film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2023 Cuma

Karanlık Kız

Bugün MUBI'de "Karanlık Kız" isimli bir film izledim. ABD ve Yunanistan ortak yapımı filmin yönetmeni Maggie Gyllenhaal. Esasen filmi izlememin nedeni Olivia Colman idi. Kendisini yıllar önce çok severek izlemiş olduğum Broadchurch isimli diziden hatırlarım. Çok yetenekli bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. Denk geldikçe de dizilerini, filmlerini izlemeye çalışıyorum. 

Film; Napoli romanları adı ile ün yapmış Elena Ferrante'nin bir kitabından ilham almış. Napoli romanları hala çok okunan eserlerin başında geliyor. Ben okumadım fakat pek çok yerde duyduğum için aşinayım. 

Film, aslında annelik üzerine eğilmiş ve bizim tarih boyunca kutsadığımız annelik kavramını ve annelerin anneliğe yaklaşımlarını çok güzel irdelemiş. Kültürümüzün kadınlar ve anneler üzerinde oluşturduğu tahakkümü çok ağır bulurum hep. Özellikle bizim gibi toplumlarda kadın olmanın yükü zaten başlı başına ağırken, bir de üzerine annelik kimliği eklenince var olmak adına yarattığı yükü tahmin edebiliyorum. 

Film boyunca Leda'nın hafızasına ve annelik deneyimine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz aslında. Bu yolculuk sırasında Leda'nın kariyeri, eşi ve çocukları arasında yaşadığı bölünmüşlük ve kendini bu sorumluluklar altında giderek yok oluyor hissedişi beni etkiledi. Leda'nın, filmin bir sahnesinde esasen çocukların yıkıcı bir sorumluluk getirdiği şeklinde bir yorumu vardı. Sanırım filme dair beni sorgulamaya iten de bu basit ve kısa gibi görünen ama bir o kadar derin tanımlama oldu.  Ancak yetişkin olduğumuzda edindiğimiz bazı kimliklerin bize uygun olmadığını fark edebiliyoruz. Düşünmeden ya da kültürel öğretilerle çıktığımız evlilik, annelik ve babalık yolculuğu bir bakıyoruz ki hayal ettiğimiz gibi gitmiyor. Dengeler değişiyor, eşler değişiyor ama çocukların sorumluluğu hiçbir zaman değişmiyor. Ta ki, çocuklar birer yetişkin olana kadar. 

Filmde kullanılan oyuncak bebek ve portakal imgeleri de çok hoşuma gitti. Bu iki imge aslında anneliğe dair güzel mesajlar veriyor. Çocukken portakal yemeyi sevmezdim. Tadını beğenirdim ama portakalı soymak ve sonra kirlenen ellerimi yıkamaya gitmek bana zulüm gibi gelirdi. Annem soyup verdiğinde ise mutlu olurdum. Benim de çocukluğa ve anneme dair imgelerimden biridir portakal. Bir de annemin en büyük zaaflarından birinin portakallı kurabiye olması da var tabi. 

Filmi izledikten sonra edindiğimiz herhangi bir kimliği kutsamanın ya da alaşağı etmenin de bir anlamı olmadığını düşündüm kendi kendime. Kutsanmış olan şeylerin sorunlu taraflarını görmeye meyilli değilizdir genelde, kutsanan şeyin kutsal olmasından gelen bir "her haliyle kabul" durumu söz konusudur. Oysaki her hali ile kabul etmek sağlıklı değildir, bağımlı kılabilir, zaman içinde zarar verebilir. Anneliğe de böyle bakmak lazım sanırım. Kutsamadan, annenin de bir birey olduğunu unutmadan, hataları, eksikleri ve yanlışları ile kabul ederek...

Bazen babamın yerine beni annemin terk edip gitmiş olduğunu düşünüyorum. Sanırım daha fazla yara alırdım. Diğer türlüsünü deneyimlemedim ama çocukken annemin varlığının bile içimi ısıtmaya yettiğini, bana kendimi güvende hissettirdiğini hatırlıyorum. Kısacası karanlık taraflarımız var, bunlarla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Kimi daha fazla karanlık olsa da...

11 Temmuz 2022 Pazartesi

Oslo Üçlemesi

Yabancı dizi izleme kültürü ülkemizde çok yoğun, özellikle son yıllarda popüler platformların etkisi ile şekillenen yeni bir izleme kültürü oluştu. Benim de bu izleme kültürü ile pek yakından bir alakam olmadı hiç. Hem göz rahatsızlığımdan hem de popüler olan şeylere karşı duyduğum mesafe hissinden mütevellit. Geçtiğimiz yaz Mubi'den bir üyelik aldım. Çok beğendiğimi de itiraf etmeliyim. Dizi izlemeyen ve daha çok sinema izlemeyi tercih eden biri olarak, yayımlanan seçkileri fazlası ile beğeniyorum. 

