gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2022 Pazartesi

Gece İnerken

İstanbul'da serin bir yaz akşamı var, balkondan esen rüzgar bir senedir uzattığım saçlarımı dalga dalga savuruyor. Biraz çay içtim, biraz da sessizliği dinledim. 

Okulu bu hafta kapatıyoruz, çocuklarla tüm derslerimi bahçede geçiriyorum. Bugün ip atladık, çuval yarışı yaptık ve halat çekme oyunu oynadık. Bazı öğrencilerimi kollarından tutup döndürdüm, öylesine mutluydular ki bazen onları görünce çocukluğum aklıma geliyor. Bütün gün okulda koşturduktan sonra eve dönerdim ve annemin işten gelmesini beklerdim. Tam onun geleceği saatte bahçe duvarının önünde beklerdim, yolda göründü mü koşarak yanına giderdim. Kolları arkasında, günün hediyesini saklardı. Bilmem hatırlar mısınız, doksanların sonları ve iki binlerin başlarında çizgi film karakterlerinden dondurmalar yapılırdı. En çok bugs bunny'li olanın tadını beğenirdim, krem ve gri karışımı bir rengi vardı. Çocuklar teknoloji ile çok içli dışlılar, sürekli ekrana bakıyorlar fakat durum teneffüslerde ve öğle aralarında inanın böyle değil. Eski oyunları yani sokak oyunlarını oynamayı seviyorlar. Yıllar pek çok şeyi değiştirse de, çocukların oyun kültüründen alıp götüremedi. Hemen organize olup kendi aralarında oyun kuruyorlar. Bir dakika içinde bir araya gelip takımları oluşturup oynamaya başlamalarını şaşkınlıkla izliyorum. Öğretmen olmanın böyle bir güzelliği var, her gün onlardan yepyeni şeyler öğreniyorum. Ben öğretmiyor ve eğitmiyorum, onlar beni eğitiyor. 

Bazen de onlar olmasa hayat benim için daha dayanılmaz olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yaşamak için fazla kırılgan, adım atmak için fazla hassas ve akışa kapılmak için fazla tedirginim. İçimde büyüyen ve ısrarla dışarı çıkmak isteyen o boşluk hissi, o bilinmezin eşiği günlük hayatım içinde beni çok fazla yoruyor. Bir tek çocukların içindeyken, dersteyken bunları düşünmüyorum. Mesainin bitimi ile birlikte o boşluk tekrar kaplıyor her yanımı, kendim için hiçbir adım atmadan öylece durduğum yerden dünyayı izliyorum. Aklımda sonu gelmez sorular: Bu ben miyim, şu an hayatta mıyım, burada mıyım yoksa bu bir yanılgı mı, içimdeki boşluk bana ne anlatıyor, neden bu kadar yorgunum, neden sürekli geriye doğru adım atıyorum ve daha pek çok soru. Hiçbirine cevap bulamıyorum, herhangi bir cevap bulmak için de uğraşmıyorum. Çünkü hayat işte tam da bu, bir gün yok olacağım bir dünya için daha fazla mücadele etmek istemiyorum, beyhude bir bakışın yarattığı gölgede sakınıp kalmışım gibi, güneşin gözlerimi yeniden yakmasından korkuyorum. Bir de gözlerim, hep buğulu ve hüzün dolu. Ruhumun aynası, yeniden yansıması, küçük ve kahverengi tesbih taneleri gibi, yakamın ucuna düşüp dağılıyorlar. Çok mu fazla görüyorum yoksa çok mu az, buna karar veremiyorum. 

Sezen Aksu'nun "alaturka" isimli şarkısını çok seviyorum, özellikle son kısımda şarkının "kader böyleymiş" diye final yapması bende pek çok şey çağrıştırıyor. Şarkı boyunca tüm dertler, umutlar ve hüzünler bir aradayken, sahnenin sonunda "kader böyleymiş" diyor şarkıcı. Belki de kendi hayatlarımız için de "kader böyleymiş" deyip yola devam etmek gerekiyor. Fakat ben ısrarla o yolun ortasında bekliyorum.

7 Ocak 2019 Pazartesi

Gece Vakti

Gece yarısı olmak üzere, yine yorgunlukla geçen sıradan bir gün. Sanki yapmak istediklerimi yapacak gücüm kalmamış gibi yine. Yorulmuşum bunca yıl. 

Genel koordinatörümden övgü dolu bir telefon aldım bugün eve gelince. Benimle uzun yıllar çalışmak istediğini, azmimi ve çalışkanlığımı takdir ettiğini söyledi. Mutlu etti bu telefon beni, nazik davrandı. Kafam da iyice karıştı. Okulda bazı olaylar oldu, her zamanki gibi dışarıdan izledim. 

