kısa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2019 Pazar

Kısa

Uzun vadinin dibinde kurak, yeni yılın hüznü ile gölgelenen asma pencereler. Balkon tüllerinin saçaklarından gökyüzüne kadar uzanan kirli asfalt, oysa yarımdır henüz çehresi. Bir zamanın izini kaybetmiş, bir başka zaman bulmuş kendine. Pencere kenarından sarkan afrika menekşesi bile bir başka bakıyor artık, herkes kendine benzeyeni bulmuş. Kendi olabilen yok ortalıkta, donup kalan sokak köpekleri ile alaca kışlarının sabaha karşı sessizliği. Bir maden işçisinin elleri kadar kara oysa, kimi hızlı kimi yavaş nefesinden arta kalan, buğulu camlara yazılmış birkaç sözcük, hepsi de yok olsun diye. Mütemadiyen bir sanrı yaşamak, bir elden diğerine uzanan, aynadaki o keskin sıcak. Hani bir gün köye yaşlıca bir adam gelmiş ya, sefih, eskiden kalma haberler getirmiş. Sonra gazete sayfalarının arasında, siyah beyaz fotoğraf albümünün arkasında, kötü bir mürekkeple yazılıp çizilmiş sanki dünya. Henüz başındayken yolun, sonuna gelivermişsin gibi birden. 

Üstün örtülmüş ve de kaza süsü verilmiş. Yeni ağarttığın fincanların hala vitrinin ortasında, kahverengi camın hemen arkasında. Henüz kalkmış gibisin yatağından, öylesine ölü, öylesine uzunca. Bir mum, şamdanın bir köşesinde birkaç parmaktan arta kalan yeni bir sarı. Bir bardak su bırakmışsın yanı başına, yarısı havaya uçmuş sıcağın zifiri sabahında. Bir merdiven dünya, bir basamağı eksik verilmiş sana. Kimine sureti ile eş bir hata, kimine lütuf edilmiş haddinden daha fazla.

Şimdi ılık bir rüzgarla yol alsan, sussa tüm insanlar çağın ötesinde usul usul bir ara. Kanadı kırık bir isa, bir porselen ikona ellerinin arasında. Uzun vadinin dibinde şimdi ıslak, yaşamaktan beti benzi atmış yaşlı bir hatıra. Gidenler çoktan dönmüş de, bir sen varamamış gibisin hala.

Kısa Bir Ara

Günler birbirini kovalıyor ve yaşlanıyorum. Beş günlük bir ara verdik, noel tatili. Biraz kendimi dinliyorum, daha doğrusu evde yatıp yuvarlanıyorum. Rus tarihi ile ilgili birkaç okuma yaptım, yakın zamanda arkadaşlarımızla oluşturduğumuz kitap kulübünün ilk kitabını bitirdim. İçimde herhangi bir heyecan olmasa da, yeni insanlarla tanışıyorum. Sömestr tatilinde hep birlikte bir doğa tatiline çıkacağız. Dağlık bir alanda bir ev tuttuk, üç gece boyunca kitaplar okuyup, doğa yürüyüşleri yapıp kendimizi dinleyeceğiz. 

Yoğun çalışmaya o kadar alışmışım ki, iki gündür boşluktan başım ağrıyor. Evde dört dönüyorum acaba ne yapsam diye, nihayetinde pek bir şey yapmıyorum.

Yarın annemi alışverişe ve gezmeye götüreceğim, belki bana da iyi gelir. Biraz dolaşırız, bir iki insan görürüm. Sinemada izlemek istediğim bağımsız bir film var, belki annem bir şeyler bakarken onu da izlerim. Tabii üşenmezsem, bazı şeylere çok üşeniyorum. Bir de karar veremiyorum. 

Günler gelip geçiyor ve hakikaten yaşlanıyorum. En iyisi bu akşam için güzel bir film bulup izleyeyim. Bu beş günlük süre boyunca bana önereceğiniz bir film var ise çok sevinirim? Aksiyon, macera tarzında olmayan, mümkünse oscarlı olmayan, gişe filmi olmayan bağımsız dramalar tercihim. Böyle yazınca da çok karanlık oldu, ruhum da karanlık zati. Neyse, önerileriniz olursa beklerim efendim. 

Sağlıcakla kalın.  

