drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2017 Çarşamba

Carnivale

carnivale tv series ile ilgili görsel sonucu











Şimdi esasen neresinden başlasam bilemiyorum. Carnivale, öyle bir solukta anlatılabilecek, hakkında şöyledir böyledir denilebilecek bir dizi değil. Eğer özden uzak, sıradan cümleler ile anlatırsam gerçekten üzülürüm. Öncesinde şunu bir çırpıda belirtip yazının gelişme bölümüne geçmek istiyorum: hayatımda izlediğim en iyi kurgu kesinlikle ve tabii en iyi dizi. Algılarımda bomba etkisi yarattı.

Bir karnaval düşünün, gezici bir karnaval. Aklınıza gelebilecek tüm sıra dışı insanlar bu karnavalın içinde, daha doğrusu garip bir müziğin içinde. Kurulan çadırlar, hayal güçlerini zorlayan gösteriler, karnaval insanlarının ilişkileri ve esrarengiz bir genç, Hawkins. 

Diziyi ilk izlemeye başlayanlar dizinin durağan havasından bunalıp izlemeyi bırakabilirler, sakın ola böyle korkunç bir girişimde bulunmayın zira dizi tarihinin en iyi dizilerinden biri karşınızda. Öyle kolay kolay çözüp işin içinden çıkabileceğiniz bir dizi değil Carnivale, aynı zamanda bir çırpıda bitireyim de hemen başka bir diziye ışınlanayım diyebileceğiniz bir dizi de değil. Her bölümün ardından çeşitli boyutlarda bir algı karşaması yaşadığınız için, beyninize yolculuk yapma ihtiyacı duyacaksınız sık sık, ki algıları belirli bir düzleme oturtabilin. Oturuyor mu peki? Eh, orası size bağlı. 

En güzelinden iki ay geçirdim dizi ile. İki sezonda bitirilmiş ve çok büyük bir hata edilmiş. Daniel Knauf gerçekten enfes bir kurgu yaratmış, hayal dünyasından öpülesi! 

Sanırım bir süre Karnaval insanları ile yaşamaya devam edeceğim, ta ki gerçek dünyaya dönmem gerekene kadar. Pek döneceğimi sanmıyorum, nihayetinde "Her elçi kendi evinde" öyle değil mi? 

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Bleak House



Yazılarımda İngiliz dramalarına ve klasiklerine olan merakımdan bahsediyorum sıklıkla. Bu sefer yine bir İngiliz draması olan 2005 yapımı Bleak House adlı yabancı diziden söz edeceğim. 

Bleak House, Charles Dickens'ın aynı adlı eserinden uyarlanan bir yapım. Toplam 15 bölümden oluşan dizi, seyircisini 19. yüzyıl İngilteresine doğru enfes bir yolculuğa çıkarıyor. Kendinizi dönemin taşra ve kent yaşamı arasında mekik dokurken buluyorsunuz. Oyunculuklar, kostümler ve müzikler... Hepsi muazzam bir bütünlük içinde seyirciye sunuluyor. 

Uzun zamandır ülkeyi kasıp kavuran bir dava, davanın mirasçıları ve bu uğurda yıkılıp giden hayatlar... Dizi sizi bir yandan İngiliz hukukunun çıkmazları ile yüzleştirirken diğer yandan İngiliz kırsallarındaki toplumsal yaşamı da gözler önüne seriyor. Adeta İngiliz tarihi, dönemin tüm ihtişamı ve yıkıntıları ile birlikte dans ediyor. Bunların yanında aşk da var elbette. Eski insanların yaşadıkları aşklara her zaman saygı duymuşumdur. O dönemlerde insanlar arasındaki sevgi bağı, doğadan henüz tam anlamıyla kopmamış olmanın verdiği bütünlük ve mutluluk, hepsi bana çok güzel ve değerli geliyor. 

Bir sürü duyguyu içinde barındıran, yitirilen hayatlara rağmen oldukça umut verici sonlanan bir yapım Bleak House. Şapka çıkartmaktan öte söyleyecek bir sözüm yok. Beni müthiş bir yolculuğa çıkardığınız için minnettarım. 

18 Nisan 2017 Salı

Broadchurch Dizi Finali

broadchurch ile ilgili görsel sonucu

Her Salı sabahı gözlerim nemleniyor ekran karşısında, sebebi pek çok yazımda belki sizleri bunaltacak kadar anlattığım İngiliz draması Broadchurch. Üçüncü sezon ile birlikte bugün dizi finalini yaptı. Trish Winterman dosyası da böylece kapanmış oldu. 