Bizim uzun zamandır Eskişehir'e yerleşme planımız var. Gitmek istiyoruz buradan, kutu gibi bir ev alıp yerleşmek istiyoruz. Bu sene gidecektik, olmadı. Aklımızda hep Eskişehir. Annem hastalandığında iki sene orada yaşadık, hastanelerde. Ben de yazları kaldım annemin yanında, bir yurt odası tutup. Eskişehir'i çok seviyoruz, sakinliğini. Tren garında iner inmez hayat buluyoruz sanki. Bir cesaret gerekiyor belki, daha fazla yıpratma diyorum kendini. İyi kötü bir iş bulursun kendine, öğretmenlik olmazsa başka bir şeyler. Yeter ki yerin yurdum olsun, kiradan kurtulalım. Evimizi istediğimiz gibi döşeyelim. Belki sınavlara hazırlanır atanırım. Bir kedi beslerim. 

İstanbul'da bunların hiçbirini yapamıyorum. Akşam eve geldim mi çok yorgun oluyorum, biraz okuyup biraz da çalışıp uyuyorum. Göbeğim çıkmaya başladı, sırtım falan her yanım ağrıyor. İyice paspal bir insan oldum, üşengeçlikten berbere dahi gitmiyorum. Tam bir Oblomov! Ya da bunun İstanbul'da yaşamakla bir ilgisi yok belki de, bilemiyorum. Ama sanki gidersek bu şehirden, huzur bulacakmışız gibi. Birkaç saksı, bir sürü kitap. Bir sene çalışmasam, sadece kitap okusam. Kendime vakit ayırsam çok mu şey? 

Paramore, The Only Exception ile geceye veda edeyim bari. Bir de koyu bir türk kahvesi ile

31 Ekim 2018 Çarşamba

Tuhaf Bir Gece

Esasen tuhaf falan değil, güzel sanırım. Uzun zamandır böyle hissetmemiştim, hayatımda değişen hiç de bir şey olmadı halbuki. Üstüne bugün tüm derslerim doluydu, yorucu bir gündü. Lakin ilk kez kendimi bu kadar enerjik hissediyorum sene başından beri, muhtemelen yarın yine söylenmeye, bunalmaya başlarım. Şu günün tadını çıkarmak niyetindeyim. 

Bugün beşinci sınıflarla çok eğlendim, koşmaca oynadık, balon oynadık, oyun hamurları ile oynadık. Çocuklar gibi eğlendim, hiçbir şeyi umursamadan. Eve geldim yine pır pır ayaktayım, dans falan ediyordum yarım saat önce mutfakta. Bazen böyle oluyor, çok nadir olsa da kendimi umut dolu hissediyorum. Tabii bunda Beirut'un da payı çok, müzikleri alıp götürüyor beni bu zamanlarda. 

Şimdi bir türk kahvesi yaptım kendime, hafiften duruldum. Birazdan da yatar uyurum zaten. 29 Ekim sunuculuğu güzel geçti, törenden sonra yemek yedik, o da idare ederdi. Neyse ki büyük görev atlatıldı, darısı bir sonraki darlanmaların başında.

Yarın yine boğucu ve yorucu bir kaygı ile başbaşa kalacağımı biliyorum, hiçbir şey bugünkü gibi olmayacak yarın, günün bitmesini bekleyeceğim. Bazen içime bir mücadele etme isteği doğuyor, en büyük dertlerimi bile unutuyorum. Sanki bahar mevsimi yeni gelmiş gibi, sanki yeniden doğmuşum gibi. Ne tuhafım, insan ne kadar tuhaf. 

5 Ağustos 2018 Pazar

Evde Son Gece

Yarın sabah taşınıyoruz, üç yıldır oturduğumuz bu evden ve çevreden ayrılmak zor gelecek bana. Sabaha kadar nasıl uyuyacağım bilemiyorum. Tüm eşyaları toparladık, sahiden gidiyoruz. Yeni bir yer, yeni bir ev, yeni bir okul, yenir bir hayat hepsi gerçekten çok fazla yeni. Üstelik içimde zerre kadar heyecan yok, Yabancı'nın kahramanı gibiyim, hissiz. Çok tuhaf, normalde içimde küçük heyecanlar belirmesi gerekir, sanki mücadele edecek hiç gücüm kalmamış gibi. İnsanlar nasıl tahammül edebiliyorlar bu dünyaya? 

