deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2023 Salı

İncelenen Hayatlar: Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz?

Ara tatile girmemizle birlikte kitaplığıma bir göz atıp, neler okuyabileceğimi düşündüm. Sebebini bilmediğim bir şekilde elim, bir süre önce aldığım "İncelenen Hayatlar" isimli kitaba gitti. İçinde bulunduğum ruh haline uygun bir kitap olduğunu düşünerek hemen okumaya başladım. Eskiden, okunacak diğer kitapları düşünerek hızlı hızlı okurdum. Bu sefer yavaşça okudum, notlar alarak ve kitabın içine kendi düşüncelerimi de yazarak. 

Kitabın yazarı Stephen Grosz bir psikanalist. Yıllar içinde deneyimlerine dayanarak kaleme aldığı bu kitapta ufak ufak denemeler var. Hepsi, kendi danışanlarının kişisel öykülerinden yola çıkarak kaleme aldığı denemeler. Çok naif bir yazım dili var, başlıklara ayırdığı her bir denemesinde kendimi onun odasında gibi hissettim. Aynı zamanda danışanlarının kişisel öykülerini okurken bazı anekdotlarda kendimi buldum. Örneğin; "İlişkide Olmamak Üzerine" başlıklı denemesinde danışanı şöyle bir cümle kuruyor: "Sevgi benim sorunumu çözemez çünkü sevgi bana tehditkar geliyor. Sorun sevilmek, çünkü sevilmek bir taleptir. Sevdiğinizde biri daha fazlanızı istiyor demektir." Öyle güzel anlatılmış bir vaka ki, danışanı mutluluğun yalnızca bir ilişkideyken bulunabileceği yönündeki yaygın kanıya karşı çıkışının gerekçelerini anlatıyor. Durup düşündüm biraz; etrafımızdaki insanlar hatta psikologlar dahil hemen herkes ilişkide olmak üzerine eğilen bir tarifle çıkıyor karşımıza. Oysa benim de düşüncelerim örnek verdiğim vakadaki danışan ile hemen hemen aynı. İlişkide kalmak bir ölçüde doğamız gereği, hayati olsa da, her an bir ilişki içerisinde olmak zorunda değiliz sanki. Bir ömür; birini sevmeden, birini ya da birilerini hayatımıza almadan da sürdürülebilir, yaşanabilir. Diğer türlüsünün daha anlamlı olduğu yönünde hiçbir kanıt yok elimizde. Oysa yüceltilen tam olarak diğer türlüsü. Herkesin bildiği her zaman doğru değildir. İnsanlığın tarihten beri yenemediği tek şey, alışkanlıktır. Kültürün, yaşamın, iç içe geçmişliğin ve toplumun getirdiği alışkanlık.

"Olumsuzluk Sevgiye Teslim Olmamızı Nasıl Engeller" isimli başka bir deneme de çok dikkatimi çekti. Denemeye konu olan vakada danışan, biriyle tanışmak, aşık olmak istiyor fakat derinlerde başka bir öykü var. Aşkı aslında bir tehdit olarak algılıyor çünkü aşık olması, evlenmesi ve bir ilişkide olması demek; kendini, işini, arkadaşlarını, özgürlüğünü, benliğini ve var oluşunu yitirmek demek. Duygusal teslimiyet ve bağlanma aslında onun için bir kazanımı değil kaybı simgeliyor. Birini severken, onunla ilgili ciddi bir adım atmamız gerektiğinde bazılarımız tedirgin olur. Her şeyden emin olsalar bile geri adım atmak isterler. Verdiğimiz bu olumsuz tepkinin aslında aşk, birliktelik olasılığına karşı verdiğimiz bir tepki olabileceğini söylüyor yazarımız. Ben de vakayı okuduktan sonra altına şöyle bir not düşmüşüm: "Bu vakada tam olarak kendimi görüyorum. Sanki birine bağlanmak, onunla bir sevgiyi paylaşmak bana; kendimi, kimliğimi, benliğimi, ve özgürlüğümü yok edecek bir şeymiş gibi geliyor. Yeniden terk edilme, acı çekme ve kırılma ihtimali varken sanırım yalnız kalmak bana büyük bir konfor sağlıyor."

Aslında, bir yerde terk edilmek varsa öbür yanda kavuşmak da vardır. Yine bir yerde acı çekmek varsa öbür yanda acısız bir seçenek de vardır. Yine bir yerde kırılma ihtimali varsa, öbür yanda tamir edilme ihtimali de vardır. Her şeyi zıttı ile var edersek, elbet başka bir seçenek de bize eşlik edebilir. Yalnızca bunu görmek ve bu seçeneği tercih etmek ile alakalı gibi duruyor. Bahsettiğim öbür uçlar arasından tercih yapmakta zorlandığım için tam ortada, olduğum yerde duruyorum. 

Burdan bunu söylememin bir anlamı olmayabilir ama Stephen Grosz'a minnettarım. Yazdıkları, benliğime ulaştı, beni bir kez daha kendim ve çevrem hakkında düşünmeye yönlendirdi. İlgi alanınıza giriyorsa, okumanızı tavsiye ederim. Çünkü, kendimizi kaybetmeden bulmamız mümkün değil gibi görünüyor.

