hatıra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hatıra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2018 Pazar

Hatıra

Bu akşam beni duygulandıran bir şey oldu. Eski okulumda kullandığım, İletişim Yayınlarının bastığı Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi vardı. Okullar kapanmadan önce onu öğrencilerime vermiştim. Hiç hatırlamıyorum, Ekim ayında bir güne rastgele bir not düşmüşüm. "Öğretmeniniz sizi çok seviyor" diye, bir de gülücük eklemişim sonuna. 

Bugün bana bu takvim yaprağını attılar. Bulup duvarlarına asmışlar, bir de mesaj atmışlar; "Öğretmenim sizi unutmadık ve çok seviyoruz" diye. Çok duygulandım. Gözlerim dolu dolu. 

Onlara bir sevgi bağı emanet edebildiğim için çok şanslıyım. Bunu alabilen, bunun farkına varabilen çocuklardı. Haftada bir ararlar beni, uzun uzun konuşuruz. Bu anı da gönlüme kazınmış oldu. Önemli olan onlara öğrettiğimiz kitabi bilgiler değil, bunları kendileri de öğrenebilirler. Sanırım bu meslekte önemli olan onlarla bir sevgi bağı oluşturabilmek. Yıllar geçiyor fakat bir gün karşınıza çıkabiliyorlar, üstelik öğretmenim sizi unutmadık, sizi çok seviyoruz diyerek. Sevgimiz bol olsun. 

12 Nisan 2018 Perşembe

Eskişehir Günlüğü

Eskişehir'e dair ne anlatsam az, dört yıl önce annemin rahatsızlığı sebebi ile iki yıl Eskişehir'de yaşadık. Annem daimi olarak kaldı, ben de her hafta sonu Eskişehir'deydim. İki yazımı da Eskişehir'de geçirdim. Merkezde bir pansiyon bulmuştum kendime. Çok sevdik, çok alıştık Eskişehir'e. Tedaviler bitince ayrılmak zorunda kaldık, geriye Eskişehir anıları kaldı. 

Dün günübirlik bir seyahat gerçekleştirdik. Hızlı tren ile gidip gelmek mümkün. Üstelik bilet fiyatları da pahalı değil. Trenden indiğimiz gibi bir huzur sardı içimizi. İstanbul'un gürültüsüne ve kaosuna alışkın kulaklarımızın pası silindi diyebiliriz. Bir müddet tren garında oturup dinlendik. Etrafı, insanları, ısıtan bahar güneşini seyrettik. Önce işlerimizi halledip sonra şehri bir baştan bir başa gezdik. 

Eskişehir her kesimden insanın rahat yaşayabileceği, sayısı fazla olan öğrencileri ile birlikte epey hareketli bir şehir. Dün yediğimiz içtiğimiz şeylerin fiyatları bizi şaşırttı, çünkü İstanbul'da neredeyse iki katı ödeme yapıyorsunuz. Üstelik her şey çok daha lezzetliydi.

Tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Eskişehir'de geçirdiğimiz yılları yad etmek iyi geldi bize, insanların yardımsever ve güler yüzlü oluşu İstanbul'da yaşadığımız tersi durumları unutturdu bir süre. Belki tası tarağı toplayıp yerleşme kararı alırız bir gün belki yarın belki yarından da yakın.

16 Ocak 2018 Salı

Nahid Sırrı Örik: İstanbul Yazıları


Türk edebiyatının en çok takdir ettiğim, metinlerini okumaktan haz aldığım ve buna mukabil muvaffak olduğum kalemlerinden biri Nahid Sırrı Örik'tir. Hakkını bir türlü tam olarak teslim edemediğimiz için derin bir üzüntü duymaktayım.  

Buraya, daha önceki yazılarımda Nahid Sırrı hakkında anekdotlar düşmüştüm. Pek çoğumuz gibi benim de kendisi ile tanışmam, Zeki Demirkubuz'un "Kıskanmak" adlı filmi ile oldu. Metnin Nahid Sırrı Örik'e ait olduğunu öğrenince kendisine olan ilgim günden güne artmaya başladı. Eserlerini okumaya, ardından kitaplığımın güzide bir köşesini kendisine ayırmaya başladım. "Sultan Hamid Düşerken" isimli metni de sinemaya uyarlanmıştı. Bir dönem özel televizyon kanallarının birinde, "Eve Düşen Yıldırım" adlı öyküsünün diziye uyarlandığını gördüm. Bunun dışında televizyon ve sinemaya uyarlanan bir eseri mevcut değil sanıyorum. 

