29 Mayıs 2018 Salı
Var Zaman Yok Zaman
Esasen ölümlü olmanın ızdırabını yaşıyoruz hepimiz. Nereye koysanız sığamıyorum şu günlerde. Bu bir bunalım hali değil de, tanıma hali. Kimi mi? Kendimi.
Önceden kendimle fiziki açıdan daha ilgiliydim, şimdilerde hiç umursamıyorum. Bir süredir kellik başladı, önceden çok korkardım kel kalmaktan. Dün gittim saçlarımı üç numara kestirdim, tepesi belli olmaya başlamış. Sanırım birkaç seneye kadar epey gidecekler. Gitsinler, gidenler de kalanlar da kabulümüz.
Dirlik, sürmece, koş, debelen ve durul. Bunların hepsini toplayınca (türevleri ile birlikte çokça ifade edilebilir) yaşamınız çıkıveriyor ortaya zeytinyağı gibi. Bir müddet bekliyorsunuz, bir müddet sonra da bekleyeceğiniz bir şey kalmıyor. Beklenti kalmıyor. Beklentilerin narsisistik olduğunu düşünüyorum tıpkı herkes tarafından sevilme isteği gibi. İstemek, arzu, beklemek bunların hepsi narsisizm ile ilgili bana kalırsa. Diğer türlü insan niye beklesin ki?
Bugün çok yağmur yağdı, öğle arasında okulun bahçesine çıktım. Çam ağaçlarının dallarından toprağa dökülen şeffaf damlaların temizliğini izledim. Uzun süredir ıslanmamıştım, hiç umursamadım. Yere doğru çömelip böceklere yuva yaptım ıslak topraktan. Ellerimi açıp gözlerimi kapadım uzun süre. Yağmur damlalarını ilk kez bu kadar yakından hissettim belki de. Gözlüklerimi de çıkarıp kafama taktım, etrafı göremeyeyim ki sadece bulunduğum ana odaklanabileyim diye. Çekinmesem ayakkabılarımı da çıkaracaktım, o da bir başka zamana artık.
Günyüzü, değerler, hayaller, bir yığın umut kırıntısı ve geriden baktığımız kendimiz. Biz bunlar değiliz, ben bunlar değilim. Kabul etmiyorum. Ben doğayım, ben bilmeyenim, hem de hiçbir şeyi. Bilen kimse yok, vasıflar yok, gürültü yok. Yalnızca yağmur var, toprak var, ıslanmak var, kurumak var bir de. Orada bir yerde bir şeyler var, belki de sen var. Bir de senden gayrısı var.
29 Kasım 2016 Salı
Sevmek
Tamam diyorum, adım atmaya başladığım anda bir şeyler beni geriye itiyor. Hissedemiyorum, bir yerde, içimde istiyorum ama tümden koyvermek kendimi elimden gelmiyor çoğu zaman. Zaman mı gerekir, yoksa zaman bizi öğütüp mahvetmekten başka bir işe yaramaz mı emin olamıyorum. Hem bir deva gibi hem de acı verici zaman. Tıpkı hayattaki tüm zıt duygular gibi, her şey birbiri ile iç içe geçmiş durumda. Duygularımız safını belli edemiyor, bir türlü karar veremiyoruz. Veremiyorum.
Sevmek işi çok zor iş. Beceremiyorum, üzülüyorum, olmuyor, oluyor derken sonunda bir başıma dönüyorum yine dünyama. 'Belki' kalıyor geriye, belki olur diyorum bir gün. Hiçbir şey gibi o da bilinemiyor, ona da ulaşılamıyor.
