28 Eylül 2019 Cumartesi
İstanbul Depremi ve Gündelik Yaşam
2 Ağustos 2018 Perşembe
Kitaplarda Sadeleşme Üzerine
"Hayatımda sadeleşme" projesini başlattığımdan beri pek çok şeyi elimden çıkardım. Evdeki tüm kırtasiye malzemelerini, sırt çantalarını, fazla olan çalışma masalarını ve gereçlerini ilkokula giden tatlı bir oğlana hediye ettim. Tabii ki bunun karşılığında ondan çok çalışma ve bol bol okuma sözü aldım. Ardından giyim eşyalarını ayıkladım, evdeki süs eşyaları ve kozmetik malzemeleri ile birlikte onlara da veda ettim. Bir vakfa bağışta bulundum giyim eşyalarımı. İhtiyaç sahiplerine ulaştı, güzel bir iş oldu. Bu projeyi büyüttük, çalıştığım okuldaki öğrencilerimin kıyafetlerini de aynı şekilde düzenleyip gönderdik. Çocuklar da çok mutlu oldu.
Gelelim kitaplara, sanırım benim için en zoru buydu. Bir gün oturup onlarla vedalaştım, başkaları da okusun istedim onları. Yaklaşık beş yüz kadarını bulunduğum ilçedeki bir liseye bağışladım. Geri kalan kısımdan hala ayrılabilmiş değildim. Kendime ayırdığım kitaplar benim için değerli, arada dönüp baktığım ve tekrar okuduğum kitaplardı. Hele içlerinden bazı metinler vardı ki, görmediğim günler kendimi kötü hissederdim. Bunun da bir tür bencillik olduğunu düşündüm, kötüleri ayıkla iyileri kendine sakla.
Bir sahaf ile tanıştım ve kitaplarımın hepsini vermek istediğimi söyledim. Geçtiğimiz gün gelip hepsini aldı, hatta çay demlemiştik, birlikte oturup sohbet ettik.
Şu an kitaplığımda yalnızca iki cilt halinde Füruzan ve Tomris Uyar'ın toplu eserleri kaldı. Onları da neredeyse sürekli okuduğum için yanımda bulundurmak istedim. Füruzan benim için çok değerli, bambaşka bir yazar. Ondan öğrendiğim çok fazla şey var, hayata ve insanlara dair.
Buna sanıyorum batıda "minimalizm" diyorlar. Son zamanlarda pek moda oldu. Güzel de oldu esasen, moda olmasını umursamıyorum fakat bazı insanlar üzerinde bıraktığı etki çok güzel. Az eşya, biriktirme ve depolama durumlarından vazgeçiş, ihtiyaç kadar harcama, az tüketme, çöp çıkarmama, vejetaryen ve vegan beslenmeye doğru adımlar; bunların hepsi zincir gibi, çok değerliler.
Hayatta her şeyin mülkiyetini edindiğimiz gibi kitapların da mülkiyetini ediniyoruz. Bana kalırsa -farklı bir kategoride olsa da- kitaplar da birer tüketim malzemesi. Her üretim bir tüketimdir neticede.
Hiçbir şey biriktirmeyin, hiç koleksiyonunuz olmasın, sadeleşmek güzel, huzur verici, bir şey alırken iki tane almayın, biri bitince diğerini alın. İnanın gerçekleştirmesi çok çok kolay.
31 Temmuz 2017 Pazartesi
Ateş Yılları
İnsanın her zaman tek başına bir mücadele verdiğine inanırım. Yanınızda ne kadar çok seveniniz olursa olsun bir insanın iç ritmini tümden, her şeyi ile anlayabilecek başka bir insan yok ne yazık ki. Hayat tek başına çıkılan bir yolculuk, bu yolculuk süresince bize yarenlik eden insanlara rastlıyoruz. Kimi uzaktan el sallıyor, kiminin bir alacağı var kısa süreli kalıp gidiyor kimi de o kadar uzun kalıyor ki varlığının farkına bile varmaz oluyoruz. Bir müddet durup dinlenmek gerekiyor hayatın bir köşesinde. Kaybedilen onca insan, yıpranmış onca duygu. Dönüp baktığınızda geriye sizden bir şey kalmadığını görüyorsunuz. İşte bu an çok önemli, altın saniyeler. Nefes alın, yalnız yürümekten korkmayın.
