gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2018 Cumartesi

Okul II

Önceki yazımda eğitim sistemi ve okullu toplum üzerine birkaç kelam etmiştim. Kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Bir de madalyonun görünmeyen yüzüne bakalım birlikte. 

Özel okullarda erken kayıt dönemi vardır. Aralık ayında başlar, bir sene sonrasının kayıtları alınmaya başlanır. Öğretmenleri, velileri aramaya zorlarlar bu süreçte. Öğretmenler tüm işlerini güçlerini bir kenara bırakıp velilerini okula davet ederler. Veliye akademik bilgi aktarımı yapılır sözde ama kocaman bir yalandır. Amaç veliyi okula çekmek ve erken kayıt için velinin aklına girmektir. Eğer sizin sınıfınızdan çok kayıt olmazsa durumunuz tehlikededir, müdür psikolojik baskı uygular. En çok kayıt alan öğretmenlere küçük altın takılır. Şaka değil! Herkesin içinde takılır. Eğitim öğretim ödeneğini ödemeyen ve cebe indiren okul sizi küçük altınla uyutur, yerseniz! Tüm işi akademik yetkinlik ve performans olan öğretmen veliye kayıt ve ücret bilgisi verirken yerin dibine girer, yüzü kızarır, kendini kampanyalı buzdolabı satar gibi hisseder. Tüm motivasyonunuz kırılır, şakşakçı öğretmenler kıyasıya birbiri ile rekabet eder. Amaçları en yüksek kayıt oranına sahip olmak ve seneye de sözleşme imzalamaktır. Küçük altınla kendilerini pek mutlu hissederler, akılları buna yeter. Evlenecektir ve ütü parası çıkmıştır, çok kayıt aldı diye mükemmel eğitimci olur bir anda. Yerseniz!

Müdür ikide bir toplantı yapar. Geç saatlerde çıkarır sizi toplantıdan, abuk subuk şeylerden bahseder ve size bağırıp durur. Yetersiz olduğunuzu, zayıf olduğunuzu söyler tüm öğretmenlerin içinde. Çünkü kendisi dünyanın en mühim insanıdır. Atomu parçalamış ve pi sayısı gününde kurabiye yapmıştır. Okulun rehber öğretmeni ise felsefe mezunudur, velilere psikolojik danışman diye yutturulur. Genelde hep yeni mezun öğretmen alınır fakat velilere en genç öğretmenin bile en az beş yıllık deneyimi olduğu söylenir. Öğretmen de bu yalanı söylemek zorunda kalır. İdareciler genelde İngilizce bilmez haliyle eğitim ile ilgili yabancı kaynaklara erişimleri yoktur ama sorsanız beş dil falan bilirler. Okula alınacak yabancı dil öğretmenleri ile mülakat yapamazlar. 

Bir sürü proje, etkinlik yaparsınız ama kimse teşekkür etmez. En çok kayıt alan öğretmene ise her yerde teşekkür edilir, yanaklarına öpücükler kondurulur. Siz de ben burada ne arıyorum diye düşünüp durursunuz. 

Yaptığınız her bir etkinlikte sürekli çocukların videolarını ve fotoğraflarını çekmenizi isterler. Bunları sosyal medyada paylaşmaya zorlarlar sizi. Patronların hesaplarını da ekleyip yağ çekmenizi ve reklam yapmanızı dikte ederler (Hiçbir şekilde sosyal medya kullanmıyorum, kullanmayacağım da). Öyle hale gelirsiniz ki ders esnasında yaptığınız etkinliğin keyfine varamazsınız fotoğraf ve video çekmekten. 

Sizinle asla "siz" diye konuşmazlar. İsminizi dahi söylemezler ve sen diye hitap ederler. Veli olumsuz bir geri bildirim verirse yalan yanlış, direkt sizi azarlarlar. Çünkü siz önemli değilsinizdir, öğretmenin biri gider bir gelir. Ama veli kocaman bir velinimettir, müşteridir. Para kapısıdır. Patronlarınız çıkıp habire "biz ticari bir okul değiliz" deyip durur. Ama her sene başka şube açarlar, neredeyse öğretmeni asgari ücretle çalıştırırlar. Ticaret paçalarından akar. Yerseniz! 

