gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2017 Çarşamba

Carnivale

carnivale tv series ile ilgili görsel sonucu











Şimdi esasen neresinden başlasam bilemiyorum. Carnivale, öyle bir solukta anlatılabilecek, hakkında şöyledir böyledir denilebilecek bir dizi değil. Eğer özden uzak, sıradan cümleler ile anlatırsam gerçekten üzülürüm. Öncesinde şunu bir çırpıda belirtip yazının gelişme bölümüne geçmek istiyorum: hayatımda izlediğim en iyi kurgu kesinlikle ve tabii en iyi dizi. Algılarımda bomba etkisi yarattı.

Bir karnaval düşünün, gezici bir karnaval. Aklınıza gelebilecek tüm sıra dışı insanlar bu karnavalın içinde, daha doğrusu garip bir müziğin içinde. Kurulan çadırlar, hayal güçlerini zorlayan gösteriler, karnaval insanlarının ilişkileri ve esrarengiz bir genç, Hawkins. 

Diziyi ilk izlemeye başlayanlar dizinin durağan havasından bunalıp izlemeyi bırakabilirler, sakın ola böyle korkunç bir girişimde bulunmayın zira dizi tarihinin en iyi dizilerinden biri karşınızda. Öyle kolay kolay çözüp işin içinden çıkabileceğiniz bir dizi değil Carnivale, aynı zamanda bir çırpıda bitireyim de hemen başka bir diziye ışınlanayım diyebileceğiniz bir dizi de değil. Her bölümün ardından çeşitli boyutlarda bir algı karşaması yaşadığınız için, beyninize yolculuk yapma ihtiyacı duyacaksınız sık sık, ki algıları belirli bir düzleme oturtabilin. Oturuyor mu peki? Eh, orası size bağlı. 

En güzelinden iki ay geçirdim dizi ile. İki sezonda bitirilmiş ve çok büyük bir hata edilmiş. Daniel Knauf gerçekten enfes bir kurgu yaratmış, hayal dünyasından öpülesi! 

Sanırım bir süre Karnaval insanları ile yaşamaya devam edeceğim, ta ki gerçek dünyaya dönmem gerekene kadar. Pek döneceğimi sanmıyorum, nihayetinde "Her elçi kendi evinde" öyle değil mi? 

11 Nisan 2016 Pazartesi

Hasan Ali Toptaş: Gölgesizler

"O zaman anlamış bütün gerçeği; ne yürüyormuş, ne duruyor. Yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi bir şey yani... Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun yalnızca), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu..."

***

"Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. Dönsen de, eksik."

***

"Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. Hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse gör, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan... Ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi. Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!"

Yok, Hasan Ali Toptaş kesinlikle çok ama çok farklı bir kalem, kitabı sıcağı sıcağına bitirmişken, içinden ayıkladığım kısımlardan bazılarını paylaşmak istedim. Epey sarsıldım, kelimelerle tarif etmem mümkün değil. Hasan Ali Toptaş, kurgusu ve zihin gücü çok sağlam bir yazar. Üzerine konuşacak çok şey var kesinlikle; varlık ve yokluk kavramları, aynı zaman diliminde farklı yerlerde olabilme durumu, varlık ve yokluğun yanında, taşradaki varlık ve yokluk mefhumu. Biraz kendime geleyim, belki üzerinde daha detaylı bir şeyler yazmak gerekecek. Var ol Hasan Ali Toptaş. 

24 Şubat 2016 Çarşamba

And Then There Were None












Yine BBC ve yine bir mini dizi. War and Peace'ten sonra bir solukta izlediğim, üç bölümlük bir mini dizi And Then There Were None. Agatha Christie'nin klasikleşmiş eserlerinden bir tanesi, ülkemizde On Küçük Zenci adı ile yayınlanmış olan kitabın uyarlaması. 

Zenci Adası adı verilen ıssız bir ada. Ve adaya davet edilen, birbirini tanımayan on kişi. Her birinin farklı bir hikayesi var, işlemiş oldukları günahlar ve sırlar. Bunlar tek tek açığa çıkarken sayıları giderek azalıyor, çünkü her biri ilginç biçimlerde öldürülüyor.

Oyunculuklara gelecek olursak, beğenemediğim tek isim Anthony Marston karakterini canlandıran Douglas Bouth oldu. Evet çok yakışıklı lakin oyunculuk vasat. En beğendiğim performans ise Philip Lombard karakteri ile Aidan Turner oldu. O nasıl bir cool olma biçimidir, nasıl güzel bir oyunculuktur. Tebrik ediyorum. 

Tüm bunların yanında dizinin psikolojik bir tarafı da var. Davetliler, hem kendi geçmişleri ile yüzleşiyorlar hem de bunun acısını ve pişmanlığını yaşıyorlar. Dizinin sonuna kadar heyecan hiç eksilmiyor. BBC yine şaşırtmadı beni, kısa ve heyecanlı bir seyirlik isteyenlere tavsiye ederim. 

15 Şubat 2016 Pazartesi

40












"Gir çık, gir çık, gir çık, gir çık, orospu oldu bütün kapılar."

Normalde küfür sevmem, sinema bunun dışında kalıyor. Özellikle Ali Atay'ın oynadığı filmlerdeki küfürler, argo sözler hiç iğreti durmuyor. Sahnenin duygusuna da cuk oturuyor. 