1 Aralık 2019 Pazar

Sorgu

28. yaşıma yeni girdiğim şu günler pek bir berrak aynı zamanda pek bir karmaşık geçiyor. Evimin işime uzaklığı ve bu yoğun tempo beni yormuş olacak ki hafta sonunu serumla geçirdim. Neyse ki şimdi biraz daha iyiyim. Her sabah beşte kalkıp gece on ikiden sonra yatınca olacağı bu. İşte buna hayat diyoruz, İstanbul diyoruz. 

Bir ölçüde bırakıp gitmek istiyorum. Olduğum yere gelmek için çok çaba harcadım, lakin çaba harcamadan da bilemiyorsunuz. Çok güzel, her şey harika, herkes gıpta ile bakıyor ama bu hayatı işe endeksleme düşüncesi beni rahatsız etmeye başladı. 

Ne zamandır aklımızda çok sevdiğimiz Eskişehir'e yerleşme düşüncesi var. Hep dilimizde ama bir türlü gerçekleştiremiyoruz. Yaklaşık 10 senedir İstanbul'dayım ve bu yaşta öyle iş güç pat diye bırakılamıyor, vazgeçilemiyor her şeyden. 

Hayatın anlamsızlığını her geçen gün derinden hissediyorum, çocuklara bir şeyler öğretme hissi de beni tatmin etmiyor, en başta zaten öğretme, eğitme işine hiç mi hiç inanmıyorum. Okullara, eğitim kurumlarına, diplomalara da. Hepsini tecrübe ettim; sanki bu düzeni kendimizi oyalamak için kurmuş gibiyiz. Öleceğimizi biliyoruz ya, ölene kadar canımız sıkılmasın diye türlü kurumlar, türlü düzenler, kurallar inşa etmişiz. Her günüm hemen hemen bunları sorgulamakla geçiyor. Bırakıp gitmek de çözüm değil, kalıp seyretmek de. Bu da bir süre sonra insanı eylemsizliğe itiyor; günümüz dünyasında da eylemsizlik başarısızlık, güvencesizlik demek, bir nevi yok olmak yani. 

Aklım öyle karmaşık ki; ne yana dönsem kendi düşüncelerimle boğuşuyorum. Para da mutlu etmiyor, aşk da, iş de ve bir ton şey de. Hani böyle aydınlanma anları vardır ya; geçen gün çalışma arkadaşlarımdan biri en büyük hayalin ne diye sordu. Ben öylece kaldım, düşündüm düşündüm ve hiçbir cevap veremedim. Hiçbir hayalim yok, geleceğe dair yapmak istediğim bir şeyler de yok. Bir yerden sonra bir hissizleşme hali sardı beni; sanki hislerim giderek azalıyor, önemsediğim şeyler de. 

Yazdıklarımdan da anlaşılmıştır sanırım ne kadar karışık olduğum. Gitmek çözümmüş gibi durmasa da belki de bir çözümdür diye düşünmeden alamıyorum kendimi. İstanbul'un kahrını ne kadar çekerim bilemiyorum; ama iki gün boyunca hasta yatağımda durup düşünüp, tavanı izlerken neden var olduğumu enine boyuna düşündüm. Yanıt? Yok. 

Olabilmişler ile ölebilmişler arasında gidip geliyorum sanırım. Üst yazıda da dediği gibi; ne orada ne de burada. 

14 Ekim 2019 Pazartesi

Dem

Tüm kargaşanın ortasında, İstanbul'un tanık olamayacağı kadar gizli saklı bir yerde, yıllar yıllar evvel rastlanan biri. Bir muamma, bir bilmece, münferit bir durumun içinde hayli hayali birkaç sözcük, düşlerin yakasında fiyonklu çiçekler. 

Belkilerden cesarete uzanan adım adım bir yol, çoğu zaman akla gelen lakin dillendirilemeyen. Sebebi sonucu bilinemeyen, öylesine de denilemeyen, içeride bir yerde bir şeyler. 

Emin olunmayınca yol alınmıyor, emek ister sözü de yalan. Bir iş değil nihayetinde, telveli bir türk kahvesi kadar koyu. Döner mi dönmez mi bilinmez, lakin bir yerde hep orada varmış gibi. Nefes alıyormuş, sıcacık yorganına sarılmış uyuyormuş, sabahları demli çay içiyormuş gibi. 

13 Ekim 2019 Pazar

Devamında

Bir yerde bir anda beliriveren bir his bu. Uyuşuk zihnin, henüz atmaya devam eden kalbin bir bileşimi. Tarif etmesi zor, evveli ahiri var elbet. Başını yastığa koyunca geliveriyor aklına; "belki şimdi birlikte uyuyor olabilirdik, yıllar önce bir miras konabilirdi başımıza" minvalinden. Tevekkeli değil hepimiz susamışız bir şeylere, kiminde aşk kiminde iş. 

Zaman ve mekan kavramını aradan çıkarınca insan çırılçıplak duygularıyla baş başa kalıyor. Kiminin de dokununca kökleri çürüyüveriyor. Dokunma bana çiçeği! 

Bazen bazı hikayeler yarım yazılır. Devamını getiremezsiniz. Lakin bu, hikayenin hiç sonlanmayacağı anlamına gelmez. Bir kısır döngü, dönenip durur başınızda akbaba gibi. 
Bazen de bazı hikayeler hiç başlamaz. Kendinizi çok yorgun hissedersiniz. Lakin bu, hikayenin hiç başlamayacağı anlamına gelmez. Kırılan sadece aynalar değil, hikayenin parçalarıdır da. Yazmaya devam etmek ile etmemek arasında bir yerde, sevmeye devam etmek ile etmemek arasında.

