve güzel. Gönülden.

7 Ekim 2016 Cuma

Sevgili 25/ Kırlangıçlar Gibi

Sevgili 25. Geleceksin elbet az kaldı, biliyorum. Bir telaş içerisindeyim. Kendimce. Hüzünlüce. Bir yanım ise umut ışıldıyor. Biraz korkuyorum, yirmilerin ortası, biraz da seviniyorum, yolun ortası gibi, huzur gibi, ortada olma hissi, gideceğin yöne karar vermeden hemen önceki an, sahnenin ortası, şarkının ortası, bitmemiş bir şarkı. 

Ağaçların yapraklarını dökmeye başladığı mevsimdeyiz, kırlangıçlar neredeler bilmem. Saadet Hanım haftaya sahneye çıkacak, perdeler açılacak. Benimse ömrüm perdeler açacak, oturduğum yerden onu izleyeceğim pencere kenarından. 

Senden önceki yıllarda mutluydum, kırıldığım yerlerim vardı, dağıldığım yerlerim. Aşık oldum, aşk acısı çektim, bir daha sevemedim, denedim, olmadı. Yaşananlar değerliydi, haksızlık edemedim, oturdum ağladım, sonra tatile çıktım, annemi yanaklarından öptüm, pazara çıktık birlikte, limonlar, mandalinalar ve turplar aldık. Fincanlarca kahveler içtik, seğirttim giderek içime. Renkli yumaklardan atkılar ördü annem, takındım, örtündüm tek tek. 

Bir sürü kitap okudum, edebiyat ile çok yakın arkadaş olduk. Tarihi yer yer sevdim yer yer ondan nefret ettim. Ama edebiyat hep yanımda oldu. Şiirle aramı düzeltmeye başladım, roman ile dost olsunlar diye. Öykülerle barıştım, yığıldılar evimin içine. Hasbıhal kuvvetlendi. 

Çok içime kapandım, var oluşumla sürekli bir mücadeleye, kanlı bir savaşıma girdim. Hani içimde biraz umut kırıntısı olmasa, neyse... Yaşayıp yaşamamak hiç önemli değil. Bir rüyada gibiydim, uyandım. Uyudum, rüyalar gördüm, kırlangıçlar gibi. 

Yetmiyor şimdilerde yaptıklarım, daha güzel şeyler var mı hayatta? Okumaktan ve yazmaktan başka, insanın kendi içi gibisi yok. Yalnızlık, sessizlik ve iğreti durmayan duygularla bütünleşmek. Kütük tatlısı yapmaz oldum, sebzelerle besleniyorum. Bir kedim yok hala, vitamin takviyesi almaya başladım, sabahları erken uyanıyorum, gündüz uyumuyorum. 

Sevgili 25, gönlümün biraz daha rahata ihtiyacı var, gör onu, es geçme lütfen. Can Kazaz da diyor ya: 

"Durmayalım, kırlangıçlar gibi..."

Durma sevgili 25, uzun olsun yolumuz. Ya da kısa ve güzel. Gönülden. 

8 Eylül 2016 Perşembe

24 Yaşıma Notlar

24 yaşımı bitirmeme sayılı günler kaldı, yaklaşık bir ay. Bunu söylemek için genç bir yaştayım belki ama zaman mefhumu hakikaten ardına bakmadan koşan bir yarışçı gibi, bir sürü engel, mücadele, kazanma arzusu eşliğinde sonsuz bir maratonda ilerliyor. 

Geçtiğimiz iki yıl hem zor hem de sürprizlerle doluydu. Bir sürü acının ardından yeni yeni kapılar açıldı. Şu an çalıştığım okula 2015 bahar ayında görüşmeye gittiğim günü hatırlıyorum. İlk görüşme, ikinci görüşme ardından üçüncü derken, bindiğim otobüsün penceresine minik gözyaşları döktüğümü hatırlıyorum. Hayatımı tümüyle değiştiren bir adım, bir umut ışığı beklerken hayal ettiğim okulda olmak beni çok sevindirmişti. Yaşamımı baştan aşağı değiştirdi.

Ardından annemin yavaş yavaş iyileşme süreci başladı. Bir ev tutup onu yanıma alabildim, geride pek halimizi soranımız, ne yaparsınız diyenimiz kalmadı. Bazı insanların güce diğerlerinden daha fazla ihtiyacı var. Sizi destekleyecek bir aileniz yoksa, her şey yalnızca sizin çalışmanıza bağlı ise olduğunuzdan daha güçlü olmak zorundasınız. (24 yaşındaysanız ve zamanı tarumar ediyorsanız hayat çok güzel; selam Cedric). Elbette kimse bu kadar güçlü olabilmeyi istemez, şahsen beni destekleyecek insanların varlığını tercih ederdim güçlü olmak yerine. Lakin ayaklarınız yere bastığında hissettiğiniz duygu da elbette oldukça gurur verici. 