Etrafınızdaki tüm öğretmenlerin sisteme ayak uydurduğunu ve korktuğunu görürsünüz. Sizi de etkilemeye çalışırlar, enerjiniz tamamen düşer. Her gün bu işi bırakmaktan bahsederler lakin müdür toplantı yaptığında onu yerlere göklere sığdıramazlar. Ulan, zaten aldığınız maaş ülkede az çok herkesin alabildiği bir maaş, bari karakterli olun deyip durursunuz içinizden. Aptal aptal gülümsersiniz her toplantı günü. 

Sizi sürekli sistemin dışına itmeye çalışırlar. Deneyimleriniz, mezun olduğunuz okullar, kariyeriniz idarecilerden daha iyidir lakin onların baskısı altında ezilirsiniz. Çünkü sizin oralara gelmeniz mümkün değildir, çünkü emeğiniz beş para etmez. Ancak tanıdıklarınız paranıza değer katar. Bir cacık anlamazsınız, en sonunda duyarsızlaşırsınız. Kendinizi en çok ders anlatırken, sınıf içerisinde mutlu hissedersiniz. Bir oraya karışamazlar, sizin sınıf içerisinde ne yaptığınızı bilmezler bilmek de istemezler. 

Çocuklara gün içerisinde dağıtılan beslenmelerden size vermezler. Ama siz sınıfınızın başında oturur ve çocukların beslenmelerini bitirmelerini beklersiniz. Çocuklar, "öğretmenim siz neden yemiyorsunuz" diye sorarlar haliyle, kızarıp cevap veremezsiniz. 

Ülke böyle arkadaşlar, özel okul sistemi aha da iki yazıda anlattığım gibi. Nereye gidip ne yapacaksınız! Nasıl bir ülke olduğumuzun analizini şu iki yazı ile çok rahat yapabilirsiniz. Sonra bu çocuklar büyüyor ve bu çocuklar hiçbir şey öğrenemiyor. Hiçbir şey öğrenmeden yaşamaya ve mesleklerini icra etmeye başlıyorlar. Eğitimli kitlenin de hali ortada. 

Sonra iyi kötü çalış, bu ülke için bir şey üreteme hep tüket. Evlen, ev ve araba al, çocuk yap sonra sigortalarını, primlerini bilmem neyini tamamla sonra da emekli ol. Ölmeden yiyebilirsen! 

3 Mayıs 2016 Salı

Nefesim Kesilene Kadar

Esme Madra'yı ilk kez Çoğunluk'ta izlemiştim. Kendisini Emine Emel Balcı'nın filmi Nefesim Kesilene Kadar'da görünce izlemeliyim diye düşündüm. Yanımdan hiç ayırmadığım minik not defterime film ile ilgili notlar aldım. Film gayet başarılı, Esme Madra ise bu tarz filmlere yakışan bir isim. 

Filmlerde senaryonun durduğu, mimiklerin yani oyunculuğun devreye girdiği kısımları çok seviyorum. Misal, Serap arkadaşı Dilber'den intikam almak adına onu patrona şikayet ediyor. Dilber işten kovulurken Serap'ın arkasından attığı bakış oldukça manidar. Beni çok etkiledi. 

En sevdiğim sahnelerden biri Serap'ın babası ile birlikte lunaparka gidişi. Yetiştirme yurdunda büyüyen Serap, yetişkin yaşında lunaparkta babası ile eğleniyor. Çok anlamlı bir sahne. Sahnenin devamında Serap bir an babasının kaybolduğunu düşünüyor, tam telaşa kapılmışken onu lunaparkın içinde buluyor. Burada da sanıyorum ki Serap'ın çocuk mutluluğu ile lunaparkı özdeşleştirebiliriz. İçinde sürekli baba özlemi olan birinin, lunaparkta bir çocuğa dönüşmesi ve aynı ölçüde babasını kaybetmekten korkması da birbiri ile örtüşen durumları. Güzel bir bakış açısı.













