çağdaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çağdaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2017 Perşembe

Marguerite Yourcenar: Alexis Ya Da Beyhude Mücadelenin Kitabı


alexis ya da beyhude mücadelenin kitabı ile ilgili görsel sonucu
"En şiddetli heyecanların ne kadar kısa sürdüğünü iyi biliyorum; ölümlü, her yönden ölüme bağımlı varlıkların yakınlaşmasından, ölümsüz olma iddiasındaki bir duygu çıkarmayı istemeyecek kadar. Başka birinde bizi heyecanlandıran şey, neticede ona hayat tarafından ödünç verilmiştir. Ruhun da beden gibi yaşlandığını; en iyilerde bile, tıpkı gençlik gibi bir mevsimlik çiçek açmadan, geçici bir mucizeden başka bir şey olmadığını fazlasıyla biliyorum. Öyleyse dostum, geçip gidene yaslanmak neye yarar?"

Yazımı 1928'de tamamlanan bir eser, içerisinde barındırdığı hislerin ise yaşı yok, epey sonsuza uzanıyorlar. Kitap, Alexis'in eşi Monique'e yazdığı uzun bir mektuptan ibaret. Nihayetinde bir açıklama ya da bir nevi itiraf mektubu da denebilir buna. Oldukça cesurca hem de, hiçbir duygunun üzerini örtmeden, naif bir dille dökülen kelimeler. 

Eser hakkında birkaç okuma yapmasaydım, Alexis'in eşcinsel olduğunu anlamayabilirdim. Karısına bunu anlatmaya çalışıyor, dil ile değil de yalnızca hisler ile. Hatta mektubunun bir yerinde şöyle diyor Alexis: "Birbirimize kitaplar ödünç veriyorduk. Onları birlikte okuyorduk, ama yüksek sesle değil, sözlerin daima bir şeyler kırdığını gayet iyi biliyorduk." 

Eser literatürde nasıl değerlendiriliyor vakıf değilim lakin bir mektup kitap olmasının yanında aslında bir aforizmalar kitabı özelliğini de taşıyor kanaatimce. Yazarın var oluş mücadelesi ve yaşama kaygısı ile ilgili sarf etmiş olduğu cümlelere hayran kalmamak elde değil.

Alexis'in mücadelesini beyhude olarak değerlendirmek istemiyorum, sistematik bir davranışlar bütününün kitabı, boşa giden hayallerin toplamı değil bu eser. Alexis öyle naif anlatıyor ki yaşama uğraşını; okur, içinde devinip duruyor adeta yazılanların. Eserin son cümleleri ise oldukça çarpıcı, belki de hayatım boyunca okuduğum en güzel finallerden biri. Şöyle diyor Alexis eşine: 

"Sıradan ahlaka göre yaşamayı beceremediğimden, hiç değilse kendiminkiyle uyum içinde olmaya gayret ediyorum: tam da bütün ilkeleri reddettiğimiz anda kendimizi vicdani kaygılarla donatmak gerekir. Size karşı, hayatın itiraz edeceği tedbirsiz taahhütlerde bulundum: sizden olabildiğince alçakgönüllülükle af diliyorum, sizi terk ettiğim için değil, bu kadar uzun süre kaldığım için."

1 Haziran 2017 Perşembe

Acı Çikolata: İçinde Yemek Tarifleri, Aşk Öyküleri ve Kocakarı İlaçları Bulunan Roman

"Gördüğünüz gibi, hepimizin vücudunda fosfor elde edecek elementler mevcuttur. Hiç kimseye söylemediğim bir şeyi size söylememe izin verin. Büyükannemin ilginç bir teorisi vardı: Hepimiz içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir. Bunlardan biri parlamaya neden olur ve içimizdeki kibritlerden birini yakar. Bir an yoğun bir heyecan hissederiz. İçimize çok hoş bir sıcaklık yayılır. Bu sıcaklık zamanla yavaş yavaş yok olur. Sonra yeni bir parlama olur ve içimizde bir kibrit yanar. Bu duyguyu yaşayan herkes, kendi içindeki patlayıcıları keşfetmek zorundadır. Bunlar yanarak ruhumuzun beslenmesine yardımcı olur. Yani başka türlü söylersek, bu yanma ruhumuza enerji verir. Bir kişi eğer kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz olur. 

acı çikolata ile ilgili görsel sonucuO zaman ruhumuz bedenimizi terk eder. Karanlıkların içinde el yordamıyla boş yere kendisine besin arar. Ona besin sağlayacak tek kaynağın terk ettiği, soğuktan titreyen o vücutta olduğunu bilmez." 

