tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2017 Pazar

Alias Grace

alias grace tv series 2017 ile ilgili görsel sonucu

1800'lü yıllarda Kanada'da yaşayan genç bir kadın, Grace Marks. Grace'in etrafında gelişen ve tüm yaşamını sarsan olaylar dizisi ise oldukça ilginç. Grace Marks, yıllarca Kanada hukukunu meşgul eden bir davanın baş kahramanı. Hayatını uzun süre hapiste geçiren ve sonunda beraat eden Grace'ten geriye kalanları saymak ise size kalıyor.  

Altı bölümden oluşan sürükleyici bir dönem dizisi. Her bir bölümü heyecanla takip ettim. Grace Marks'ı canlandıran aktris Sarah Gadon'u ise başarılı bulduğumu söyleyebilirim. 
En başarılı bulduğum kısım ise kesinlik dizinin senaryosu idi. Grace'e biçilen mağrur lakin zeki kadın imajını çok hoş buldum. Kimi replikler gerçekten felsefe ürünüydü. 

Çok fazla dizi izleyen biri değilim. Genellikle tercihim yabancı dönem dizilerinden yana oluyor. Özellikle mini olanlarını daha değerli buluyorum sanırım. Bunun altında da hikayenin kısa sürmesi değil kısa sürenin vermiş olduğu yoğunluk yatıyor. 

Dönem dizilerini seviyorsanız Alias Grace'in sizlik bir dizi olduğunu söyleyebilirim. Belki de sizin de bu hikaye ile başa çıkmanız gerekiyordur. 

14 Haziran 2017 Çarşamba

Carnivale

carnivale tv series ile ilgili görsel sonucu











Şimdi esasen neresinden başlasam bilemiyorum. Carnivale, öyle bir solukta anlatılabilecek, hakkında şöyledir böyledir denilebilecek bir dizi değil. Eğer özden uzak, sıradan cümleler ile anlatırsam gerçekten üzülürüm. Öncesinde şunu bir çırpıda belirtip yazının gelişme bölümüne geçmek istiyorum: hayatımda izlediğim en iyi kurgu kesinlikle ve tabii en iyi dizi. Algılarımda bomba etkisi yarattı.

Bir karnaval düşünün, gezici bir karnaval. Aklınıza gelebilecek tüm sıra dışı insanlar bu karnavalın içinde, daha doğrusu garip bir müziğin içinde. Kurulan çadırlar, hayal güçlerini zorlayan gösteriler, karnaval insanlarının ilişkileri ve esrarengiz bir genç, Hawkins. 

Diziyi ilk izlemeye başlayanlar dizinin durağan havasından bunalıp izlemeyi bırakabilirler, sakın ola böyle korkunç bir girişimde bulunmayın zira dizi tarihinin en iyi dizilerinden biri karşınızda. Öyle kolay kolay çözüp işin içinden çıkabileceğiniz bir dizi değil Carnivale, aynı zamanda bir çırpıda bitireyim de hemen başka bir diziye ışınlanayım diyebileceğiniz bir dizi de değil. Her bölümün ardından çeşitli boyutlarda bir algı karşaması yaşadığınız için, beyninize yolculuk yapma ihtiyacı duyacaksınız sık sık, ki algıları belirli bir düzleme oturtabilin. Oturuyor mu peki? Eh, orası size bağlı. 

En güzelinden iki ay geçirdim dizi ile. İki sezonda bitirilmiş ve çok büyük bir hata edilmiş. Daniel Knauf gerçekten enfes bir kurgu yaratmış, hayal dünyasından öpülesi! 

Sanırım bir süre Karnaval insanları ile yaşamaya devam edeceğim, ta ki gerçek dünyaya dönmem gerekene kadar. Pek döneceğimi sanmıyorum, nihayetinde "Her elçi kendi evinde" öyle değil mi? 

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Bleak House



Yazılarımda İngiliz dramalarına ve klasiklerine olan merakımdan bahsediyorum sıklıkla. Bu sefer yine bir İngiliz draması olan 2005 yapımı Bleak House adlı yabancı diziden söz edeceğim. 