Serap, özellikle insanların bulunmadığı ortamlarda ya da daha doğru bir ifade ile, insanların kısa bir süreliğine bulundukları ortamdan ayrılmaları ile birlikte onlara ait eşyaları karıştıyor. Kiminde bu hırsızlığa varıyor, kiminde de meraka. Serap, çocuk yetiştirme yurdunda büyüdüğü için kendine ait kapalı bir alana neredeyse yaşamı boyunca hiç sahip olmamış. Eniştesinin evinde kendine ait bir odası var lakin, kendine ait bir yaşamı yok o evin içinde. Sanıyorum ki Serap'ın eşya karıştırma durumu bunun bir uzantısı. Kendine ait bir alan bulduğunda rahatlıyor ve başkalarının bu alan içerisinde bulunan eşyalarını karıştırıyor. Çünkü hayatı boyunca kendi kişisel alanı da karıştırıldı. 

Babası ile birlikte lokantada yemek yedikleri sahne de oldukça çarpıcı. Babası, konuşmalarında ileriye giden Serap'a tokat atıyor. Serap ise tokattan sonra yemeğini yemeye devam ediyor. Bu kısım beni çok etkiledi. 

Bir film eleştirmeni değilim, yalnızca bir seyirciyim. Yerli bağımsız sinemayı, sanat filmlerini yakından takip etmeyi seviyorum. Böyle ufak defterlerim var ve izlediğim filmler üzerine notlar alıyorum. Nefesim Kesilene Kadar'ın bende çağrıştırdıkları bunlar. Daha yazmak istediğim mevzular vardı filme dair lakin yazıyı çok fazla uzatmak istemiyorum. Filmi izleyin derim, son dönem yerli sinemanın başarılı yapımlarından biri. 

5 Mart 2016 Cumartesi

Ayakkabılar

Annem belirli aralıklar ile fizik tedavi görüyor. İki yıl önce talihsiz bir beyin rahatsızlığı geçirmiştik. Geçirmişti demiyorum, geçirdik birlikte atlattık bu süreci. Beyin rahatsızlığının verdiği fiziki zarar çok büyüktü. Uzun süre konuşamadı ve yemek yiyemedi. Hareket edemedi, yürüyemedi. Onu çay kaşığı ile ellerimle beslediğim günleri hatırlıyorum. Yoğun bakımda verdiği yaşam mücadelesini. Tekrar konuşmayı öğrendiğimiz günleri, her gün saatlerce çalıştığımız zamanları. Yanındayken espriler patlatıp, odadan çıkınca hüngür hüngür ağladığım günleri. 

İlk zamanlar onu tekerlekli sandalye ile dışarı çıkarıyordum. İnsanlar dönüp bakıyorlardı, bense başımı dik tutuyordum. Biliyordum düzelecekti. Sonsuz bir mücadele verdik, başardık. Başarıyoruz. Ona bir günlük tuttum aylar boyunca. Her gün. İlk kelimesini söylediği, parmağını oynattığı, adım attığı, yemek yemeye başladığı günleri. Hiç usanmadan her gün yazdım. O uyurken yanı başında sabahladım. 

Şimdi tedavi için yine benden uzakta. Son iki haftamız kaldı kavuşmaya. Doktoru artık spor ayakkabıya geçmemiz gerektiğini söylemiş. Ben de hemen internetten güzel bir çift ayakkabı beğendim ve hastaneye yolladım. Üzerine de küçük bir not yazdım: "Bu ayakkabılar ile koşmadan sakın geri dönme, güzel annem." Ağlayarak okumuş notumu, bugün konuştuk. Koşacağım oğlum diyordu. 

Yaşamı zorluklarla geçmiş insanlar daha derin oluyorlar. Daha hisli, hayata bakış açıları daha farklı. Yüzeysel yaşayamıyorlar. Gözlerinden bile anlayabiliyorsunuz hüzünlerini. Ben de onlardan biriyim sanırım. Başıma ne gelmiş olursa olsun dünyayı ve yaşamayı seviyorum. Döndüğüm her köşeden mutluluk çıkacak biliyorum. Vazgeçmek yok. 