Meksika'ya uzanan garip ve bir o kadar da ilgi çekici bir hikaye. 
Tita'nın birbirinden leziz yemekleri.
Yemekler kadar güzel ve tutkulu bir aşk hikayesi. 
Aile gelenekleri, çiftlik hayatı, afrodizyaklar, kocakarılar. 
Yazarın oldukça değişik, bir o kadar da keyifli bir üslubu var. 
Pek çok kişinin severek okuduğu romanı ben de severek okudum.
Okuduktan sonra da yakında mezun olacak olan çok sevdiğim bir öğrencime hediye ettim.
Bir yandan leziz yemekler yaparken bir yandan da yemeklerin kıvılcımlarında harmanlanan bir aşk hikayesi okumak istiyorsanız eser tam da size göre. Sizi asla sıradan bir aşk hikayesi beklemiyor bunu da belirtmek isterim. Tita'nın ve Pedro'nun olağanüstü aşkı yemeklerinizi lezzetlendirsin. 

21 Mayıs 2017 Pazar

Isabel Allende: Paula


"Aklım bunları ayıklıyor, abartıyor, ele veriyor, olaylar uçup gidiyor, kişiler unutuluyor ve sonunda yalnızca ruhun kat ettiği yol ve açığa vurulduğu o ender dakikalar kalıyor geriye."

Paula henüz çok genç. Bilindik bir dünyanın az bilindik bir hastalığı üzerine kötücül bir ruh gibi çökmüş durumda, eşi ona aşık, Paula da öyle. Sonra onu doğuran annesi, Isabel Allende. Büyük bir sarsıntının içinde. Bu sarsıntıdan çıkışın bir yolu yok biliyor ama yine de büyük bir azimle mücadele ediyor, üstelik bu sefer kızını yazıyor. Hem onu yazıyor hem de onu yaşıyor. 

Paula bana epey dokunaklı geldi, sayfaları çevirirken yutkundum, kimi zaman da zorlandım. Romanda anne-kız üzerinden verilen gerçeği biz de bir süre önce anne-oğul olarak yaşadık. Bundan üç yıl önce kırklı yaşlarının ortasındaki annemin beyin sapında bir pıhtı attı. Ardından uzun bir uykuya daldı, işi bilen birçokları yaşayamayacağını söyledi. Ameliyattan çıkıp yoğun bakıma alındığı ilk gün bir dakika verdiler bana. Onu son görüşüm olabilirmiş, öyle dediler. O bir dakikaya bir dünya sığdırdım ben. Henüz açamadığı gözleri ile bana yaşayacağına dair söz verdi. O bir dakika bir ömür oldu, yamaçlardan akıp süzüldü. 

Sonrası çok büyük bir mücadele. Pek çok insan yalnız bırakıp gitti. Bir süre bocalar gibi oldum. Annem altı ay boyunca konuşamadı, hiçbir şey yiyemedi. Karnına bir hortum taktılar, şırınga ile besledik. Sağ tarafında neredeyse hiç kas gücü kalmamıştı. Sol tarafında da kas gücünde azalma vardı. Yürüyemez dediler, bir daha konuşamaz dediler. Önce soluk almaya başladı, sonra gözlerini açtı. Çok ağladı ama direndi. 

Üç yılını yeni doldurdu, şu an kimsenin inanamayacağı kadar iyi durumda. Yalnız kaldık, yarı yolda bırakıldık ama anne ve oğul birbirimize sarıldık. Şimdi onun gözlerinin içine bakıyorum. Paula'nın ve annesinin yaşadıkları beni çok etkiledi, kendimi bir annenin yerine koydum. Çünkü üç sene boyunca annemin annesi oldum. 