14 Aralık 2019 Cumartesi

Beyaz

Dünyadan, uzay boşluğuna doğru uzanan o kısa yolda; yalın ayak bir kır menekşesinin yanı başında. Üstelik kafamdaki sesler uzaklarda, kırlaşan saçlarımın arasında parlayan güneş hemen avuçlarımın ortasında. Dönüp durasım geldi uzunca, bir çağlayandan akar gibi ilerliyordum büyük bir hızla. Ne gökyüzü vardı başımın üzerinde, ne de kırağı bir toprak. Oysa zamanı ertesi güne çevirmek zordur, iklimler değişirken bunca, baş parmaklarım birbirine kenetlenmişken. Yazlık rüyalarım gelirdi aklıma, bundan seneler evvel kaldığımız o dik yokuştaki gri evde. Bir yaz menekşesinin üzerinden, pencere kenarında sallanan krepe tülün hemen kenarında. Kara saçlı, bitişik kaşlı, renkli gözlü bir oğlan çocuğu olarak dururdum. Bazen annemin arkadaşları ile oynardım, bazen bir karpuzun çekirdeklerini yemeye çalışırdım. Büyüdükçe değişti dünya, karmaşık olduğunu düşündüğüm zihnim doldu, boşa koyamadım. Bir zaman sonra derdi ananem, sen de karışacaksın yoklara, ama evvelden var olmayı öğrenmen gerek. Ama orada ama burada. İnsan bir yol yöntem bulamayınca, üzerimde eskilerden yün örmesi bir hırka. Gazoz kapaklarını biriktirmeyi bıraktığımda hissettiğim o taze duygu, gelsin diye bekliyorum sokulmaya. İçimde hafiften bir ürperti, biraz da cesaretle ilerliyorum. Sanki bir kış meyvesinin kabuklarını soyuyorum, kendi kabuklarımı soyar gibi. Daha ne kadar döner dünya, bir gün uzay boşluğunda takılı kalır mıyız bilemiyorum; tek bildiğim yaşadım. Ve bitmek üzere üstelik, biraz daha temizlik yapıp, biraz daha yemek yedikten sonra hepten yok olacağım sanırım. Peki ya var olabildim mi? Orası Dante'nin kalbinden Hamlet'e kadar uzanan eski, kırık dökük bir macera. Bir de kuşları anlatmalı mıyım sana? Oysa onlar uçup dururken sen yerinde saydın derdin ya. Şimdi de ölüme birkaç gün belki de birkaç dakika kala. Kuşlar da uçup gittiler ya, parmaklıkların arasında, iki gümüş tepsinin ardında sepya fotoğraflarda saklı küçücük bir rüya. Kara saçlı oğlandan geriye kalan, tepesi açılmış bir kafa, ölgün sarı ışıklı lambanın ucunda yarım bırakılmış bir dosya. Yazmasına yazıyorum da, kim okuyacak rüyalarımı benden sonra. Ellerim de yoruldu artık, burada noktalamalı geceyi. Son kış gelmeden, dizip durmalı hatıraları, yıkamalı beyazları da hiç solmamacasına. 

20 Ekim 2019 Pazar

Durup Düşünürken

Karanlıkta seçmesi zor kelimeleri, üstelik öyle küçük yazılmışlar ki tıpkı karınca duası. Ayrılışının ardından kendimi uzun süre tuhaf hissettim. Yalnız benden değil, şehirden de ayrılmıştın. Bazen adanın kayıkhane yokuşundan geçiyorum, kenarda "gala" pastanesinde oturduğumuz günler aklıma geliyor. Sedefli perdenin köşesinde sen, duvar kenarında ise ben otururdum. "Gelip geçeni seyretmesi hoşuma gidiyor, üstelik hava yağmurluysa kendimi bir roman sayfasında gibi hissediyorum" derdin. Bazen dalgalı saçlarına bakar, senin haberin olmadan seninle ilgili hayaller kurardım. Kiralık bir ev, küçük bir bahçe, kolalı keten bezinden masa örtüleri ve pirinç çerçeveler. 

Bir bakıma hepimiz yalnızız, yanımızda sevdiklerimiz olsa da. İnsana hiçbir sevgi yetmiyor kanaatimce. Sürekli başka bir kapıda, başka bir gönülde dolanıp duruyoruz. Sadakatin içini dolduran boş sözcükler söylemeyeceğim bugün, ya da kırgın bir tavır takınmayacağım. Ne yazık ki baktığım her yerde hala seni görüyorum. Yatak örtüsünün üzerindeki yastığın kıvrımında, köşe konsolunun ortasında duran sepya fotoğrafta, bugünkü gazetenin en alt satırında. Her yer ve her şey seninle öylesine doluyken bu fikre alışmaya çalışacağım. Yalnız başıma çay içmeye, yalnız başıma kitap okumaya ve yalnız başıma yürüyüşlere çıkmaya. 