2 Mart 2016 Çarşamba

Stephen Grosz: İncelenen Hayatlar (Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz)

Sürekli bahsederim; Kadıköy Rıhtım'da bulunan Yapı Kredi Yayınlarının minik dükkanını çok seviyorum. Kadıköy'e çok yakın oturuyor olmamama rağmen sıklıkla gidip, yarım saat ve bir saat arası zaman geçirip bir sürü kitap alıp dönüyorum. Birkaç gün önceki gidişimde, Stephen Grosz'un kitabı "İncelenen Hayatlar" dikkatimi çekti. 

Yazar bir psikanalist. Psikolojiye karşı özel bir merakım var. Öğretmen olmasaydım sanırım bir psikolog olmayı isterdim. Irvin Yalom bu konuda en beğendiğim yazarlardan bir tanesi. Hemen hemen bütün kitaplarını okudum, her birini de çeşitli notlar eşliğinde başucumda tutarım. Benim için bir nevi bibliyoterapi demek Irvın Yalom. 

Stephen Grosz da, yılların tecrübelerini ve psikanaliz deneyimlerini bir deneme kitabında toplamış. Danışanları ile yaşadıklarını, danışanlarının birbirinden ilginç hikayelerini okudukça kendimden de pay biçiyorum. Küçük nüanslar yakalamak hoşuma gidiyor. Sanki ruhuma daha iyi geliyor. Bilhassa gerçek yaşanmış psikanaliz deneyimleri olunca, daha da cezbedici hale geliyor. 

Kişisel gelişim kitaplarını oldum olası sevmem, okumam da. Stephen Grosz'un kitabı bunlardan biri değil, sizi yanıltmasın. Grosz, bir bilim insanı ve sunmuş olduğu bilgiler, deneyimler oldukça mühim. Okumak isteyenler için tavsiye ederim. 

19 Şubat 2016 Cuma

Baba

Geçen sefer bahsetmiştim. Baba tarafımdan kimse ile görüşmüyorum. Kuzenim yıllar sonra bana ulaştı. Belçika'dan. Bir iki ay önce. Geçtiğimiz gün bir itirafta bulundu. Benimle konuştuğunu babama söylemiş. 24 yaşındayım ve babamdan 24 yıldır haber almıyorum. 23 günlük bir bebekken sokağa atılmış olan ben, onu yalnızca birkaç kere gördüm. Üzerimde maddi ve manevi hiçbir emeği yok.

Merak ettim, beni tanıyor mu, hakkımda neler biliyor? Kuzenime çok pişman olduğunu söylemiş. Benimle gurur duyuyormuş. Aynı zamanda kalbinden rahatsızmış, pek iyi değilmiş. İkinci evliliğinden olan oğlu ile görüşüyormuş, ona az da olsa babalık yapıyormuş. Kuzenim, sizi bir araya getirmek isterim, onu görmek ister misin dedi? Buna cevap verebilmek için sabaha kadar uyuyamadım. Sokağa atılmış bir bebek ve genç annesi. 60 yaşına girmiş vicdansız bir baba. Bunu gerçekten hak ediyor mu diye sordum kendime?

Geçirdiğim babasız günlerin hiçbir telafisi yok. Annemin beni büyütmek için çektiği çilenin telafisi yok. Yaşattığı onca acının, bir aileyi mahvedişinin, hissettiklerimin telafisi yok. Beni görmeye hakkı olmadığına karar verdim. O benim için dışarıda gördüğüm herhangi birinden farksız. Şu zamana kadar beni görmek için hiçbir istekte bulunmadı. Bu saatten sonra da görüşmenin bir mantığı olmadığını düşünüyorum. Yeterince acı çekmişken, babam da olsa artık birilerinin beni üzmeye devam etmesine izin vermek istemiyorum. 