Sonsuz ömür, dilim dilim her bir hece, yürekte bukağı, sevginin kabiliyetsizliği; hepsi ortak bir noktada birleşiyor. Üstelik bu yaz edebiyat bile çare olamadı dertlerime. Oysa bir tek o sarardı yaralarımı, sağaltırdı beni, çoğaltırdı. Doyma noktası belki de, hayattaki her şeye. Hiçbir şeyi çabuk tüketmedim ama erken yaşlarda yoruldum. Bu çağ tam anlamı ile delilik çağı, en zorundan. 

Yeni evde bir sürü uğraş, üstelik haftaya çalışmaya başlıyorum. Halledilmesi gereken bir sürü ıvır zıvır, nerede olduğumuzu anlama çabaları. Tüm bunların hepsi öyle zor geliyor ki, bir sene daha diyorum her seferinde kendime. Bir sene daha diren, sonra ne yapmak istiyorsan onu yap artık. Özgür kıl kendini. 

Hoşça kal güzel semtim, hoşça kal güzel evimiz.
Son bir kez balkonda bir sigara yakacağım. 
Sonrası selamet. 

14 Ekim 2017 Cumartesi

Pera Palas'ta Gece Yarısı: Modern İstanbul'un Doğuşu


pera palas'ta gece yarısı ile ilgili görsel sonucu
Her bir sayfasını hayranlıkla çevirdiğim, beni uykumdan eden bir kitap okuyorum şu sıralar: Pera Palas'ta Gece Yarısı. Yazarı Charles King, Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde profesör. Bir modern İstanbul hikayesi. Çok sesli, çok kültürlü ve çok uluslu bir toplumun ritmik ayak sesleri. 

Kitap Yayınevi'ni çok seviyorum. Kaliteli ve önemli kitaplar basıyorlar. Tarih, insan, coğrafya ve toplum üzerine muazzam eserleri var. 

Kitaba dönecek olursak tam anlamıyla büyüleyici. Bir şehir tarihi, yanına ilaveten kültürü ekleyelim bir de onun üzerine bolca modern Türkiye tarihi eklersek karşımıza bu eşsiz kitap çıkıyor. 

Osmanlı'nın son dönemindeki şehir hayatı, gece yaşamı, Rusya'daki imparatorluğun çöküşünün ardından İstanbul'a gelen Ruslar... Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, tarihin detayları arasında kaybolmuş pek mühim isimler, Pera Palas, Tokatlıyan Oteli, İstiklal'in ara sokakları, Selahattin Giz'in muazzam fotoğrafları ve daha neler neler... Hepsi şenlikli bir varyete gibi, tabii içinde acı da var. Roza Eskenazi'nin söylediği rembetikolar, Seyyan Hanımın tangoları ve İstanbul alemi... 

Dün başladığım kitabı notlar alarak okuyorum, bu gece ya da en geç yarın biter sanırım. Elimden bırakmam dahi mümkün olmadı. Şehir tarihleri ve akabinde gelen kültür tarihleri her zaman ilgi çekici olmuştur lakin bu tarz kitapların dilleri ve çevirileri de çok önemlidir. Yoksa kendinizi kaybolduğunuz bir tarih labirenti içinde bulmanız mümkün. Charles King, romansı bir üslup ile kaleme almış eseri, Ayşen Anadol da başarılı bir şekilde dilimize kazandırmış. 

Kitabı okurken eski İstanbul sokaklarında, Pera'da, Galata'da dolaştığınızı göreceksiniz. Toz tutmuş siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir aile albümünün kapağını hafifçe üfler gibi hissedeceksiniz, canlanacak geçmiş. 

Kitap sayesinde tanıdığım değerli fotoğraf sanatçısı Selahattin Giz'in "Mevsimlerle İstanbul" adlı albüm kitabını da sipariş ettim. Kitabın yanına şeker şerbet olsun dedim. 

Şimdi yazıyı sonlandırıp tekrar kitaba dönüyorum. Beni bekleyen sürpriz hikayeler var. Sağlıcakla kalın. 

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Ormanlardan Hemen Önceki Gece
















Dün akşam Zorlu Center Psm'de idim. Bir süredir merak ettiğim bir oyun vardı. Ormanlardan Hemen Önceki Gece. Oyunun yazarı Bernard-Marie Koltes. Çeviren ise Ayberk Erkay. Yönetim ve sahne tasarımı da Biriken'e ait. 

Oyunu izlemek istememdeki en büyük etkenlerden biri de elbette Rıza Kocaoğlu idi. Kelimenin tam anlamı ile çok etkileyici bir performanstı. Sahne tasarımı oldukça güzeldi. Rıza Kocaoğlu için çok yorucu bir performanstı, sahnede çok fazla hareket etti, koştu. Seyircinin oyuna karşı ilgisi de epey fazlaydı. Bu da sevindirici ayrıntılardan bir tanesi. 