5 Eylül 2010 Pazar
Ömrümüzün Yarısı Ağlayarak Geçmedi Mi,Sevdamız Da Ağlasın O Zaman
Hep mücadele etmek gerekiyor.Herkes analı babalı gelmiyor dünyaya.Aynı dakikada doğan çocukların biri varoş bi mahallede içkici bi babanın elinde dünyaya gelirken bi diğeri bir kaç semt ötede denize nazır bi villanın evladı olarak dünyaya geliyor.Çözsünler hadi bu adaleti bozulmuş durumu da.Her şey sayfalarca kitap yutmaya ve okumaya benzemiyor.Konfor içinde yüzerken,garabet için hayasız bir bakışla dikiliyor kimi canlar çürümüş pencerelerinden aşağı.Rutubet kaplı evlerinde yaşarken kimi yürekler hastalıktan inleyerek,kimi uçakla bilmem nerede seyehat ediyor.Dört yılda yüz altmış küsür ülke gezen bi milli eğitim müdürü vekili gibi.Çok adil.Hayalarını patlası var benim gibi bünyelerin.İnsanlar iş diliyorlar,işi olmayanlar ise sadece dileniyorlar ağızlarında Allah'ın adı.Paçalarını sıvayacak vakitleri bile yok insanların dereyi görünce.Hoş görseler bile onların gördükleri rüyalar tıpkı ulaşamadıkları dereler gibi kurumuş ve akmaz oluyor.Seyduna ile Şahrud nasıl birbirlerine kavuşamadılarsa.Bir zengin bir fakir aşk olmuyor.Para insanları ayırıyor.
Gerçek kesit tarzı oldu bu yazı da be blogcan.Ama şuna kalıbımı basarım.Şimdiki reyting rekortmeni dizilerden daha gerçekçi o kalp gözleri,gerçek kesitler falan.Neden bi zaman çok izlendiler.Çünkü gerçekten bizdendiler.Daha önce Kalp Gözünden ekmek parası yiyen BKM oyuncuları şimdi skeçlerinde dalga geçmekteler.Kıymet bilmiyoruz hiç bir zaman da bilmeyeceğiz.Geleceği düşünmekten bi hal oldum walla.Adım attığımız yerler çamur.Durum vahim.İş yok.Para yok.Kimisi ise bir tarflarını bir tarafça bir yerlerine yedirme derdinde, zevk derdinde.Garibin halini soran yok.
Mutluluk çok uzakta değil.Mesela geçen bi tencere mısır patlatarak mısır patlatmayı öğrenmiş oldum.Mutlu oldum bundan.Devamlı şükür ederim zaten.Allah yolumuzu açsın diye beklerim bi şekilde.Hayat Zor oyunu vardır.Toplum Gönüllülerinde.Hiç oynamadım bilmem de pek içeriğini.Saha sorumlumuz anlatmıştı gerçi ama aklımda kalmamış.Güzel bi oyun olsa gerek.Dimi ya?Hayat hep zor şeyleri seviyor.
Hiç bi bokumuz yok bu hayatta hatta hepimiz birer boktan ibaretiz.Bari sağlığımıza şükür edelim de hepten boka bürünmeyelim.Ne demiş Aydilge "Cüzdanım evde geri dönmem yine de,palto cebimde para yoksa param olmasa bile."
Günün şarkısı Yusuf Taşkın'dan "Ağla Sevdam" olsun.Ömrümüzün yarısı ağlayarak geçmedi mi,sevdamız da ağlasın o zaman.