Hep tek başımaydım hayatta, hep güçlü kaldım. Ona ihtiyaç duyduğum zamanlarda yoktu yanımda. Belki çok dramatik ve klişe gelecek ama başkalarının babaları ile olan ilişkisine gıpta ederdim. Onsuz kendime bu kadar güzel bir hayat çizmişken, bir anda her şeyi altüst etmesine izin vermek istemediğime karar verdim. Ve kuzenime görüşmek istemediğimi bildirdim. 

Yılların telafisi yok, sen yoluna ben yoluma yaşlı adam. Sonsuza kadar hoşçakal. 

1 Şubat 2016 Pazartesi

Ferzan Özpetek: Sen Benim Hayatımsın

Ferzan Özpetek'i filmleri ile tanırız bir çoğumuz. Hatta benim en sevdiğim yönetmenlerden biridir. Cahil Periler, Serseri Mayınlar ve Karşı Pencere hayatımda çok büyük bir öneme sahiptir. 

İlk kitabı İstanbul Kırmızısı'nı bir türlü alıp okuyamadım, Sen Benim Hayatımsın adlı ikinci kitabını da çıktığı gibi alıp okuyamadım derken nihayet aldım ve bitirdim, uzun bir yolculuk sırasında. Ne tesadüf, Bandırma'ya arkadaşlarımı ziyarete giderken bir çırpıda bitti. Soluksuz okudum. Filmlerinde olduğu kadar, edebiyatta da üstün bir yeteneğe, tertemiz ve dopdolu bir bakış açısına sahip Ferzan Özpetek. Aynı zamanda eseri, eşcinsel edebiyat için atılmış büyük bir adım. 

Sen Benim Hayatımsın, Ferzan Özpetek'in kendini kattığı, yaşamından ve filmlerinden kesitler sunduğu bir eser. Ferzan Özpetek'in aşkları, erkeklere de aşık olabildiğini keşfi, İtalya'da henüz ünlü bir yönetmen olmadan önce yaşadıkları, arkadaşları ile geçirdiği vakitler, aşkı ve cinselliği doyasıya tattığı tatlı zamanlar... Valerio ve çok sevdiği Simone... Aşkın saflığı ve cinsiyetsizliğine, bir hayat hikayesine, Roma'ya çok güzel bir güzelleme niteliğinde Sen Benim Hayatımsın. Sıcacık bir yaşam öyküsü. 

Translar, evliler, bekarlar, bir apartman terasında başlayan ve devam eden yılların eskitemediği dostluklar, zamanın savurduğu insanlar, gizli plaj maceraları, aşkın en yalın ve korunmasız hali, dünyanın duygusu... 

"Bu karanlık düşüncelere kapıldığımda tam anlamıyla kanım donuyor. Rastlantı sonucu tanıştığımızı bilmek keyif vereceğine batıl inançlara sürüklüyor. Kendimi bir felaketten sağ kurtulmuş gibi hissediyorum. Eğer seni tanımamış olsaydım hayatımın dönüşebileceği felaketten." 

Bu sözleri bir gün bizim için de söyleyebilecek, değerli ve büyük aşklar yaşayabileceğimiz insanlarla tanışabilmemiz dileğimle. 

6 Ocak 2016 Çarşamba

Kuzenimle Tanışma Hikayemiz

Geçen sefer yazdığım duygusal bir yazıda kuzenimden bahsetmiştim biraz. Kendisi yıllar sonra bana ulaştı. Halamın oğlu. Halamı hiç görmedim. Annemle babam evlenmeden Belçika'ya taşınmış zaten. Ailem dağılınca da beni görme zahmetine katlanmadı. 

İnternet aracılığı ile bana ulaştı geçtiğimiz günlerde. Doğru kişi olup olmadığımı öğrenebilmek için birkaç teyit aldı benden. Biraz duygusal bir andı. Çocukluğumda bir kere babam beni İstanbul'daki evine götürmüştü. Henüz beş altı yaşlarındaydım. Temmuz ayıydı. Öncesinden anneme telefon etmişti beni almak istediğine dair. Mahkemenin ona vermiş olduğu yasal izni kullanmak yani beni bir aylığına yanına almak istiyordu, yıllar sonra. Annem bana sorduğunda gitmek istemediğimi söyledim. Babam ısrar etti. Ertesi hafta kapımıza polislerle geldi. Annem beni vermediği takdirde yasal yaptırımlar söz konusuydu. Hiçbir şekilde gitmek istemiyordum. Polislerin zorla kolumdan tutup beni arabaya bindirdiklerini hatırlıyorum. Babam ön koltukta oturuyordu. Annem evimizin kapısında ağlıyordu, babama çok kızgındı. Bense polis arabasının arka camını yumrukluyor ve hıçkırarak ağlıyordum. Babam olduğunu söyleyen hiç tanımadığım bir adam beni zorla İstanbul'a, evine götürüyordu. 

