bütün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bütün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2023 Cumartesi

Bütün Gülleri Çalmışlar

Söze nasıl, nereden başlanır bilemiyorum. Bir aydır bir cehennem içerisinde yaşıyor gibi hissediyorum. Gün içerisinde bir anda ağlamak geliyor, hiç tutamıyorum kendimi. Okulda, evde, ders arasında, sokakta, eve dönerken hüngür hüngür ağlıyorum. Bunca acı, bunca yaşam mücadelesi, hayatın kendisi ıskartaya çıkmış gibi çoktan. Üstelik bu ülke, bu ülke canımı yakıyor. Her şeyini kaybeden bir insanın yeniden hayata tutunması ne kadar mümkün? Mümkün olanların azlığı, mümkün olmayanlar karşısında ne kadar kıymetli? Zaman durmuş gibi, hiç akmayacakmış gibi. 

99 depreminde Sakarya'nın bir ilçesinde yaşıyorduk. O geceyi hiç unutmuyorum, 7-8 yaşlarındaydım. Bir kaos hali, herkes sokaklara dökülmüş. Hayatımda böyle bir gerçek yoktu, neler olduğunu anlayamamıştım. Biraz da oyun gibi gelmişti çocuk halimle, uzun süre dışarıda, çadırda ve arabalarda yatmak, tıpkı bir oyun gibiydi. 3 ay sonra bir daha benzeri bir sarsıntı, yine kaos, yine karanlık. Hiç bitmeyecek gibiydi, doğa bizimle oyun oynuyor gibiydi. Okullar açılınca, binamız yerine bahçesine kurulmuş kocaman çadırlarda başlamıştı dersler. Çadırların içerisinde birer ikişer yerleştirilmiş sıralarda oturuyor, çadırın bir kenarına kurulmuş ve bir türlü ısınamadığımız sobanın daha çok yanmasını bekliyorduk. Tam da matematik dersinin ortasında, Türkçe dersinde şiir okumaya çalışırken, herhangi bir an yağmur başladı mı sırılsıklam olmaya başlardık. "Hadi bakalım çocuklar, ıslanmadan evlerinize gidin. Yarın görüşürüz". "Tamam öğretmenim". Bir sevinç, çadırlar su alıyor diye yine evlerimize gidiyorduk. Bu oyun demekti, sokakta oyun oynayacak daha fazla zaman demekti. O yaşlarda her şeyi bir oyun gibi görmeye meyilliydik, sonra büyüdük, hayatın kendisinin bir oyun olduğunu pek iyi kavradık. Öyle bir kavradık ki, hep oyun dışı kaldık. Kanıksadık, kanıksadıkça vazgeçtik. 

İstanbul'da sürekli bir teyakkuz halinde yaşamak, son bir aydır çok yorucu olmaya başladı. İçimdeki gitme isteği alevlendi, alevlendi. Nereye, nasıl gideceğiz? Gittiğimiz yerde ne yapacağız? Memleketimizdeki müstakil evimizi, bahçemizi ve anılarımızı bırakıp buraya gelmişliğimiz on küsür sene olmuş. Başka yerde iş olmayınca, gelip burada kalabalık etmek zorunda kalmışız. Oysa ben geri dönmek istiyorum. Çocukluğuma, eski evimize, bahçemize geri dönmek istiyorum. Ama, bütün gülleri çalmışlar. Biz olmayınca toprağımız bize küsmüş, kerpiç evimizin köşe duvarı kireç dökmüş. 

Ankara'da birkaç okula başvuru yaptım, ne olur bilmiyorum. Şansımı denemek istiyorum. Aynı şeyler, endişe, çocukluğun o acımasız oyunu... Tekrar yaşamayalım diye, ne büyük bir acı, ne büyük bir elem. Bir yandan hayatın devam ediyor oluşu, çok kızıyorum, başka çaremiz yok, devam etmeliyiz diyorum, ediyoruz diye kendime çok kızıyorum. Kötü olanlar kazanınca iyi olanlar vazgeçiyor, ben de buradan vazgeçip gitmek istiyorum. Bir yandan buradaki on yıllar, yaşanmışlıklar, arkadaşlar, sesler, dokular ve hikayeler... Bu hafta bölüm başkanlığı teklif ettiler, sevinebildim mi? Hiçbir şey istemiyorum, makam, mevki her neyse hiçbir şey istemiyorum. Hepsi onlara kalsın, hiçbirine inanmıyorum. İki arada bir derede, nasıl gideceğiz, zayıfız, nasıl hareket edeceğiz? Nereye gitsek dertler peşimizden gelecek gibi. 