Hoş geldin 28. yaşım. 

3 Şubat 2019 Pazar

Ertesi

Tatil bitti, yarın yeni bir döneme başlıyoruz. Esasen bir hafta olmasına rağmen bana en az iki hafta gibi geldi. Tatilde sevdiğim bazı arkadaşlarımla görüştüm, sık sık tarihi yarımadayı ziyaret ettim. Bol bol kitap alıp okudum, annemle gezdim. Bu kısa sürede epey beslenmeye çalıştım. Lakin yine de iyi bir motivasyona sahip değilim. Nedense bu akşam içim biraz buruk, yarın çalışmaya başlayacağım diye mi yoksa tekrar bu kaosa geri dönüyorum diye mi bilemiyorum. 

Biraz kaygı problemim var sanırım, bunu annem de fark ediyor. Bazı rutinlerim var ve bu rutinlerimi yerine getiremediğim zaman çok yoğun olmamakla birlikte bir kaygı duyuyorum. Zaman zaman bulunduğum mekanları terk ettiğim olmuştur, aniden. Zihnim bazen bazı yerlerde bulunmamam gerektiğini söylüyor ve ben bir çabuk eve geri dönüyorum. Çok abartılacak bir durumda değil bu, fakat yine de bazı şeylere dair kaygılar var içimde. 

İnsanoğlu ne kadar garip, kendimizi dahi çözümleyemiyoruz. 
Malumunuz Dostoyevski külliyatını bitirmeye karar verdim. Üç eserini bitirdim, şu an dördüncüdeyim. İlk gençlik yıllarımda çok fazla eser okudum, bir hızla, senelerce. Merak ettiğim ve okumak istediğim kitap sayısı çok fazla değil artık. Zaten günceli takip etmeme kararı aldım birkaç ay önce. Okumak istediğim bu az miktar eseri de önümüzdeki yıllara yayarak, geniş geniş okumak istiyorum. Bu sefer acele etmeden, zamanı kovalamadan. 

Bu tatilde kuzenim ile görüştüm. Bir akşam onlarda konakladım. O da öğretmen benim gibi, çok okur, çok düşünür. Onun psikolog çıkışına randevulaştık, uzun süredir Mecidiyeköy'e gitmemiştim. Orayı hala hiç sevmediğimi fark ettim bir kez daha, çok çirkin, çok kaotik. Birer kadeh şarap içtik, gece yarısının nasıl geldiğini fark etmedim. Sonra da onlara geçtik birlikte. Sabaha kadar sohbet edip; bilim, sanat ve dünyamız üzerine konuştuk.

Geçip giden zamana eş, bir başka güne uyanmak üzere herkese iyi geceler diliyorum. 
Sürsün şubat'ın sıcak kışı. 

1 Mart 2018 Perşembe

Karın Tokluğu

Hikayelerimiz var bu şehirde, kolay mı öyle tası tarağı toplayıp gitmek. Didinip durmak boşuna mı söylesene? Kim alır beni başkası yerine. Ederi nedir hepimizi toplasan? Köprü üstü evimiz, minareler suyun altında. Balıkların renkleri belli belirsiz, kimin kudreti kime yetmiş? Alırsın eline sazını, dolaşırsın diyarları. Bir fırından sıcak ekmek buldun mu, yetişir umut peşin sıra. Karın tokluğu dedikleri, ahiretin ta kendisi değil mi? 

14 Şubat 2018 Çarşamba

İş Yaşamı ve İnsanlarla Mücadele Üzerine

Çevrem, iş hayatında pek çok sıkıntı yaşayan hatta yaygın olarak yöneticileri ve çalışma arkadaşları tarafından mobinge uğrayan insanlarla dolu. Benim de yaşadığım bazı sıkıntılar var. Yaşanan sıkıntıların meslekten mesleğe çok da fark ettiğini düşünmüyorum. Öncelikle idarecilik görevini üstlenen insanlar ile aranızdaki mesafe, insani ilişkileri zorlaştırıyor. Koltuğu kaybetme derdi de idarecilerin başındaki en büyük bela sanıyorum ki. Şu ana kadar insani özelliklerini kaybetmemiş ve çalışanlarına tepeden bakmayan bir idareci ile tanışmadım. Onları iş dışında hiç ciddiye almıyorum, (işte de gerektiği kadar) iş dışında da onlarla bir arkadaşlık ilişkisi kurmuyorum. 

Gelelim işin çalışma arkadaşları kısmına. Kurumsal şirketler ya da benzeri yerler, her seferinde kurum politikalarından bahsederler. Fakat aynı işi yapan personellere dönüp baktığınızda her birinin birbirinden çok farklı olduğunu görürsünüz. Bu durumda da işe alım sürecinde kurumsal bir politikadan bahsedemeyiz. Ciddi bir politika olsaydı benzer kişisel özelliklere sahip insanlar seçilip uyumlu bir çalışma ortamı yaratılırdı. Çalışma arkadaşlarınızın bir kısmı genelde idareciler ile çok iyi geçinirler. Aralarında muazzam bir çıkar ilişkisi vardır. Bu tarz çalışanlar iş dışında da idarecilerle münasebette bulunmak konusunda oldukça ustadırlar. Amaçları ya bulundukları konumu sağlama almak ya da daha üst bir konuma ulaşabilmektir. Çalışma saatleri dışında da idarecilerin yanlarından ayrılmazlar, idarecilerinin sevgisi onlar için hayatidir, itaat ederler onlara sorgusuzca. Abartmıyorum, birebir yaşıyorum bu durumu. Bu tarz çalışanlar ile hiçbir şekilde iletişim kurmamanızı tavsiye ederim. Sonuçları pek de iyi olmuyor. Öğle ve akşam yemeklerini dahi birlikte yememeyi tercih edin, çay ve kahve saatlerinde, aralarda etraflarında olmayın. Zaten onları pek bulamazsınız, ottan boktan sebepler ile daima idarecilerin yanındadırlar. 