Korktuğumuz için seviyor, korktuğumuz için terk ediyor ve korktuğumuz için yaşıyoruz. Hayat korkularımızdan oluşmuş bir ritüel, bunu yadsıdığımız müddetçe üzülmeye devam edeceğiz. Oysa fizikteki gibi herhangi bir kabın şeklini almamız gerekmiyor ille de. Hayat bilimden çok ayrı bir bilmece, eğrisi doğrusu bir garip, ölçülebilir bir tarafı da yok.
Uzunca müddet kendinizi dinleyip usanmadan kendinizle kalmaya başladığınız an her şey değişiyor. Bırakın etrafınızdaki dünya ve insanlar dönenip dursun. Siz zamanın farkına varın, duygularınızı yaşayın ve yalnızca kendinizle olduğunuzun bilincine varın. Öyle ya da böyle tekiz. Biriz. Var oluş serüveninizde bir alev beliriyorsa bırakın yakıp kavursun içinizi. Yaşamak belki de bize en büyük ceza ve sanıyorum ki bu cezayı alevler içinde çekiyor oluşumuzu kabullenebildiğimiz kadar varız. Gerisi ve ötesi kocaman bir boşluk nihayetinde.
16 Nisan 2017 Pazar
Tom Robbins: Parfümün Dansı

23 Şubat 2017 Perşembe
Engin Geçtan: Zamane

Geçtiğimiz hafta Beyoğlu'nda yer alan Metis Yayınevini ziyaret ettim. Bir süredir internetten kitap alışverişi yapmıyorum, böyle bir karar aldım. Almak istediğim kitaplarla yakından haşır neşir olmak ve kalabalıklar arasına karışıp farklı yayınevlerini tanıyor olmak çok daha anlamlı gelmeye başladı bana.
Geçtiğimiz yaz tatilinde tanıştım Engin Geçtan ile, "İnsan Olmak" adlı kitabını otobüs garından tutun da sahile kadar hiç elimden bırakmadan, notlar alarak okudum. Ardından "Hayat" adlı kitabı geldi, geçen hafta ise "Varoluş ve Psikiyatri" adlı kitabını okuyup bitirdim. Bu yazımda kısaca "Zamane" adlı kitabından bahsetmek istiyorum.
Öncelikle niçin psikiyatriye ilgi duyuyorum bunu açıklamak isterim. Öğretmen oluşum bunda çok etkili, öğrendiklerim ile öğrencilerimi keşfetme imkanı buluyorum. Bu hem onların sorunlarının çözümü için hem de benim mesleki gelişimim için oldukça önemli. Bir başka neden ise sorunlu bir aile geçmişimizin olması. Sürekli kendimi ve dünyayı tanımaya çalışıyorum, hatta bunu bir uğraş haline getirdim desem yanlış olmaz. Son bir yıldır kişisel olarak psikanaliz, psikanaliz ve sanat üzerine bazı okumalar yapıyorum. Bu alanda belirli bir enformasyonum olmamasına rağmen genel geçer şeyleri öğrenmek bile beni tatmin ediyor. Öğrendiklerimden yola çıkarak kendimi ve etrafımdaki insanları anlamaya çalışıyorum, tabii ki onlara kendimce teşhisler koymadan tamamen içsel yorumlarımla.
Engin Geçtan'ı keşfedene kadar zihnim karmaşıktı. Çünkü psikoloji ve psikanaliz ağır bilgiler içeren alanlar, özellikle alan dışı iseniz anlamakta güçlük çekmeniz olası. Ben de güçlük çektim. Fakat Engin Geçtan'ın dili oldukça sade. Kitaplarını, alan dışı her okuyucunun anlayabileceğini düşünüyorum. Üstelik kendisini her okuyuşumda kendimi ilginç bir şekilde çok hafif hissediyorum. Günlük rutinimde epey telaşlı, kurallarına sıkı sıkıya bağlı ve esnek olamayan bir insanım. Engin Geçtan'ın kitaplarını elime aldığım an ve kapağını kapadığım an arasında geçen zamanı asla fark etmiyorum. Kitaplarını bitirdikten sonra yaşadığım dinginliği tarif etmem mümkün değil. Öyle güzel, öyle hafif.