Bleak House, Charles Dickens'ın aynı adlı eserinden uyarlanan bir yapım. Toplam 15 bölümden oluşan dizi, seyircisini 19. yüzyıl İngilteresine doğru enfes bir yolculuğa çıkarıyor. Kendinizi dönemin taşra ve kent yaşamı arasında mekik dokurken buluyorsunuz. Oyunculuklar, kostümler ve müzikler... Hepsi muazzam bir bütünlük içinde seyirciye sunuluyor. 

Uzun zamandır ülkeyi kasıp kavuran bir dava, davanın mirasçıları ve bu uğurda yıkılıp giden hayatlar... Dizi sizi bir yandan İngiliz hukukunun çıkmazları ile yüzleştirirken diğer yandan İngiliz kırsallarındaki toplumsal yaşamı da gözler önüne seriyor. Adeta İngiliz tarihi, dönemin tüm ihtişamı ve yıkıntıları ile birlikte dans ediyor. Bunların yanında aşk da var elbette. Eski insanların yaşadıkları aşklara her zaman saygı duymuşumdur. O dönemlerde insanlar arasındaki sevgi bağı, doğadan henüz tam anlamıyla kopmamış olmanın verdiği bütünlük ve mutluluk, hepsi bana çok güzel ve değerli geliyor. 

Bir sürü duyguyu içinde barındıran, yitirilen hayatlara rağmen oldukça umut verici sonlanan bir yapım Bleak House. Şapka çıkartmaktan öte söyleyecek bir sözüm yok. Beni müthiş bir yolculuğa çıkardığınız için minnettarım. 

18 Nisan 2017 Salı

Broadchurch Dizi Finali

broadchurch ile ilgili görsel sonucu

Her Salı sabahı gözlerim nemleniyor ekran karşısında, sebebi pek çok yazımda belki sizleri bunaltacak kadar anlattığım İngiliz draması Broadchurch. Üçüncü sezon ile birlikte bugün dizi finalini yaptı. Trish Winterman dosyası da böylece kapanmış oldu. 

Dönüp Broadchurch kasabasına baktığım zaman pek çok silüet beliriyor gözlerimin önünde. Sakin ve huzurlu bir kasabadan sırlarla dolu bir kasabaya dönüşümün iç sesleri... 

Geçtiğimiz bölümde tüm kadınların Trish Winterman için kasabada buluşup ona destek olmaları beni çok gururlandırdı. Dizinin alt metinlerinin çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında dizinin başından beri Alec Hardy ve Ellie Miller karakterlerine can veren yetenekli oyuncular David Tennant ve Olivia Colman da büyük bir alkışı hak ediyorlar. Alec ve Ellie karakterleri bu kadar kuvvetli olmasaydı bu seri asla bu kadar kaliteli olmazdı. Az önce izlediğim son bölümde Mark ve Beth'in yaptıkları konuşma beni çok etkiledi, gözlerim nemlendi. Oğullarının ölümünün ardından değişen bir hayatın iki büyük tanığıydı onlar. Geçmişe dönüp baktığımızda Mark'a kızdık, Beth'in tarafını tuttuk. Belki bir ümit Beth Mark'ı affeder ve her şey eskiye döner diye düşündüm lakin olmadı. Birbirlerini bunca zaman tanıyan ve seven insanların nasıl birbirlerini tanıyamaz ve sevemez hale geldiklerini hiç anlayamıyorum. Sanırım ömrüm boyunca da bu sorunun cevabını ne kendimde ne de hayatın herhangi bir yerinde bulamayacağım. 

Muhteşem bir üç yıl ve muhteşem üç sezondu. Son bölümün son sahnelerinde umut aşılayarak gittiğiniz için minnettarım. Her şey için teşekkürler Broadchurch!