Hayat bir direnç mücadelesi gibi geliyor bana, yol uzadıkça insanın direnci azalıyor. İnsanlar çıkıyor karşımıza, türlü türlü, başka başka boyutlardan, uzak coğrafyaların hecelerinden, dillerinden. Kimi tanıdık geliyor kimi ise epey uzak. Nihayetinde insan yalnız kalıyor, direnç ne kadar azalsa da bitmediği sürece yola devam etmek gerekiyor. Huzurlu uykular diliyorum Paula. 

8 Mayıs 2017 Pazartesi

David Vann: Bir İntihar Efsanesi


david vann bir intihar efsanesi ile ilgili görsel sonucu
"Granit mezar taşı benim kendi ihtiyaçlarıma da oldukça uygun. Ona çiçek götürüp eskiden olduğu gibi onunla oturuyorum, artık spagetti yapmam da gerekmiyor. Kıyıya vuran dalgaların sesini dinliyor, bir buzçiçeğini parmaklarımın arasında gıcırdatıyor, yükseklerdeki maviliğe gözlerimi dikiyorum. Bazen de ısrarlı bir kanat çırpıştan ümitlenerek, babamın sonunda hayata döndüğünü hayal ediyorum neredeyse."

Amerikalı yazar David Vann, "Bir İntihar Efsanesi" adlı öykü kitabında okurlarını Alaska'ya götürüyor. Sis bürümüş dağların ardında buzullar, kalın kar tabakaları, balıklar, ormanların içerisinde saklı kalmış göller, küçük dağ evleri ve ıssız bir yaşam. 

Kitabın tamamı bir kurgu değil, yazar David Vann'ın hayat hikayesi oldukça ilginç. Ailesinde pek çok intihar vakası var, sanıyorum bir ölçüde yazarın hayata tutunma biçimi yazmak. Özellikle babasının intiharından sonra zor dönemler geçiriyor Vann. Öyküler konu bakımından oldukça etkileyici, bazı bölümlerde tokat yemiş gibi hissediyorsunuz. Konu itibari ile yazar oldukça güçlü bir yerde duruyor. Diğer eserlerini okumadım lakin edebi açıdan biraz daha iyi olabilir diye düşündüm öykü kitabını okurken. Genel olarak bakıldığında böylesi bir acının kelimelere dökülmüş olmasını çok kıymetli bulduğumu belirtmek isterim. Acının üzerine yazmak kolay olmasa gerek. 

Güzel bir okumaydı benim için, Alaska'dan öyküler okumak istiyorsanız sizin için doğru bir seçim olacaktır bu eser. 

16 Nisan 2017 Pazar

Tom Robbins: Parfümün Dansı


parfümün dansı ile ilgili görsel sonucu
"Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız. 
Pancardan almamız gereken esas ders şudur: İnsan, yanağındaki ilahi renge, içindeki doğal pembeliğe sarılmalı; yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olmak da, insanın masmavi kesildiğinin resmidir. Çivit kadar mavi. Onun da ne anlama geldiğini bilirsiniz:
Çivit.
Çivitiyor.
Çivitti."

Bir haftalık bahar tatilimi enfes bir kitap ile bitirmiş bulunmaktayım. 
Birkaç tane enteresan insan düşünün. Birkaç tane farklı şehir ve birkaç tane farklı hikaye. Üzerine bir de keçi ayaklı Pan'ı ekleyin. Ardından bir parfüm düşünün, bu birkaç tane insanın peşinden koştuğu. Sonra  bir adet pancar düşünün, bu birkaç tane insanla müthiş bir organik bağı olan bir pancar. Ortaya ne çıkıyor dersiniz? İnanmayacaksınız belki ama ortaya mükemmel bir roman çıkıyor. 

Yaşam, felsefe, ölümsüzlük, bilim, doğa, beyin, koku, ruh, tarih, coğrafya, müstehcen zamanlar ve buna mukabil sarsıntı dolu hikayeler. Hepsinden biraz var hatta belki kafanızı kurcalayacak kadar çoklar. 

Roman bittikten sonra şöyle düşündüm; "Yetenekli birileri çıksa da bu güzide romanı enfes bir film halinde beyaz perdeye taşısa. Ne de güzel olurdu. Elbette asla kitabın önüne geçemezdi ama renkli dünyalarımız ve Pan'ın hatırına bizi seyirlik bir yolculuğa çıkarabilirdi."