Zamane, pek çok başlık altında toplanmış çeşitli konular içeren ve bu konular ile ilgili temel çerçeve içindeki bilgileri gayet kolay anlayıp yorumlayabileceğiniz bir kitap. Kitabın içerisinde insan olmaya dair her şeyi bulacaksınız. Bunun dışında Engin Bey'in mesleki deneyimleri, ülkemizin ve dünyanın içerisinde bulunduğu durumlar, tabu konular, çocukluk yaşantılarımız ve şimdimiz...
Bir iki gün sürecek yoğun işlerimi bitirdikten sonra "Kimbilir?" adlı kitabına başlayacağım. Şu kaosun içinde kendimizi biraz olsun hafif hissedebilmeye fazlasıyla ihtiyacımız var öyle değil mi? Emeği ve alandaki bilgi birikimi için Engin Geçtan'a sonsuz teşekkürlerimi ileterek yazımı noktalayayım, herkese hafif günler dilerim.
8 Aralık 2016 Perşembe
Bütün Kozmetik Malzemelerimi ve Sosyal Medya Hesaplarımı Çöpe Attım!
-Nemlendirici krem
-Yüz yıkama jeli
-Şampuan
-Duş jeli
-Saç köpüğü
-Sıvı keratin/Saç yağı
-Saç spreyi
-Saç şekillendirici krem
-Wax
-Dudak balmı
-Koltuk altı deodorantı
-Parfüm
25 yaşındayım ve saydığım tüm bu kozmetik malzemeleri lise yıllarımdan beri kullanıyorum. Vejetaryen beslenen, yediklerime içtiklerime dikkat eden bir insanım. Vejetaryen beslenmeyi yaşam tarzı haline getirmişken, daha doğal ne yapabilirim, hayatımda neleri değiştirebilirim diye düşünürken bu saydığım malzemelerin hepsini çöpe atmaya karar verdim. Ergenlik dönemimde bile yüzümde sivilce çıkmazdı, yıllarca işe yaraması gereken tüm bu kozmetik malzemelerin cildimi daha kötü yaptığını fark ettim. Bir tüketim hırsı, daha iyi görünebilme aşkı ile kullanıyoruz lakin tamamen kapital bir tuzak; yüzümde ufak tefek sivilceler çıkmaya başladı. Peki şimdi ne kullanıyorum? Bitkisel, tamamen doğal bir şampuan kullanıyorum. O bittikten sonra zeytinyağlı defne sabununa geçmeyi planlıyorum. Evet bunun haricinde kullandığım tek bir kozmetik malzeme kalmadı. Kendimi çok hafif ve çok iyi hissediyorum. Tüm bunlarla birlikte evimdeki gereksiz süs eşyalarını da attım. Evim şu an öyle ferah oldu ki anlatmam, üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi.
Sosyal medya hesaplarıma gelirsek onları da elden geçirdim. Yalnızca facebook ve instagram kullanıyorum. Facebook'u uzun süredir yalnızca haber okumak ve işimle ilgili önemli paylaşımları takip etmek amacı ile kullanıyordum zaten. Paylaşım yapmıyorum. İnstagram'da ise hemen hemen tüm fotoğraflarımı sildim. İnstagram anlayışım zaten suratımı ve hayatımı paylaşmak konsepti ile oluşmuş bir hesap değildi. Doğa fotoğrafları çekiyorum, gezdiğim gördüğüm yerlerden güzel enstantaneler paylaşıyorum. Suratımı paylaştığım hiçbir fotoğrafım kalmadı, ne büyük bir mutluluk!
Daha önce bunun üzerine uzun uzun yazmıştım. Artık hayatlarımızı sosyal medya üzerinden yaşıyoruz. Mutluymuş gibi görünüp, insanlara lüks ve mükemmel olduğunu düşündüğümüz hayatlarımızı gösterip, kendimizi bir şekilde tatmin etmeye çalışıyoruz. Sürekli birilerine bir ispat çabası içerisindeyiz. Böyle bir hayat algısından da mutlu ve samimi olduğumuz gerçeğini çıkaramayız elbette.