4 Nisan 2017 Salı

Olafur Arnalds














Broadchurch izleyenler Arnalds'ı tanırlar muhtemelen. Drama boyunca yükselen müziğin izleyicileri etkilememesi mümkün değil. Ben de kendisini dizi sayesinde tanıdım. Muhteşem bir yetenek ve oldukça mütevazı bir adam diye tarif edebilirim kendisini. 

Sakin, huzurlu ve duygu dolu bir görünümü var. Bazı sanatçılar ve müzikler siz onları keşfetmeden sizi keşfederler. Bir yerde bir şekilde karşınıza çıkarlar. Arnalds da öyle oldu benim için. Müzikleri Broadchurc'ü alıp başka bir yere taşıdı. 

Şu sıralar dizinin üçüncü sezonu devam ediyor. Birkaç yazı önce bahsetmiştim. Üçüncü sezon da ilk iki sezon kadar etkileyici. Özellikle 6. bölümde Mark'ın Joe ile karşılaşması beni çok üzdü. Bu sezon ağlamayacağıma dair kendime söz vermiştim ama ne mümkün. 

Kendinizi Olafur Arnalds'ın müziğinden mahrum etmeyin derim. Kapatın evinizin tüm gereksiz ışıklarını. Başınızı yastığa koyun ve yalnızca dinleyin. 

13 Eylül 2016 Salı

Victoria











Victoria, Itv kanalının yeni dizilerinden bir tanesi. Mini dizi olarak toplam sekiz bölümde tamamlanması düşünülen yapımda; Victoria dönemi İngilteresi'ne doğru tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz. Henüz on sekiz yaşında İngiltere Kraliçesi olarak tahta çıkan Victoria'nın; ailesi, İngiliz kabinesi ve kendisi ile hesaplaşmaları, dönemin atmosferi eşliğinde ekranlara taşınıyor. 

Dizide, Genç Victoria karakterini Jenna Coleman canlandırıyor. Kendisini diziye ve Victoria karakterine çok yakıştırdım. Dönem dizilerinde tarihi bir karakteri canlandıracak kişi, rol için tam uygun olmayabiliyor. Lakin Jenna Coleman Victoria için çok uygun bir seçim olmuş. Hafif başına buyruk, yeni yetme ve asi genç bir kadın. Lord Melbourne'ün beyefendiliğine ve akıllılığına ise diyecek hiç bir sözü yok, Rufus Sewell rolünün hakkını veriyor. 

İlk iki bölüm sonucu izlenimlerime dayanarak söylemeliyim ki Victoria, ne çok abartılı ne de çok sade bir yapım. Gayet kararında ilerliyor ve ilgi çekici konusu ile kendini izlettiriyor. Özellikle dönem dizilerini seviyorsanız izlemenizi tavsiye ederim. Tudors, Rome gibi entrikası bol, dev bir yapım değil lakin tatmin edici, naif bir dizi. Ayrıca Victoria dönemi İngilteresi hakkında biraz okuma yapmak, diziyi daha iyi takip etmeye yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. 

3 Ağustos 2016 Çarşamba

The Living and the Dead

BBC yapımı güzel bir dizi daha karşımızda: The Living and the Dead. Başrollerini Colin Morgan ve Charlotte Spencer'ın paylaştığı dizi, bizi 1894 yılında İngiltere'nin doğası eşsiz kırsallarından biri olan Somerset'e götürüyor. BBC ne yapsa izlerim diyenlerdenim çünkü oyuncuları, kurgusu, dönem hikayeleri oldukça kaliteli. 

1800'ler İngilteresini çok seven bir seyirci olarak bugün dizinin ilk bölümünü izledim ve oldukça da beğendim. Dizi gerilim, korku ve dram ağırlıklı öğeler ile ilerliyor. 




Appleby çifti, kendilerine miras kalan çiftlik evinde yaşamlarına devam ederken tuhaf birtakım hadiseler ile karşı karşıya kalıyorlar. Evin beyefendisi Nothan Appleby bir psikolog ve kendi dönemi içerisinde ünlü bir kişi. Yaşanan tuhaflıklara psikolojik olarak yaklaştığı gibi, çevrelerinde olup bitenlere bir türlü anlam veremiyor. Genç eşi ise her konuda Nothan'a destek olan, evin işleri ile oldukça ilgili genç bir kadın. 