Yeni bir iş, eğitimimin devam ediyor oluşu, basamakları teker teker çıkış derken yirmilerin ortasına da geldim. Tek başına mücadele veriyor olmanın götürülerinden biri de mizacınızın ve duygularınızın sertleşiyor olması. Her şeyi tek başıma hallettiğim için giderek etrafımdaki insanlara tahammül edemez hale geldim. Yalnız olmayı tercih ediyorum genelde, basit sorunlarla basit olaylar için kendini tüketen insanları hayatımda tutmuyorum. Gerçekten en ufak bir üzüntüye, moral bozukluğuna ayıracak zamanım olmuyor bu insanlar adına.

Bunun dışında her şeye rağmen güzel bir 24 yaştı benim için. Yeni iş, yeni sosyal çevre, yeni hayaller, yeni adımlar. Bakalım 25 nelere gebe? Hangi mecralarda at koşturacak, hangi duygulara dört nala koşacağız? Gel bakalım en temizinden, hoşundan. 

Şunu da eklemek isterim; bu blogu 2007 yılında açmıştım. Aradan tam dokuz sene geçti. Hala yazıyorum. 15 yaşındaki ben ile şimdiki ben arasında elbette çok fark var. Arada dönüp ilk yazılarımı da okuyorum, bazen gülüyorum bazen de aman tanrım bunları ben mi yazmışım diyorum. İnsanın 15 yaşında hissettiklerine dair yazılı bir şeyler olması çok güzel. Bir defter alıp günlük tutamıyorsanız, muhakkak buralarda olun, bir şeyler yazın ve okuyun derim. Sevgiler olsun. 

29 Haziran 2015 Pazartesi

Onur Yürüyüşü ve Sonrası Üzerine Notlar

Onur Yürüyüşüne yapılan müdahaleden beri, sosyal medya hesaplarım üzerinden paylaştıklarım ile ilgili uğramadığım hakaret kalmadı. Tanıdığım, tanımadığım bir sürü insan küfür etti, nefretlerini üzerime kustu. Bu elbette ki kendini gerçekleştirmiş bir insan özelliği, yaklaşımı değil. Lakin gerçekten artık tahammül edemez hale geldim. Onur Yürüyüşü ile Doğu Türkistan olaylarını kıyaslayan, paylaşımları beğeni alsın diye uğraşan lakin kendisi katliama uğrayan, ezilen ve ötekileştirilen insanlar için kılını kıpırdatmayan yalnızca sosyal medya üzerinden paylaşımda bulunan insan topluluğunu anlayamıyorum. 

Bak canım kardeşim, ciğerim. Ben 23 yaşında bir insanım. Öğretmenlik okudum, master yapıyorum. Bir çok vakıfta gönüllü eğiticilik yaptım, eğitim sorumluluğu yaptım ve beş kuruş para almadan bir sürü projede yer aldım. Bunlar neler mi? Doğu Anadolu topraklarını karış karış dolaştım. Kürt çocuklarım ile şarkılar söyledim, onlara sevmekten ve koşulsuzca sevmekten, dünyayı sevmekten bahsettim. Zap Suyunu yudumladım. Batı'ya geçtim, Roman çocuklarının ellerinden tuttum. Onlara okul yaptım, birlikte okullarını boyadık. Hayatı rengarenk hale getirmek için. Meriç'i selamladık ıslak ellerimizle. İşitme yetersizliği olan çocuklarım ile çalışabilmek için Türk İşaret Dili eğitimi aldım. Öyle mutlu oldular ki, doyasıya sohbet ettik insanlığı ve sevgiyi konuştuk. Herkes istediği gibi yaşamalı, özgür olmalı dedik. Şimdi ne mi yapıyorum? İki yıldır anne ve babası hayatta olmayan çocuklar ile çalışıyorum. Koynumda ağlıyorlar, onlara destek oluyorum. Gece ateşlendiklerinde kucağımda taşıyorum hastaneye. Onlarla birlikte ağlıyor, onlara sıkıca sarılıyorum. Onlara ötekileştirilen insanların yanında olmayı öğretiyorum, ezilenlerin yanında olmayı. Güçlünün safını tutmamayı. 

Peki siz ne yapıyorsunuz bu vatan için sevgili kardeşlerim, ciğerlerim? İnsanları aşağılayarak, dayanağı olmayan üç beş paylaşım yaparak oturduğunuz yerden nasıl vatansever nasıl milletsever oldunuz siz anlatır mısınız bana? Dinsiz dediniz, ibne dediniz, bu ülke için ne yaptın dediniz? Kustunuz mu tamamen nefretlerinizi? İçinizde başka irin kaldı mı? İnsanlık dersi vermeden önce canla başla çalışacaksınız bu ülke için. Bu ülkenin çocuklarını tanıyacaksınız, onlara hayat olacaksınız. Sizi öyle sevecekler. Evet, bu noktada siz bana insanlık öğretemezsiniz. Ama biz size öğretebiliriz. Nasıl mı? İki kelime kardeşim, çok sev! İnsanları sev!