8 Temmuz 2009 Çarşamba
Yanlış Zaman Yolcuları
Her şey beklentilerden ibaret,beklemek,dinlemek ve sonuna kadar inanmak’sana da demiştim dinle’ diye,umut etmek her zaman bir çare,güzel bir çare.Ve Allah’ım annemi mutlu ettiğin için sana şükrediyorum,sana yürekten inanıyorum:)
“Yanlış Zaman Yolcuları” bugün annemle birlikte alışverişe çıkmıştık,gelirken filmciye girip geçen bahsettiğim o Pedro Almodovar filmini alayım dedim ama yokmuş,onun yerine bir film çarptı gözüme,pek bir ödüllü,güzel,geçmiş,mazi kokan bir kapağı vardı dilinde.Yaklaştım ve onu aldım:)Yönetmen Aren Perdeci,senaryo;Aren Perdeci,Canan Cemali,ve yapımcı Aren Perdeci…Elbetteki bunlar netten kolaylıkla bulunur ama bu değerli insanları kazımak istedim bloguma,nadir severim böyle dramları,çok başarılı bir filmdi.Evet,böyle filmleri kesinlikle yabancılar yapamıyorlar,onların filmleri bana fazla teknolojik,fazla yorucu geliyor doğrusu,bizim yaptığımız gibi ilginç kurgular çıkmıyor onlardan.İşte tam da böyle filmleri seviyorum;tıpkı Reha Erdem’in kurguları gibi,güzel,sonuna kadar dram ve biraz da fantastik,geçmişe yapılan bir yolculuk.Hikaye öyle güzel ki aslında çok sıradan,Aslı’ya göre öyle bana göre değil:)
Mahir küçük bir çocuk,Mahir delikanlı ve Mahir yaşlanmış,saçlarına hafiften aklar düşmüş bir yazar.Peşi sıra üç hikaye;-bu arada müzikler bir şaheserdi:Edvard Aris,Saki Çimen-Mahir küçük bir çocuk,babası yok,annesi ile birlikte yaşayan,yazma meraklısı bir çocuk,annesi ise ona çok düşkün ama amansız bir hastalıkla kıvranan genç bir kadın,çok güzel piyano çalıyor.Karşı komşuları ise Servet Bey,kızı Aslı ve Madam Sona.Servet Bey şahsına münhasır ünlü bir kitap yazarıdır.Kızı Aslı ise üniversite çağında genç biridir ve Mahir ile pek bir anlaşırlar.Mahir ise Aslı’ya sırılsıklam aşıktır.Bir kitap yazması gerekir kır saçlı haline geçiş yaparsak,ve geçmişine doğru tozlu bir yolculuğa çıkar.İşte hikaye tüm bu fantastik ve kurgusal olaylar içinde döner.Filmin sonuna doğru bir tren tünele giriyor ve orada gözlerinizi sımsıkı kapamayı unutmayın.Sonra açın tabii,yoksa filmin sonunu kaçırırsınız:)
Bu arada bugün çok enteresan bir şey denedim.Nazilerin verdiği bir kasa kirazın bir kısmı ile kirazlı cup yaptım.Bakın tarif:)
-Bir kase kiraz
-İki yemek kaşığı şeker
-5-6 yemek kaşığı yoğurt
-Varsa-daha lezzetli oluyor-bir dilim kek
-Az biraz tarçın
Kalmadı solumda dermanım
Dün bütün gece oturdum da ağladım
Hekim de yok çaresi dile kolay kalbe zor söylemesi
Sende de hava kışa dönmüştür
Eminim ellerin dizlerini dövmüştür
Bir ışık yakmaz hayat mecbur ayrılığımız aşka küstürmüştür
İnşallah unutursun,unutursun sen de
Kendimi avuturum,uyuturum ben de
İnşallah unutursun unutursun sen de
Kendimi avuturum,uyuturum bende,zamanla unuturum ben de
Sıla-İnşallah
30 Ağustos 2008 Cumartesi
Puff
Zaman her ne kadar bedenlerimizi ve biçimimizi değiştirmeye çalışsa da asla ruhumuzu değiştiremeyecek,buna yürekten inanıyorum.Hayatımın on alttı yıllık tecrübesine dayanarak ruhlarımızın bizi şekillendirmesi gerektiği kanaatine vardım.Yani bedenlerimiz her nasıl olursa olsun ruh bir tane ve sanırım benim en iyi arkadaşım.Kimi zaman büyük sürprizlerin çocuksu coşkusunu beklesek de küçük mutluluklarla yetinmek bana daha büyük bir mutluluk yaşatıyor.Bu sefer sanmıyorum gerçekten böyle düşünüyorum.Bir kaç gün önce televizyonda polisiye romanlar üzerine bir belgesel izlerken birden annem odaya girdi.Elinde bir sürü puf,bilirsiniz minikken hepimizin çok severek yediği,Hindistan cevizlisi,kakaolusu ve değişik tatlarıyla bir ısırımlık şekerlemeler…Annemle karşılıklı oturup afiyetle yedik puflarımızı…Hayatımın en güzel ve en mutlu anlarından bir tanesiydi.Bir kez daha çocuk olmayı istedim,gerçi çok da büyük sayılmam ama gençlik yollarında şuan bedenim ama ruhum asla…Hep böyle kalalım anne olur mu?