Bir diğer husus da whatsapp grupları. En nefret ettiğim uygulamaların başında geliyor, girdiğiniz iş yerinde bir sürü whatsapp grubuna dahil olmak zorunda kalıyorsunuz. İşten başka her şey dönüyor o gruplarda. Sevgili olanlar, çalışma arkadaşlarının ve idarecilerinin dedikodularını yapanlar, falanlar filanlar... Bu gruplarda sizi ilgilendiren konular dışında hiçbir şekilde yazmayın. Hatta yaptığınız iş buna müsaitse, mesainiz bittikten ve eve gittikten sonra telefonunuzu kapatın. Ben bir süredir böyle yapıyorum ve inanılmaz rahatım. 

Ait hissetmediğiniz bir ortamda çalışıyor olabilirsiniz, maddi kaygılarla işinizi bırakamıyor olabilirsiniz, ben de böyleydim. Çok iyi anlıyorum. En azından bir kısım insandan kendinizi uzak tuttuğunuzda daha korunaklı ve daha huzurlu bir iş yeri ortamı yaratabilirsiniz. Sanıyorum ki hangi sektörde ve hangi pozisyonda çalışırsanız çalışın birileri sizden daha fazla el üstünde tutulacak, birileri sizden daha fazla hırslı olacak, henüz olgunlaşamamış kocaman adamlar ve kadınlar ile tanışacaksınız. Aldırmayın, kendi duruşunuzu koruduğunuz sürece onlar ne yapıyorlarsa yapsınlar. Kesinlikle itaat etmeyin, o işi bileğinizin emeği ile aldınız. Gerektiği yerde itiraz edin, onlarla aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz. Özgürlük alanınızdan taviz vermeyin. 

Velhasıl kelam iş yaşamı çok zor, hele ki şu öğretmen milleti daha da zor. Bazen çok bunalıyorum lakin öğrencilerimi düşündükçe biraz daha hafifliyorum. Umarım uzun süre mutlu olabileceğimiz işlerimiz olur, üretir üretir ve daha fazla üretir de daima huzurlu oluruz. 

9 Şubat 2018 Cuma

Yeni Bir Yol, Alıp Başımı Giderken

Değişik bir dönemdeyim, güneşin doğduğunu hissediyorum bir yandan da güneş batıyor ruhun başka bölgelerinde. Dün, çalıştığım kuruma sene sonunda ayrılacağımı bildirdim. Üçüncü yılın sonunda veda ediyor olacağım. Askere gitme zamanı geldi çattı, burası enteresan ve ben bundan bahsetmeyeceğim. 

Bir öğretmen için öğrencilerinden ayrılmak üzücü, dün her biri yanıma geldi bir sürü güzel sözcükle yüzümü güldürdü, hüzünlendirdi. Benim hayata tutunma sebeplerim onlar, tüm çabam ve servetim onlar. Hayatlarına dokunuyor olmak, bildiklerimi paylaşıyor olmak, onlarla bir dünya paylaşıyor olmak beni çok mutlu ediyor. Sene sonunda ben gitmeden bana bir sürprizleri olacakmış, beklemekteyim heyecanla. 

Tabii çalıştığımız yerlerde yaşanmışlıklar bırakıyoruz bir yandan. Mesela bina girişindeki kırmızı çiçekler, ağaçlar, bahçede dolaşan kediler, hepsi ayrı bir hikaye benim için. 

Hayatta ideallerimize ulaşmak için ya da idealden ziyade hayallerimizi gerçekleştirmek için bazı riskler almamız gerekiyor. Garanti dediğimiz şeyler hayatlarımızı tekdüze hale getirmekten ve kişisel güvenceden başka bir işe yaramıyor. Neyin güvencesi var öyle değil mi? Bazen cesaretli olmak gerekiyor, ayrılmak, değişmek ve dönüşmek. Geri dönmemek.

Yaz boyunca güzelce dinleneceğim belki İstanbul'da kalmaya devam ederiz belki de başka bir şehirde yeni bir hayat bekliyordur bizi, o zaman gideriz. Annem ve ben, birlikte, iki can. Uzunca bir süre dinlenmek istiyorum. Haziran ayı itibari ile benim için yeni bir hayat başlıyor, yeni metinler okuyacağım, duyumsayacağım şeyler olacak, yoluma devam edeceğim. 

Geçtiğimiz gün bir öğrencim birkaç kurumuş gül hediye etti bana. Bence kurumuş güller canlılarından daha güzeller, güçlüler. Onları dallarından kopardığımız için bize kızgın olsalar da güzelliklerinden asla vazgeçmiyorlar, kuruyken de güzeller. Yaşamaktan hiç vazgeçmiyorlar sanki. O gülleri bir vazoya koyup benim çalışma masama yerleştirdik. Pek hoş oldular doğrusu. Yeni bir hayat ve yeni deneyimlerle döneceğim birkaç zaman sonra. Yaşama cesaretimiz bizi kutsasın. 