İşte kuzenim de o yaz Belçika'dan tatile gelmişti. Birkaç gün birlikte babamın evinde kalmıştık. O, 12 yaşındaydı. Bugün tekrar sohbet ettik onunla. 30 yaşına girmiş. Belçika'da okumuş ve başarılı bir mimar olmuş. Aynı zamanda çok güzel fotoğraflar çekiyor. Bir dünya turuna çıkmak üzere. O yaz birlikteyken neler yaptığımızı hatırlıyor musun diye sordu bana. Hiç hatırlamıyorum, yaşım çok küçüktü. Anlattığına göre babamın evinin balkonuna bir çadır kurmuşuz. İçine tüm oyuncaklarımızı doldurup oyuna dalmışız. Bir anda bir yaz yağmuru ve küçük çaplı bir fırtına başlamış. Biz çadırın içinde bağırmaya başlamışız ve bütün komşular balkonlara çıkıp bizi kurtarmaya çalışmış. Çok güldük birlikte bu anıya.

Beni Belçika'ya davet etti, ben de onu Türkiye'ye davet ettim. Bu yıl muhakkak görüşmeye karar verdik. Çok güzel bir duyguymuş. İnsanın yıllar sonra bir akrabasını tanıması, geç de olsa giden yılları telafi etmeye çalışması. Bu gece bu yüzden yüzüm tebessüm dolu uyuyacağım. 

29 Aralık 2015 Salı

Benim Hikayem: Hiç Tanımadığım Babam, Kardeşim, Kuzenim ve Bir Sürü İnsan

Annem ile babam ben henüz 23 günlük bir bebekken boşanıyorlar. Mahkeme velayetimi anneme veriyor. Annem beni alıp memleketine dönüyor ve babam İstanbul'da hayatına devam ediyor. Bugüne kadar babamı birkaç kere gördüm. Maddi ve manevi hiçbir desteği yoktur hayatımda. Anne tarafından yakın akraba niyetine yalnızca iki teyzem var. Biri kofti zaten.

Babam ben ilkokul yıllarındayken ikinci evliliğini yapıyor. Bir erkek çocuğu oluyor. Onu da tesadüf eseri nüfus kayıt örneği almaya gittiğimizde öğreniyoruz. Bir erkek kardeşim olduğu yazıyor kağıtta. Öğreniyoruz ki evlendiği kadının da ikinci evililiğiymiş. İlk evliliğinden bir kızı varmış ve onu da yanında getirmiş. Çok geçmeden boşandıklarını da öğreniyoruz. 

Aradan yıllar geçiyor, ben mezun oluyorum ve öğretmenliğe başlıyorum. Annem çok ağır bir rahatsızlığa yakalanıyor. Beyin damarı pıhtı atıyor, felç geçiriyor. Aylarca konuşamıyor, beslenemiyor ve yürüyemiyor. Ona sil baştan tıpkı bir çocuk gibi alfabe öğretiyorum; konuşmayı yeniden öğreniyor. Ona gözüm gibi bakıyorum, hemen hemen iki senede anca toparlanmaya başlıyor. Bu safhada beş yıllık ilişkim karşı tarafın isteği ile aniden bitiyor. Annemin hastalığı ve benimle ilgili hiç ummadığım şeyler söylüyor ve gidiyor. Beni bu kadar çaresizken yapayalnız bırakıyor. Şaşkınlıkla izliyorum olup biteni.