Boşa kaymış yıldızlar gibiyim, bırakıverseler birazdan düşecek gibiyim. Bahçemize geri dönmek istiyorum ama bütün gülleri çalmışlar. 

30 Temmuz 2017 Pazar

Yusuf Atılgan: Aylak Adam


aylak adam ile ilgili görsel sonucu
"Bir bakıma haklı. Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden ölürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız. Ama yalnız bu mu?.."

Yaz seçkimin on birinci kitabı Aylak Adam oldu. Bana bir otobüs yolculuğunda eşlik etti. Ve Yusuf Atılgan külliyatını bu eser ile tamamlamış oldum. 

Aylak Adam, bünyesinde ölüm gerçekliğini taşıyan adam. İsyankar dersiniz, kadın meraklısı dersiniz, ne idiği belirsiz dersiniz, hakkında söylenebilecek sözcüklerin fazlalığı kiminizi şaşırtabilir. Bense onu sadece "gerçek" sözcüğü ile tanımlayabiliyorum. Olduğu gibi gerçek, toplumun dayatmaları ile yaşamayan, içinden geldiği gibi yaşayan. Olabildiğince özgür, sanki hayatın dilini çözmüş. Bu yüzden bize yabancı, kendine yakın. 

Aslında pek çoğumuzun olmak istediği adam aylak adam, gailesi hepimizden fazla yalnızca belli etmiyor. Bir şeyleri erken yaşta çözmüş, bitirmiş ve kenara kaldırmış gibi. Bizde ise fazlası yok. 

Son dönemde epey popüler oldu Aylak Adam. Kürk Mantolu Madonna ile bilikte bir atılım yaptılar. İlginçtir, bazı önemli eserler yıllar sonra bir anda yükselişe geçebiliyor. Elimdeki kitap 50. baskısını yapmış. Sevindirici. Bir yandan da üzücü gibi. Aylak Adam gerçekten anlaşılıyor mu acaba? Herkes okuduğu için mi okunuyor? Eller sonra Anayurt Oteli'ne ya da Canistan'a da gidiyor mu? Muamma. 

Ufuklarda başka kitaplarla görüşmek üzere. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Yusuf Atılgan: Bütün Öyküleri


yusuf atılgan bütün öyküleri ile ilgili görsel sonucu
"Ne güzel kurşun, di mi? dedi Korkut. 
Sarıbaş yan gözle bakıyordu kurşuna.
Uzan da alıver istersen, dedi.
Korkut elini uzattı, aldı. Sıcaktı. Ağzına götürdü, ısırdı. Dört dişinin izi kaldı üstünde. Bu yumuşak, zararsız nesne mi öldürecekti sarıasmayı, karamekeyi, gökçeliyi, alaca cereni, insanı?"

Yaz seçkimin onuncu kitabında yine Yusuf Atılgan eşlik etti bana. Bu sefer öyküleri ile. Kitabın sonunda iki de masalı var kendisinin. Hem küçüklere hem büyüklere masallar. Korkut'a masal ve Ceren'e masal. 

Yusuf Atılgan'ın dili öykülerinde de tıpkı romanlarındaki gibi. İşlediği konular benzer, öyküleri yük, gam ve his dolu desem yanılmam. Tasasız taşranın delişmen insanları. Samimiyeti buradan geliyor belki de, olduğu gibi içimize nüfuz etmesinden. Eğri büğrü yollarda ve zamanlarda yaşanan gerçeklik. Olduğu gibi hem de, ziyansız. Yusuf Atılgan'ın bu taşra ve gerçeklik bileşimi kokusunu bir tek Hasan Ali Toptaş'ta alabiliyorum. İç döndüren zamanlar, aynalar ve kır atlar. 

Sıradaki kitap Aylak Adam. Onu da okuduktan sonra Yusuf Atılgan külliyatını bitirmiş olacağım. Pek güzel olacak. Şimdi birkaç gün yaz tatili ve deniz molası veriyorum. Döndüğüm gibi edebiyat maceram devam edecek. 

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Tomris Uyar: İpek ve Bakır


tomris uyar ipek ve bakır ile ilgili görsel sonucu
"Temmuz" adlı öyküsünden,

"Bu çocukluğun var ya, hiç yitirme onu, bazıları yitirmezler. Sen öyle bir çocuğa benziyorsun. Korun.
-Olur, söz."