Bu hafta Joachim Trier'in Oslo üçlemesi adını verdiği film serisini izledim. Filmler arasında en sevdiğim Oslo, 31 Ağustos oldu. Uyuşturucu bağımlısı Anders'in hayatı, çırpınışları ve hissettikleri beni derinden etkiledi. Belki de kendimle onun arasında bir bağ kurdum film boyunca. Epey güçlü bir senaryosu var filmin, var oluşçu bir bakış açısı ve bu bakış açısını yansıtan sahneleri var. Özellikle, Anders'in Oslo'da bir kafede oturduğu sırada etrafı gözlemlediği anları çok beğendim. İstanbul'da tek başıma çıktığım gezilerde, oturduğum ve kahve içerek etrafı gözlemlediğim her an, Anders'in hissettiklerini hissediyorum. Var oluşun yarattığı boşluğu bu denli anlatan başka filmler de vardır elbet fakat Anders'in hem hisleri hem de gözlerindeki dokunaklı ifade bana direkt geçti. Filme ne zaman başladım ve film ne zaman bitti hesaplayamadım bile. Özellikle bir kitabı okurken ya da bir filmi izlerken zamanı unuttuğum anlarda ayrı bir mutluluk duyuyorum. Çünkü bu, kendimden bir şeyler bulduğumu ve yalnız olmadığımı gösteriyor bana. 








Serinin ilk filmini ve son filmini, Oslo, 31 Ağustos kadar beğendiğimi söyleyemem. Aslında, bir üçleme şeklinde tasarlanmış bu filmler tek tek de izlenebilir. Hayatımın bir döneminde tekrar izleyeceğime eminim. 

Var olmak, varlığı tanımlamak, hayat ile birlikte düşünmek, bazen hayatı dışarıda bırakarak soyutlanmak ve dahası o boşlukla birlikte yaşamaya çalışmak çok zor. Kucağınızda bir öykü var ve bu sizin öykünüz. İsterseniz bu öyküye devam edebiliyorsunuz ya da bu öyküyü yarım bırakabiliyorsunuz. Veyahut pek çok insanın yaptığı gibi, öykünüzü sizden başka herkesin yazabilmesine izin veriyorsunuz. Seçtiğiniz öykü ile ne yapacağınız hakkında fikri olan hiç kimse yok. Anders kendi öyküsüne son vermeyi seçti, bu tamamen kendi tercihiydi. Ama o öykünün yazılmasında dünyanın, toplumun, ailesinin ve pek çok insanın etkisi vardı. Anders'in öyküsü bitti ama var oluş sancısı Oslo'da o kafede, çocukluk evinde, dolaştığı sokaklarda yaşamaya devam edecek. 

6 Temmuz 2022 Çarşamba

Yarım Bırakılmış Bir Öykü

Seni, Karaköy vapurunun sahile yanaştığı an gördüm. Birkaç sıra arkandaydım, bir şeyler ararmış gibi bir anda ardına döndün. Yanaklarına dökülen saçlarının arasından tedirgin bir bakış fırlattın. Bir anlığına gözlerindeki hüzün ile baş başa kaldım. O kadar uzun boyluydun ki, vapurdan indikten sonra seni gözden kaybetmeden ilerleyebildim. Hızlı adımlar atıyordun, sanki bir yere yetişecekmişsin gibi. Sonra bir anda olduğun yerde durdun, geriye doğru döndün ve sahildeki banklardan birine oturdun. Ben de usulca banklara doğru yöneldim, hemen yanındaki bankı boş bulunca oturdum. Önce, bir süre denize doğru baktın. Karşında Sarayburnu kıyısı vardı, gözlerin, bir anlığına denize dönüştü. Ardından çevik bir hareketle çantandan küçük, fermuarlı bir cüzdan çıkardın. Üzerinde İstanbul'dan resimler olan, hani şu Eminönü'nde turistlere satılan hediyelik cüzdanlardan. İçinden bir sigara aldın, o sırada ne kadar naif olduğun geçti içimden. Ellerindeki zarafet, parmaklarını kullanış biçimin; sanki bu dünya için fazla hassastı, fazla kibardı. 

Sigaranı içerken yeniden daldın güneşli gökyüzüne. Sanki bakıyor ama görmüyor gibiydin, yer yer kaşlarını çatıyordun ardından sana özelmiş gibi duran o ziyan olmamış masumiyet çöküyordu yüzüne. Nasıl bir yaşamın vardı, neler geçmişti başından bu hayatta bilemiyordum. Esasen, bunları bilmek de istemiyordum. Şu anki halini var edenin bunlar olması, gözümde tüm yaşadıklarını kıymetli kılmaya yetiyordu. 

(Bu öykünün bir devamı yok, bir sonu da yok. Olması gerektiği gibi, yarım, parça parça. Yaşam ile öykü arasında hep ince bir çizginin olduğunu düşünmüşümdür. Olanca gerçekliği ile geçerken ömür; bir his, bir başka insan, bir eşya, bir dokunuş ya da anlık bir temayül, bir miktar tahayyül; gerçeği bir öyküye çevirmeye yetiyor. Bazen hayatın gerçekliğini yarım bırakmak, yarı yolda bırakmak gerekiyor, bir başkasının tamamlayabilmesi için). 