Birkaç gün önce Belçika'dan bir mesaj alıyorum. Biri kuzenim olduğunu söylüyor. Halamın oğlu oluyormuş kendisi. 30 yaşındaymış. Halam kim onu bile bilmiyorum. Biz kuzen oluyoruz diyor, duygulanıyor. 

Bu gece de öğreniyorum ki babamın ikinci evliliğini yaptığı kadın üçüncü evliliğini de yapmış ve bir kızı daha olmuş. Bir kadının üç ayrı adamdan üç ayrı çocuğu. 

Böyle karışık bir geçmişin içinde kimi zaman düşünüyorum. Kardeşime ulaşsam mı diyorum. Annelerimiz bir değil ama ne bileyim işte, insan farklı hissediyor. Bir kardeş, neden kötü olsun ki. Annem hayatını kaybetseydi yapayalnız kalacaktım. Bazen düşünüyorum, nasıl yorulmuyorsun oğlum diyorum kendime? Nasıl bu kadar dirayetlisin? 

Bilmiyorum, yine de mücadele etmeye devam ediyorum. Mutlu olma hakkımın elimden alınmasına asla izin vermiyorum. Vermeyeceğim.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Gerçek Hayattan Alınmıştır



















"Gerçek Hayattan Alınmıştır" Yiğit Sertdemir'in yazdığı ve Tomris İncer ile birlikte oynadıkları, Arif Akkaya'nın yönettiği etkileyici bir tiyatro oyunu. Öncelikle şunu söylemek isterim ki ilk defa klasik tiyatro sahnesi dışında bir yerde tiyatro izledim. Mekan:Kumbaracı50. Çok hoş bir bina. Kumbaracı yokuşundan aşağı doğru kaptırdığınızda yokuşu çok inmeden solda kalıyor. Toplamda 80 kişi izledik sanırım oyunu. En ilginç olan ise oyunun en az 70 seyircisinin kadın olmasıydı.

Oyundan epey etkilendim. Bir anne ile oğlunun hayata dair hesaplaşmalarının ince ince işlendiği, yer yer güldüren ama çoğunlukla düşündüren, biraz da hüzünlendiren bir oyun. 

Oyunun bu sezonki gösterimleri sanırım bugün itibari ile tükendi. Karşınıza çıkarsa kaçırmayın derim. 

24 Nisan 2011 Pazar

Sıcakta Her Daim Terle Islanan Saç Kıçıma Yapışan Kıllardan Daha Az Rahatsız Eder Beni,Bu Bir Gerçek

Belki de asla olamayacağım hayallerimdeki gibi.Elli milim giderken aslında hayatın beni 25 milim geri attığını çok sonraları fark edeceğim.Bi elimde imkansızım bira,diğer elimde koyu yeşilin en aşüfte rengi marul ile beraber bir yolculuğa çıkacağım o zaman.En güzel yolculuk hangisidir sence ? Bence insanın tek başına yaptığı yolculuktur.Belki yolda rakı balık masasındaki bi dansöze aşık olunur ya da Çöldeki Kutup Ayısı’nda olduğu gibi biralar devrilir ardı ardına,yarışmalar yapılır.Belki de tekrar saçlarımı uzatırım o zaman,neden olmasın ki.Sıcakta her daim terle ıslanan saç,kıçıma yapışan kıllardan daha az rahatsız eder beni bu bi gerçek.

Acayip bir ritüel benimkisi.Dünya üzerinde bi yolculuğa çıkmak istiyorum tek başıma.Binbir kültürün binbir duasıyla geçmişe rahmet okumak geleceğim için adak adamak istiyorum.Önce Anadolu’dan başlamak istiyorum bu yolculuğuma.Sonra tüm dünya.Bütün iklimlerden sırasıyla geçerek,sıtkı sıyrılmış bi asaletin içinde kendime şampanya patlatmak istiyorum yolculuğumun sonunda.Tıpkı Hırvat kızlarının koca memeleri gibi,yolda tanıştığım ineklerin de koca memeleri olsun istiyorum.Dudaklarımdan içeri sütbeyaz sütü akıtırken,Küba’da belki,öğle sıcağının altında yanmak istiyorum.Düşlerimle birlikte.Rio’da bir karnavala çıplak dokunmak,İtalya’da Luca Spagetti ile tanışıp Liz Gilbert’in kitabından fırlamak istiyorum.Sonra belki İspanya’ya giderim,acılı bir şeyler yedikten sonra Portekiz’e ve Caracas’a uğrarım.Nasıl desem,bu yolculuk hem bana iyi gelir,hem de şuan yurdun açık camından içeriye sızan sıkkın rüzgara da.Kelimelerimin anlaşılması gibi bi amacım yok,tek istediğim o kelimeler tarafından yazılmak.Güç bende değil zaten,kimsede olmadığı gibi.