5 Şubat 2018 Pazartesi

Çocukluğun İstanbul'a Dönüşümü ve Sancılar

Anaokuluna başlamadan önce annem bana Ayşegül isimli bir kitap serisi almıştı. Okula gitmeden önce öğrenmiştim okumayı, annem eğitime meraklı bir kadındı. Eğitim hayatımla yakından ilgilendi. Geceleri uykudan önce birlikte Ayşegül'ü okurduk. Oturduğumuz evin kocaman bir bahçesi vardı. Çeşitli çiçekler, sebzeler ve ağaçlar dikili. Tüm günümü orada geçirirdim, bazen annemle sabah koşularına çıkardık. Sonra gelir güzel bir kahvaltı yapardık, annem işe giderdi.

Büyürken çok fazla şey değişti. Zaman, insanlar, yaşanılan yerler, kaybedilen bahçeler ve yeni bir kimlik. Hayatımızı tümden kendimiz şekillendiremiyoruz, bazı koşullar insan hayatını derinden etkileyebiliyor. 

Sonra büyüdüm, okudum, bir meslek edindim. Ne ara çalışmaya başladım, ne ara iş hayatında beşinci yılıma girdim inanın hiçbir fikrim yok. Uzun saatler boyunca sessizce düşünmeyi çok seviyorum, gece ana rahmindeki gibi uyurken bile aklımdan bir sürü düşünce geçiyor. Hatta gün içerisinde yorulup kendime artık "sus" diye tatlı tatlı kızdığım bile oluyor.

Yaşamayı çok fazla ciddiye aldığımızı düşünüyorum. Çalışmaya başladığımdan beri bir sürü insan tanıdım. İdealler, hayaller ve düşünceler o kadar sığ ki, eğitim bize ne yazık ki hayal kurmayı öğretemiyor. Bir ev, bir araba ve iyi bir maaştan başka şeyleri hayal etmiyoruz. Sürekli sahip olma ihtiyacı içerisinde kıvranıyoruz. Bazen mesleğimi ve işimi bırakıp bu genç yaşta köşeme çekilmek, sevdiğim şeyleri yapmak istiyorum. Ciddi ciddi bunu düşünüyorum. 

İstanbul'da okumak ve yaşamak kimilerine göre vazgeçilmez olabilir. Lakin benim için artık bu böyle değil, bir zamanlar böyleydi. Bu şehir sizi fazlasıyla yoruyor, sarsıyor, sizden götürüyor. Kaybettiklerinizi bulamıyorsunuz. İnsan ilişkileri oldukça sığ ve samimiyetsiz. Günübirlik, havai arkadaşlıklar dışında sizi canı gönülden seven bir dost bulmanız bile pek mümkün değil. Herkes kendi hayatı için yontuyor, dışarıdaki hayatları kendimize dert edinmiyoruz. Çok kalabalık, insanlar kaba, geçim çok zor, gereksiz bir sürü harcama yapmanız gerekiyor. Bu maddeleri çoğaltabilirim fakat bundan bile yoruldum şu an. 

Sanırım hayatın durduğu bazı noktalar var insan ömründe. Sorgulamalarınızın yoğunlaştığı, var oluşunuz üzerine kafa yorduğunuz belirli dönemler. Belki de yirmilerin ortası ilk sinyallerini veriyordur bende olduğu gibi. Bu şehre yaşamaya gelecek olanlar, hayallerinde İstanbul olanlar bir kez daha düşünsünler. Kendi topraklarındaki, memleketlerindeki insanların hiçbirini, samimiyeti burada bulamayacaklar. İnsan ebedi bir kaosun içinde nasıl yaşar umarsızca? 

Çocukluğuma bakınca çok şanslı olduğumu görüyorum. Sokakta, toprağın içinde, anne sevgisi ile... Şimdi anne sevgisi dışında gerisi uzaklarda bir yerlerde. 

16 Aralık 2017 Cumartesi

Doğan nedir?

Bambaşka biri haline büründü. Oysa daha anlayışlı olmasını beklerdim, öyleydi, anlayışlıydı. Karşısındaki insanları kırmazdı, nazikti. Sonra onda bir şeyler kırıldı, kırdı pek çok. Belki farkına varmadı belki de bile isteye yaptı. İnsan neden değişir, neden dirilir durduk yere, üzerimizde ölü toprağı. Sonra yaşam tekrar eski haline döndü, bir mücadeleye dönüştü her şey. 

İnsan aşıyor, duruyor, düşünüyor, çoğu zaman düşünmüyor. İçinden çıkmak istediği neydi, bilemiyorum. Ben dahil pek çok şeyin içinden çıkmak istediği belliydi. İç gizlese de yolunda gitmeyen şeyler kendini belli ediyor bir çabuk. O farklı bir nehrin su döngüsüne katıldı, ben gökten yağmayı tercih ettim suya karışmak için. Biri toprak, biri gök oldu. Kimi olaylar olağan geldi, kimini ise hiç beceremedik. Bir o baki kaldı, o hali. Bir ben baki kaldım, kendi halim. 