Varlığın tamamen yok oldu sanma, bizim dışımızda bir yerde evriliyor ilişkimiz. Gidenin ardında bıraktığı kalp, hiç bir zaman yeni bir kaba sığmıyor. Ya küçük geliyor ya da çok büyük. Olduğum yerde kaldığım için gururluyum, gitmek isteyen olmadığım için. Sen de gidebildiğin için cesursun, gitmek isteyen olduğun için. İkimiz de suçlu değiliz. Baki kalanlara sığınıp önümüzdeki hayatın içinde dönenip duracağız. Ta ki kalp atışlarımız durana dek. 

Özlemle. 

6 Ekim 2019 Pazar

Yürümek

Galata'nın etrafında dolaşan, elleri cebinde bir adam. Hani eskilerin meczup dediklerinden. Kirli bir parkası var sırtında, yer yer sararmış sakalları siyahların arasında bir akdeniz güneşi gibi parlıyor. Hele ki öğle güneşinin altında, saçak saçak bakışları var. Saçları epeyce ağarmış, oysa yaşı çok genç olmalı. Hüzünlü yüzünün kıvrımlarında çeşit çeşit çizgiler birikmeye başlamış, aralara sıkışan esmer teni yorgun gibi kış seherinden. 

Bazı bazı simit alıyor Karaköy sahilinden. Hırdavatçılar çarşısının orada görüyorum, uzun uzun mutfak musluklarına, tornavidalara bakıp duruyor. Sanki dükkanların tezgahlarında, kaybettiği eski bir resmi arıyor. Kimi zaman da Pera'ya çıkan merdivenlerde görüyorum, arkadan bakınca eğri sırtı, uzun boyuna rağmen çökmüş omuzları dikkat çekiyor. 

O olduğunu bilsem, bir emin olsam yanına kadar gideceğim bir cesaretle. Bakışları o kadar donuk ki, onu izlediğimin, her gün buraya onu görmek için geldiğimin farkında bile değil. 

Büyükada'daki hallerini hatırlıyor mu acaba? Yaz akşamları, henüz küçük bir çocukken, üzerinde mavi bahçıvan pantolonu ile bizim bahçenin çitleri boyunca koşuşturduğu günleri? Faytonlara doluşup karşıdan gelen akrabaları arasından hızla kaçıp, adanın öbür ucundaki ormanlara doğru yürüyüşe çıktığı lise yıllarını? Hatıralar öyle acımasız ki, insan ne kadar unutmaya çalışsa da bir miktarı hep kalıyor. Bir gam bin yasa bürünüp oturma odasının ortasında, bir yemek tabağının kenarında, sahanlıkta ya da kalbin tam üzerinde olduğu gibi kalıveriyor. 

6 Nisan 2019 Cumartesi

Tehir

Bir gece yarısı treni ile kasabadan ayrılıyorum. Sonbaharın döküntü yaprakları ile kaplı aile çay bahçesi ıssız. Kasabalılardan bir iki tanıdık yüz, uzaktan selam ediyorlar. Sırt çantamı çıkarıp bir köşeye oturuyorum. Bekleme salonundaki sobayı yakmamışlar, atkıma iyice sarınıyorum. Annem karnım acıkır diye bir tepsi dolusu dereotlu poğaça koymuştu yanıma. Çıkarıp onlardan birini yiyorum. Henüz küçüğüm, yirmi yaşında bile değilim. Bazı hafta sonları okumak için gittiğim İstanbul'dan trene binip eve geliyorum. Trenler üzerine uzun uzun düşünüyorum, insanlar dışında taşıdıkları pek çok şey var. 

Çantamın köşesinde Orhan Pamuk'un Kar romanı. Trende uykum gelmezse muhakkak okurum. Esasen yolculuklarda uyuyamıyorum. Bacaklarım çok uzun, hiçbir yere sığmıyorlar. Haliyle uyumak kısa süreli bir işkenceye dönüşebiliyor.

Yolculardan biri öksürüyor, yaşlıca bir adam. Büyük ihtimal diğer kasabaya pazara gidiyor. Ayaklarının kenarında iki tane çuval. Binerken ona yardım ederim diye düşünüyorum. Elleri buz kesmiş gibi, burada ısınması zor. Kendi ellerimi yokluyorum. Bazen uzuvlarım sanki bana yabancıymış gibi hissediyorum, bulunduğum yerde değilmişim gibi. Hiçbiri bana ait değilmiş, her biri herhangi bir yerden toplanmış da ortaya ben çıkıvermişim gibi. Belki de çok kitap okuduğum için böyle hissediyorumdur.

Tren vaktinde gelmiyor, tehir yapıyor. Kırmızı ışık yeşil ışığa dönünce tren yaklaştı demek oluyor. Oturduğunuz yerden hemen kalkmanıza gerek yok. Çünkü tren gümbürtüyle geliyor, sesini duymamanız imkansız. Fakat binerken insan tedirgin hissedebiliyor, kondüktörün düdüğü hemen çalacak da siz binemeden öylece kalacakmışsınız gibi. 