François Ozon'un "Frantz" isimli filminden bir fotoğraf. Sevdiği her iki adam tarafından yarım, yalnız bırakılmış olan bir kadın. Anna. 

9 Ekim 2020 Cuma

Satantango

Satantango yani şeytanın tangosu, bir başlangıçtan ve hiç bitmeyen bir sondan ibaret gözümde. Bela Tarr, dünya sinemasının en büyük hazinelerinden gözümde. Çocuktan yetişkine, doğadan varlığa, olmaktan yokluğa kadar betimleyemediğimiz, anlam veremediğimiz ne varsa Satantango'da bulmak mümkün. Aforizmalar çıkarmayacağım ya da buna benzer yorumlarda bulunmayacağım. Lakin başlı başına, bir hissin, bir çok hissin kesiştiği bir an sunuyor bu film. Hiç bitmeyen, insanı olduğu gibi anlatan, zaafları, umutları ve beklentileri birleştirirken; insanın hem acziyetini hem de nasıl da fütursuzca var olabildiğini sergiliyor kanımca. Çelişkili duyguları severim, bir yere varmaktan çok daha iyi ve doğru gelirler bana. Satantango ise çelişkilerle dolu, üstelik bir dengenin üzerinde.

İrimias ve Petrina, gelmelerini beklediğimiz mucizeleri temsil ediyorlar bana göre. Mucize geliyor gelmesine ya, hiçbir mucize beklendiği gibi olmuyor hayatta. Mucizeye inanmak ve gerçeği var kılmak arasındaki amansız uçurum, insanı oracıkta olduğu gibi bırakıyor. Mucize arıyorlar, zenginlik arıyorlar, yollara düşüyorlar, birleşseler mi yoksa ayrılsalar mı bilemiyorlar, ihanet etmek istiyorlar, akıllarından türlü türlü fenalıklar geçiyor, sonunda tüm ikiyüzlülükleri ile bir araya geliyorlar, insan ortak olmayı hiç başaramıyor, yalnızca hayal ediyor, o da sanırım sırf kendi rahatı için. 

Bir kurtarıcı düşlüyorlar, çünkü özgürlük istemiyorlar, özgürlükten korkuyorlar, onun yerine biraz parayı, biraz da karınlarını doyuracak ekmeği tercih ediyorlar. Pencere kenarlarında, tarlalarda, yol kenarlarında, fırtınanın içinde, yağmura bulanmış, elleri cebinde, biraz para biriktireceğim diye, biraz daha fazlası olacak diye, para ağacına inanan, içinde her koşulda bir inanç taşıyan, inanç devşiren, olduğu gibi insanoğlu. Hep başlarında onları yöneten biri olsun istiyorlar, özgürlük demek dert demek.  

Satantango üzerine söylenecek çok söz var elbet, yedi küsür saatin sonunda insan uzunca bir süre düşünme ihtiyacı duyuyor. Sanırım bu film, hayatın kendisini anlatıyor. Olduğu gibi, hükümsüz ve bir başına. 

25 Ağustos 2020 Salı

Sıradan Birkaç Gün

Bugün TRT Belgesel'in Youtube kanalında çok güzel bir yapım izledim, "Sıradan Birkaç Gün". Yönetmenliğini ve yapımcılığını Pınar Nadide Okan üstlenmiş. Anadolu'nun farklı bölgelerinden ve şehirlerinden, ortaokul çağlarındaki dört farklı çocuğun yaşamlarından birer kesit sunulmuş. Taşrada yaşayan çocukların günlük telaşı, hayalleri, endişeleri ve istekleri yer alıyor belgeselde. Ülkemizde yapılan takdire şayan işler var, kendi adıma emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum, özellikle belgeselde yer alan çocuklara. 

Üniversiteden mezun olduğumda atanacağımı düşünmüştüm, taşrada bir yere gitmek istiyordum. Çocuklarım, annem ve doğa ile birlikte gül gibi geçinir gideriz diyordum. Öğrenci olduğum dönemlerde çeşitli projelerle Anadolu'nun farklı coğrafyalarında bulundum. Hakkari, Şırnak ve Van civarında çalışmalar yaptım, roman mahallerindeki okul onarım projelerine katıldım, bazı köyleri gezip çocuklar ile etkinlikler yaptım. Derken hayalime kavuşamadım, İstanbul'da kalıp özel sektörde çalışmaya başladım ve yedi seneyi bu şekilde devirdim. 

Bazen İstanbul'da fazlasıyla kirlendiğimizi düşünüyorum. Çalıştığım okulda ülkenin sayılı zenginlerinin çocukları okuyor. İşin içinde çocuk oldu mu, nerede olduğumuzun bir önemi yok bence. Fakat çoğu zaman bu durumu sorguluyorum, bir taşrada olsaydım daha mı faydalı olurdum diye düşünüyorum. Eğitim verdiğimiz küçük azınlığın gelecek ile ilgili kaygıları yok, çünkü maddi açıdan oldukça rahat durumdalar. İstediklerini hemen elde ediyorlar, şoförleri var, hizmetlerini gören personelleri var, dünyanın çeşitli yerlerinde malları mülkleri var ve aslında 'gerçek' hayatın farkında değiller. Bazen derslerimi yarıda kesip onları farklı coğrafyalara, kültürlere ve insanların yaşamlarına götürüyorum. Elimden ancak bu kadarı geliyor sanırım. 