5 Aralık 2017 Salı

İnsan, Başından Beri

Bir ses var içimde, gün içerisinde onunla konuşuyorum. Okul koridorları boyunca gidip geliyorum, volta atmaktan farksız, tavandan üzerime çarpan beyaz ışıklar rahatsız edici geliyor. Nedense yaşadığım her şey tüm bu vakitlerde zihnimde deviniyor, bir gece yarısını geçince. Yeşil perdesini sonuna kadar sımsıkı kapadığım odamın küçüklüğü hoşuma gidiyor. 

Pek değerli hayatlarınız var, üstünüz başınız çok önemli, sakal moda olmadan evvel asla birkaç günlük sakalla dolaşamazdınız. İri fitilli bol paça kadife pantolon giymeyi bıraktığınız yıl oldu, şapka takma adabından dedeniz bile vazgeçmişti. Bayramlarda, doğum günü kutlamalarında babanıza deri ceket, annenize çiçek satan internet sitelerinden güller aldınız. Mutlu ettiniz, mutluluk dediğiniz şeyi bir nesneye devşirdiniz. Nesneler mutlu olmaya başladı. Siz?  

Geçen yaz tatile gittiniz, güneş kremlerini boca ettiniz hafiften bronzlaşmaya başlayan teninize. Biraz içki yudumladınız, bazı geceler diskolarda sabahladınız, stresli bir işiniz vardı, heyulası bitmeyen dakikaları süpürmekte idiniz. Yıllık izninizde çocuklarınızla ıssız bir ormana pikniğe gittiniz. Yiyeceklerinizi plastik kapların içine koydunuz, sigara böreğine batırdığınız plastik çatalın ucu kırıldı. 

Ne tuhaf insan zihni, ininde barındırdığı şeylerden bir haber, haberi bile olmayan yollara birer yolcu imişsiniz. Gün geceye çalınmadan araya sıkıştıracak işler, okunacak mektepler bulup buluşturdunuz. Sertifikalarınızı şeffaf dosyalara doldurdunuz, şimdilik doydunuz. 

Aksayan ayağınıza dolanan kalın bir urgan, başınızı sokacak bir dam bulduğunuz an olduğunuz yerde kaldınız. Nadasa bıraktılar sizi, nekahet dönemleri geçirdiniz. Hafif salgın hastalıklardan muzdarip yataklara düştünüz, pamuk yorganlar çeyiz sandıklarında çürüdü, silikonlara sarındınız. 

Bir tuhaf oldum, pencereyi açtım, sanki tüm kötülükler hevenk hevenk gökyüzüne karışıp yok oldu. 

19 Kasım 2016 Cumartesi

İstanbul'da Yaşamak Üzerine

Bazen dışarıdaki hayata adapte olmakta zorlanıyorum. İstanbul, zamanı feci derecede hızlı tüketen bir şehir. Yorgun, yoğun ve ruhsuz. Yaşadığım yer İstanbul olsa da, nispeten şehrin gürültüsünden uzak. İnsan kalabalığı da yok. Buna rağmen bu şehirde yaşamanın vermiş olduğu yorgunluğu genç yaşıma rağmen iliklerime kadar hissediyorum.

Bir kere sizi sürekli bir tüketim isteğiyle dolduruyor. Kendinize ne kadar ket vurmaya çabalasanız da, ihtiyacınız olmayan bir sürü şeyi tüketmeye başladığınızı görüyorsunuz. Çünkü nüfusun büyük çoğunluğu bu vakıaya kapılmış durumda, tepkiniz hal böyle olunca yersiz ve virane kalıyor. Aşırı tüketim ile birlikte üreten insan sayısı ise oldukça az. Kendime sürekli soruyorum, sen neler üretiyorsun? Öğrenci yetiştiriyorum, bilgimi onlarla paylaşıyorum, öğretiyorum, okuyorum, sanatın peşinde koşuyorum, porselen desenleme sanatı ile uğraşıyorum, özgün eserler çıkarıyorum, öykü yazıyorum, bir internet sitesi için yazılar yazıyorum, yıllardır bu blogu yazıyorum... Bunların hiçbiri yeterli değil ne yazık ki. İnsanoğlu kesinlikle üretmek için programlanmış. Günümüzde ise ürettiğimizden çok tüketiyoruz, sanırım mutsuzluğumuzun altında yatan en büyük sebep bu. Üretememek, bolca tüketip tükenmek. 

Bunun dışında maddi anlamda da İstanbul'da yaşamak çok zor. Ev sahibi olmak çoğu insan için bir hayal, kiralar artık zengin fakir muhiti ayırmaksızın her yerde çok pahalı, kışın ısınmak zor, bir sitede oturuyor iseniz aidat ücretleri çok fazla, ulaşım pahalı. 

Doğa dergilerinde gördüğümüz, filanca kişi her şeyini bırakıp dağa taşındı, ormanda tek göz ev yaptı, doğduğu köye yerleşti gibi haberlerin baş kahramanlarına gıpta ediyorum. İmkanlarım daha geniş olsaydı hiç düşünmez, bu yaşımda küçük bir köy evi alıp, içinde bir sürü kedi besler, edebiyata dalar, öyküler yazardım. Lakin bunun için kararlıyım, birkaç sene daha çalışıp iyi bir birikimin ardından tüm işimi gücümü bırakıp minik bir köy evine yerleşeceğim. Yoksa bu şehir gerçekten bitip tüketecek beni.  