Genç bir çocuk kendine bir dünya kurmaya çalışıyor. Okuyacak, adam olacak. Kırsalın beklentisi yüksek elbet, daha önce şehre okumaya giden çıkmamış pek aralarından. İnsanlar, çarşıda pazarda gezerken genç çocuğa gıptayla bakıyor. Bir beklenti, oluyor bin küsür beklenti. Öyle ya da böyle, gencecik çocuk çok okuyacak, hep okuyacak. Dünyanın yükü sırtında, kimse görmeyecek. Çevirip başını bakamadığını, sessizce isyan ettiğini kimse anlayamayacak yüzünden. Hayali bir tebessüm, küçük bir ekmek kırıntısı, çantasının kenarında plastik bir su şişesi. Pazarcı amcaya trene binerken yardım edecek, geçip koltuğuna oturacak. Genç çocuk okuyacak, hep okuyacak. 

1 Nisan 2019 Pazartesi

Martı Kuşu

Ya martı kuşları Halil, onlar da geri gelecek mi dersin bir daha ki bahara? 

Gelecekler ya elbet, dönüp duracaklar Galata'nın etrafında, biz de akşamları Karaköy kıyılarında seyre dalacağız hepsini. 

Hani ninem anlatırdı Halil, kızlığında İstanbul'a ilk gelişlerini. Sirkeci Garındaki bir dükkandan fulya çiçeği renginde bir ipekli almış. Yıllarca da saklamış onu. Şipşak bir fotoğraf çektirmişler dedemle birlikte köprünün yanı başında. O zamanlar derdi, tramvayların seslerine, insanların neşesine aşık olmuştum. Tüm gün sokaklarda dans edesim gelmişti, beni bir görseydin. Tıpkı Fransız film artistleri gibi güzeldim, incecik bir belim vardı. Şimdi bize boz bulanık görünüyor bu şehir, ruh taşlarına dönüştük. Gri, mat, donuk; o zamanlarda yaşıyor olmayı dilerdim.

Her zamanın kendine ait bir güzelliği vardır. Zaman, içinde acıyla birlikte umut barındırır. Kim bilir kaç gemi geçti şuradan, baksana. Deniz bile koyuldu, dibini göremez olduk artık. Bir hikayenin başladığı ve bittiği yer aynıdır, insanın doğduğu ve öldüğü yer gibi. Sahneler birbirine bağlandıkça, eğrisiyle doğrusuyla bir hayat çıkar karşına. Sen hayatın hangi cephesindesin? Anlat bakalım ürkek martı kuşu!

Ben mi Halil? Hiç böyle düşünmemiştim. Ben, sanırım acemi bir yolcuyum. Belli ki önümde daha çok yol var, tutmak gereken pek çok söz var. Kendime, sana, herkese karşı bir sorumluluğum var. Henüz bir bilet bile almış değilim, bir vapur düdüğünün ucunda sallanıyorum sanki. Ürkekliğim bundan besbelli, dahası var mı bilemiyorum. Hikayem çoktan başlamış. 

Güzel tarif ettin, insanı sisler içinden aydınlığa çıkaran tek bir şey vardır: hikaye. Oturup uzun uzun anlatacağın, her tanıştığın insana inci gibi dizeceğin kelimelerin oluşturduğu  bir anlam bütünü. Tamamen sana ait, bir yönüyle de başkalarının sahipleneceği bir hikaye aynı zamanda.
Ya senin hikayen Halil, sen de ürkek bir martı kuşu musun benim gibi?

Ben kendimi bildim bileli -tam bilmek katiyen mümkün değil ya- bir garip ruhum. İşte Karaköy, Galata, Sirkeci, eğri büğrü dolaşıp duran bir bilmeceyim. İnsan hep başkalarını arar ya, kendime yönelttiğim bir arayışım var benim. Ne ararım, kime inanırım bilmem. Hiç bilemedim, oysa bak: şu gördüğün insanlar her şeyi bilirler, kudretleri yaratılışlarında saklıdır. Evvel zaman içinden ahir zamana doğru yol alırlar. Ürkekliğim geçti ya, kaldı geriye tereddütler. Yaşama tereddütü, ayağı aksak bir martı kuşu. Gökyüzünü değil de toprağı bellemiş kendine yürümek için. Uçmak hayal.

Hadi uzat bakayım elini martı kuşu, son tramvaya yetişelim. 

