6 Ocak 2017 Cuma

İnan Çetin: Bin Yapraklı Lotus

"Denir ki: Seni ayıplayanlar çıkacaktır kuşkusuz, ama bil ki, hiçlik varoluşun temelidir. Büyük ideallerin varsa eğer ve bu idealler insanlığın köküne kibrit suyu döküyorsa, peşinden gelenler suçludur. Sen tek başınasın unutma, kendine ihanet etmiyorsun. Tutkuna yaşamayı öğren; arada bir fırtınaya dönüşse de rüzgar, korunmasını bil. Ama her şeyin saf olduğuna kanma sakın. Sana söylediklerim de saf değil, aldanma."

***
"İnsan çürümüşlüğünü göz ardı edemezdi böyle durumlarda; sonra, sesler duyup sıyrıldığında bu çürümüşlükten, dört gözle bakmak isterdi dünyaya. Öyle ki, düşü gören yataktan çıkamazdı, çivilenip kalırdı geçmişe."

***
"Ne kadar da acınacak duruma düşüyor insan. Umarsız kalınca sığınacak bir şeylere nasıl da gereksinim duyuyor."

Islak Perşembe/ Tereddüt











Dün sabah izin günümdü, yağmur çamur demeden yola çıktım Eminönü'ne doğru. Uzun süredir profesyonel bir fotoğraf makinesi almak niyetindeydim. Güzel kareler yakaladığımı düşünüyorum, bu işi bir hobi haline getirmeye karar verdim, yeter miktar parayı da denkleştirince gidip istediğim makineyi aldım. Yağmurun artacağından haberim yoktu, yanıma şemsiye de almamıştım, nihayetinde çoraplarıma kadar ıslandım lakin yılmadım. Soluklanmak için sokak arasındaki kenar kahvelerinden birine oturup türk kahvemi içtim, ardından tekrar yağmura savaş açarak Kadıköy'e döndüm. 

Tüm bu ıslaklığa ve hasta olma riskine rağmen planlarımdan vazgeçmedim, Yeşim Ustaoğlu'nun filmi Tereddüt'ü izlemek istiyordum nicedir, Rexx sinemasından bir bilet alıp film saatine kadar yanındaki kafeye oturdum. Hem biraz kurudum hem de Akmar'dan aldığım kitapları karıştırdım.

Tereddüt'ü çok beğendiğimi itiraf etmeliyim, bizim sinemamızda genellikle kadın hikayeleri bu kadar cesur anlatılmıyor, yine kadın hisleri, kadın cinselliği es geçilen konular arasında. Yakın zamanda Mustang ile bu geleneği kırmak için adım atmıştık, Tereddüt'ü bu açıdan çok başarılı buldum. Ecem Uzun'un Elmas karakterine vermiş olduğu can, beni çok etkiledi, başarılı bir performans sergilemiş bunu da belirtmek isterim. 

Ardından ıslak ayakkabılarım ve çoraplarım ile birlikte eve döndüm. Kurundum, makinemi kurcaladım lakin sanırım ona alışmam ve teknik terimleri öğrenmem epey zaman alacak, neyse ki acelemiz yok. Dolu ve ıslak bir perşembeden geriye bunlar kaldı; biraz yağmur biraz da tereddüt. 

3 Ocak 2017 Salı

Blogger'da 9. Yılım

Tam dokuz yıl önce başlamış blog yazma maceram. 2008 yılında. O zaman henüz 16 yaşında, lise ikinci sınıf öğrencisiydim. Annem o dönemde fabrikada çalışıyordu, bana bilgisayar alabilmek için aylarca para biriktirdiğini anımsıyorum, çok sevinmiştim. Memleketteki evimizin üst katındaki odama kurmuştuk, hatta o gün okuldan erken ayrılmıştım, bilgisayarımı ve internetimi kurmaya gelecekler diye. Sonra annem yine para biriktirip bir genç odası takımı almıştı bana. 

Bilgisayar kurulur kurulmaz yaptığım ilk şeyin elektronik bir günlük tutmak olduğunu hatırlıyorum yani yine bana heyecan veren en önemli hadiselerden biri yazmakmış o dönemde de. 

