Mevsim geçişinden ve havanın değişken vehametinden nasibini almış bir vaziyette evde yorgan döşek yatarken "Venedik'te Ölüm'ü" okumaya başladım. Thomas Mann ile "Buddenbrooklar" adlı romanı ile tanışmıştım. Büyük bir hayranlıkla romanı bitirdikten sonra, yüksek lisans tezim için literatür çalışması yaparken kendisine tekrar rastladım. Roman sanatı ile ilgili kimi görüşlerini tezimin bir bölümünde kullandım. Bir roman yaratma süreci nasıl gerçekleşir ve romanı oluşturan unsurlar nelerdir? Tarihin romanın seyri üzerindeki etkisi nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını incelikle, Buddenbrooklar adlı romanda bulabilmek mümkün.
Venedik'te Ölüm'de bir bölüm çok hoşuma gitti. Burada da paylaşmak istedim:
"Girgin, konuşkan bir adamınkine oranla içine kapanık, suskun birinin gözlem ve izlenimleri daha bulanık olmakla birlikte daha derinlere işler, onun düşüncüleri daha ağır, daha gariptir ve daima hüznün gölgesini taşır. Bir bakış, bir gülüş, bir fikir değiş-tokuşuyla kolayca geliştirilecek imgeler, algılar, onu aşırı derecede meşgul eder, suskunluğunda derinleşir, önem kazanır; bir olay, bir serüven, bir heyecan olurlar. Yalnızlık özgünlüğü, o cesurca ve yadırgatıcı güzelliği, şiiri yaratır. Yalnızlık aynı zamanda ters, orantısız ve saçma olanı, izin verilmeyeni de yaratır."
Yaratma cesaretinin ve yaratımın kendisinin sık sık yalnızlık ile yakından ilintili olduğunu düşünürüm. Kafka'nın da benzer bir görüşü vardır. Yazmak için yalnız kalmak ve sevmek arasında gidip gelir. Mann'in ifadesi de benzer bir özellik taşıyor.
Sanat yaratımı olayını şimdilik bir kenara bırakırsak, günümüz insanlarının yalnızlıkla büyük problemleri olduğunu düşünüyorum. Bir başkasına, bir başkasının faydasına duyulan ihtiyaç, insan ilişkileri arasındaki bağı seyreltiyor. Ortaya çıkan ilişkiler bütünü de karmaşadan ve ziyandan ibaret kalıyor. Sanattaki bu doyumsuz ve Mann'in de ifade etmiş olduğu gibi zıtlıklarla dolu yaratımın bir özelliği var: "İzin verilmeyenin yaratımı". Bu ifade oldukça önemli, nitekim sanat yapıtlarındaki bu "izin verilmeyenin yaratımı" geç algıladığımız yeknesak dönemler için bir kurtuluş yolu! Pavese'nin yalnızlığı ve acıları sahte değildi, Heinrich Böll'ün ikinci dünya savaşından izler sunan sayfaları da öyle. Suskunun duygularına ise en güzel yorumu getirenlerden biri olmuş Mann. Bir de aklıma hemen yerli edebiyattan İhsan Oktay Anar'ın Suskunları ve nitekim Eflatun geliyor elbet.
Sağlıcakla.
pavese etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pavese etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Ekim 2017 Cuma
21 Nisan 2017 Cuma
Cesare Pavese: Ay ve Şenlik Ateşleri

Yaklaşık bir hafta önce Pavese'nin "Tepedeki Ev" adlı romanını okumuştum. Bir de yazı yazmıştım roman ile ilgili. Hazır Pavese yazınına girmişken bir başka romanı olan Ay ve Şenlik Ateşleri'ni de okumak istedim.
Ay ve Şenlik Ateşleri, Pavese'nin olgunluk döneminin en başarılı yapıtı sayılıyor. Tıpkı Tepedeki Ev'de olduğu gibi bu romanda da karşımıza İtalyan köylerinden, kasabalarından ve kır hayatından kesitler çıkıyor. Genç bir adam olan Anguilla, doğup büyüdüğü köye geri dönüyor. Yakından tanıdığı insanların dönüşümlerine şahit oluyor. En yakın arkadaşı Nuto ile vakit geçiriyor ve dertleşiyor. Romanın kimi yerlerinde Anguilla'nın geçmişine dönülüyor kimi yerlerinde ise Anguilla'nın dönüşü sırasında yaşananlara, yani şimdiki zamana geçiliyor. Bu romanda da yine bir savaş teması hakim. Pavese'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşamış olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda bu temayı romanlarında işlemiş olmasını daha iyi anlayabiliyoruz. Nitekim savaşın İtalyan yarımadası üzerindeki yıkımını ve insanların yazgılarını da sorguluyor yazar.
Cinto, İrene, Silvia, Nuto ve kırsaldaki pek çok insan... Romanı bitirdikten sonra insanın içini hafif bir hüzün kaplıyor. Sanki romandaki olay örgüsü devam ediyormuş ve siz uzak bir yerlerden gelip dahil olmuş ve sonra romanı bitirip çekip gitmişsiniz gibi bir his. Roman dilimize Rekin Teksoy tarafından çevrilmiş. Bunu da belirtmeden geçmek istemem.