Dönüp Broadchurch kasabasına baktığım zaman pek çok silüet beliriyor gözlerimin önünde. Sakin ve huzurlu bir kasabadan sırlarla dolu bir kasabaya dönüşümün iç sesleri... 

Geçtiğimiz bölümde tüm kadınların Trish Winterman için kasabada buluşup ona destek olmaları beni çok gururlandırdı. Dizinin alt metinlerinin çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında dizinin başından beri Alec Hardy ve Ellie Miller karakterlerine can veren yetenekli oyuncular David Tennant ve Olivia Colman da büyük bir alkışı hak ediyorlar. Alec ve Ellie karakterleri bu kadar kuvvetli olmasaydı bu seri asla bu kadar kaliteli olmazdı. Az önce izlediğim son bölümde Mark ve Beth'in yaptıkları konuşma beni çok etkiledi, gözlerim nemlendi. Oğullarının ölümünün ardından değişen bir hayatın iki büyük tanığıydı onlar. Geçmişe dönüp baktığımızda Mark'a kızdık, Beth'in tarafını tuttuk. Belki bir ümit Beth Mark'ı affeder ve her şey eskiye döner diye düşündüm lakin olmadı. Birbirlerini bunca zaman tanıyan ve seven insanların nasıl birbirlerini tanıyamaz ve sevemez hale geldiklerini hiç anlayamıyorum. Sanırım ömrüm boyunca da bu sorunun cevabını ne kendimde ne de hayatın herhangi bir yerinde bulamayacağım. 

Muhteşem bir üç yıl ve muhteşem üç sezondu. Son bölümün son sahnelerinde umut aşılayarak gittiğiniz için minnettarım. Her şey için teşekkürler Broadchurch!

7 Nisan 2017 Cuma

Frantz













Birinci dünya savaşının ertesi. Genç bir kadın, bir adam ve ölü bir adam. Frantz, Anna ve Adrien. Almanya ve Fransa. 

Yağmurlu bir Perşembe günü Kadıköy sokaklarında ağır sırt çantam ile halimden bezmiş ve oldukça yorgun bir şekilde dolaşırken çıktı karşıma Frantz. Sinemada izleyemediğim için hayıflanmıştım. Öyle bir anda çıktı ki tekrar karşıma, dvd kapağına uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Bir süre elime alıp siyah beyaz kartonetine baktıktan sonra kasaya yöneldim ve sonra eve. 

Savaş zamanı doğmak mı talihsizliktir yoksa her daim savaşın var olması mı? Verilecek cevapların hepsi dokunaklı olacaktır, bunca karşı çıkmamıza rağmen yaşadığımız zamanları seçemiyor oluşumuz boğaz düğümlüyor. 

Kim Anna kadar cömert ve cesur davranabilir? Nişanlısını öldüren adamı sevme cüretini gösterebilir? 

Savaşın dağıttığı genç insanların hislerine konuk oluyoruz film boyunca. Tren yolculukları, mezar başlarında dökülen göz yaşları, geri gelmeyecek olanlar, var olanların durgunluğu, acıları. Bunların hepsini 1918 Avrupasına taşıdığınızda ortaya bu naif film çıkıyor. 

Nereden bakarsanız bakın kimseyi suçlayamıyorsunuz filmde. Ortada kocaman bir savaş ve bu savaşın hodbin yıkımları var lakin yine de kimseyi suçlayamıyorsunuz. Bir anda savaşın ve hislerinizin aktörü oluyorsunuz. 

En çok Anna'ya üzüldüm. Frantz'ın yıkımının ardından Adrien tarafından da bir yıkıma uğradı. Epik bir yüzü var Anna'nın, bir o kadar da dayanıklı. Son tren yolculuğunda akıttığı bir damla gözyaşı ve filmin son sahnesinde Manet'in tablosu önündeki bakışları asla unutulmayacak. 

4 Nisan 2017 Salı

Olafur Arnalds














Broadchurch izleyenler Arnalds'ı tanırlar muhtemelen. Drama boyunca yükselen müziğin izleyicileri etkilememesi mümkün değil. Ben de kendisini dizi sayesinde tanıdım. Muhteşem bir yetenek ve oldukça mütevazı bir adam diye tarif edebilirim kendisini. 

Sakin, huzurlu ve duygu dolu bir görünümü var. Bazı sanatçılar ve müzikler siz onları keşfetmeden sizi keşfederler. Bir yerde bir şekilde karşınıza çıkarlar. Arnalds da öyle oldu benim için. Müzikleri Broadchurc'ü alıp başka bir yere taşıdı. 