1966

Yaz seçkimin sekizinci kitabında bana yeniden Tomris Uyar eşlik etti. Bir şekilde, bir düzlükte ayrı kalamıyorum ondan. Satırları arasında başka bir his var, etkilemekten de öte, öyküleri olduğu gibi sıcacık. İpek ve Bakır Tomris Uyar'ın ilk öykü kitabı. Yazar, 1965-1970 yılları arasında kaleme almış bu öyküleri. Bir ilk kitap olmasına rağmen Tomris Uyar'ın yazı dilini ve sıcaklığını hissedebiliyorsunuz. Üstelik gelecek yılların da heyecanlı bir habercisi İpek ve Bakır. 

Seçkime farklı kitaplarla devam edeceğim lakin yine arada bir soluk, sırf bir tını olsun diye Tomris Uyar'a sığınacağım muhakkak.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Vüs'at O. Bener: Dost Yaşamasız


bener dost yaşamasız ile ilgili görsel sonucu
"Doğru. Büyük dert. Ben? Gerçek gerçekse. Dönüp dolaşıp kendimle karşılaşmaktan korkuyorum galiba. Boğuş. Tepin. Kendini tam dorukta, tam amansız duyduğun zaman. Lanet. Yok olmaz. Buna inanamam. Kıskıvrak. Ötesiz. Dipte. Olduğun yerde. Kurşunlanmış. Mıhlanmış. Ne artık ne bir eksik. Öyle mi? Olmaz böyle şey. Fırla ayağa. Miskin. Haydi oradan."

Yaz seçkimin yedinci kitabı olan "Dost Yaşamasız" ile Vüsa'at O. Bener'e veda ediyorum. 1950 kuşağı öykücülüğüne yeni bir soluk getiren Bener'in, Dost Yaşamasız adlı eserinde pek çok öyküsü yer alıyor. Eser tam olarak yazarın 1986 yılına kadar yazdığı öyküleri kapsıyor. Bener yazınına başlayacaklar için de tavsiye edebileceğim bir kitap. 

Diğer yazılarımda sık sık belirttiğim gibi, Vüs'at O. Bener'in farklı bir üslubu var. Kimi öykülerinde kapalı lakin duygu yüklü bir anlatım benimsiyor, kimi öyküleri ise daha açık, karakterler ve olaylar net. Bener kendisini bu konuda eleştirenlere öykülerinde de yer veriyor zaman zaman. 

Benim için derin ve sarhoş edici, güzel bir yolculuktu. Yaz seçkim bittikten sonra yazarın oyunlarını da alıp okuyacağım muhakkak. 

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Vüs'at O. Bener: Siyah-Beyaz


vüsat o bener siyah beyaz ile ilgili görsel sonucu
"Koş vatandaş koş! Aldık Tapu Tahsis Belgesi nasıl olsa. Çıkarız iki oda üstümüze. Düşünmesin pek. Sen al gel benim dükkana. Tutarsa gözüm, çağırırız eve. Yapar ona anan orospu mantısı. İçkisinden belli olur erkeğin hası. Uçuralım bir papaz beraber, anlarız. İşportacılık yapıyor diyemedin tabii. Felçli anası, beş kardeşi eline bakıyor. Temizlerim altını. Lüks tuvalet sabunuyla yıkarım. Bebe pudrası ekerim kabalarına. Kırarım kulunçlarını bir güzel. İnanmıyorsun değil mi? Aşkolsun. Tüyün lan! Geliyorlar." 

Güneydoğu yolculuğumda Vüs'at O. Bener'in "Siyah Beyaz" isimli öykü kitabını yanıma almıştım lakin uyumaya bile zor vakit bulduğum için eseri okumayı tamamlayamadım. Döner dönmez ilk işim okuyup bitirmek oldu kitabı. 

Yaz seçkimin beşinci eseri oldu Siyah-Beyaz. Türk edebiyatında en sevdiğim isimlerden biridir Bener. Daha evvel Mızıkalı Yürüyüş-Kara Tren ve Kapan adlı eserlerini okumuştum. 

Bener'in üslubu etkileyici, kelimeleri cümlelerin içine yerleştirme biçiminde bile bir ahenk var. Üstelik dönem gündemi konusunda oldukça sıkı bir gözlemci kendisi. 