İlerleyen bölümlerde yaşanacak olan olayları sabırsızlıkla bekliyorum lakin bunun için diziyi çabuk tüketmeyip heyecanımı devam ettireceğim. İtiraf etmeliyim ki Colin Morgan gerçekten çok yetenekli bir oyuncu. Sırf onun için bile izlenebileceğini düşünüyorum dizinin. 

Kalın perdeler, şöminelerin ısıttığı taş evler, mumlar, eski tablolar, ormanlık alanlar, kırlar ve göller, ihtişamlı biblolar, kasvetli bir atmosfer... Hepsi 1800'ler İngilteresini çok iyi yansıtıyor. İzlemeye değer bir yapım. 

16 Haziran 2016 Perşembe

Grantchester













"Ne yapalım biliyor musun? Beraber kaçalım.
Nice'e gidelim. Fransız Rivierası'na gidelim.
Ilık yaz akşamlarında, yıldızların altında dans ederiz."

                                                          Sidney

Game Of Thrones'un altıncı sezonuna veda etmek üzereyiz. Tatil de yaklaşırken şöyle güzel, kaliteli bir yapım ile yaza merhaba demek istedim. ITV kanalında yayınlanan, James Norton'ın başrolünde oynadığı "Grantchester" adlı diziyi izlemeye başladım. 

"Grantchester" James Runcie'nin roman serisinden uyarlanan, 2014 tarihli bir İngiliz yapımı. İngiltere'nin küçük kasabası Grantchester'da yaşayan rahip Sidney'in hayatına odaklanan dizi, bir yandan da kasabada ve civarda gerçekleşen cinayetlerin izini sürüyor. Aynı zamanda bir dönem dizisi olması, benim için diziyi daha da ilgi çekici hale getiriyor. 
İlerleyen bölümlerde neler olacağını merakla beklemekteyim

Ayrıca şunu da belirtmeden edemeyeceğim, James Norton çok ama çok iyi bir oyuncu. Kendisini çok yakın bir zamanda War And Peace'te izlemiştim. Oldukça kaliteli yapımlarda rol alıyor. Sırf James Norton için bile izlenebilir "Grantchester".

24 Şubat 2016 Çarşamba

And Then There Were None












Yine BBC ve yine bir mini dizi. War and Peace'ten sonra bir solukta izlediğim, üç bölümlük bir mini dizi And Then There Were None. Agatha Christie'nin klasikleşmiş eserlerinden bir tanesi, ülkemizde On Küçük Zenci adı ile yayınlanmış olan kitabın uyarlaması. 

Zenci Adası adı verilen ıssız bir ada. Ve adaya davet edilen, birbirini tanımayan on kişi. Her birinin farklı bir hikayesi var, işlemiş oldukları günahlar ve sırlar. Bunlar tek tek açığa çıkarken sayıları giderek azalıyor, çünkü her biri ilginç biçimlerde öldürülüyor.

Oyunculuklara gelecek olursak, beğenemediğim tek isim Anthony Marston karakterini canlandıran Douglas Bouth oldu. Evet çok yakışıklı lakin oyunculuk vasat. En beğendiğim performans ise Philip Lombard karakteri ile Aidan Turner oldu. O nasıl bir cool olma biçimidir, nasıl güzel bir oyunculuktur. Tebrik ediyorum. 

Tüm bunların yanında dizinin psikolojik bir tarafı da var. Davetliler, hem kendi geçmişleri ile yüzleşiyorlar hem de bunun acısını ve pişmanlığını yaşıyorlar. Dizinin sonuna kadar heyecan hiç eksilmiyor. BBC yine şaşırtmadı beni, kısa ve heyecanlı bir seyirlik isteyenlere tavsiye ederim. 