Vakti olanlar ve İstanbul'da yaşayanlar oyunu kaçırmasın derim. 

4 Eylül 2012 Salı

Vadide Birkaç Gece

Bir süredir yoktum.Ihlara Vadisi'nde gerçekleşen bir doğa eğitimine katılmıştım bahsetmişimdir önceki yazılarımda.Başta sıkılacağımı sandım ve gitmek istedim fakat günler geçtikçe o kadar çok eğlendim ki.Ve en güzel yani harika insanlar tanıdım.Hepsinde hayat sevinci ve gülücükler.Belki dedikodular oldu konuştular belki ardımızdan ama ne önemi var ki.Benim için çok güzeldi eğitim.

Sabah yedi buçukta kahvaltıyla başlayıp gece yarısı biten bir programımız olsa da muhteşem öğretmenler ve öğretmen adayları ile tanıştım.Ihlara Vadisi,Hasan Dağı,Tuz Gölü ve pek çok güzel yeri dolaştık. 

En sevdiğim öğün olan kahvaltı ise kaldığımız otelde bir hayli zengindi.

Bana ise "baba" lakabını taktılar.Herkes ile fotoğraf çekindim neredeyse.
Özleyeceğim hepsini.

Güzeldi yahu güzeliz biz.

8 Eylül 2009 Salı

İnsanlar Ve Gece


Nedense toplu ortamlarda rahatsız olan bir insanım.Yani bir çok kişinin içine çıkmaktan hoşlanmıyorum,bu medeni cesaret falan değil,korku da değil,anlatmak istediğim bambaşka bir şey yalnızlık duygusu falan hiç değil.Bir çekirge nasıl kendi doğasında,kendi alanında zıplamak isterse ben de kendimle mutluyum aslında.İnsan içine çıkmıyorum pek evet ama asla yabani değilim.Sadece doğru insanlarla doğru muhabbetler etmek hoşuma gidiyor.Mesela gece dışarı çıkmak ve gece yürümek.Gündüzler beni ürkütür hep.Sabaha karşıları çok severim ama…Garip bir hüzün var gecede,sevdiğim yanım da gece yürüyüşleri yapmak çok hoşuma gider benim.Fısıltı ile konuşmak,diğer insanları umursamadan yürümek.Ve bu ancak gece oluyor.Mesela,okul balosu falan bunlar bana çok saçma geliyor.Zaten lise hayatını sevmedim o yüzden de gitmedim.Frapan kıyafetler,kendimi rahatsız hissettiğim yerler.Ortam insanı olmak varmış bu hayatta ama başaramadık.Zaten bir guguklu saat gibi arada başımı çıkarıyorum ne olmuş ne bitmiş o kadar.Hayalim hep şehirden uzak bir evde yaşamak.Kimsenin gözü önünde olmamak,kimsenin sorgulamadığı bir yerde.Akraba falan da istemiyorum,kırk yılda bir ziyarete giderim o kadar.Yalnız sevdiklerim onlar da azınlıkta zaten…İnsan doğası mıdır,yaratılış mıdır,çevre etkeni midir,geçmiş yaşantı mıdır veya doğuştan mıdır diye sorguluyorum da bence insan kişiliği ve davranış şekli ve cinsel kimliği Allah vergisi.Kim ne derse desin bu böyle,kimse sonradan kişilik değişimi yaşayamaz bu çok güçtür.Hocamın yorumuyla –vesselam- bu konuda düşüncelerim bu şekilde.Öğretmen olacağız bir de atanırsak öğretmenler odasında nasıl barınırım Allah kerim;)Bir de bunu sosyal olmamakla karıştıranlar var.İçine kapanık olmak veya dışarıda bir hayat yaşamamak sosyal olmadığımız anlamına gelmez.Fellik fellik gezmekle de sosyal olunmaz.Bence kültür birikimiyle bağdaşır sosyallik.Benim hayalim sevgilimle kitapçıya gitmek,bir kafede sohbet etmek,sinema keyfi,seyahat,tatil,dolaşmak,tozmak v.s.