Bilhassa, "Cezaevi Günleri" ve "Reji Yangını" adlı öyküleri beni derinden etkiledi. Yaz seçkim Vüs'at O. Bener ile devam edecek. Sessiz sakin çekildiğim odamın bir köşesinde, henüz yeni bir yolculuktan dönmüş olmanın verdiği yorgunluk ve hüzün birikimin içinde, tekrar ve tekrar Bener öyküleri okunacak. 

11 Temmuz 2017 Salı

Tomris Uyar: Otuzların Kadını


tomris uyar otuzların kadını ile ilgili görsel sonucu
"Acaba bizler, yara-almadığımıza, güçlü olduğumuza bu kadar inanan çocuklarımızın bir gün biz yok olduğumuzda duyacakları boşluğu nasıl hafifletebiliriz? Şimdiden başlamalı, ama nerden?"

Yaz seçkimin dördüncü kitabında bana yine Tomris Uyar eşlik etti. Bu sefer "Otuzların Kadını" adlı öykü kitabı ile. Başından itibaren okuru içine çeken bir yapısı bu eserin. Bilhassa otuzların kadını derken söylemek istedikleri, kadın olmak meselesinin içine bunca eğilmişlik, bu denli gözlem gücü takdire şayan. Bir yerlerden bir şeyler eksilmiş, geriye kalan tüm kadınlar onu tamamlamak derdinde gibi. Hafif bir esinti, yüze çarpan birkaç saç teli ve ardına bakmadan yürüyen kadınlar, kimi vakitler tökezleyip. 

Belki de hem erkekler hem kadınlar topluca, bir arada oturup oturup bu eseri okumalılar. Kadınlar, otuzların kadınına atıfta bulunurken; erkekler otuzların adamı hakkında ütopya ve gerçeklik arası bir mukavemet bulmalılar. 

Tomris Uyar'a şimdilik veda ediyorum. Sırada Vüs'at O. Bener var. Kısa süreli bir ayrılıktan sonra yeniden buluşacağız Tomris Uyar ile. Esen kalınız sevgili okurlar. 

9 Temmuz 2017 Pazar

Tomris Uyar: Yaz Düşleri Düş Kışları


tomris uyar yaz düşleri düş kışları ile ilgili görsel sonucu
"Demin düşünüyordum da, bizim ülkemizde geçmişler ne kadar kısa, ne kadar da kısa süreli. Bizler, tarihimizi hep on ya da on beş yıllarla düşünürüz.
Yanlış anlamayın, dış dünyadan yenilikler çarçabuk erişir bize, ne var ki parıltıları çabuk biter, çabuk aşınırlar. Dün yepyeni olan bir kavram, bir akım, umut veren bir ad, bir yüz, bakarsınız bugün daha süresi dolmadan yıpranmış. Eşelenmemiş, karanlık tarih dilimlerinin arasında bir yerde kayıvermiş. 
O yüzden diyorum ki, bizim ülkede tarih arayacaksanız Lin bey oğlum, kitaplara bakmayacaksınız. Ama bir insan yüzünde, eski bir yapıda, bir sokakta ya da şu önünüzdeki fotoğraf gibi bir kartpostalda, yüzyılı bir anda kavramanıza yetecek onar yıllık ayrıltılar bulabilirsiniz."

Nisan 1980

Yaz seçkimin üçüncü kitabı Tomris Uyar'ın öykülerinden oluşan "Yaz Düşleri Düş Kışları" isimli eser oldu. Edebiyatın hem iç sızlatan hem de coşku aşılayan bir yanı var. Tıpkı hayat gibi. Tıpkı Tomris Uyar gibi.

Uyar, sevdiğim öykücülerden biri. Daha evvel "Sekizinci Günah" ve "Aramızdaki Şey" adlı eserlerini okumuştum. Yaz seçkimde bir öykü kitabı daha var, sırada. 

Yukarıda alıntı yaptığım ve bana en çok dokunan öyküsü "Metal Yorgunluğu" oldu. Kağıda dökmüş olduğu sözcükler dönem gerçekliğini yansıtmakla birlikte günümüze de ayna tutuyor. Değişimin kıyısında değişemeyen bir ülkeyiz. 

Bir de kitabı bitiren "Kuşluk Rakısı" adlı öyküden kısa bir bölüm paylaşmak istiyorum. Böyle tam da Tomris Uyar netliğinde ve duygusunda bir bölüm: 

"Yaa, dedi Osman olağan bir sesle.
Yine sustuk.
Şuramda bir şey sancıyor dedi.
Yalnızlık, dedim."