2 Nisan 2016 Cumartesi

Kedi Ciğeri

biliyorum
o gemiye asla binemeyeceksin
trenleri de kaçırmışsın
uzay yolu desen hak getire senin için

biliyorum
gerçek olamayacaksın hiç
titretecek seni durgun sular
batacaksın sevabından, günahların yücelecek

toz olacak çıkacak ruhunun diğerleri
lime lime olacak her bir yerin
dışa vuracak mahrem yerlerin
mındar olacaksın kedi ciğerleri gibi

biliyorum
adem elman yerinden fırlayacak
cürmün kadar yer yakacaksın
asılacaksın ipsiz boyunlar gibi

biliyorum
yine taşacaksın olduğun yerden
derinlerin dipleri boylayacak
zulmün fıtratına dört mum yakacak
pürtelaş, tüm sevdiklerin ardına bakmadan kaçacak

2 Mart 2016 Çarşamba

Stephen Grosz: İncelenen Hayatlar (Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz)

Sürekli bahsederim; Kadıköy Rıhtım'da bulunan Yapı Kredi Yayınlarının minik dükkanını çok seviyorum. Kadıköy'e çok yakın oturuyor olmamama rağmen sıklıkla gidip, yarım saat ve bir saat arası zaman geçirip bir sürü kitap alıp dönüyorum. Birkaç gün önceki gidişimde, Stephen Grosz'un kitabı "İncelenen Hayatlar" dikkatimi çekti. 

Yazar bir psikanalist. Psikolojiye karşı özel bir merakım var. Öğretmen olmasaydım sanırım bir psikolog olmayı isterdim. Irvin Yalom bu konuda en beğendiğim yazarlardan bir tanesi. Hemen hemen bütün kitaplarını okudum, her birini de çeşitli notlar eşliğinde başucumda tutarım. Benim için bir nevi bibliyoterapi demek Irvın Yalom. 

Stephen Grosz da, yılların tecrübelerini ve psikanaliz deneyimlerini bir deneme kitabında toplamış. Danışanları ile yaşadıklarını, danışanlarının birbirinden ilginç hikayelerini okudukça kendimden de pay biçiyorum. Küçük nüanslar yakalamak hoşuma gidiyor. Sanki ruhuma daha iyi geliyor. Bilhassa gerçek yaşanmış psikanaliz deneyimleri olunca, daha da cezbedici hale geliyor. 

Kişisel gelişim kitaplarını oldum olası sevmem, okumam da. Stephen Grosz'un kitabı bunlardan biri değil, sizi yanıltmasın. Grosz, bir bilim insanı ve sunmuş olduğu bilgiler, deneyimler oldukça mühim. Okumak isteyenler için tavsiye ederim. 

18 Ocak 2016 Pazartesi

Her Şey Normal

Artık atletlerimi ve donlarımı aynı renk alıyorum. Pazardan. Kenarları yırtılana kadar giyiyorum. Çünkü kilo alıyorum. Göbeğim de çıkıyor. Spor yapmıyorum. Bu aralar polara karşı bir ilgim var. Bana bıraktığın polar pijamayı giyiyorum. Bir de İstanbul desenli battaniye aldım. Tek kişilik. Normalde İstanbul desenlerini hiç sevmem. Avam. Ama polar güzel. Bir tane gazetelik aldım. Ucuz bir şey. Tüm dergilerimi koydum içine. En üstte Birhan Keskin'in kitabı. Y'ol. 

Her gün alışverişe çıkıyorum. A.101, Tedi ve BİM. Evimizi saran bir sacayağı gibi. Bazen gereksiz şeyler alıyorum. Mesela iki tane ucuz dudak kremi. Dudaklarda renk bırakıyor. Vişne çürüğü. Vişne suyundan daha güzel tadı. Sonra balkonu temizliyorum hep. Fransız balkonu dediklerinden var yeni evimizde. Perdeleri yukarı çekince balkon pis duruyor. İçim el vermiyor. İki tane de çiçek var camın önünde. İsimlerini hiç aklımda tutamıyorum. Birinin saksısının önünde rüzgargülü var. Tedi'den aldım. Ucuz. Gökkuşağı desenli. Alaimisemalı. 

Hiç kıyafet almıyorum. Sevmezdim zaten hiç. Eski gömleklerimi giyiyorum. Hiç sevmezdim gömlek, artık hep giyiyorum. Filtre kahve içmeye başladım. Kendim yapıyorum evde. Bir de yulaf sütü yapıyorum. Ha, bu arada ben vejetaryen oldum. Beşinci ayım dolmak üzere. Çok güzel gidiyor. Mutluyum böyle. 

Radyo aldım bir tane. Oturup dinliyoruz akşamları. Klasik müzik kanalları da var. Bir de radyo tiyatroları var. Hayali sahneler. Normal tiyatroya da gidiyorum. Ayda iki defa. Şehir tiyatrosu. Evet, hala Melis Danişmend dinliyorum. Yeni albümü çıktı. Seviniyorum. Bir kültür sanat sitesinde yazarlık yapmaya başladım. Hatta annem de yazıyor biliyor musun? Kısa öyküler yazıyor, ben de yayınlıyorum. 