Geçen sahur annemle çay eşliğinde sohbet ediyoruz.40 sene geride bıraktık da ne kazandık dedi annem.Bir seni kazandım başka hiçbir şey.Hep bir şeyler için,hep daha iyi yaşamak için savaşırken kendi sağlımızı ve benliğimizi kaybettik,yorulduk hayattan; keşke kendi istediğimiz gibi yaşasaydık dedi.Şimdi gidiyorsun gittiğin yerde kendinde olmak koşulu ile istediğin gibi yaşamalısın dedi.Sadece dinledim ve hak verdim;)


Yaşam kısa bunları yapmak lazım ama hiç birimiz kendi hayatlarımızı yaşayamıyoruz.Ve giderek Allah’a imanımızı kaybediyoruz.Öteki dünyada vay halimize;)



16 Eylül 2008 Salı

Panayır Başlıyoo Anne Hadi!



Eskiden beri az nüfuslu ve küçük yapılı yerlerin panayır adeti ve tatlı bir telaşı vardır.Bilmem hiç gittiniz mi?Bütün kasaba halkı üç gün süren akşam eğlenceleri boyunca kendini sokaklara atarak bütün stresini atmaya çalışır.Özellikle iftardan sonra ailecek yapılan bir panayır gezisi ve müthiş dondurma faslı en sevdiğim özellikleri arasındadır.Bizim panayırda bu akşam başlıyor.Balerinden gondola,uçan sandalyeden çarpışan arabalara(ki benim en sevdiğim balerindir) mevcut karmaşıklığa inat eğlencenin doruğa ulaştığı her şeyi bulmak mümkün.(Yok çok abarttım galiba…)Bu akşam çıkmayacağım çünkü ilk akşam pek eğlenceli olmaz ama ikinci akşam her yer cıvıl cıvıldır.

Panayır programımdan kısaca söz etmem gerekirse;

Önce bütün çarşı dolaşılacak ki yanımda annemin olma ihtimalini gözler önüne seren bir eziyet…

Çeşmeden akan dondurmalardan muhakkak iki kere yenecek

Elma şekerine hayır demem ama evde yerim

Döner ekmek faslı var birde…

Balerin ve gondol maceraları

Korsan kitapçıdan annemin aldığı bir roman(Korsan okumaktan başka bir çare yok çünkü kitaplar ateş pahası üzülerek söylüyorum ama gerçek bu)

Ve ardından yorgunluk…

Aslında her eğlencenin sonunda bir yorgunluk yaşanır ama bu tatlı bir yorgunluktur bakalım nasıl geçecek panayırımız?



1 Eylül 2008 Pazartesi

İnsancıklar



İlerliyorum dar sokaklar boyunca…Kırmızı insanların buruk dokunuşları geçiyor tenimden,gözlerimin içinden.Uzaklar sırıtıyor suratıma karşı,dudaklarım ifadesiz,soğuktan donmuş.Pembe donlu bir teyze geçiyor yanımdan.Yüzündeki ahengi uçmuş çizgiler hırçınca bakıyor bana,soğuyup gidiyor o da yanımdan.Uçsuz bucaksız bir serinliğe kucak açıyorum o aralar.Geceleri balkondaki ıssızlığı düşünüyorum taş sokaklar boyunca.Gecenin koyuluğu arasında ıslanan zihnimde,insanların,dünya üzerindeki insancıkların makus talihini düşlüyorum.Hüzün akıp gidiyor yanaklarımın kenarından.Bakıyorum sokaklara,boş suratlara,onları bu hale getiren kalleş hayatlara…Uzayıp gidiyor geceler,devam ediyorum yolculuğuma,serzenişte bekliyor mülteciler.Azmin,sabrın otobüsünü bekliyorlarmış,sonradan öğreniyorum,ıssızlaşıyorum.Tek istediklerinin insanlar tarafından kabul görmek olduğunu söylüyorlar.Sızlıyor bedenim,her birinin yanaklarından öpüp yoluma devam etmeye çalışıyorum.Ellerim buz kesmişken soğuktan bir kez daha anlıyorum kabul görmemenin ne demek olduğunu.Kaçarak kayboluyor yanımdan yaşlı bir teyze,arkasından bağırıyor bir amca gerisini işitemiyorum,uzak geliyor seslerinin tonu bana.Mavimsi bir aydınlığa düşüyor tenim,üç kuruş paraya hayatlarını kazanmaya çalışan insanların fotoğraflarını çekmek istiyorum.Sonra da bencilliğime kızıp makineyi kırıyorum oracıkta.Ruhlarıyla asilleşen bu insanların ruhlarını çalmak istemiyorum.Uçmak istiyorum,hayatın dramından aldığım rolle yaşamaktan kaçıp,mutluluğun başrolünde oynamak istiyorum.Ben de karışıyorum bu insanların içine,onlardan biriyim bende.İnsancık olmaktan,insancıklarla aynı havayı koklamaktan gurur duyuyorum…Uçuyorum…


Dipnot:Deneme Denemelerim:)