16 Aralık 2018 Pazar

Evinin Bekçisi

Suzan diyo ki fıtratında var, adamın eve geldiği yok. Varsa yoksa para, bizim Cumali'ye tebelleş olmuş son zamanlar. Kasa taşıyomuş hamal bozması, elinde işi gücü var, dükkanı var yetmiyo adama. Ben de istiyom şöyle evin içinde kurum kurum otursun, akşam çay demleyeyim, bisküvi açayım yanına. Sonra televizyondaki programlara bakalım. Hatta yetmesin televizyonun anteni bozulsun da çatının tepesine çıksın şöyle heybetli heybetli. Yok abla, valla bu adam bir tuhaf. Kır dizini otur evinde, adam çalışıyo işte diyon da öyle demekle olmuyo. 

Sabiha'nın kocası geceleri hep evinde. Karısının, çocuklarının başında, koluna giriyo akşamları parka çıkıyolar. Geçen de Kazım'ın aile çay bahçesine çıkıp çekirdek çıtlamışlar. Valla özeniyom, haset de ediyom işte. Yoksa başka karılarla mı geziyo abla he, valla Hüsnü yapmaz öyle işler diyon ama adam kısmı belli mi olur. Vallahi bu adam beni aldatıyosa bir dakka durmam bu evde aha buraya da yazıyom. Nereye mi gidecem? Doğru ya nereye gidecem, üzül üzül bu damın altında otururum anca. Menkıbe'nin kocası için de öyle böyle diyolar zaten, karı üzüntüsünden verem olacak yakında. Duymuş, Hasibe kulağına çıtlatmış geçen ayki günde. Dur abla, çayını tazeleyeyim de şu bizim programı açalım. Vallahi ne varsa gene bu televizyonda var. İnsan kederini unutuyo.

6 Temmuz 2018 Cuma

Medet

Madem öyle Medet, ben de senin hiç bilmediğin diyarlara giderim. Karı buzu olur soğukların, kış mevsimince dönenip dururum mavi gökyüzünün altında. Camgöbeğine çalar bazı bazı gözlerimin rengi, yadsınmaktan hep, gördüğüm rüyalardaki dervişlerin suretlerinden. Korkarım ya, yalnız olunca, insan tek başına bir garip.

4 Temmuz 2018 Çarşamba

Çizgi

Güneş ne tarafta abi, İstanbul ne yana düşer?
Sokaklarında şarkılar söylenirmiş doğru, bulanık değil netmiş her şey. Boz rengini sevmem, ama beyaz beyaz öyle değil ya, narin böyle. Kırım kırım, her tarafı ince. 
Çizgileri severim, pantolon çizgileri, yüz çizgileri, vücut çatlakları, hepsi ayrı güzeldir nazarımda. Kimyayı pek bilmem, insan neyle kavrulur bilmem. 

Benimle evlenir misin abi? 

Helal

Sonra ne olduysa o yaz oldu işte. Helalleştik biz, köyün kayalıklarında irili ufaklı oyuklar var. Hep oralarda buluşurduk, üzüm getirirdim bizim asmadan gelirken. Evlerini yeni boyattılardı, beyaza hem de. Bizim oralarda cam göbeği olur evler, pencereleri toprağa yakındır, tül perde hepsi eski basma işinden. Güllü dallı bir perdeleri vardı, zamanın birinde halasıgil getirmiş alamanyadan. Pek bir konuşulurdu onların perdeleri, bazı zamanlar evlerinin önünden geçerken görürdüm perdeyi. Damın sarı ışığı vurunca, allar güller hepten belli olurdu kış gecesine karşı. O içindeydi ya, hayal ederdim hep şimdi ne yapıyor diyerekten. Boylu boyunca uzanıp tavanı izlerim saatlerce demişti bir keresinde bana, neden diye sormuştum. Demişti ki, düşünüp dururum ya dünya halini, halimizi, ak tavan bana ibretlik olur, zihnimi temizler. 

Biraz garipti eğriye doğru, huyları öyle bildik değildi. Cumaya da gitmezdi babası gibi, pek bozulurdu akrabaları. 

Sonra bir gece helalleştik işte, benim gözyaşlarım yuvalarında dört döndü. Önceden kesi kaburga kemiğinin etini sıyırıp ekmeğin arasına sıkıştırıverdimdi. Yola gidecek ya, bir daha geri gelebilir mi bilinmez. Gitti işte, helalleştik sonra biz. 

5 Nisan 2018 Perşembe

Bilinmeyen Kişi

Bir konukevi, bir buket çiçek ellerinde. Henüz martı kuşları sabahı etmemiş, dizboyuna uzanan papatyaların renkleri sarıdan iyice. Beyaz danteller, gergeflerde kadın elleri, bir de şamdan ortalık yerde usul usul. Şöminenin başında geçirilen bir gece, üç adet şarap kadehi en irilerinden, akıl karı mevzular ve şöbiyet yiyen insanlar salon salamanje. 