Yine tarihten çok edebiyat okuyorum. Bu aralar bağımsız sinemadan uzak kaldım. Çok şehir dışında yaşıyoruz. Gidemiyorum öyle her yere. Yollar uzun. Djarum da içmiyorum artık. En son vişneli olanı sana vermiştim. Bir daha almadım. Agos da alamıyorum artık. Kadıköy'e pek uğrayamaz oldum. Eski siyah beyaz yeşilçam filmlerinin kartpostallarını biriktiriyorum. Çok güzeller. Hüzün, dram, keder. İşte böyle yaşıyorum. Yaşıyoruz. Orada sen ve ben burada. 

9 Eylül 2015 Çarşamba

Elias Canetti: Marakeş'te Sesler

"İnsanın yabancı bir kente aşinalık kazanabilmesi, kapalı bir yeri gerektirir; öyle bir yer ki, üzerinde insan belli bir hak sahibi olabilsin yeni ve anlaşılmaz seslerin yol açtığı karmaşa fazla büyüdüğünde yalnız kalabilsin burada. Öyle bir yer ki, içinde sessizlik hüküm sürsün, dışarıdan kaçıp sığındığında kimse görmesin insanı ve yine o yerden ayrılıp giderken kimse kendisini fark etmesin. En güzeli, bir çıkmaz sokağa sapıp izini kaybettirmek, anahtarı cepte taşınan bir kapı önünde durmak ve kimsenin kulağı duymadan kapıyı açıp içeri süzülüvermektir." 

7 Mayıs 2015 Perşembe

Mostari: Bir Köprü Bekçisinin Günlüğü



















Erkek çocuk dört yaşlarında.
Yanında annesi.
Çocuk bir basamaktan ötekine atlayarak neşe içinde Köprü'den geçiyor.
Dünyası o anın basamağında.
Bizim aklımızda basamaklardan başka her şey. 

***

"Allahım, cennete giden yolun üstünde kıldan ince, kılıçtan keskin köprü kurmuşsun. Çekilsem de önce sen geçsen." 

Aşık İhsani

***

Farklı toplumların farklı acı eşikleri var.
Yahudiler acılarını unutturmamacasına yaşarken, öbür uçta, 
Türklere, geçmişin feryatları sivrisinek vızıltısında,
Mostar'ın yetim acısı geçim derdine gömülü.

Gündüz Vassaf

29 Ağustos 2008 Cuma

İnsanoğlu!



Derinlerde başladı önceleri hayat,çok iyi dip daldığını söylerdi hep.Bir namzet edasıyla çıkınca meydana ben de atladım peşi sıra eksik kalır mıyım hiç?Takip ettim onu doyasıya…Karanlık bir gecede,daha avuçlarım terden parlamazken uzun bir yolculuğa çıkacağımı anlamıştım.Ama hiç çaktırmadım…Çok sağlam karakterliymiş,hiç yorulmadan düzgün adımlarla,başı gökte yürümeye devam ediyordu.Kimi zaman ıssız tepelerde hoyratça atarken boynunu sağa,kimi zamanlarda ise denizin esintisiyle kendine gelir gibi bakıyordu sol cenaplara…Yaz kış demeden upuzun bir seyahat müjdelendi onun için.Sonradan öğrendiğime göre bu seyahat sonsuzluğa uzanırmış.Her neyse…O yola devam ettikçe ben de peşi sıra ilerledim.Bu arada kendimdeki devasa değişimin de farkındaydım.Ellerim yavaş yavaş, tenim bir buğdayın kabuğu gibi yanmaya başlamıştı.Karın dayanılmaz cazibesi altında tutmasa da kimi zaman bedenimin bekçileri ayaklarım,ağır aksak da olsa devam etmeliydim yola.Nitekim de öle oldu…Hayat,bir yol çizmişti kendisine,haritasına bakıp bazı evlerin kapılarını çalıyordu.Çok ilginç gelmiş ti bana bu durum.Bazı evleri saatlerce ziyaret ederken,bazıların da bir dakika bile kalmak istemiyordu.Bazılarına ise hiç uğramıyordu bile.Önündeki kocaman dağlara seğirtip,nazlı bir gülümseyişin ardından çatılıveriyordu kaşları,ısırgan…

Çok yaklaşmıştım sonsuzluğa,sırrını çözecektim onun.Bu arada on yedi yaşıma gelmiştim.Kocaman bir delikanlı diyorlardı beni görenler-bense bu tabiri hiç kendime yakıştıramazdım-Aradan farklı iklimlerin sarı-sıcak coğrafyaları geçti.Bir gün karanlık bir mağaranın ağzında duruverdi hayat.Arkadan onu gözlemeye devam ediyordum.İçeriye girdi ve gözden kayboluverdi.Çok şaşırmıştım,olduğum yerde kala kaldım.İçeriden bir ses duydum.

“Memnun oldun mu”? Hiçbir şey anlamamıştım,ama bir anda cevap verirken buldum kendimi:”Neyden memnun oldum mu?” Koskoca bir yol yürüdüm ve sen de beni takip ettin,memnun oldun mu”?Ben şeyyy diye kekelerken bir ses daha işittim ondan.

Koskoca 17 yılını kaybettin beni takip ederek,şimdi sana bu yılları kim geri verecek?

Ah insanoğlu bir türlü anlayamadın zorumu,hayatı beni yakalamaya çalışarak değil de yaşayarak geçirseydin ne olurdu?

“Şeyyy derken buldum kendimi,bu sefer boynum eğik geri dönüyordum”…