Alobar ve Kudra'ya selamlarımı iletiyorum, romanı henüz bitirdim. Biraz ölümsüzlük rüyalarına dalsam iyi olacak. Nice ölümsüz günlere efendim. 

12 Nisan 2017 Çarşamba

Cesare Pavese: Tepedeki Ev

"Not: Şu anda bu kadar ferahlasam da sanma ki mutsuz anlar olmadı, olmuyor. Ama sana hangileri olduğunu söylesem anlamazsın. Bir kez daha inandım ki her şey bir savaşta olduğu gibi: Anlatması olanaksız." 

Pavese'yi ilk olarak Tezer Özlü sayesinde tanıdım. Pek çok kişinin de Tezer Özlü sayesinde tanıdığına inanıyorum. İki güzel kalem. İki duygu, iki dram. 

Tepedeki Ev, bir adamın yaşamını anlatıyor. Bir öğretmen, İtalya kırsallarında bir tepede. Savaş yılları, savaşın İtalyan yarımadasında bıraktığı izler, radyo yayınları, bir tepenin ardında buluşup sohbet eden insanlar, faşistler, muktedirler ve tüm bu savaş döngüsü içinde yaşam mücadelesine devam eden insanoğlu. 

Romanın bir yerinde Cate ile Corradino arasında şu diyalog geçiyor, Corradino şöyle söylüyor: 

"Birlikte aylar, yıllar tüketilir, sonra olanlar olur. Bir randevu kaçırılır, bir ev değiştirilir ve her gün görüştüğün birinin artık kim olduğunu bile bilemezsin."

Öyle değil mi sahiden, Pavese'den alıntıladığım şu yukarıdaki cümle günümüz insan ilişkilerini, samimiyeti ve vefayı olduğu gibi özetlemiyor mu? 

İster savaş yıllarında olun ister günümüz dünyasının büyük kentlerine sıkışmış olun. Özümüzü ve doğamızı giderek kaybediyoruz. Birileri diğerleri ile aramıza bir şeyler sıkıştırıyor, katı bir mizaç, zalim bir yüz olup çıkıyoruz. Oysa Pavese'nin anlattığı savaş yıllarında bile insanlar kırların kıymetini biliyor, yeşil tepelerin, yaşamın öneminin, bir araya gelip şarkılar söylemenin, savaşa inat dans etmenin... Evet umutlu bir yazar değil Pavese. Oldukça karamsar lakin bir o kadar gerçek. Corradino'nun duygularının kıpırdadığı anlar var kitapta. İşte okurken onları yakalayın ve keşfedin derim. Derinden. 

9 Nisan 2017 Pazar

Max Frish: Homo Faber

"Ölüme hazırlanış: Raporlar, mektuplar, cep defterleri gibi belgelerimin hepsi yakılsın, hiçbiri doğru değil. Dünyada olmak ışıkta olmaktır. Mesleğimiz herhangi bir yerde eşek sürmek (geçenlerde Korinthos'taki yaşlı adam gibi) ama önemli olan, ışığa dayanmaktır (çocuğumuzun şarkı söylediği zamanlar gibi), katırtırnakları, asfalt ve deniz üzerindeki ışıkta söneceğini bilerek sevince dayanmak, zamana dayanmak ya da bir andaki sonsuzluğa. Sonsuz olmak: var olmuş olmak."

Teknik bir adam, Faber. Bir uçak yolculuğu sonrası yaşadıkları, dünyasını tesadüflerin çarkını çevirdiği bir sirk haline getiren peşi sıra olaylar. Yaşamın duygularla mı dönenip durduğu yoksa duygusuz bir yaşamın mı insanı dinç tuttuğu üzerine bir akış. Kızı ile karşılaşması, bir gemi yolculuğunda. Sonra Hannah. Yıllar sonra yaşanan acı bir ölüm. Bir ameliyat, Atina ve ardı sıra pek çok ülke. İnsanların var oluş biçimleri. 