Şu sıralar dizinin üçüncü sezonu devam ediyor. Birkaç yazı önce bahsetmiştim. Üçüncü sezon da ilk iki sezon kadar etkileyici. Özellikle 6. bölümde Mark'ın Joe ile karşılaşması beni çok üzdü. Bu sezon ağlamayacağıma dair kendime söz vermiştim ama ne mümkün. 

Kendinizi Olafur Arnalds'ın müziğinden mahrum etmeyin derim. Kapatın evinizin tüm gereksiz ışıklarını. Başınızı yastığa koyun ve yalnızca dinleyin. 

4 Mart 2017 Cumartesi

Broadchurch












Bu aralar beni mutlu eden haberlerden biri çok sevdiğim İngiliz draması Broadchurch'ten geldi. Diziye iki sezonun ardından ara verilmişti. İki sezon boyunca iki farklı hikayeye odaklanılmıştı. Nihayet 3. sezon ile birlikte güzel bir başlangıç yaptılar. 

Uzun zamandır yabancı dizi izlemiyorum. Game of Thrones haricinde takip ettiğim sürekli bir dizim de yok. Bu sene okumak üzerine yoğunlaşınca işin izlemek kısmından biraz soyutlamıştım kendimi ta ki Broadchurch'ten gelen habere kadar. 

Komedi, aksiyon ve macera seven biri değilim. Hem sinemada hem de dizilerde tercih ettiğim iki tür var; biri dram diğeri ise fantastik. Broadchurch son yıllarda izlediğim en iyi dram dizilerinden biri. İngiliz dizilerinin yeri gerçekten çok ayrı benim için. Ne yapıyorlar bilmiyorum lakin dramlarda kurguladıkları kasvetli atmosferin içine çekmeyi başarıyorlar seyircileri. İlk iki sezon boyunca epey ağladığımı hatırlıyorum. 

İlk bölümü az önce izledim. Bu sefer bambaşka bir hikaye ve bambaşka bir olay örgüsü bizi bekliyor. Keyifli seyirler dilerim. 

19 Aralık 2016 Pazartesi

Kosmos

Reha Erdem'in Kosmos adlı filminden; 

"Herkesin başına her şey aynı anda geliyor. İyi ile kötünün, cömert ile cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle. Yemin eden ve yeminden korkan aynı birbiri gibi. Hayatta her şeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı. Hem de insanoğlunun yüreği kötülük ile dolu. Ve ömürleri devamınca yüreklerinde kötülük var. Ve sonra ölülere katılıyorlar. Çünkü bütün yaşayanlarla beraber olan için ümit var, çünkü sağ köpek ölü aslandan iyi, çünkü yaşayanlar biliyorlar ki ölecekler. Fakat ölüler bir şey bilmez. Ve artık onlar için bir önemi yok. Çünkü onların anılması unutulmuş."


4 Nisan 2016 Pazartesi

Toprağa Uzanan Eller













Toprağa Uzanan Eller, yapımcılığını ve yönetmenliğini Ömer Can'ın yaptığı 2013 yapımı bir dram. Hem de öyle güzel, öyle sıcak ve öyle içten bir dram ki, yüreğiniz bir başka oluyor izlerken. 

Film bizi Güney'e, pamuk tarlalarına götürüyor. Pamuk tarlalarında, mevsimlik işçi olarak çalışan bir ailenin hayatına konuk oluyoruz. Sert ve sevgisiz bir baba, sinmiş bir anne ve çocukları. Toprak henüz çok küçük, kardeşi Zeliha'yı çok ama çok seviyor. Zeliha'nın gözleri görmüyor. Kendilerine bir masal tutturmuşlar, bir pamuk denizi ve pamuk kralı yaratmışlar. Bu krallık içinde minik Zeliha hep prenses. Minik bir prenses.

Filmde, ailenin yaşantısının yanı sıra; çocuk işçilerin içinde bulundukları durum, mevsimlik işçi olmanın zorluğu, sosyal hakların ve imkanların olmayışı, hastalıklar, aile ilişkilerini zorlaştıran ve çekilmez hale getiren ilişkiler, gelenekler...

Hepsi bir potada o kadar masalsı ve samimi anlatılmış ki, hele Toprak'ın kardeşi için anlattığı masal... Masaldan seyirlik görüntüler, hepsi mükemmel olmuş. Bir öğretmen olarak gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki çocuklarınıza bu filmi mutlaka izlettirin. Okullarınızda dahi izlettirebilirsiniz.

Toprak ve Zeliha'nın pırıl pırıl yüreklerinden öpüyorum. 