25 Aralık 2016 Pazar

Vüs'at O. Bener: Kapan

"Tek engel, insanın yine kendi öz benliği, egosu. Yoksa geride kalanların çekeceği geçici acıya bel bağlamak tam bir kaçış senaryosu.
Peki anlatmayı deneyeyim. Çıkmazdan çıkmaza sürüklenmekten başka çıkış yolu görünmüyor. Kişi oyalanmak için oyalandığının ayrımında ise, oyunu mutlaka yarıda bırakır. Ben her zaman ayrımında olduğuma göre bedeni sürüklemekten başka hiçbir işe yaramıyor düşüncelerim."

***

"Çay, sıcak, ağız yakan! Hepsi bu. Bir bardak. Kimsesizler mezarlığına gömdüm imgelerimi. İpileyen sarımsı ışık pırpırlandı, sönmek üzere, sönünce kurtulacağım kendimden -acınası avuntu!-, ödeşeceğiz, kristal yüreklerine sırt çevirdiklerimle."

"Kapan", Vüs'at O. Bener'in toplamda 21 kısa öyküsünü içinde barındıran, ilk baskısı İletişim Yayınları tarafından 2001 yılında yapılmış olan kitabı. Bu kısa öykülerde Bener'in öz yaşamına dair izlerden, düşüncelerinden ve dönenip duran ruh halinden kesitler görmek mümkün, öyle sözler var ki içinde, içimizden, altını çizip düşünsel evrenlerimizin baş köşesine oturtmamak mümkün değil. "Yanılgı mı?" adlı öyküsünü bilhassa çok beğendim, tekrar tekrar okudum. 

"İnsan tragedyasının özü bilinmezlik oysa. Hangi ölçüte vurursan vur doğru ya da yanlış seçeneklerini kestiremezsin.
Çıkmaz sokaklarda dolan dur."

13 Aralık 2016 Salı

Bütün Giysilerimden Kurtuldum!

Birkaç yazıdır bahsediyorum, annemle birlikte "hayatı sadeleştirme projesi" adı altında bir projeye imza attık. Daha doğal, daha sağlıklı, üzerimizdeki maddi ve manevi yükü azaltacak bir yol arıyorduk ve bir yerlerden başladık. Öncelikle kozmetik ürünlerimizin hepsini attık, ardından evimizdeki tüm süs eşyalarını imha ettik. Hiçbir şey kalmadı gerçekten, giysilerimiz için de benzer bir yol izlememiz gerekiyordu. Bir günümü tamamen bu işe ayırdım, gerçekten dolabımda hiç giyilmemiş ya da bir iki kere giyilip bir kenara bırakılmış ne kadar çok kıyafet varmış! 

Hepsini tek tek ayırdım, yıkadım, ütüledim ve tasnif ettim. Yardıma muhtaç olan ailelere ulaşması için kolları sıvadım, üstelik bununla da yetinmedim, çalıştığım okuldaki tüm öğrencilerime, öğretmen arkadaşlarıma duyurdum, desteklerini istedim. Giderek büyüyen bir kampanyaya dönüştü bu durum. Kolilerimizi özenle düzenlemeye başladık, yakında ihtiyaç sahipleri için yola çıkacak.

Şu an giysi dolabımda bu kış bana yetecek bir kaş parça eşyanın dışında hiçbir şey kalmadı. Elzem olmayan şeyleri de kesinlikle satın almayacağım bundan sonra. Giyim gereksiz, aldatıcı bir vitrin, elbette çok zor insanın kıyafetlerinden vazgeçmesi lakin imkansız değil. Çok büyük bir arınma ve muhteşem bir ferahlık. Bunun huzurunu tarif etmem mümkün değil, belki çok büyük işler yapamıyoruz ama bir yerlerden tutunmak bile var edebiliyor bizi, var ettiğine inanıyorum. Daha nicelerine umarım. 

8 Aralık 2016 Perşembe

Bütün Kozmetik Malzemelerimi ve Sosyal Medya Hesaplarımı Çöpe Attım!

Bir erkek olarak az sayıda kozmetik malzeme kullandığımı söylesem yalan söylemiş olurdum. Peki bugüne kadar neler kullanıyordum?