Gerçekten bir ritmi mi vardır yaşamın, süregelen bir düzeni mi bizim asla bozamayacağımız cinsten? Yoksa yaşam tamamen tesadüfi midir, Batı'nın tekniğinden uzak Doğu'nun zamanına ve kaderine yakın. Hangi taraf daha mutlu? Hangi taraf daha pervasız? Hangi tarafın dizginleri elinde? Tüm bu sorular Faber'in yaşamında ve romanında gizli belki de. Bir hayat hikayesi, filme çekilen bir sürü gün batımı. 

1 Mayıs 2016 Pazar

Christopher Isherwood: Mr. Norris Aktarma Yapıyor

"Ben hassas bir adamım, çevremdekilere hemen tepki veririm. Güneş açıp üzerime geldi mi, açılırım. En iyi halimi görebilmek için benimle uygun bir ortamda karşılaşmalısın. İyi bir masada. İyi bir mahzende. Sanat. Müzik. Güzel şeyler. Çekici, zeki bir topluluk. O zaman ışıldamaya başlarım işte. Dönüşürüm." 

Mr. Norris.

24 Nisan 2016 Pazar

Christopher Isherwood: Tek Başına Bir Adam

"Bu küçük yerde günbegün, yıllarca birlikte yaşayan iki insan düşünün, dirsek dirseğe oturup aynı küçük ocağın başında yemek pişiren, dar basamaklarda geri çekilerek birbirine yol veren, aynı küçük banyo aynasının önünde durup tıraş olan, durmadan birbirini dürtükleyen, itekleyen, birbirinin vücuduna yanlışlıkla ya da bilerek, sevişmek ya da dövüşmek isteyerek, beceriksizce ya da sabırsızca, aşkla ya da öfkeyle çarpan iki insan -artlarından her yerde, görünmez de olsa ne derin izler bırakmışlardır bu iki kişi, bir düşünün!"

En sevdiğim yazar, en sevdiğim kitap. Defalarca okuduğum tek kitap. 

20 Nisan 2016 Çarşamba

Milan Kundera: Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Milan Kundera, okumak eylemin güzelliğini, bu eylemin devamlılığı ile birlikte insanda zuhur eden duyguları şu apaçık ve oldukça hoş sözlerle açıklıyor: 

"Onu ötekilerin üzerine çıkaran bir şey daha vardı; masasında açık bir kitap duruyordu. O lokantada masasında kitap okuyan tek kişi olmamıştı bundan önce. Tereza'nın gözünde kitaplar gizli bir kardeşlik bağının işaretleriydi. Kendisini çevreleyen kaba saba dünyaya karşı tek bir silahı vardı çünkü; belediye kitaplığından aldığı kitaplar, her şeyden önce de romanlar. Fielding'den Thomas Mann'a kadar sürüyle roman okumuştu. Romanlar, Tereza'ya yetersiz bulduğu yaşamından düşsel bir kaçış imkanı vermiyorlardı sadece; elle tutulup gözle görülen nesneler olarak da anlam taşıyorlardı; sokakta, koltuğunun altında kitapla yürümek müthiş hoşuna gidiyordu." 

Tereza'da zaman zaman kendimi görüyorum. Sürekli roman okuması, köpeği ile çıktığı gezintiler, Tomas hakkında düşünceleri, kuşkuları ve Tomas ile sürdürdüğü ilişki. Çok derin anlatılmış Tereza karakteri. Daha önce okumak eylemi üzerine bu kadar güzel sözler işitmemiş, okumamıştım. Kundera epey derinlikli bir yazar. Satırlar arasında çat diye çıkıveriyor, sarsıyor insanı. 

4 Ekim 2015 Pazar

Sezgin Kaymaz: Kısas, Sevinç Kuşları-2

Evet.
Nasıl diyelimdi?..
Eee...
Hava yapalım'dı hadi biraz. Eselim, üfürelim'di. "Aşk..." diyelim'di, "... kalbin derinlikölçeri, ruhun altimetresidir, kesindir bu, şaşmaz bilgidir, ama gene de sırdır o meret, gene de bilinmezdir." 

Güzel gidiyorduk. "Aşkın aşk olması için bir aşık gerek, bir de maşuk... Öyle kendi kendine olmaz!" diyelim'di.