40, yönetmenliğini ve senaristliğini Emre Şahin'in yaptığı bir İstanbul filmi. Üç farklı insan. Birbirini tanımayan iki adam ve bir kadın. Yaşadığı hayatın çıkmazları ile boğuşan bir hemşire, hayallerine ulaşmak için gece gündüz çalışan, tüm amacı sevdiği kadını Paris'te bulmak olan siyahi bir mülteci, genç yaşında hayatın tüm tokatlarını yemiş, yeraltı dünyasına hizmet eden bir taksici. Ve filmin kahramanı, para dolu eski bir çanta. 

Konusunu, birbirini tanımayan insanlardan alan ve şehir yaşamının bin bir türlü halini; canlılığını hiç kaybetmeden seyirciye yansıtan filmleri çok seviyorum. 40 bunlardan biri. Tez vakitte bulup izleyin derim.

"İnsan bazen böyle kendini bir bok sanıyor biliyor musun? Başkaları da ona böyle bok gibi davranıyorlar. Nasıl olacak bu iş?"

23 Ocak 2016 Cumartesi

The Enfield Haunting














The Enfield Haunting, 2015 yapımı korku drama dalında bir mini dizi. Üç bölümden oluşuyor ve her bölüm ortalama 45 dakika. American Horror Story'i ilk sezonundan sonra tembellik edip izleyemediğim için, The Enfield Haunting ile günah çıkarmaya karar verdim. İyi de ettim, dizi oldukça sağlam.

Küçük Janet ve Maurice'in yollarının kesişmesi ile başlayan hikaye, kötü ruhun Janet'ı ve evi terk etmesine kadar devam ediyor. Altını çizmek istediğim konu ise Janet'ı canlandıran Eleanor Worthington-Cox adlı genç yetenek. Hermione Grangervari uzun ve çalı süpürgesi saçları, muhteşem mimikleri ve oyunculuk yeteneği ile kendisi tam bir star. İlerleyen yıllarda bu küçük kızı pek çok televizyon ve sinema projesinde göreceğimize adım gibi eminim. 

The Enfield Haunting, üç bölümlük içeriği ile, özlem duyduğunuz korku drama ihtiyacınızı giderecek başarılı bir yapım. Hazır her yer kar boran iken kaçırmayın derim. 

13 Ocak 2016 Çarşamba

London Spy


London Spy; içerisinde dramı, gerilimi ve romantizmi aynı anda barındıran 2015 yapımı bir mini dizi. İngiliz yapımı olması London Spy'ı güçlü kılan en önemli özelliklerden biri. Bunun haricinde diziyi güçlü kılan diğer özellikler ise; konunun özgünlüğü ve baş rollerin başarılı performansları. 

İki genç adam. Birbirlerinden oldukça farklı karakterde. Tesadüf eseri karşılaşıyorlar. Aşık oluyorlar. Alex ve Danny. Onlara bu isimlerle seslenmeyi daha doğru buluyorum. Sekiz ay sonra Alex bir anda ortadan kayboluyor. Danny'nin Alex hakkında bildiği çoğu şeyin aslında doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Danny, Alex'in kayboluşunun ardından büyük bir hüsran yaşıyor lakin bir yandan da Alex'i bulabilmek ve onun sırlarını çözebilmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. İkilinin arasındaki aşk oldukça etkileyici işlenmiş. Özellikle Danny'i canlandıran Ben Whishaw'ın performansına ve gözlerindeki derinliğe diyecek söz bulamıyorum. Kendisini ilk kez bu proje ile tanıdım. Çok önceden tanımış olmayı dilerdim. Gerçek hayatta da eşcinsel olması ve devam eden mutlu bir evliliğinin olması takdire şayan. 













İlk sezon ikinci bölümde Danny'nin, Alex'in annesi Frances ile tanıştığı bir kısım var. Frances Danny'i evlerindeki odaların birine götürüyor: 

Danny:   Burası onun odası.
Frances: Nasıl bildin?
Danny:   Çünkü içinde bulunduğum en yalnız oda burası. 

Alex'in annesini Charlotte Rampling canlandırıyor. Kendisini çok sevdiğim tv serilerinden biri olan Broadchurch'ten tanıyorum. Orada oğullarını kaybeden ailenin avukatı olarak rol alıyordu. Lezbiyendi aynı zamanda. Enfes bir oyuncu, duruşuna tam bir İngiliz soğukluğu ve asaleti hakim. Bu dizideki rolü için de kesinlikle biçilmiş kaftan. 

Özgün konusu ve başarılı kurgusu ile London Spy izlenir diyorum. Gelecek bölümleri iple çekiyorum. 

20 Eylül 2015 Pazar

The Affair












Uzun bir bayram tatiline girmem ile birlikte, boş günleri fırsat bilip yeni bir diziye başlamam gerektiğine karar verdim. Zaten yoğun bir şekilde roman okumalarım devam ediyor, bir yandan tez yazıyorum. Bana soluk verecek bir dizi taraması yaparken karşıma The Affair çıktı. Show Time iyi işler çıkarıyor gerçekten.

Hazır Fargo, Broadchurch ve Downton Abbey yeni sezonları için soluk alırken ve Game Of Thrones'a daha çok var iken, The Affair ilk bölümü ile bana çok iyi geldi. Noah ve Alison'ın farklı bakış açıları, birleşme noktaları ve dram denilen olguyu dibine kadar yaşatmaları beni oldukça etkiledi. Şimdi sabırsızlık ile diziye devam etme zamanı.