Köşesine çekilmiş, bir sessizliğin içinde, mazbut hali biraz can yakıcı. Hoyratça bakıyor kimi zaman, kapıdan girip çıkanları gözetliyor. Kocaman bir duvar saati, yan odadan gelen bir kedi sesi. Kahverengi ayakkabılarının altında cilalı yer döşemesi, ağız kıvrımlarının orta yerinde zamansız kırışıklıklar. 

Dünyaya kucak açtığı günden beri kapalı bir kutu, elleri havada. Kıssadan hisse hikayeler, banka hesapları, giderek büyüyen bir karın ve endişe. En çok kaygı ile endişe arasında gidip geliyor. Birbirine bu kadar yakın aynı zamanda birbirine bu kadar uzak zincir sözcükler. Yıkım, yapım ve bina işlerine olan uzaklığı, evinin boyası gelmiş. 

Zaman verseler bir valizlik eşyası var, elinde rus metinleri, karlı coğrafyalardan gelen bir dinginlik hali. Son bir bilet, gece yarısı ve tarihi geçmiş gazeteler. Bakacak tren camından, gar insanlarının derin hüznü, solukbenizli fareler yol ağzında. Elleri gül kokulu, mis gibi lavantadan ceketi, sonradan gelen hiç sesleri. Güler o zaman, gülmez de tebessüm eder. Halinde taze bir delikanlı, baylar bayanlar resmi geçitte, hanım evladı bir süveter gömleğinin üzerinde. Ki böyle kan oturmuş yüzüne, nar çiçeklerinden hallice. Gidiyor öteye, yuvasında gözleri misket misket, suratında yenisinden bir hikaye.

18 Mart 2018 Pazar

Karaköy

Karaköy'e epey uzak oturuyorum. Birkaç ay olmuştu sanırım, dün eski okulumdan arkadaşlarla buluştuk. Her zamanki ekip. Bu sefer Karaköy olsun dedik. 

Restorasyon bekleyen tarihi binalar, dar sokaklar, her birinden ayrı cümbüş ve renk yükselen enteresan isimli barlar, kafeler ve tabii ki kalabalık.. Süslenmiş genç kadın ve erkekler, sürekli fotoğraf çekilenler, masalarda uçuşan biralar, birbiri ardına yakılan sigaralar, gençlerin hayalleri, avuçların arasında bira yanı mısır patlakları, çerezler... Karaköy'ü ancak bu sözcüklerle tanımlayabiliyorum. Ne içindesiniz ne de dışında işte. 

Benimse İstanbul'da en sevdiğim yer tarihi yarımada. Onca kalabalığa rağmen gitmekten kendimi alamadığım tek yer, tarihin içi. Cağaloğlunda birbiri boyunca uzanan kitapçılar, eskimiş sokaklar, hepsi benden bir parça taşıyor gibi. Dün arkadaşıma da şöyle söylediğimi anımsıyorum, "eğer İstanbul'dan gidersem en çok tarihi yarımadayı özleyeceğim."

Nedenini, nasılını pek bilemiyorum lakin insanlar değişik duyguların içinde karmakarışık hale gelebiliyor bir anda. Dün Karaköy'deki kalabalıktan başım döner gibi oldu, bir su bardağı bira ile sarhoş olabilen narin bünyelerden birine sahibim. Sesler, sesler ve hiç dinmeyen sesler... 

Duygusal olmanın, duyarlı olmanın da bir sınırı mı olmalı acep? Sürekli mana peşinde koşmak yorucu mu? 

Dünün en güzel hadisesi kuşkusuz Can Kazaz'ın yanından geçmem oldu. Yüzü aklımda, yürüyüşü aklımda. Uyku gibi döküldü gözümden.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Kapı

Dün gece onun sesini duydum. Kapıyı araladı, mazgalları dolduran yağmurun sesine rağmen duydum, oydu. Dizlerine kadar uzanan yün paltosunu dolaba astı önce. Sonra parmaklarının ucuna basarak merdivenlerden yukarı çıktı. Odamın kapısının önünde durdu, içeri girse donup kalacaktım. Bir aralık boğazından hafif bir hırıltı yükseldi, yeni sigara içmiş belli ki. Sonra parmak uçlarının sesi koridorun sonunda yok oldu. 

Yatağımdan kalktım, terliklerimi giydim. Üzerime bir hırka aldım, saçımı topladım. Parmaklarım istemsizce beni onun kapısına doğru sürükledi. Kapıyı çaldım. Açmadı. 