Diyelim'di ki; "Aşıkla maşuğun tozaklandığı toprak birdir, ama çiçekleri ayrı ağaçlarda açar. Bir arı, ne bileyim bir kelebek, bir rüzgar gerek ki kavuşsunlar. Bir sebep!"

20 Eylül 2015 Pazar

Akıl

"Şöyle ki, akıl denen nane, toplum denen ucubenin dayattığı kabul, icap, algı, standart ve kanaat deryasından başka bir bok değildi buna sorarsan. Akıllı insan denen salak ise o deryanın boy vermeye bile değmeyen sığlıklarında beline düğümlediği balkabağı yardımıyla ürkek ürkek çimen adam."

sezgin kaymaz / deccal'in hatırı

17 Eylül 2015 Perşembe

Sezgin Kaymaz: Sevinç Kuşları-I, Deccal'in Hatırı

"Ayık kişi yoktur alemde. Kimi işrette küfeliktir, kimi zikrette. Edep, buna "Eyvallah!" diyebilmektir. Sen tutar, "Edep yahu!" dersin. Öncekiler yapar, sonrakiler yıkar. Çökmemiş tavan kalmaz yeryüzünde, kuytusunda define aranmamış temel kalmaz. Mezarlıklar şehirlerin ortasına yürür. Sabahın ışıkları yürek gibi titrer. Şehrin ral sesi kafaların içine taşınır. Dogmalar sarsılır, vakur başlar yere gelir, tabular yıkılır, göz göz olur duvar gibi önyargılar. Bu hayattır sen buna roman dersin."

12 Eylül 2015 Cumartesi

Geber Anne'den Alıntılar

( tayfun ile kerem arası bir yer)

'Aşk... Aşıksan, kadın erkek kaydı kalkar, tekil ve çoğullar kalkar, sadece 'bir' kalır.'

***

'Çöküp kalmışsındır sevdiğinin kapısında da, o kapının sana açılmasını bekleyip duruyorsundur. Gelenin geçenin sana kötü demesi umurunda bile değildir. Bir ahdin vardır gerçek sevgilinle. Unutmuşsundur veya bulanık hatırlıyorsundur. Ancaaak, o sevgilinin varlığına şahitlik ettin mi bi kere?.. Çaren yok, hatırlama derecen ne olursa olsun, bir derin istek halinde onu isteyip özleyip duracaksın. Taa ki, buluncaya, ya da bulmuşsan eğer, önünde çöktüğün kapı sana açılıncaya kadar. Bunu iyi düşün bakalım. Ben hep düşünürüm. Belki, önünde oturduğun kapının farkında değilsindir. Belki nefret ettiğini sandığın biridir de, nefret sandığın şeyse, aşkın ta kendisidir?'

Sezgin Kaymaz: Geber Anne!..

"O gün camekanlı balkondaki şezlongda vermişti kararını. Cennet'te gılman olacağına, Cehennem'de zebani olacaktı. Hoşluğun kölesi olacağına, nahoşluğun efendisi olacaktı." 

***

"Çerçevenin içinden çıkardığı resmi, yere koymuş, oturup pislemişti üstüne. Geri dönüşü yoktu artık bu işin. Koşup albümlere saldırmıştı hemen. Kolonya şişesini kapmış, koltuğunun altındaki albümlerle, dışarı fırlamış, bahçe kapısını eve bağlayan betonun üzerinde cayır cayır yakmıştı hepsini." 

10 Eylül 2015 Perşembe

Sezgin Kaymaz: Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir



















Romanın 89. sayfasında, Misafir Musa'ya şöyle der: "Vakit vakit... konuşacak kimsen yoksa, vakit geçmez... hayatın bok içinde yüzüyosa, vakit geçmez... etrafındaki her şey sana batıyosa vakit geçmez... sıkıntılarının bitmesi için gün sayıyosan vakit geçmez... hiçbi şey seni ilgilendirmiyorsa vakit geçmez... n'aparsın o zaman?.. Bi sigara yakarsın... bitsin diye içine çeker durursun... sonra, onun ucuna bi daha eklersin, sonra bi daha, bi daha... bi de bakmışın, vakit geçmeye başlamış... anladın mı?"