Taşrada zamanı içselleştiren çocuklar ile zamanı tüketen ve isteklerine gem vuramayan şehirli çocukları zihnimde yan yana getirdiğimde bir şeyler eksik kalıyor. Bir yanda deniz görmemiş Muşlu bir çocuk ile diğer yanda bir haftalık ara tatilinde ailesi ile birlikte dünya seyahatine çıkan çocuklar. 

Bir gün her şey değişir mi bilemiyorum, bir gün canıma tak edip atanır da gider miyim onu da bilmiyorum. Şehir, insanı bilinmeze doğru öyle bir sürüklüyor ki; taşranın kaygısı ile şehrin kaygısının bile ortak bir paydada bütünleşemediğini hissediyorum. Taşradaki zaman algısı ve şehirdeki kaos birbirine bir türlü denk düşemiyor. 

Yine de belki bir gün diyorum kendime; bana epey ağır gelen bu şehirden alıp başımı gidebilirim. Yine de belki bir gün diyorum kendime; zorlandığım, giyinip kuşandığım, yaşıyormuş gibi yaptığım bu modern yaşamdan sıyrılabilir, soyunabilirim. 

27 Ocak 2020 Pazartesi

Karanlık Armoniler

Bela Tarr'ın Karanlık Armoniler adlı filminin başında bir güneş tutulması sahnesi vardır. Bir taşra barının içindeki adamlar ile canlandırılan sahne, daha filmin en başında sizi kendine çeker. Janos Valuşka'nın anlatımı ile şekillenen bu dokunaklı sahne, hayata dair detaylar barındırır. Varlık ve yokluk arasındaki ince çizgide ilerleyen Valuşka; günün ve geleceğin insanın üzerinde bıraktığı tüm sirayeti ekrana taşır. Bir bölümünü aşağıda paylaşmak istedim: 

"Her şeyin içinde hala yaşam var. Tepeler çökecek mi? Cennet üzerimize mi düşecek? Dünya altımızdan açılacak mı? Bilmiyoruz. Bilmiyoruz, bize hücum eden tam tutulmayı. Ama yersizdir korkmak. Bitmedi. Güneş’in yanan kütlesinde Ay yavaşça süzülüp geçer. Ve Güneş tekrardan, Dünya’ya doğru patlar ve parıltı tekrar ulaşır. Sellere karşı Dünya’yı ısıtarak kurtarır. Derin duygu herkesin içine işler. Karanlığın ağırlığından kaçarlar."

16 Eylül 2017 Cumartesi

Julieta


julieta ile ilgili görsel sonucu

Hafta sonu tatilimde ne zamandır izlemeyi ertelediğim Julieta'yı izledim. Pedro Almodovar sinemasına aşinayım. Bir dönem deli gibi tüm filmlerini izlemiştim Pedro'nun. 

Julieta'yı da sevdim. Eski Almodovar filmlerine nazaran kurgu açısından zayıf bulsam da, ilginçtir klasik hikayeler farklı renklere ve mekanlara büründüğü zaman hoşuma gidiyor. 

Julieta'da bir sürü canlı renk hakim, filmin çekildiği mekanlar çok hoş. Madrid ve İspanyol kırsalları. Renkli Akdeniz evleri, abartılı kıyafetler ve abartılı bir moda anlayışı. Hepsi bir araya geldiği zaman hem absürt oluyor hem de ilgi çekici. 

Çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de ağlamayı başardım! Julieta'nın kızına babasının öldüğünü söylediği sahne beni duygulandırdı. 

Filmden geriye aklımda bir sürü renk ve İspanyol sokakları kaldı. 
Yapılan onca eleştiriye rağmen filmi sevdim. 
Renkler, duvar kağıtlı evler ve kayıp kızlar...

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Kırık Bir Aşk Hikayesi

kırık bir aşk hikayesi ile ilgili görsel sonucu

Yekta Kopan'ın Jehan Barbur ile yaptığı bir sohbet videosuna denk geldim geçtiğimiz gün. Jehan Barbur "Kırık Bir Aşk Hikayesi" adlı şarkıyı anlatıyordu. Cahit Berkay'ın bestesi. Ne şarkıdan ne de filmden haberdardım. Bugün filmi izledim. 

Senaryosu Ömer Kavur ve Selim İleri'ye ait olan filmin yönetmeni de Ömer Kavur. Yıl 1981. Bir sahil kasabası. Aysel Öğretmen, kasabaya yeni gelen bir edebiyat öğretmeni. Bir de kasabanın yerlisi Fuat. Aralarındaki ilişki ise tamamen kırık bir aşk hikayesinden ibaret. 

Birbirini bunca seven iki insan, önlerindeki engeller. O kısacık zaman diliminde yaşanan büyük bir aşk. Aşkı gerçek yapan ayrılık, acı ve kalp kırıklıkları mıdır? Sanırım böyle. 