18 Aralık 2017 Pazartesi

Tezek

Diyorsun ki, sen git buralardan, nasıl gideyim? Toprağım olmuş buralar benim, ha şu yeşil ağacın dalı, şu karşımızdaki parkın bankı, Gülhane'nin ağaçları, Sirkeci'den kalkan tramvay? Kolay mı sanırsın buradan çekip gitmeyi, kendini bağladığın yerden düğümleri çözmeyi? 

Çocukken evimiz ayva ağaçlarına bitişikti, damın üstü tezek doluydu. Yazlar sıcak geçince anamla babam çatıya çıkarırdı tezekleri. Bütün gün öğle güneşinin altında oturur, arada koyunlara göz kulak olurdum. Karşı köyün çerçisinden bir kitap aldıydım biriktirdiğim paralarla. Şalvarımın içinde saklardım anam babam görmesin diye. Böyle renkli renkli resimler vardı içinde. Bir çocuğun hayatını anlatırdı kitap, pek akıllı bir çocuğun. Böyle şehir yeri, anası babası var yanında. Yemek yapıyorlar, sinemaya gidiyorlar, tatile çıkıyorlar. Benim tatilim otlaktı, dağdı, bayırdı. Bir gün derdim, ulan bir gün sen de böyle tatillere çıkacaksın, o zaman hiçbir yerin tezek kokmayacak. Banyo yapacaksın sıcak suyun altında. Hayallere dalardım yani, oğlan çocukları kendi aralarında hep bunları konuşurdu. Anlatan oldu muydu bir şehir yeri hikayesi, ağzımız ay çöreği gibi açık dinlerdik. Sonra büyüdük de geldik işte buralara. Gidemem, gidemem dedim ya demin, gelmek de gitmek de ne kadar kolay diye düşündüm bir yandan. Gelen insan niye gidemesin, ölen insan niye dirilmesin. Her şey geçti de şu tezek kokusu burnumdan silinmedi bir türlü. 

Ben şehir yeri tezek kokmaz sanırdım. 
Sizin oralar da tezek kokuyor mu kardeş?

16 Aralık 2017 Cumartesi

Doğan nedir?

Bambaşka biri haline büründü. Oysa daha anlayışlı olmasını beklerdim, öyleydi, anlayışlıydı. Karşısındaki insanları kırmazdı, nazikti. Sonra onda bir şeyler kırıldı, kırdı pek çok. Belki farkına varmadı belki de bile isteye yaptı. İnsan neden değişir, neden dirilir durduk yere, üzerimizde ölü toprağı. Sonra yaşam tekrar eski haline döndü, bir mücadeleye dönüştü her şey. 

İnsan aşıyor, duruyor, düşünüyor, çoğu zaman düşünmüyor. İçinden çıkmak istediği neydi, bilemiyorum. Ben dahil pek çok şeyin içinden çıkmak istediği belliydi. İç gizlese de yolunda gitmeyen şeyler kendini belli ediyor bir çabuk. O farklı bir nehrin su döngüsüne katıldı, ben gökten yağmayı tercih ettim suya karışmak için. Biri toprak, biri gök oldu. Kimi olaylar olağan geldi, kimini ise hiç beceremedik. Bir o baki kaldı, o hali. Bir ben baki kaldım, kendi halim. 

15 Aralık 2017 Cuma

George A. Bournoutian: Ermeni Tarihi


ermeni tarihi aras yayıncılık ile ilgili görsel sonucu
Roma İmparatorluğu döneminde "Ermeni eriği" olarak nam salan kayısı ve narı her gördüğümde bir garip hissediyorum. Lezzetli meyveler lakin içlerinde bir acı barındırıyor gibiler. Bir meyve yerken tarihi düşünmek, tarihin izinde ilerlemek oldukça anlamlı bir o kadar da duygusal geliyor bana. 

Bazı tarihlerin, bazı vakaların üzerini kapatıyoruz bile isteye. İsimlendirmeler, şekiller ve yaşanan acılar üzerinden oluşturulmaya çalışılan birtakım vaziyetler... Hepsi yorucu, hepsi tüketici. Ece Temelkuran'ın "Ağrı'nın Derinliği" adlı yapıtında bahsettiği gibi, tüm mesele hikayeleri sandıklarından çıkarmak ile hallolacak gibi. Şahsi olarak buna inanıyorum. 

Küçüklüğümden beri Ermeni kültürüne karşı bir merakım var. Eurovision'a olan ilgim ile birlikte pekişti bu durum. Ermenistan'ın Eurovision şarkılarını çok beğenirim. Ben büyüdükçe merakım da büyüdü. Önce Sayat Nova ile tanıştım. Ardından Tigran Hamasyan ile kendi duygularımı keşfettim. Aya İrini Kilisesinde verdiği konserde büyülendim, Aras ve Kura nehirleri arasında renkli bir masala yerleştim. 