22 Şubat 2016 Pazartesi

War And Peace

War And Peace, Tolstoy'un büyük eseri Savaş ve Barış'ın televizyon uyarlaması. Altı bölümlük bir mini dizi. Mini olduğuna bakmayın, dizi oldukça yoğun ve kaliteli. BBC mini dizi işini çok iyi biliyor. Dev bir prodüksiyon ve altı bölüme sığdırılmış efsanevi bir eser. 

Hatta itiraf ediyorum ki gözlerim dolu dolu izledim. Kızdığım, öfkelendiğim anlar oldu. Dizi, duygu geçişlerini ve duygu yoğunluklarını epey güzel yansıtıyor. Dönemin aristokrasisi, Fransa ve Rusya savaşı eşiğindeki insanlar, savaşın getirdikleri ve götürdükleri, biten, tazelenen ve parçalanan aşklar, sosyal tabakalaşma, dönemin tüm ekonomik ve siyasal yaşantısı, epik dramayı oldukça kaliteli hale getiriyor. 

Beni en çok sarsan sahnelerden biri Natalia ve Andrei Bolkonsky aşkı oldu. Natalia'ın Andrei'in yokluğunda bir anlık gaflete kapılıp ona ihanet etmesini hiçbir şekilde affedemedim. Andrey son nefesinde Natalia'yı affettiğini söylese de, benim yüreğimden bir şeyler koptu. Üzüldüm. 

En çok etkilendiğim karakter ise Andrei Bolkonsky oldu kesinlikle. Ben gerçek hayatta da sinemada da güçlü ve mağrur duruşlu insanları çok seviyorum. Çok etkileyici geliyorlar bana. Andrei, oldukça güçlü bir adam. Kendi doğruları var ve buna uygun yaşıyor. Soğuk duruşunun altında sıcacık bir adam saklı. James Norton ise Andrei Bolkonsky için çok doğru bir tercih olmuş, kusursuz bir performans. 














Andrei, ölüm döşeğinde Natalia'ya şu etkileyici sözcükleri söylüyor:

"Aslında her şey çok basit. Dünya, dünya kendisini sevmemizi istiyor. Bu zor değil çok kolay. Fısıldayan hafif bir ses duydum. Hafif fısıltılı bir müzik gibi. Odadaki bir sinek olduğunu fark ettim. Onu sevmemi istiyordu. Ben de onu sevdim. İnsanın her şeyi sevebileceğini anladım."

Gerçekten, ne yaşamış olursak olalım, karşımızdaki insanları affedebilmeli miyiz? Her şeyi ve herkesi koşulsuzca sevebilir miyiz? Henüz cevap veremiyorum buna. 

15 Ocak 2016 Cuma

Alex ve Danny












Alex: Senin için orada bekleyen yalnızca bir kişi vardır. Peki ya bu kişiyi aynı ülkede veya aynı şehirde bulma olasılığın kaç? Yolları hiç karşılaşmayacak belki de? Bu da, dünyadaki hemen hemen herkesin yanlış kişilerle bir arada olduğu anlamına gelir. 
Danny: Yani dışarıda seni bekleyen daha iyi insanlar olduğunu düşünüyorsun?
Alex: İkimiz için de. Ama onlarla tanışmadığımız sürece bu sadece teori olarak kalır. 
Danny: Evet bu duygusal bir fikir. Pek bir anlamı yok. Fakat ateşin yanında, yıldızların altındayız. En azından şimdilik "evet" diyemez misin? 
Alex: Ruh ikizin bunu yapar mıydı?

13 Ocak 2016 Çarşamba

London Spy


London Spy; içerisinde dramı, gerilimi ve romantizmi aynı anda barındıran 2015 yapımı bir mini dizi. İngiliz yapımı olması London Spy'ı güçlü kılan en önemli özelliklerden biri. Bunun haricinde diziyi güçlü kılan diğer özellikler ise; konunun özgünlüğü ve baş rollerin başarılı performansları. 