-Nemlendirici krem
-Yüz yıkama jeli
-Şampuan
-Duş jeli
-Saç köpüğü
-Sıvı keratin/Saç yağı
-Saç spreyi
-Saç şekillendirici krem
-Wax
-Dudak balmı
-Koltuk altı deodorantı
-Parfüm

25 yaşındayım ve saydığım tüm bu kozmetik malzemeleri lise yıllarımdan beri kullanıyorum. Vejetaryen beslenen, yediklerime içtiklerime dikkat eden bir insanım. Vejetaryen beslenmeyi yaşam tarzı haline getirmişken, daha doğal ne yapabilirim, hayatımda neleri değiştirebilirim diye düşünürken bu saydığım malzemelerin hepsini çöpe atmaya karar verdim. Ergenlik dönemimde bile yüzümde sivilce çıkmazdı, yıllarca işe yaraması gereken tüm bu kozmetik malzemelerin cildimi daha kötü yaptığını fark ettim. Bir tüketim hırsı, daha iyi görünebilme aşkı ile kullanıyoruz lakin tamamen kapital bir tuzak; yüzümde ufak tefek sivilceler çıkmaya başladı. Peki şimdi ne kullanıyorum? Bitkisel, tamamen doğal bir şampuan kullanıyorum. O bittikten sonra zeytinyağlı defne sabununa geçmeyi planlıyorum. Evet bunun haricinde kullandığım tek bir kozmetik malzeme kalmadı. Kendimi çok hafif ve çok iyi hissediyorum. Tüm bunlarla birlikte evimdeki gereksiz süs eşyalarını da attım. Evim şu an öyle ferah oldu ki anlatmam, üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi. 

Sosyal medya hesaplarıma gelirsek onları da elden geçirdim. Yalnızca facebook ve instagram kullanıyorum. Facebook'u uzun süredir yalnızca haber okumak ve işimle ilgili önemli paylaşımları takip etmek amacı ile kullanıyordum zaten. Paylaşım yapmıyorum. İnstagram'da ise hemen hemen tüm fotoğraflarımı sildim. İnstagram anlayışım zaten suratımı ve hayatımı paylaşmak konsepti ile oluşmuş bir hesap değildi. Doğa fotoğrafları çekiyorum, gezdiğim gördüğüm yerlerden güzel enstantaneler paylaşıyorum. Suratımı paylaştığım hiçbir fotoğrafım kalmadı, ne büyük bir mutluluk! 

Daha önce bunun üzerine uzun uzun yazmıştım. Artık hayatlarımızı sosyal medya üzerinden yaşıyoruz. Mutluymuş gibi görünüp, insanlara lüks ve mükemmel olduğunu düşündüğümüz hayatlarımızı gösterip, kendimizi bir şekilde tatmin etmeye çalışıyoruz. Sürekli birilerine bir ispat çabası içerisindeyiz. Böyle bir hayat algısından da mutlu ve samimi olduğumuz gerçeğini çıkaramayız elbette. 

Şimdilerde pek mutluyum efendim, vücuduma ve ruhuma zarar veren pek çok şeyden arındım, sadeleştim ve ferahladım. Hem duygusal anlamda hem de maddi anlamda sadeleşmek insana müthiş bir dinginlik veriyor. Deneyin derim, kendiniz için kıyısından köşesinden olsa dahi minik değişiklikler yapın, eminim çok daha huzurlu olacaksınız. 

19 Mart 2016 Cumartesi

Tezer Özlü: Çocukluğun Soğuk Geceleri

"Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak."

13 Ekim 2015 Salı

İçimizdeki Şeytan










"Görüyorsun ki hepsi hayata birer miktar kin borçlu. Hepsi çocukluklarından beri mahrum oldukları kuvvete hasret çekerek ve kendilerini yiyerek bu hale gelmişler. Hakikaten kuvvet sahibi olanlara haset ve imkansızlıkla baka baka nihayet kuvveti en büyük, en tapılmaya layık bir mevcudiyet olarak kabul etmişler... Şimdi öyle bir nazariye yapıyorlar ki, anası aciz ve mahrumiyet... Bu gibi fikirleri doğuranlar, daima, ezilmeye, yok olmaya mahkum olduklarını hisseden zümrelerdir. Bağırırlar, çağırırlar, ellerine fırsat geçerse suni olarak sahip oldukları bu iktidarı en vahşi bir şekilde kullanmaya kalkarkar; fakat nihayet hayatın ebedi kanunlarının pençesi altında çiğnenir ve mahvolurlar..."