24 Şubat 2016 Çarşamba

And Then There Were None












Yine BBC ve yine bir mini dizi. War and Peace'ten sonra bir solukta izlediğim, üç bölümlük bir mini dizi And Then There Were None. Agatha Christie'nin klasikleşmiş eserlerinden bir tanesi, ülkemizde On Küçük Zenci adı ile yayınlanmış olan kitabın uyarlaması. 

Zenci Adası adı verilen ıssız bir ada. Ve adaya davet edilen, birbirini tanımayan on kişi. Her birinin farklı bir hikayesi var, işlemiş oldukları günahlar ve sırlar. Bunlar tek tek açığa çıkarken sayıları giderek azalıyor, çünkü her biri ilginç biçimlerde öldürülüyor.

Oyunculuklara gelecek olursak, beğenemediğim tek isim Anthony Marston karakterini canlandıran Douglas Bouth oldu. Evet çok yakışıklı lakin oyunculuk vasat. En beğendiğim performans ise Philip Lombard karakteri ile Aidan Turner oldu. O nasıl bir cool olma biçimidir, nasıl güzel bir oyunculuktur. Tebrik ediyorum. 

Tüm bunların yanında dizinin psikolojik bir tarafı da var. Davetliler, hem kendi geçmişleri ile yüzleşiyorlar hem de bunun acısını ve pişmanlığını yaşıyorlar. Dizinin sonuna kadar heyecan hiç eksilmiyor. BBC yine şaşırtmadı beni, kısa ve heyecanlı bir seyirlik isteyenlere tavsiye ederim. 

22 Şubat 2016 Pazartesi

War And Peace

War And Peace, Tolstoy'un büyük eseri Savaş ve Barış'ın televizyon uyarlaması. Altı bölümlük bir mini dizi. Mini olduğuna bakmayın, dizi oldukça yoğun ve kaliteli. BBC mini dizi işini çok iyi biliyor. Dev bir prodüksiyon ve altı bölüme sığdırılmış efsanevi bir eser. 

Hatta itiraf ediyorum ki gözlerim dolu dolu izledim. Kızdığım, öfkelendiğim anlar oldu. Dizi, duygu geçişlerini ve duygu yoğunluklarını epey güzel yansıtıyor. Dönemin aristokrasisi, Fransa ve Rusya savaşı eşiğindeki insanlar, savaşın getirdikleri ve götürdükleri, biten, tazelenen ve parçalanan aşklar, sosyal tabakalaşma, dönemin tüm ekonomik ve siyasal yaşantısı, epik dramayı oldukça kaliteli hale getiriyor. 

Beni en çok sarsan sahnelerden biri Natalia ve Andrei Bolkonsky aşkı oldu. Natalia'ın Andrei'in yokluğunda bir anlık gaflete kapılıp ona ihanet etmesini hiçbir şekilde affedemedim. Andrey son nefesinde Natalia'yı affettiğini söylese de, benim yüreğimden bir şeyler koptu. Üzüldüm. 

En çok etkilendiğim karakter ise Andrei Bolkonsky oldu kesinlikle. Ben gerçek hayatta da sinemada da güçlü ve mağrur duruşlu insanları çok seviyorum. Çok etkileyici geliyorlar bana. Andrei, oldukça güçlü bir adam. Kendi doğruları var ve buna uygun yaşıyor. Soğuk duruşunun altında sıcacık bir adam saklı. James Norton ise Andrei Bolkonsky için çok doğru bir tercih olmuş, kusursuz bir performans. 














Andrei, ölüm döşeğinde Natalia'ya şu etkileyici sözcükleri söylüyor:

"Aslında her şey çok basit. Dünya, dünya kendisini sevmemizi istiyor. Bu zor değil çok kolay. Fısıldayan hafif bir ses duydum. Hafif fısıltılı bir müzik gibi. Odadaki bir sinek olduğunu fark ettim. Onu sevmemi istiyordu. Ben de onu sevdim. İnsanın her şeyi sevebileceğini anladım."

Gerçekten, ne yaşamış olursak olalım, karşımızdaki insanları affedebilmeli miyiz? Her şeyi ve herkesi koşulsuzca sevebilir miyiz? Henüz cevap veremiyorum buna. 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Lilting (Sevgilinin Ardından)
















Lilting, Kamboçyalı yönetmen Hong Khaou'nun 2014 yapımı ilk uzun metrajlı filmi. Bu gece misafirimdi Lilting. 