Aşk adına oldukça kötücül bir çağda yaşıyoruz. Günümüzün tüm bu hissiz ilişkileri belki de o zamanlardaki samimiyeti kaybetmemizden ileri geriyor. Peki sarı kanat? O da ölüyor ya. Son sahne oldukça içli. Kadir İnanır'ı ilk kez bu kadar çok beğeniyorum bir filmde. Otobüs garları? Nasıl bir hüzündür, insanın içinde yumru bırakan cinsten. Cidden dayanmıyor kalp. 

Çok etkileyici bir film. Jehan Barbur'un sözleri ve yorumu ile şarkı da epey güzel olmuş. 
Buruk bir tat bıraktı, içim sızladı bir yerinden. Birbirine bunca aşık iki insanın kavuşamaması ne de acı. Bir yandan ne de güzel ayrılanların sonsuza kadar devam eden aşkları. 


"geri dönsen aynı ev mi?
kuş çırpınır mı?
bizi bilir mi?
hatıramda faytondan yolculuklar
heyecandan susmuş sözler
hayata göğüs geren sen
rüzgarıyla kaybolmuş kırgın gönlüm
yol vermiş dargın deniz
boş vermiş zaman bizi
gel"

22 Nisan 2017 Cumartesi

Koca Dünya














Bilinmedik bir ormanın içinde bir su kenarı, yaprak hışırtıları, boyası atmış küçük bir tekne. Ağaçların arasından sızan güneş ışığı, anne ve babası olmayan iki çocuk, doğanın sesleri. Doğaya sığınma cesaretini gösterebilen iki koca dünya. Bir abi bir kız kardeş ya da sadece onlara göre böyle. 

Gece, sis ve el fenerleri. Motor tamiri, alın teri, bir cinayet bir bıçak. Kimsenin sizi bulamayacağı bir yer, hayvanlar, babalar ve babasını arayan yaşlı bir kadın. Surete ışık tutan bir deli, dünyanın tüm nimetlerinden arınıp doğaya sarınmış iki koca dünya. 

Süslü sözcükler yazacak değilim üstelik zihnimde hala filmin müzikleri. Bir yanda Zuhal'ın saçları, diğer yanda abisinin paslı elleri. İnsanın en büyük günahının doğadan kopmak olduğunu düşünürüm. Sanki başımıza ne gelirse doğadan kopmamız yüzünden. Bunca keder, acı ve vicdan azabı. 

Reha Erdem'in son filmi Koca Dünya'dan bahsediyorum. Her karesi bir fotoğraf gibi, şiir gibi, rüya gibi. Yer yer Beş Vakit'in izleri, Hayat Var'ın izleri. Ağaç tepelerinde doğayı dinleyen çocuklar, su kenarında doğaya uzanan çocuklar, doğayı ölü bedenleri ile kucaklamak ister gibi boylu boyunca uzanan çocuklar. Reha Erdem sinemasının en güçlü yanlarından biri bu, doğaya uzanan insanoğlu. Her bir ses her bir görüntü sanki doğadan kopuşumuzun vicdan azabı. 

Gönülden teşekkürler Reha Erdem. 

8 Nisan 2017 Cumartesi

İnsanlıktan Uzakta

far from men ile ilgili görsel sonucu

1950'li yılların başı. Cezayir. Issız bir köy, tek başına bir adam. Bir adam daha. Biri öğretmen, biri misafir. Bir Camus öyküsü. 

Issız çöllerin toza toprağa bulanmış insanları, her yerde savaşın sesi. Cezayir topraklarını kaplayan sivri kayalar gibi insanoğlu. Cesareti ve gerçeği aramaya meyilli. Kanunlar, yola devam etmek zorunda olmak ve yolun sonunda kocaman bir yol ayrımı. 

Daru'nun mücadelesi etkileyiciydi. İnsanlıktan uzakta değil de tam insanlığın özünde bir hikaye. Aslında bana göre insanlardan ne kadar uzak gerçek insanlara o kadar yakın. Tanrısal mesele! Gerçeğe yakın olanların hikayesi. 

far from men ile ilgili görsel sonucu"Size öğretmenlik etmiş olduğum için gurur duyuyorum." Gözlerim nemlendi son sahnede. Öğretmen Daru çocukları ile birlikte. Muhammed ise çoktan gerçeğin peşinde. Bir yol üzerinde, belki bir kayanın dibinde. 

Eski okulumdaki öğretmenlik günlerim geldi aklıma. Anneleri ve babaları olmayan çocuklarımın her gün çizdikleri resimleri elime tutuşturmaları. Duvarları kaplayan çocuk resimleri. İsmimi yazmaları rengarenk kağıtlara, rengarenk kalemler ile. Kocaman iki yıl, öğretmenlikten ziyade babalık. Ya da abilik. Nasıl uygun görürseniz. 2010 yazı Hakkari. Dağ bayır üzerinde mutlu mesut geçen bir ay. Çocuklarımın sevinci, adıma türküler söyleyişleri. 