Nahid Sırrı yalnızca roman ve öykü dallarında çalışmış bir kalem değil, hatıra-gezi yazısı türlerinde metinleri de mevcut. Uzunca bir süre Tanin Gazetesinde çeşitli yazılar kaleme almış. Türk Tarih Kurumu, 2011 yılında Nahid Sırrı'nın Tanin Gazetesi başta olmak üzere çeşitli mecralarda kaleme aldığı İstanbul yazılarını bir kitap haline getirmiş. Büyük bir merak ve şevk ile okudum eseri. 

1930'lu ve 1940'lı yıllardaki İstanbul'un çehresini anlatan yazar, İstanbul'u bir seyyah gözü ile aktarıyor. Hem kendi anıları hem de İstanbul'a dair çeşitli gözlemleri ve projeleri var Nahid Sırrı'nın. Bir yazıda karşımıza Sait Faik, başka bir yazıda Cemil Topuzlu, Lütfi Kırdar çıkıveriyor. Eski İstanbul'a ait ne varsa, Nahid Sırrı hepsini renkli ve eleştirel bir pencereden izleyerek aktarıyor. 

Eserin giriş kısmında Bahriye Çeri tarafından kaleme alınan bir yazı var. Onu mutlaka okuyun derim. 

Eski İstanbul'u hep yabancı seyyahların izleklerinden okuduk, bildik. Edmondo de Amicis, Pierre Loti ve Lamartine gibi. Bu coğrafyanın yazarlarının gözlemleri, hatıraları ve değerlendirmeleri bir o kadar değerli diye düşünüyorum. Kesinlikle es geçmemeliyiz. 

21 Eylül 2017 Perşembe

Eski Ev

Memleketteki komşularımızından birinin kızı vardı. Naz kız. Minik arkadaşım derdim ona. Her sabah kahvaltısını yapar yapmaz bizim kapının önüne gelir "sarışınnn teyzeeee, abiii" diye bağırırdı. Annem hastalanınca bir çıktık evden, üç senedir gidemedik. Sonrasında annem İstanbul'a yanıma taşındı zaten.

Birkaç gün önce annemi memlekete götürdüm. Ben kalamadım, akşam treni ile geri döndüm. Hem evi ziyaret etmek istedi annem hem de eşini dostunu görmek. Evi temizleyip düzenlemişler. Eşyaların üzerlerini örtmüşler. 

Dün telefonum çaldı, arayan annemdi. "Oğlum Naz seninle konuşmak istiyor" dedi. Naz ile sanki hiç ayrılmamışız gibi konuştuk. Altıncı sınıfa başlamış, kocaman olmuş. Hayvanları çok severdi küçükken, sokakta bulduğu kedi köpek hepsini eve getirip saklar beslerdi. Annesi ve babannesini çılgına çevirirdi. Hem yaramaz hem de çok akıllı bir kızdı. Bir aralık bana telefonda dedi ki, "abi, evinizin kokusu bile değişmemiş, sarışın teyzem de hala sarışın."

Çok duygulandım. İnsanın çocukluğunun geçtiği yer ile bağını koparması mümkün değil sanırım. Gündelik ilişkilerimizi, sosyal hayatımızı ve insanlarla olan her münasebetimizi çocukluk anıları oluşturuyor. Uzun uzun sohbet ettik telefonda.

Komşular annemi ziyaret gelmiş. Kahvaltı hazırlamışlar birlikte. Herkes bir işin ucundan tutmuş. Ne yazık ki İstanbul'da bu değerlere sahip değiliz. Gerçek hislerimiz büyük şehirlerin kaosu içinde silinip gidiyor. Sinirli, zamanla yarışan, merhamet duygusunu kaybetmiş insanlara dönüşüyoruz birer birer. Kendini koruyanlar yok mu peki? Elbet var, onlara da rastlamak epey zor. Bir yerlerde olduklarını bilmek bile ufak da olsa umut veriyor bazı bazı bana. Sürgit yaşıyoruz işte. 

Yazıya bir şarkı ile veda edip gideyim. Aşkın Nur Yengi'nin seslendirdiği "Baba Evi" adlı şarkı bu yazıya en çok yaraşan şarkı olacak sanırım. Ne güzel diziydi öyle değil mi? Artık ne böyle diziler ne de böyle hikayeler kaldı. Benimki bir baba evi değil, anne evi. Olsun varsın, onu da baba bellemişim zaten bu vakte kadar. Sağlıcakla. 

6 Ocak 2016 Çarşamba

Kuzenimle Tanışma Hikayemiz

Geçen sefer yazdığım duygusal bir yazıda kuzenimden bahsetmiştim biraz. Kendisi yıllar sonra bana ulaştı. Halamın oğlu. Halamı hiç görmedim. Annemle babam evlenmeden Belçika'ya taşınmış zaten. Ailem dağılınca da beni görme zahmetine katlanmadı. 

