novella etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
novella etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2018 Perşembe

Korsan Çıkmazı II


Korsan Çıkmazı
"İstanbul'un ortasında, bir pansiyon odasının dört duvarı arasında geçen uzun geceler. Oturup memleketi düşünüyorum. Herkes bana karşı. Neden? Sudan bir sebep, örneğin şu kadının boşa gitmiş gençliği, örneğin istenmeyen amcamın oğlunun aşağılık duygusu vs., benim dürüst, iyi, temiz hayatımda yıkıcı olabiliyor. Ters anlaşılmış bir olay, insanların küçük hırsları... Sonunda sormaktan vazgeçiyor insan. Böyle. Yıkılmamak gerek. Kaçmamak, kaybolmamak. Eh, işte bu. İyi niyetimden adam olmak kaygımdan başka tutar yerim yok. Hepimiz iyi çocuklarız. Ne var ki, eski tekne yeni hamura dar geliyor."

Nezihe Meriç

9 Ocak 2017 Pazartesi

Robert Pinget: Mösyö Songe

"Bir çıkmazdan kurtulmak için bir başkasına girmek gerekir."

Robert Pinget, 1920 Cenevre doğumlu bir yazar. Hukuk öğrenimi görmüş, 1951 yılında ise ilk öykü derlemesi yayımlanmış.

Yazılarımda sıklıkla bahsettiğim üzere Kadıköy'ü her ziyaret edişimde Yapı Kredi Kitabevine uğruyorum. Bir iki hafta önce okumak üzere alıp kitaplığıma koyduğum kısa romanlardan biriydi "Mösyö Songe." Kar sebebiyle okullar kapanınca ve kapımıza dayanan kardan dolayı günlerdir evden dışarı çıkamazken "Mösyö Songe"yi tanımak üzere kitaplığımdan çıkardım. 

Mösyö Songe varlıklı, denize nazır bir evde hizmetçisi Sosie ile birlikte yaşayan yalnız bir adam. Bir yeğeni var, sık sık olmasa da dayısını ziyaret eden, kimi vakitler onu yermekten geri kalmayan kimi vakitlerde ise Sosie'nın leziz yemekleri eşliğinde dayısı ile hasbıhal etmeyi kendine amaç edinen bir genç.

Mösyö Songe kurallara, nezakete ve görgüye sıkı sıkıya bağlı bir adam, denemeler yazıyor, bir de yeğenine sürekli mektup yazıyor. Mektupların hemen hepsinde kendi benliğini dışa vuruyor, kafasında dönenip duran deli sorunlara, delişmen sorulara cevaplar arıyor, bazen de o kadar net ve katı bir adam oluyor ki, adeta bedenini duyguların delip geçmesini önleyen bir kalkana dönüştürüyor. 

Karlı bir Ocak ayında bana sıcacık battaniyemin içinde kısa bir izlek sunan sevgili Mösyö Songe ile tanıştığıma memnunum. Umarım bir yerlerde o haşin görüntünün altındaki sevecenliği dışarı çıkarmayı başarabilmişsindir; ya da sen böyle güzelsin Mösyö Songe. Umarım hiç değişmemişsindir. 

"Mösyö Songe kötü bir gün öngörürken yanılmıyordu. Sıkıntıları belirginlik kazanıyor. Aklına getirmek istemediği hatıralar üzerine çullanıyor. 

Ama işin özüne gelelim, hatıralarım diye nelere diyorum ben? diye soruyor kendine.

Bir düşünme denemesinden sonra, hatıralarım dediği şeylerin yalnızca duygularından ibaret olduğunu söylüyor kendine. Çünkü şu anda bile verdikleri acıyı yeniden yaşayabiliyor. Geriye kalanları, geçmişten çıkagelseler bile, acılarını yeniden hissedemediklerini, hatıralarım diye adlandırmayacak."

Hatıralar üzerine mükemmel bir tanım, ideal bir açıklama değil mi? Selam olsun sana Mösyö Songe ve tabii ki seni yaratan sevgili Robert Pinget.

18 Ekim 2016 Salı

Hasan Ali Toptaş: Kuşlar Yasına Gider

Bir baba ve oğul güzellemesi "Kuşlar Yasına Gider". Taşra, beyaz atlar, ecel atları, hayal ve gerçeklik ekseni, zaman mefhumunun gizemi, zamanın şaibeli duruşu ve dert dinlemezliği... Hasan Ali Toptaş'ı ifade edebileceğim tüm kelimeler bunlar değil elbet lakin aklıma ilk gelenler. Duruşu güzel, kalemi güzel bir ademoğlu. 

"Demek seni gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum. 

Bu sözleri duyunca duygulandım birden, ne diyeceğimi bilemeden, usulca yutkundum. İçimden kalkıp babama sarılmak geçti aslında ama yapamadım bunu, baktım sadece. O da bana baktı gözlerini hiç kırpmadan O an, birbirimize bakışlarımızla sarıldık sanki."