Gözlerimin nemini silip film üzerine biraz daha kafa yormalıyım. Sağlıcakla. 

7 Nisan 2017 Cuma

Frantz













Birinci dünya savaşının ertesi. Genç bir kadın, bir adam ve ölü bir adam. Frantz, Anna ve Adrien. Almanya ve Fransa. 

Yağmurlu bir Perşembe günü Kadıköy sokaklarında ağır sırt çantam ile halimden bezmiş ve oldukça yorgun bir şekilde dolaşırken çıktı karşıma Frantz. Sinemada izleyemediğim için hayıflanmıştım. Öyle bir anda çıktı ki tekrar karşıma, dvd kapağına uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Bir süre elime alıp siyah beyaz kartonetine baktıktan sonra kasaya yöneldim ve sonra eve. 

Savaş zamanı doğmak mı talihsizliktir yoksa her daim savaşın var olması mı? Verilecek cevapların hepsi dokunaklı olacaktır, bunca karşı çıkmamıza rağmen yaşadığımız zamanları seçemiyor oluşumuz boğaz düğümlüyor. 

Kim Anna kadar cömert ve cesur davranabilir? Nişanlısını öldüren adamı sevme cüretini gösterebilir? 

Savaşın dağıttığı genç insanların hislerine konuk oluyoruz film boyunca. Tren yolculukları, mezar başlarında dökülen göz yaşları, geri gelmeyecek olanlar, var olanların durgunluğu, acıları. Bunların hepsini 1918 Avrupasına taşıdığınızda ortaya bu naif film çıkıyor. 

Nereden bakarsanız bakın kimseyi suçlayamıyorsunuz filmde. Ortada kocaman bir savaş ve bu savaşın hodbin yıkımları var lakin yine de kimseyi suçlayamıyorsunuz. Bir anda savaşın ve hislerinizin aktörü oluyorsunuz. 

En çok Anna'ya üzüldüm. Frantz'ın yıkımının ardından Adrien tarafından da bir yıkıma uğradı. Epik bir yüzü var Anna'nın, bir o kadar da dayanıklı. Son tren yolculuğunda akıttığı bir damla gözyaşı ve filmin son sahnesinde Manet'in tablosu önündeki bakışları asla unutulmayacak. 

19 Mart 2017 Pazar

Tyrannosaur: Joseph'ten Hannah'a Mektup


"Böylece kendime biraz zaman ayırdım. İnsanlardan bir sürü mektup aldım. Mektuplarda: 'Helal olsun ben de aynı şeyi yapardım' gibi şeyler yazılıydı. Fakat kimse böyle bir şey yapmazdı. Hepsi düşünür, ben yaparım. İşte benim seninle ve dünyayla aramdaki fark bu! 

Dışarı çıktığımda yeni bir başlangıç yapmak istedim. Eskiden olduğu gibi artık içki içmiyorum. Bu kadarı kafiydi çünkü. Her hafta Pauline'in mezarına çiçek koyuyorum. Dün senin için dua etmiştim. Benim yapmadığım bir şey ama yine de yapmak istedim. Bu söylediklerime inanma, sen doğruyu biliyorsun. 

Seni gelip görmek istedim. Bilmeni istediğim şeyler var. Bir keresinde dükkanına neden geldiğimi sormuştun. Hiç anlatmadım. Oraya Tanrı'yı aramak için gelmemiştim. Seni istemiştim aslında. Sam'in dışında, bana gülümseyen tek insan sendin. Ve bunu istiyordum. Beni sevginle boğmanı ve aydınlatmanı istemiştim. Ve güzel olduğunu düşünmüştüm. Sana öylece bir bakmak istemiştim, hepsi bu kadar. Bunları bilmeni istemedim. Çünkü sana söyleseydim, senin de ağzından bir şeyler dökülecekti. Mükemmel olmayacaktın yani ve ben o anı batırmak istemedim. Haklı mıydım bilmiyorum."

Joseph.

24 Aralık 2016 Cumartesi

Rosetta














Rosetta.
Öfkeli, annesine ve yaşadığı hayata, yaşayamadığı tüm şeylerin toplamına. 
Annesi bağımlı, bir karavan hayatı, yerleşik düzeni yok.
İşe giriyor, işten çıkarılıyor, döngüsü kara yazısı gibi, dönüp duruyor.
Bir iş, sabit olmanın verdiği ferahlık, yılmıyor, balık avlıyor.
Waffle yiyor, su içiyor gibi oluyor, bira da içiyor, annesi içmemeli.
Un çuvalına sarılıp işini bırakmak istemediği sahne çok dramatik, can alıcı.
Yerde Rosetta.
Un çuvalına sarılmış, işten çıkarmayın beni diyor, yeni girmiştim diyor.
Sonra değişiyor gibi oluyor, arkadaş ediniyor, bir oğlan tanıyor.
İhanet ediyor, işi olsun diye, işi olmak zorunda.
Haşlanmış yumurta yiyor, kaynatıyor, yatağına yatıp yiyor.
Görüp, duyup, bildiğimiz ama umursamadığımız hayatlardan bir kesit Rosetta.
Belki de o, tam da, biz görüp, duyup bildiğimiz ama umursamadığımız için kesit kesitiz.
Kesik kesiğiz. 