Şimdilerde pek mutluyum efendim, vücuduma ve ruhuma zarar veren pek çok şeyden arındım, sadeleştim ve ferahladım. Hem duygusal anlamda hem de maddi anlamda sadeleşmek insana müthiş bir dinginlik veriyor. Deneyin derim, kendiniz için kıyısından köşesinden olsa dahi minik değişiklikler yapın, eminim çok daha huzurlu olacaksınız.
2 Ağustos 2016 Salı
Gündüz Vassaf: Ne Yapabilirim? Geleceğe Kartposttallar
Tek tük arkadaşlarım var.
Eskisi gibi görüşmüyor, araşmıyoruz.
'Sakla samanı gelir zamanı' bencilliğimizden mi tutuyoruz birbirimizi?
Olmasalar, yalnız hisseder miyim?
Yalnız hissedersem daha çok sarılır mıyım kitaba, kelimeye, o anda ne ilgimi çekiyorsa ona?
Yeni farkına varıyorum arkadaşsızlığın özgürlük olduğunun.
Bencillik değil özgürlük."
Hiç şaşmaz, hislerinizi dile getiren bir katibin, yazarın satırları ile anında karşı karşıya kalıverirsiniz. Yalnız olmadığınızı anlarsınız, sevinirsiniz. Yazının, edebiyatın ve kelamın gücüne bir kez daha inanırsınız. İçe dönüklüğünüz, arkadaşsızlığınız ile gurur duyarsınız.
Gündüz Vassaf yeni kitabı "Ne Yapabilirim? Geleceğe Kartposttallar"da ülkem insanına pek çok çıkış noktası sunuyor. Dünya durumunun vehameti ve umut açlığımız arasında bir yerlerde sivriliyor yazıları, pek çok anektot pek çok analiz ve bol bol umut aşılıyor Gündüz Vassaf. Yine iyi geldi, yine iyi hissettirdi. Açmaz zamanların şaşmaz yazarı Gündüz Vassaf. Kalemine sağlık.
20 Temmuz 2016 Çarşamba
Georges Perec: Şeyler
"Düşman görünmezdi. Ya da asıl onların içlerindeydi, onları çürütmüş, kangrenleştirmiş, mahvetmişti. Alemin maskarası olmuşlardı. Küçük uysal yaratıklar, onları önemsemeyen bir dünyanın sadık yansımalarıydılar. Kırıntılarından başkasını asla elde edemeyecekleri bir pastanın içine boğazlarına kadar batmışlardı."
19 Temmuz 2016 Salı
Engin Geçtan: İnsan Olmak
Geçtan, kitabında insan olmanın tüm getirileri ve götürülerini oldukça anlaşılır bir dil ile belirli başlıklar ve kısa bölümler halinde işliyor. Birey ve toplum, kaygı, yaşam ve ölüm, yalnızlık bu başlıklardan yalnızca birkaçı. Kitabı okudukça kendiniz ile ilgili birtakım analizler yapabiliyorsunuz. Kendinizi biraz daha tanıyor ve çevrenizdeki insanlar ile olan ilişkilerinizde kaçırdığınız nüansları yakalayabiliyorsunuz. Hatta kitap üzerinden günümüz insanı değerlendirmesini ve yeni dünya insanının haleti ruhiyesini de çıkarsayabiliyorsunuz. Kitaptan çarpıcı ve güzel bir bölüm paylaşmak istiyorum:
"Dünyada iki tür insan vardır: yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler. Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, hayatına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstelenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!"
19 Mart 2016 Cumartesi
Tezer Özlü: Çocukluğun Soğuk Geceleri
19 Şubat 2016 Cuma
Baba
Merak ettim, beni tanıyor mu, hakkımda neler biliyor? Kuzenime çok pişman olduğunu söylemiş. Benimle gurur duyuyormuş. Aynı zamanda kalbinden rahatsızmış, pek iyi değilmiş. İkinci evliliğinden olan oğlu ile görüşüyormuş, ona az da olsa babalık yapıyormuş. Kuzenim, sizi bir araya getirmek isterim, onu görmek ister misin dedi? Buna cevap verebilmek için sabaha kadar uyuyamadım. Sokağa atılmış bir bebek ve genç annesi. 60 yaşına girmiş vicdansız bir baba. Bunu gerçekten hak ediyor mu diye sordum kendime?