Kai, ailesi ile birlikte memleketinden Batı'ya gelir. Eşcinseldir ve sevgilisi Richard ile birlikte yaşamaktadır. Babasını kaybettikten sonra annesini bir huzurevine yatırır. Bundan dolayı kendini suçlar. Richard, her ne kadar Kai'nin annesine açılmasını istese de, Kai buna bir türlü cesaret edemez. Cesaret ettiği gün ise, annesine kendisini açıklayamadan bir trafik kazası ile hayatını kaybeder. Richard çok sarsılır. Kai'nin annesi Junn'a ulaşır ve ona derdini anlatamaya, yardımcı olmaya çalışır. Ve sonunda ona gerçeği itiraf eder. 

Richard'ı canlandıran Ben Whishaw ve enfes konusu için izlemeyi tercih ettim bu akşam Lilting'i. Diyalogların muhteşem olduğu, hüzünlendirici bir öykü. Richard ve Kai arasındaki aşk çok derin, çok güzel. London Spy sayesinde tanıdığım Ben Whishaw ise benim için şimdiden en iyi oyuncular listemde zirve başlarından biri olmuş durumda. Çok yetenekli bir oyuncu. 

Lilting, insanda hüzün bırakan bir film. Bazı aşklar kendi tercihlerimiz ile bitiyor. Bazıları ise zamansız, istemeden avucumuzdan kayıveriyor. Tıpkı Richard ve Kai'nin aşkı gibi. Sevgilisini acı bir şekilde kaybeden Richard'ın, Kai'nin annesine göstermiş olduğu ilgi, ona verdiği değer takdire şayan. Ve sevgilisinin ardından hala aşk dolu bakıyor olabilmesi de çok kutsal. 

Zamansız biten pembe aşklara bir güzelleme Lilting. Vakit bulursanız tavsiye ederim. 

23 Ocak 2016 Cumartesi

The Enfield Haunting














The Enfield Haunting, 2015 yapımı korku drama dalında bir mini dizi. Üç bölümden oluşuyor ve her bölüm ortalama 45 dakika. American Horror Story'i ilk sezonundan sonra tembellik edip izleyemediğim için, The Enfield Haunting ile günah çıkarmaya karar verdim. İyi de ettim, dizi oldukça sağlam.

Küçük Janet ve Maurice'in yollarının kesişmesi ile başlayan hikaye, kötü ruhun Janet'ı ve evi terk etmesine kadar devam ediyor. Altını çizmek istediğim konu ise Janet'ı canlandıran Eleanor Worthington-Cox adlı genç yetenek. Hermione Grangervari uzun ve çalı süpürgesi saçları, muhteşem mimikleri ve oyunculuk yeteneği ile kendisi tam bir star. İlerleyen yıllarda bu küçük kızı pek çok televizyon ve sinema projesinde göreceğimize adım gibi eminim. 

The Enfield Haunting, üç bölümlük içeriği ile, özlem duyduğunuz korku drama ihtiyacınızı giderecek başarılı bir yapım. Hazır her yer kar boran iken kaçırmayın derim. 

14 Ekim 2015 Çarşamba

Çiğdem Odabaşı: Eğitimciler ve Kütüphaneciler İçin Yaratıcı Okuma Atölyesi

Bir önceki yazıda, İçimizdeki Şeytan'dan bir bölüm paylaşınca değinmeden geçmek istemedim. Çiğdem Odabaşı uzun süredir kaliteli atölyeler yürütüyor. Bu sene Caddebostan Kültür Merkezinde gerçekleştirilen atölyelerden birine ben de katıldım. Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan adlı romanını, bir buçuk saatlik bir zaman diliminde, Çiğdem Odabaşı yönetiminde farklı bir şekilde okuduk. Toplamda on kişi kadardık ve güzel bir atmosfer vardı. Ben romanı okumadan katıldım lakin romanı okuyup gelenlerin sayısı da epey fazlaydı. Yaratıcı bir bakış açısı ile nasıl kitap okunur? İşte tam da bu sorunun cevabını alıyorsunuz.

Çiğdem Odabaşı bu konuda oldukça yetenekli. Tanımadığım bir sürü insan ile iletişim kurdum ve aynı zamanda Sabahattin Ali'nin izini sürdüm. Kütüphaneciler ve eğitimciler için düzenlenen bu atölyeye katılmanızı tavsiye ederim. 

Atölyeler, Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Kütüphanesinde yapılıyor. Eğitimci ise; bahsettiğim üzere Çiğdem Odabaşı. 

24 Ekim'de ise Cemal Süreya'nın Sevda Sözleri ele alınacak. Saat 13:30-15:00 arası gerçekleşecek etkinliği kaçırmamanızı diliyorum. Ayrıntılı programa Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın sitesinden ulaşmanız mümkün. İyi okumalar.