19 Aralık 2016 Pazartesi

Kosmos

Reha Erdem'in Kosmos adlı filminden; 

"Herkesin başına her şey aynı anda geliyor. İyi ile kötünün, cömert ile cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle. Yemin eden ve yeminden korkan aynı birbiri gibi. Hayatta her şeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı. Hem de insanoğlunun yüreği kötülük ile dolu. Ve ömürleri devamınca yüreklerinde kötülük var. Ve sonra ölülere katılıyorlar. Çünkü bütün yaşayanlarla beraber olan için ümit var, çünkü sağ köpek ölü aslandan iyi, çünkü yaşayanlar biliyorlar ki ölecekler. Fakat ölüler bir şey bilmez. Ve artık onlar için bir önemi yok. Çünkü onların anılması unutulmuş."


13 Eylül 2016 Salı

Victoria











Victoria, Itv kanalının yeni dizilerinden bir tanesi. Mini dizi olarak toplam sekiz bölümde tamamlanması düşünülen yapımda; Victoria dönemi İngilteresi'ne doğru tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz. Henüz on sekiz yaşında İngiltere Kraliçesi olarak tahta çıkan Victoria'nın; ailesi, İngiliz kabinesi ve kendisi ile hesaplaşmaları, dönemin atmosferi eşliğinde ekranlara taşınıyor. 

Dizide, Genç Victoria karakterini Jenna Coleman canlandırıyor. Kendisini diziye ve Victoria karakterine çok yakıştırdım. Dönem dizilerinde tarihi bir karakteri canlandıracak kişi, rol için tam uygun olmayabiliyor. Lakin Jenna Coleman Victoria için çok uygun bir seçim olmuş. Hafif başına buyruk, yeni yetme ve asi genç bir kadın. Lord Melbourne'ün beyefendiliğine ve akıllılığına ise diyecek hiç bir sözü yok, Rufus Sewell rolünün hakkını veriyor. 

İlk iki bölüm sonucu izlenimlerime dayanarak söylemeliyim ki Victoria, ne çok abartılı ne de çok sade bir yapım. Gayet kararında ilerliyor ve ilgi çekici konusu ile kendini izlettiriyor. Özellikle dönem dizilerini seviyorsanız izlemenizi tavsiye ederim. Tudors, Rome gibi entrikası bol, dev bir yapım değil lakin tatmin edici, naif bir dizi. Ayrıca Victoria dönemi İngilteresi hakkında biraz okuma yapmak, diziyi daha iyi takip etmeye yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. 

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Run Lola Run













Almanca ismi ile "Lola Rennt" yönetmenliğini ve senaristliğini Tom Tykwer'in yaptığı baş rollerinde ise Franka Potente ve ve Moritz Bleibtreu'nun yer aldığı 1998 tarihli bir film. 

Lola'nın 20 dk'lık zaman mefhumu ile olan sorunsalını 81 dakikaya yayan ve onun hedefine varışını üç farklı varyasyon üzerinden ele alan kaliteli bir Alman yapımı. Lola'nın kızıl saçları akıllardan asla çıkmaz hatta izlendikten yıllar sonra tekrar izlediğinizde bile Lola'nın kızıl saçlarına hayran kalırsınız. Çünkü kızıl saçlar filme ekstra bir gizem, mistizm ve sanatsal perspektif katmıştır.

Zaman ve yaptığımız seçimler arasındaki ilişki, her saniyesinde izleyici dinamik tutan bu filmin sonunda çarpıcı bir şekilde kendini gösterir. Saniyelik hatta saliselik farklar, düşünme biçimimiz, yaptığımız seçimler ile hayatımız nasıl bir yöne sapar ve sapan yöndeki sonraki "biz" ne alemdedir, tüm bu soruları Lola'nın yirmi dakikalık koşusu içinde sorgular durursunuz. Elbette akıllara paralel evrenler, atom altı parçacıkları, zamanın izafiliği ve sicim kuramı gibi konular da gelir. 

Yetmez film bittikten sonra bir de bu konuları araştırmaya dalarsınız. Her hali ile enfes bir filmdir, defalarca izlenir, Lola'ya hayran kalınır. 

3 Mayıs 2016 Salı

Nefesim Kesilene Kadar

Esme Madra'yı ilk kez Çoğunluk'ta izlemiştim. Kendisini Emine Emel Balcı'nın filmi Nefesim Kesilene Kadar'da görünce izlemeliyim diye düşündüm. Yanımdan hiç ayırmadığım minik not defterime film ile ilgili notlar aldım. Film gayet başarılı, Esme Madra ise bu tarz filmlere yakışan bir isim. 

Filmlerde senaryonun durduğu, mimiklerin yani oyunculuğun devreye girdiği kısımları çok seviyorum. Misal, Serap arkadaşı Dilber'den intikam almak adına onu patrona şikayet ediyor. Dilber işten kovulurken Serap'ın arkasından attığı bakış oldukça manidar. Beni çok etkiledi. 