İnternet aracılığı ile bana ulaştı geçtiğimiz günlerde. Doğru kişi olup olmadığımı öğrenebilmek için birkaç teyit aldı benden. Biraz duygusal bir andı. Çocukluğumda bir kere babam beni İstanbul'daki evine götürmüştü. Henüz beş altı yaşlarındaydım. Temmuz ayıydı. Öncesinden anneme telefon etmişti beni almak istediğine dair. Mahkemenin ona vermiş olduğu yasal izni kullanmak yani beni bir aylığına yanına almak istiyordu, yıllar sonra. Annem bana sorduğunda gitmek istemediğimi söyledim. Babam ısrar etti. Ertesi hafta kapımıza polislerle geldi. Annem beni vermediği takdirde yasal yaptırımlar söz konusuydu. Hiçbir şekilde gitmek istemiyordum. Polislerin zorla kolumdan tutup beni arabaya bindirdiklerini hatırlıyorum. Babam ön koltukta oturuyordu. Annem evimizin kapısında ağlıyordu, babama çok kızgındı. Bense polis arabasının arka camını yumrukluyor ve hıçkırarak ağlıyordum. Babam olduğunu söyleyen hiç tanımadığım bir adam beni zorla İstanbul'a, evine götürüyordu. 

İşte kuzenim de o yaz Belçika'dan tatile gelmişti. Birkaç gün birlikte babamın evinde kalmıştık. O, 12 yaşındaydı. Bugün tekrar sohbet ettik onunla. 30 yaşına girmiş. Belçika'da okumuş ve başarılı bir mimar olmuş. Aynı zamanda çok güzel fotoğraflar çekiyor. Bir dünya turuna çıkmak üzere. O yaz birlikteyken neler yaptığımızı hatırlıyor musun diye sordu bana. Hiç hatırlamıyorum, yaşım çok küçüktü. Anlattığına göre babamın evinin balkonuna bir çadır kurmuşuz. İçine tüm oyuncaklarımızı doldurup oyuna dalmışız. Bir anda bir yaz yağmuru ve küçük çaplı bir fırtına başlamış. Biz çadırın içinde bağırmaya başlamışız ve bütün komşular balkonlara çıkıp bizi kurtarmaya çalışmış. Çok güldük birlikte bu anıya.

Beni Belçika'ya davet etti, ben de onu Türkiye'ye davet ettim. Bu yıl muhakkak görüşmeye karar verdik. Çok güzel bir duyguymuş. İnsanın yıllar sonra bir akrabasını tanıması, geç de olsa giden yılları telafi etmeye çalışması. Bu gece bu yüzden yüzüm tebessüm dolu uyuyacağım. 

8 Kasım 2015 Pazar

Bir Kadının Portresi: Annemin 24 Yıl Sonra Kadıköy'e Dönüşü

Annemin ölümcül rahatsızlığını atlatalı bir yıl sekiz ay olmak üzere. Ne çok vakit geçmiş üzerinden. Canımızın yanışı, hayata tutunma çabalarımız, yoğun bakım günleri, yeni doğmuş bir bebek olan annemin yeniden yetişkinliğe geçişi ve terk edilişlerimiz...

Hastalığı epey atlattık. Annem çok daha iyi durumda, eski hayatına hemen hemen geri döndü. Elbette benim desteğim ile hayata tutunabiliyor. Ama bir süre sonra tamamen bağımsız olacak. 

Her gün işten eve gelişlerimde onu yanımda bulabilmek bana huzur veriyor. Akşamları az şekerli türk kahvesi fasıllarımız, kitap okuma saatlerimiz, balkona dizdiğimiz çiçekler ve arasında ettiğimiz sohbetler, geceleri radyodan dinlediğimiz ajans haberleri, türk sanat müziği dinletileri ve potporiler... Hepsi hayatımıza huzur ve mutluluk katıyor. 

Geçtiğimiz günlerde Kadıköy Haldun Taner sahnesindeki bir tiyatroya götürdüm annemi. Türkiye Kayası: Bir Göç Hikayesi adlı oyuna. Oyun özeldi. Annem için ise çok daha özeldi. Çünkü hayatında ikinci kez tiyatroya gidiyordu. Kadıköy'ü görmek çok mutlu etti onu. En son 21 yaşında İstanbul'a evlenip, 22 yaşında kucağında yirmi üç günlük olan ben ile babamdan ayrılıp, şehri terk ettiğinde görmüş Kadıköy'ü. Yani tam 24 yıldır görmemişti. Ona rıhtımda bir kahve ısmarladım. Sohbetler ettik yine. Gözlerindeki parıltıyı anlatmam mümkün değil. 

Kimsenin ailesine, sevdiklerine zeval gelmesin. Sağlıcakla.