İki genç adam. Birbirlerinden oldukça farklı karakterde. Tesadüf eseri karşılaşıyorlar. Aşık oluyorlar. Alex ve Danny. Onlara bu isimlerle seslenmeyi daha doğru buluyorum. Sekiz ay sonra Alex bir anda ortadan kayboluyor. Danny'nin Alex hakkında bildiği çoğu şeyin aslında doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Danny, Alex'in kayboluşunun ardından büyük bir hüsran yaşıyor lakin bir yandan da Alex'i bulabilmek ve onun sırlarını çözebilmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. İkilinin arasındaki aşk oldukça etkileyici işlenmiş. Özellikle Danny'i canlandıran Ben Whishaw'ın performansına ve gözlerindeki derinliğe diyecek söz bulamıyorum. Kendisini ilk kez bu proje ile tanıdım. Çok önceden tanımış olmayı dilerdim. Gerçek hayatta da eşcinsel olması ve devam eden mutlu bir evliliğinin olması takdire şayan. 













İlk sezon ikinci bölümde Danny'nin, Alex'in annesi Frances ile tanıştığı bir kısım var. Frances Danny'i evlerindeki odaların birine götürüyor: 

Danny:   Burası onun odası.
Frances: Nasıl bildin?
Danny:   Çünkü içinde bulunduğum en yalnız oda burası. 

Alex'in annesini Charlotte Rampling canlandırıyor. Kendisini çok sevdiğim tv serilerinden biri olan Broadchurch'ten tanıyorum. Orada oğullarını kaybeden ailenin avukatı olarak rol alıyordu. Lezbiyendi aynı zamanda. Enfes bir oyuncu, duruşuna tam bir İngiliz soğukluğu ve asaleti hakim. Bu dizideki rolü için de kesinlikle biçilmiş kaftan. 

Özgün konusu ve başarılı kurgusu ile London Spy izlenir diyorum. Gelecek bölümleri iple çekiyorum. 

20 Eylül 2015 Pazar

Alison

1. sezon 2. bölümden: 

"Bazı zamanlar kendi içimde geriye doğru büyük bir adım attım ve yüksekteki bir penceredeymişim gibi insanların geçip gitmesini seyrettim. Oradan her şeyi çok net gördüğümü hissettim, insanların nasıl büyüdüğünü ve sonra küçüldüğünü veya yollarını şaşırdıklarını; sonra da bir akıntı gibi nasıl yön değiştirdiklerini. Herkesten çok uzakta olmak bana kendimi çok iyi hissettirdi. Tek başımaydım. Güvendeydim."

3 Eylül 2015 Perşembe

Jonathan Strange & Mr. Norrell
















2015'in güzel yapımlarından bir tanesi de, İngiliz BBC One kanalında yayınlanan "Jonathan Strange & Mr. Norrell" adlı dizi. Dizinin başrollerini; Bertie Carvel ve Eddie Marsan paylaşıyorlar. 

Eski İngilitere'de geçen dizi, birbirlerinden çok farklı karakterlerdeki iki büyücünün karşılaşması ile başlıyor. Uzun yıllardır, pratikte büyücülük hadidesi olmayan İngiltere'de, Mr. Norrell ve Jonathan Strange'in yolları kesişiyor. 

Mr. Norrell hayatını büyü kitapları okumaya vermiş, geniş bir arşive sahip yalnız bir adam. Yaptığı büyüler ile İngiliz yönetiminin bile dikkatini çekmeyi başarıyor ve bir nevi yönetime ortak oluyor. Jonathan Strange ise; epey hareketli, genç ve yakışıklı bir adam. Tesadüfen büyü yapabildiğini keşfediyor ve ikilinin maceraları bu şekilde başlıyor. 

Dizi, atmosferi itibari ile oldukça hoş ve renkli. Üstelik dizide kullanılan dönem kıyafetlerine hayran olmamak elde değil. 

Susanne Clarke'ın 2004 yılında yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan Jonathan Strange & Mr. Norrell, keyif alabileceğiniz bir dizi. Özellikle fantastik kurguları seviyorsanız kaçırmayın derim.