Geçirdiğim babasız günlerin hiçbir telafisi yok. Annemin beni büyütmek için çektiği çilenin telafisi yok. Yaşattığı onca acının, bir aileyi mahvedişinin, hissettiklerimin telafisi yok. Beni görmeye hakkı olmadığına karar verdim. O benim için dışarıda gördüğüm herhangi birinden farksız. Şu zamana kadar beni görmek için hiçbir istekte bulunmadı. Bu saatten sonra da görüşmenin bir mantığı olmadığını düşünüyorum. Yeterince acı çekmişken, babam da olsa artık birilerinin beni üzmeye devam etmesine izin vermek istemiyorum.
Hep tek başımaydım hayatta, hep güçlü kaldım. Ona ihtiyaç duyduğum zamanlarda yoktu yanımda. Belki çok dramatik ve klişe gelecek ama başkalarının babaları ile olan ilişkisine gıpta ederdim. Onsuz kendime bu kadar güzel bir hayat çizmişken, bir anda her şeyi altüst etmesine izin vermek istemediğime karar verdim. Ve kuzenime görüşmek istemediğimi bildirdim.
Yılların telafisi yok, sen yoluna ben yoluma yaşlı adam. Sonsuza kadar hoşçakal.
29 Aralık 2015 Salı
Benim Hikayem: Hiç Tanımadığım Babam, Kardeşim, Kuzenim ve Bir Sürü İnsan
Babam ben ilkokul yıllarındayken ikinci evliliğini yapıyor. Bir erkek çocuğu oluyor. Onu da tesadüf eseri nüfus kayıt örneği almaya gittiğimizde öğreniyoruz. Bir erkek kardeşim olduğu yazıyor kağıtta. Öğreniyoruz ki evlendiği kadının da ikinci evililiğiymiş. İlk evliliğinden bir kızı varmış ve onu da yanında getirmiş. Çok geçmeden boşandıklarını da öğreniyoruz.
Aradan yıllar geçiyor, ben mezun oluyorum ve öğretmenliğe başlıyorum. Annem çok ağır bir rahatsızlığa yakalanıyor. Beyin damarı pıhtı atıyor, felç geçiriyor. Aylarca konuşamıyor, beslenemiyor ve yürüyemiyor. Ona sil baştan tıpkı bir çocuk gibi alfabe öğretiyorum; konuşmayı yeniden öğreniyor. Ona gözüm gibi bakıyorum, hemen hemen iki senede anca toparlanmaya başlıyor. Bu safhada beş yıllık ilişkim karşı tarafın isteği ile aniden bitiyor. Annemin hastalığı ve benimle ilgili hiç ummadığım şeyler söylüyor ve gidiyor. Beni bu kadar çaresizken yapayalnız bırakıyor. Şaşkınlıkla izliyorum olup biteni.
Birkaç gün önce Belçika'dan bir mesaj alıyorum. Biri kuzenim olduğunu söylüyor. Halamın oğlu oluyormuş kendisi. 30 yaşındaymış. Halam kim onu bile bilmiyorum. Biz kuzen oluyoruz diyor, duygulanıyor.
Bu gece de öğreniyorum ki babamın ikinci evliliğini yaptığı kadın üçüncü evliliğini de yapmış ve bir kızı daha olmuş. Bir kadının üç ayrı adamdan üç ayrı çocuğu.
Böyle karışık bir geçmişin içinde kimi zaman düşünüyorum. Kardeşime ulaşsam mı diyorum. Annelerimiz bir değil ama ne bileyim işte, insan farklı hissediyor. Bir kardeş, neden kötü olsun ki. Annem hayatını kaybetseydi yapayalnız kalacaktım. Bazen düşünüyorum, nasıl yorulmuyorsun oğlum diyorum kendime? Nasıl bu kadar dirayetlisin?
Bilmiyorum, yine de mücadele etmeye devam ediyorum. Mutlu olma hakkımın elimden alınmasına asla izin vermiyorum. Vermeyeceğim.