Sosyal Bilgiler Öğretmenliği lisans ve Tarih Öğretmenliği yüksek lisans programlarını tamamlamam ile birlikte bu durum boyut değiştirdi ve daha da derinleşti. Yalnızca Ermenistan'a değil Anadolu'nun kadim milletlerine karşı da ilgi duymaya başladım. 

Aras Yayıncılık tarafından özenle basılan, George A. Bournoutian'ın kaleme almış olduğu "Ermeni Tarihi" adlı kitabı okumaya başladım bugün. Epey de ilerledim. Ermeni tarihini merak eden herkes için derli toplu bir kaynak mahiyetinde. Çevirisi muazzam. Kronolojik bir sıra izleyen kitap, tarih yazımı için de yeni bir bakış açısı geliştiriyor. Ermeni tarihi ile ilgili Türkçe kaynak bulmak oldukça zor. Bu alana ilgi duyan okuyucular için tavsiyede bulunmak üzere bu yazıyı kaleme almak istedim. Kitabın bitiminde yer alan zaman çizelgeleri ve haritalar da özenle oluşturulmuş. 

Gelecek planlarım arasında Ani Harabelerine gitmek var. Böylece kişisel yolculuğumu doruk noktasına çıkartmış olacağım. Dilerim en kısa zamanda bu planım gerçekleşir. 

9 Aralık 2017 Cumartesi

Kara Şövalye

Kara şövalye resmi geçitte. Başında zincirden bir halka, ellerinde deri eldivenler dirseğine kadar uzanan. Yüzüne gölge düşmüş, kalkık kaşları bir isyanın habercisi. Kim şövalye olmak ister? Üzerinde bilmem kaç kilo zırhı ile atının üstünde, nalların seslerine karışmış cesareti. Yeşil adam köşesine çekilmiş, kerpiç evinin soğuk duvarlarını ısıtmaya çalışıyor. Elinde metal bir tas, çorba taşmak üzere. Buğunun sarınacağı bir cam yok, gözyaşları tedavülden kalkmış. Ağarmış sakallarının, yırtık kazağının altında buruşmuş et. Dilsizin gözü masada duran şeker kavanozunda, rengarenk. İpler salınmış damın üzerinden, kendini asacak birilerini beklemede. 

6 Aralık 2017 Çarşamba

Varsıl, Yoksul Adım

Sanki yaşaman gereken her şeyi yaşamışsın, bunca genç yaşında üstelik. Baştan ayağa her yanın dolup taşmış hayatın nimetleri ile, tanışmadığın insan, gezmediğin yer kalmamış. Kalmış olsa da neye yarar, kalmışla kalmamışın arasındaki fark nedir? Tüm ömrünü bulunduğu şehirde, yaşadığı çatının altında geçirenle her yeri gezip görmüş olan arasındaki fark ölünce de devam eder mi? Dirlik, düzen, ölünce de alıştığımız gibi mi? Mesela varsıl ölünce de varsıl, yoksul ölünce de yoksul mu? 

Aradaki adamın da adı Hulusi, kadının da Mülkiye. Çocukları var, Naci ile Zülfiye. Hangisi varsıl, hangisi yoksul? Derhal ayırt edilip, biline. 

21 Aralık 2016 Çarşamba

Pelin Buzluk: En Eski Yüz

Pelin Buzluk öykücülüğüne "Deli Bal" ile başlamışken, İletişim Yayınlarından yeni çıkan kitabı "En Eski Yüz"ü de alıp okudum. Deli Bal'dan biraz daha farklı geldi bana yeni kitabındaki hikayeler, sanki kurgu daha bir yerli yerinde, kelimelerin daha bir bağrı açık gibiydi. Bilhassa "Uçurum" ve "Tozlu Cennet" adlı öykülerini çok beğendim. "Uçurum"dan minik bir bölüm paylaşmak istiyorum: 

"Şöyle ılık bir uykuya batsam... Babam yeniden uzanıp alacak gözleri sürmeli bir hazretin koynundan sazını. O söyledikçe, annem erinçle yaslanacak kırlentlere, her akşam ilk kez gören gözlerle seyredecek sevgilisini. Babamın gün boyu sıcak suda buruşmuş elleri tellerde açılıp dinlenecek. Kapı arkasında çiviye astığı ceketi bulgur pilavından sonra koklanacak çayın yanında. Duvardaki pasta resmine bakılarak. Kreması daha kirlenmesin diye, arıların Allah yazdıkları peteğin fotoğrafı çerçevesinden çıkarılıp yerine bu pasta resmi konacak. Alnımıza o koca taş çarpıncaya dek.
'Baban ölmüş,' dediler, Alnımın içinde, burnumun kökünde bir çatlama."