En sevdiğim sahnelerden biri Serap'ın babası ile birlikte lunaparka gidişi. Yetiştirme yurdunda büyüyen Serap, yetişkin yaşında lunaparkta babası ile eğleniyor. Çok anlamlı bir sahne. Sahnenin devamında Serap bir an babasının kaybolduğunu düşünüyor, tam telaşa kapılmışken onu lunaparkın içinde buluyor. Burada da sanıyorum ki Serap'ın çocuk mutluluğu ile lunaparkı özdeşleştirebiliriz. İçinde sürekli baba özlemi olan birinin, lunaparkta bir çocuğa dönüşmesi ve aynı ölçüde babasını kaybetmekten korkması da birbiri ile örtüşen durumları. Güzel bir bakış açısı.













Serap, özellikle insanların bulunmadığı ortamlarda ya da daha doğru bir ifade ile, insanların kısa bir süreliğine bulundukları ortamdan ayrılmaları ile birlikte onlara ait eşyaları karıştıyor. Kiminde bu hırsızlığa varıyor, kiminde de meraka. Serap, çocuk yetiştirme yurdunda büyüdüğü için kendine ait kapalı bir alana neredeyse yaşamı boyunca hiç sahip olmamış. Eniştesinin evinde kendine ait bir odası var lakin, kendine ait bir yaşamı yok o evin içinde. Sanıyorum ki Serap'ın eşya karıştırma durumu bunun bir uzantısı. Kendine ait bir alan bulduğunda rahatlıyor ve başkalarının bu alan içerisinde bulunan eşyalarını karıştırıyor. Çünkü hayatı boyunca kendi kişisel alanı da karıştırıldı. 

Babası ile birlikte lokantada yemek yedikleri sahne de oldukça çarpıcı. Babası, konuşmalarında ileriye giden Serap'a tokat atıyor. Serap ise tokattan sonra yemeğini yemeye devam ediyor. Bu kısım beni çok etkiledi. 

Bir film eleştirmeni değilim, yalnızca bir seyirciyim. Yerli bağımsız sinemayı, sanat filmlerini yakından takip etmeyi seviyorum. Böyle ufak defterlerim var ve izlediğim filmler üzerine notlar alıyorum. Nefesim Kesilene Kadar'ın bende çağrıştırdıkları bunlar. Daha yazmak istediğim mevzular vardı filme dair lakin yazıyı çok fazla uzatmak istemiyorum. Filmi izleyin derim, son dönem yerli sinemanın başarılı yapımlarından biri. 

18 Nisan 2016 Pazartesi

Şarkı Söyleyen Kadınlar

"Ben günlerimi boş sözlerle geçirdim. Onlarla öldürdüm. Sana, çektiğin acıya kör kaldım."

Reha Erdem

11 Nisan 2016 Pazartesi

Hasan Ali Toptaş: Gölgesizler

"O zaman anlamış bütün gerçeği; ne yürüyormuş, ne duruyor. Yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi bir şey yani... Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun yalnızca), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu..."

***

"Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. Dönsen de, eksik."

***

"Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. Hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse gör, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan... Ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi. Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!"

Yok, Hasan Ali Toptaş kesinlikle çok ama çok farklı bir kalem, kitabı sıcağı sıcağına bitirmişken, içinden ayıkladığım kısımlardan bazılarını paylaşmak istedim. Epey sarsıldım, kelimelerle tarif etmem mümkün değil. Hasan Ali Toptaş, kurgusu ve zihin gücü çok sağlam bir yazar. Üzerine konuşacak çok şey var kesinlikle; varlık ve yokluk kavramları, aynı zaman diliminde farklı yerlerde olabilme durumu, varlık ve yokluğun yanında, taşradaki varlık ve yokluk mefhumu. Biraz kendime geleyim, belki üzerinde daha detaylı bir şeyler yazmak gerekecek. Var ol Hasan Ali Toptaş. 

6 Nisan 2016 Çarşamba

Arjantin Hikayeleri













On günlük bir bahar tatiline çıkmam olduğum için fırsattan istifade müze müze geziyor, pek çok okuyor ve izliyorum. Bugünün filmi "Arjantin Hikayeleri."


Sevimli bir ihtiyar, kendisini terk eden köpeğini bulabilmek için ailesinden gizli bir yolculuğa çıkıyor. Yolculuk esnasında farklı insanlarla tanışıyor, onların hayatlarına konuk oluyor. "Arjantin Hikayeleri" sıcacık bir yol filmi. Farklı şehirler, farklı duygular ve farklı hayatlar...

Filmin en dikkat çekici yanlarından biri de müzikleri. İlk sahnenin başlaması fonda çalmaya başlayan o şaheser müzik Nicolas Sorin imzası taşıyor. Mutluluk ve hüzün bir arada. 

Güzel bir film seçimi oldu bugün için, şimdi yarım kalan romanıma sıcacık bir kahve eşliğinde devam edebilirim. Yüzümde hafiften bir gülümseme ile.