16 Ekim 2013 Çarşamba
Life During Wartime
Birkaç parça insan.Mesela bunlardan biri Joy.Histerik diyebilirim sanırım onun için,dünyaya ait olmayan bir karakter.Kalbi güzel,duygularla dolu.İlk onun sahnesi ile başlıyor film.Bir hayli etkili bir başlangıç bence.Sonra Joy'un kız kardeşi.Kocası bir pedofil ve hapiste.Üç çocuğu var.Yeni biri ile evlilik arefesinde.Küçük oğlu üzerinden işleniyor hikaye.Hikaye kitaplarından çıkmış gibi,masalsı bir yüze ve turuncu benlere sahip olan,babasına özlem duyan bir çocuk.O bir erkek..Sonra Joy'un bir başka kız kardeşi.Mutsuz,ününü taşıyamayan depresif bir kadın.
Film Venedik Film Festivalinden en iyi senaryo ödülü ile dönmüş.Ki filmde en beğendiğim iki ayrıntıdan biri senaryo idi.Bir de pastel tonlarda değişen uzun soluklu fotografik kareler.Mesela Joy'un gece vakti annesinin evinden çıkıp,yalınayak ayın altında yürüdüğü saniyeler.
Kuvvetli senaryosu ile güzel hisler uyandırdı bende Todd Solondz'un bu filmi.İzlenmeli diye düşünüyorum.
29 Ağustos 2008 Cuma
İnsanoğlu!
Derinlerde başladı önceleri hayat,çok iyi dip daldığını söylerdi hep.Bir namzet edasıyla çıkınca meydana ben de atladım peşi sıra eksik kalır mıyım hiç?Takip ettim onu doyasıya…Karanlık bir gecede,daha avuçlarım terden parlamazken uzun bir yolculuğa çıkacağımı anlamıştım.Ama hiç çaktırmadım…Çok sağlam karakterliymiş,hiç yorulmadan düzgün adımlarla,başı gökte yürümeye devam ediyordu.Kimi zaman ıssız tepelerde hoyratça atarken boynunu sağa,kimi zamanlarda ise denizin esintisiyle kendine gelir gibi bakıyordu sol cenaplara…Yaz kış demeden upuzun bir seyahat müjdelendi onun için.Sonradan öğrendiğime göre bu seyahat sonsuzluğa uzanırmış.Her neyse…O yola devam ettikçe ben de peşi sıra ilerledim.Bu arada kendimdeki devasa değişimin de farkındaydım.Ellerim yavaş yavaş, tenim bir buğdayın kabuğu gibi yanmaya başlamıştı.Karın dayanılmaz cazibesi altında tutmasa da kimi zaman bedenimin bekçileri ayaklarım,ağır aksak da olsa devam etmeliydim yola.Nitekim de öle oldu…Hayat,bir yol çizmişti kendisine,haritasına bakıp bazı evlerin kapılarını çalıyordu.Çok ilginç gelmiş ti bana bu durum.Bazı evleri saatlerce ziyaret ederken,bazıların da bir dakika bile kalmak istemiyordu.Bazılarına ise hiç uğramıyordu bile.Önündeki kocaman dağlara seğirtip,nazlı bir gülümseyişin ardından çatılıveriyordu kaşları,ısırgan…
Çok yaklaşmıştım sonsuzluğa,sırrını çözecektim onun.Bu arada on yedi yaşıma gelmiştim.Kocaman bir delikanlı diyorlardı beni görenler-bense bu tabiri hiç kendime yakıştıramazdım-Aradan farklı iklimlerin sarı-sıcak coğrafyaları geçti.Bir gün karanlık bir mağaranın ağzında duruverdi hayat.Arkadan onu gözlemeye devam ediyordum.İçeriye girdi ve gözden kayboluverdi.Çok şaşırmıştım,olduğum yerde kala kaldım.İçeriden bir ses duydum.
“Memnun oldun mu”? Hiçbir şey anlamamıştım,ama bir anda cevap verirken buldum kendimi:”Neyden memnun oldum mu?” Koskoca bir yol yürüdüm ve sen de beni takip ettin,memnun oldun mu”?Ben şeyyy diye kekelerken bir ses daha işittim ondan.
Koskoca 17 yılını kaybettin beni takip ederek,şimdi sana bu yılları kim geri verecek?
Ah insanoğlu bir türlü anlayamadın zorumu,hayatı beni yakalamaya çalışarak değil de yaşayarak geçirseydin ne olurdu?
“Şeyyy derken buldum kendimi,bu sefer boynum eğik geri dönüyordum”…