Cesaretim de yok zaten.Motosiklet Günlükleri’ndeki gibi bir yolculuğa çıkamam biliyorum.Devrim desen,kıçımı bile değdiremem devrimin ucuna.İçimdeki mihenk taşlarını etrafa fırlatmak istiyorum.

Ah Bre Mariçamu,Apostole efendi gibi düşüp bayılmak istiyorum.İzlediğim filmlerde yaşamak istiyorum.Roz’un yanına gideyim istiyorum Batman’a Hasankeyf’e.İnsanları insan oldukları için değerlendirsinler istiyorum.Kıçı ve burnu aynı simetrik düzeyde havada olanlar için çekici çağırmak ve onları yerin dibine sokmak istiyorum.Mümkünse kıçlarının bi kısmı toprağın üstünde kalsın,toprağın altında kendi gazlarından ölsünler istemem.

Kolumdaki siyah bilekliğe bakıyorum ve bana yeter yoruldum diyor.Kollarım ağrıdı inan ki.Şimdilik yazımı bitirip şu yurt köşesinde filmimi izlemeye devam edeyim.Kurabiyeli çikolata güzelmiş bu arada kapital Nestle.Filmin adı mı ? Julian Schnabel’in “Karanlıktan Önce”.Evet,yönetmenin adını yazarken dvd’den baktım ne olmuş ? Peh.

22 Eylül 2008 Pazartesi

Bir Düş Gördüm



Dün gece her zamanki yorgunlukla ve stresle yatağa uzandım ve güzel bir güne başlamak için ilk adımı attım.Genelde pek rüya görmem ama gördüğüm zamanda hep anlamlı rüyalar görürüm ki bunların arasında gördüğüm çok gerçekçi rüyalarda vardır.Sabaha karşı olduğunu hissettiğim,gözümde bir damla yaşla uyandım.

Benim en büyük ideallerimden biri iyi yazabilme yetisine sahip olmaktır.Yani yazmakla o kadar bütünleşmişim ki sanki beni diğer insanlardan ayıran bir özelliğimin olduğuna sevinir gibiyim.Şu ana kadar yazdığım bir sürü hikaye,roman denemesi,kompozisyonlar,denemeler,şiirler,şarkı sözleri ve daha bir çok tür...

Ben rüyada kalmıştım.Rüyamda bir sinema salonundayım ve etrafımda bir sürü sinema seven insan.En ön koltuk bana ayrılmış ve ben şaşkınlıkla mutluluk arası bir hal içindeyim.Film bittiğinde salondaki insanların beni alkışlaması ve tebrik etmesi ise cabası…

Öyle bir film ki şu ana kadar denenmemiş,belki bir çok defa konusu işlenmiş ama bu tür anlatılmamış.Filmin senaryosu ve yönetimi bana aitmiş.Ve filmimin adı “Gökyüzü İle Konuşuyorum”.Sabah uyanır uyanmaz filmdeki olayları anneme anlattım ve annem hemen yazıya dökmemi istedi.Unutmadan hikayeye bir giriş yaptım.Şimdilik içerikten söz edemiyorum çünkü hikayeyi daha bitirmedim.Hani belki içinizden bir çocuğun hayal dünyası,saçma sapan beklentileri olarak geçirebilirsiniz.Ama ileride “Gökyüzü İle Konuşuyorum” adlı bir filmin çıktığını görürseniz muhakkak gidiniz:)