19 Kasım 2014 Çarşamba

Ufak Tefek Notlar










İlaç gibi geldi.Melis Danişmend,Biraz Gülmek İstiyordum adlı ikinci albümünden son video-klibini Ufak Tefek Notlar isimli şarkıya çekmiş.Klip,gayet sade.Ekip arkadaşlarından ve konser turlarından görüntüler var.Ne hoş bir sanatçı Melis Danişmend,iyi ki var.Hakikaten ilaç gibi geldi bu son video bana.

eğer çok, çok seversen 
seni sever sandın ya
sanma sakın asla !
evet, belki bu mümkün
bir yıl ya da on yıl sonra
muhtemelen sen yorulunca 

18 Kasım 2008 Salı

Yeditepe'den Notlar



Cuma gecesinin dönümünde saat 03:00 gibi çıktım yola tek başıma.Tren garı bize yirmi dk yarım saat kadar falan uzaklıkta.Yolda birkaç sarhoşla karşılaşmama rağmen herhangi bir sorun yaşamadım.Yalnız olacağımı sanırken birkaç insanın daha tren beklediğini görünce buruşuk bir sevinçle beklemeye başladım.Trenin tehir yaptığı haberi geldi ve bir saat kadar daha bekledim.Sayın müdürüm beni trende karşıladı.Diğer ekip benden önce bindikleri için benim binmemle herkes tamamdı.Çok sevdiğim matematik hocamda bizleydi.İstanbul’a adım attığımızda Haydarpaşa’da otobüs bekledik biraz.Yeditepe’nin otobüsleri bizi almaya geldi ve üniversiteye doğru yola çıktık.Üniversite’ye geldiğimizde rahat gezmemiz için bavulları verdik,sonra rektörlük binasına rektörün ve görevli üyelerin konuşmasını dinlemek üzere gittik.En sonunda bize Bedrettin Dalan’ın “Milli Kimlik” adlı konuşmasını dinledik ve yürekten katılıp alkışlar tuttuk,tarihin yalanlarına şahitlik yaptık.Salondan çıktıktan sonra bölümlerimize göre öğrenciler eşliğinde fakültelere gittik.Sözel öğrencileri az olduğu için çok rahat gezme imkanı buldum.Bir kısım arkadaşla birlikte önce gümbürtüye radyo sinema ve televizyon bölümü tanıtımına gittik.Stüdyoları gördük ve bolca bilgi aldık.Dersliklere göz attık.En sevdiğim anlardan bir tanesiydi.Radyo sinema ve televizyon öğrencilerinin hazırlamış oldukları kısa filmleri cep sinemasında izledik ve tam anlamıyla rüya gibiydi.Benden başka gazetecilikle ilgilenen birisi yoktu.Gazetecilik standında duran ablaya rica ettim bana tüm binayı gösterdi.Çok şeker bir ablaydı ve sayesinde bireysel olarak bilgi aldım ve çok mutlu oldum.Bir ara yolum kaybettim ve resim odası ile heykel odasına girdim ve gezdim.Sonra çıkışı buldum tabi:)

Öğle yemeğinden sonra bizi Şile’deki otellerine götürdüler kalmak üzere.İşleler yapıldı ve koskocaman bir Yeditepe çantasıyla küçük villalarımıza uğurlandık.Odlara yedi kişilikti ama süit şeklindeydi ve içi mükemmeldi.Hemen gittim giyindim ve akşam yemeğine indim.(Bu arada poşetlerin içinden;polar,diş fırçası ve macunu,gündüz kremi,tıraş sonrası kremi gibi şeylerde çıktı)Yemek canlı müzik eşliğinde açık büfe rüyada gibiydim adeta. Hayatında kırk yılda bir beş yıldızlı otelde açık büfe yiyen bir şahsiyet olarak bu durumu mazur görmenizi dilerim:)Yedik içtik,koptuk,(ben kopmadım yani oynamadım ama çok eğlendim.

2.gün panayırın ardından boğaz turuna çıktık.Tam yedi saat gibi bir sürede İstanbul turu yaptık ve yemeklerimizi boğazda yani vapurda yedik.Akşam geç geldiğimizden hemen uyku bastırdı ve yattım.3.gün ise sabah kahvaltısından sonra Şile’den ayrılıp Miniatürk turuna çıktık.Bol bol çekilen fotoğraftan sonra çıkışta birde go-cart yaptık ve müthiş eğlendik.Ardından gezi bitti.Bizim grup benimde isteğimle kitapevine doğru yol aldık.Ve bir sürü ucuz kitap buldum tam sekiz tane kitap aldım:)

Sonra gece kendimi Kadıköy’de büyük bir alışveriş merkezine atıp dolaştık.Lezzetli Akdeniz Pizzanın ardından kendime ucuz birkaç bir şey aldım.(Gerçi pazarda daha ucuz ama)

Sonrası yolculuk ve dönüş.Rüya gibi bir gündü.Müdürüm,arkadaşlarım ve hocamızla birlikte çok güzel ağırlandık.Her şey için teşekkürler Yeditepe,kaderde seni yine görmek varmış İstanbul…