Bu çok vurucu bir o kadar da naif bir cümle değil mi? Aldatılmak kavramına bakış açısı, gazellere karışmış bir babanın oğlunun kalbine dokunması, tek bir sözle üstelik! Aldanmak! Güzel olan yalnızca aldanmak. Masumiyeti, insaniyeti korumak. 

Çok farklı bir yazar Hasan Ali Toptaş. Sade cümlelerinin, sözlerinin içinde kuyulara saklanmış manalar yatıyor. Kalemi ve kelamı son bulmasın. 

11 Ağustos 2016 Perşembe

Mehmet Eroğlu: Belleğin Kış Uykusu



"Evet ender de olsa insan bazen yaşamayı mutluluğa çevirebiliyor. Ama büyük filozof Solon der ki, 'Yaşamakta olan kişiyi mutlu saymamak, sonunu beklemek gerek...' Bence hayatı kavrayıp anlamamızı sağlayan temel olgu, acıdır. Acıyı asla göz ardı etmemeliyiz."



En son; "Nasıl daha önce böyle bir yazardan haberim olmaz, şu yaşıma kadar bir yanım eksikmiş meğer" dediğimde bu cümlemi Sezgin Kaymaz için sarf etmiştim. Ondan sonra Sezgin Kaymaz'ın dünyasına öyle bir daldım ki, bu dalıştan kendime yeni hayatlar ve yeni edebi hazlar çıkardım. Uzun zamandır belki de iki yıldır bu cümleyi herhangi bir yazar için sarf ettiğimi hatırlamıyorum. Şimdi ise Mehmet Eroğlu için sarf ediyorum. 

Yazarların ve kitapların insanların hayatlarını değiştirdiğine inanmıyorum lakin edebiyatın da büyülü bir dünya olduğunu düşünüyorum. Bu büyüden kendinize pay çıkarmak, büyülenmek ve daha fazla büyülenmek istemek ise kesinlikle okurun yani sizin elinizde olan bir durum. "Belleğin Kış Uykusu" beni çok etkiledi. 

Esasen çok etkilendiğim kitaplar hakkında iyi yazılar yazamıyorum. Sanki bir köşemde, kitaplığımda yalnızca bana aitmiş gibi baksın, yalnızca sayfalarını ben açayım istiyorum. Sanırım doyumsuz ve ukala bir okur bencilliği içerisindeyim. Söz konusu kitaplar olunca da bu özelliğimi yadsımıyor ve seviyorum. 

Bay M. belleğini yitirmiş, var olma mücadelesi içerisinde hayatı epey deneyimlemiş, bolca yara almış, çıkmazlarını zihninde sürekli evirip çeviren bir karakter. Takım elbisesinin cebinde bulduğu biletler ile bir trene binen Bay M. aslında kendi belleğine ve kendi zamanına bir yolculuk yapacaktır. 

Bir tren düşünün. Bindiğiniz andan itibaren geçmişinize dair hiçbir şey anımsamıyorsunuz. Zaman durmuş, trenin nereye gittiği, nereye gideceğiniz meçhul, etraf bir sis perdesi gibi. Gençlilik ve yaşlılık arasında sürekli gidip geliyor, yaşadıklarınıza ve belleğinizdeki parçaların zaman zaman görünür oluşuna anlam vermeye çabalıyorsunuz. Etrafınızda bazı insanlar belirmeye başlıyor, trende yolculuk eden, bir görünüp bir kaybolan insanlar. Yaşamınız, belleğinizin müsaade ettiği ölçüde çeşitli skeçler ve tiratlar eşliğinde bir bir canlanıyor. Yaşanan zaman tekrar yaşanıyor, yaşlanıyor. Paralel evrenlerde yaşıyor gibisiniz, zamanın tanımsızlığı içinde yaşamınızın izlerini bulmaya çalışıyorsunuz. 

İşte Bay M., nereye gittiğini bilmediği belleksiz ve zamansız bir tren yolculuğunda kendini buluyor. Kitabın üç bölümünde sıralandığı gibi: Önce yitiriyor sonra belleğinize doğru bir yolculuğa çıkıyor ardından aniden uyanıyorsunuz. 

Kitapta en sevdiğim karakter "Palyaço" oldu. Palyaço'nun hayatı ele alış biçimi, bilgeliği, insanoğlunun var oluşu üzerine değerlendirmeleri beni çok etkiledi.

Bu sene içerisinde, sindire sindire sevgili Mehmet Eroğlu'nun diğer kitaplarına doğru yolculuğa çıkacağım. "Belleğin Kış Uykusu" sayesinde Bay M. ve hayatı ile tanıştığım için kesinlikle çok şanslıyım. Ve tabii bilge Palyaço ile.