Kitabın bir bölümünde Anguilla ve Cinto arasında geçen şu diyalog beni çok etkiledi, buradan paylaşmak istiyorum:
"Az önce kadınlar konuşurken ben ona bakınca niçin gözlerini yumduğunu sordum. Hemen içgüdüsel olarak gözlerini yumup böyle bir şey yaptığını kabul etmedi. Gülmeye başladım ve çocukken benim de aynı oyunu oynadığımı söyledim ona; böylece yalnız görmek istediğim şeyleri görmüş olur, gözlerimi yeniden açıp her şeyi eskisi gibi bulunca sevinirdim. Bunun üzerine keyiflenerek dişlerini gösterdi, tavşanların da böyle yaptıklarını söyledi."
12 Nisan 2017 Çarşamba
Cesare Pavese: Tepedeki Ev
"Not: Şu anda bu kadar ferahlasam da sanma ki mutsuz anlar olmadı, olmuyor. Ama sana hangileri olduğunu söylesem anlamazsın. Bir kez daha inandım ki her şey bir savaşta olduğu gibi: Anlatması olanaksız."
Pavese'yi ilk olarak Tezer Özlü sayesinde tanıdım. Pek çok kişinin de Tezer Özlü sayesinde tanıdığına inanıyorum. İki güzel kalem. İki duygu, iki dram.
Tepedeki Ev, bir adamın yaşamını anlatıyor. Bir öğretmen, İtalya kırsallarında bir tepede. Savaş yılları, savaşın İtalyan yarımadasında bıraktığı izler, radyo yayınları, bir tepenin ardında buluşup sohbet eden insanlar, faşistler, muktedirler ve tüm bu savaş döngüsü içinde yaşam mücadelesine devam eden insanoğlu.
Romanın bir yerinde Cate ile Corradino arasında şu diyalog geçiyor, Corradino şöyle söylüyor:
"Birlikte aylar, yıllar tüketilir, sonra olanlar olur. Bir randevu kaçırılır, bir ev değiştirilir ve her gün görüştüğün birinin artık kim olduğunu bile bilemezsin."
Öyle değil mi sahiden, Pavese'den alıntıladığım şu yukarıdaki cümle günümüz insan ilişkilerini, samimiyeti ve vefayı olduğu gibi özetlemiyor mu?
İster savaş yıllarında olun ister günümüz dünyasının büyük kentlerine sıkışmış olun. Özümüzü ve doğamızı giderek kaybediyoruz. Birileri diğerleri ile aramıza bir şeyler sıkıştırıyor, katı bir mizaç, zalim bir yüz olup çıkıyoruz. Oysa Pavese'nin anlattığı savaş yıllarında bile insanlar kırların kıymetini biliyor, yeşil tepelerin, yaşamın öneminin, bir araya gelip şarkılar söylemenin, savaşa inat dans etmenin... Evet umutlu bir yazar değil Pavese. Oldukça karamsar lakin bir o kadar gerçek. Corradino'nun duygularının kıpırdadığı anlar var kitapta. İşte okurken onları yakalayın ve keşfedin derim. Derinden.
Pavese'yi ilk olarak Tezer Özlü sayesinde tanıdım. Pek çok kişinin de Tezer Özlü sayesinde tanıdığına inanıyorum. İki güzel kalem. İki duygu, iki dram.
Tepedeki Ev, bir adamın yaşamını anlatıyor. Bir öğretmen, İtalya kırsallarında bir tepede. Savaş yılları, savaşın İtalyan yarımadasında bıraktığı izler, radyo yayınları, bir tepenin ardında buluşup sohbet eden insanlar, faşistler, muktedirler ve tüm bu savaş döngüsü içinde yaşam mücadelesine devam eden insanoğlu.
Romanın bir yerinde Cate ile Corradino arasında şu diyalog geçiyor, Corradino şöyle söylüyor:
"Birlikte aylar, yıllar tüketilir, sonra olanlar olur. Bir randevu kaçırılır, bir ev değiştirilir ve her gün görüştüğün birinin artık kim olduğunu bile bilemezsin."
Öyle değil mi sahiden, Pavese'den alıntıladığım şu yukarıdaki cümle günümüz insan ilişkilerini, samimiyeti ve vefayı olduğu gibi özetlemiyor mu?
İster savaş yıllarında olun ister günümüz dünyasının büyük kentlerine sıkışmış olun. Özümüzü ve doğamızı giderek kaybediyoruz. Birileri diğerleri ile aramıza bir şeyler sıkıştırıyor, katı bir mizaç, zalim bir yüz olup çıkıyoruz. Oysa Pavese'nin anlattığı savaş yıllarında bile insanlar kırların kıymetini biliyor, yeşil tepelerin, yaşamın öneminin, bir araya gelip şarkılar söylemenin, savaşa inat dans etmenin... Evet umutlu bir yazar değil Pavese. Oldukça karamsar lakin bir o kadar gerçek. Corradino'nun duygularının kıpırdadığı anlar var kitapta. İşte okurken onları yakalayın ve keşfedin derim. Derinden.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