İlk yazılarıma dönüp baktığımda yaşımın vermiş olduğu özellikler neticesinde epey ergen, farklı olma çabaları içerisinde, yaşından büyük kitaplar okuyan, iddialı cümleler kuran ve rocktan heavy metale kadar çeşitli müzikler dinleyen tam bir liseli görüyorum. Neyse ki bu dönemler gelip geçti, okuduk, öğrendik, yaşadık ve yaş oldu 25.

Şimdi geriye dönüp baktığımda tebessüm ederek anımsıyorum o günleri. Küçük bir kasaba, kendi dünyasında, kendinden başka dünyaları tanımaya çalışan, her şeyden önce kendini tanımaya çalışan genç bir erkek. 

Dokuz yıldır aralıksız yazıyor olmam çok mutlu ediyor beni, hala bilgisayarımın karşısına geçtiğimde heyecan duyuyorum, yazacağım şeyleri önceden planlıyor ve bununla ilgili ufak notlar tutuyorum kenara. Bu arada ilk yazmaya başladığım masaüstü bilgisayarım hala memleketteki evimizde, üstelik aynı yerde duruyor, artık çalışmıyor olsa da.

Peki neden "beyaz çiklet?" Pek çok şeyi anımsıyorum, ne yazık ki bu konu hakkında net bir şeyler hatırlayamıyorum. Sanırım o dönemde "beyaz çiklet" adında ya da içinde "beyaz çiklet" geçen bir şiir yazmıştım. Çok sonraları öğrendim "beyaz çiklet"in bir balık türü olduğunu. Ne tesadüf, ben de pek alık, balık gibi bir insanımdır ya!

Yazma serüvenim benim dışımda gelişen bir aksilik olmazsa devam edecek. Bir ergenden genç bir yetişkine doğru dönüştüğüm, değiştiğim süre boyunca yazı kültürüm de değişiklik gösterdi. Artık daha sade, kültür sanat ağırlıklı yazar oldum, özel hayatıma dair paylaşımlarım ise oldukça sınırlı hale geldi. Bu çizgiyi seviyorum, böyle devam etmesini temenni ediyorum. 

En uzun yaşayan "beyaz çiklet" olma yolunda ilerliyorum sanırım, aman zeval gelmesin. Tahtalara vuralım. 

Thomas Bernhard: Bitik Adam

Yılbaşına Thomas Bernhard okuyarak girdiğimi itiraf etmeliyim yazımın başında. Yılbaşından birkaç gün önce Kadıköy'deki Yapı Kredi Kitabevine girip yeni yıl tatili için Vüs'at O. Bener'in bir öykü kitabını almıştım. Thomas Bernhard okumak aklımda yoktu şu sıralar lakin rafta karşıma çıkınca "Bitik Adam"ı alıp okumak istedim. Böylelikle yeni yıla da kendisi ile girmiş oldum, bir de yanında acı bir kahve ile tabii. 

Bernhard hakkında konuşmak, muhasebe yapmak için eserlerinin hemen hepsini okumak ve iyi bir edebi birikime sahip olmak gerektiğini düşünüyorum. Bu yetilere sahip değilim lakin "Bitik Adam"dan yola çıkarak birkaç kelam edebilirim sanırım. 

Bir çürüme olgusu sunuyor Bernhard önünüze, bitip tükenmeyen upuzun bir olgu, yol gibi, tamamiyle çürümek üzerine. Yaşamak üzerine yazdıkları ise umuttan yoksun, yaşamı bir çürüme olarak algılıyor gibi, hayatta kalmak ile bir takım sorunları var, bunları çok güzel açıklıyor, yer yer tekrar ediyor gibi görünse de tekrar ediyor gibi olduğu her bölümde farklı kelime ve cümle dizileri ile anlatıyor derdini. Okuması kolay bir yazar olduğu izlenimi bırakmadı bende, çok kolay okunmuyor; bu yüzden yavaş yavaş ve yer yer not olarak ilerledim ben. Ve kimi yerlerde Cioran geldi aklıma, çürümeden bahsedince. 

Birkaç kitabını daha okuyacağım muhakkak ki Bernhard'ın, enteresan dili, anlattıkları, "diye düşündüm"lü cümleleri beni etkiledi. "Bitik Adam"ın beni etkileyen bölümlerinden birkaç cümle paylaşmak istiyorum: 

"Uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor. Yattığımda ölmekten, bir daha uyanmamaktan başka bir isteğim olmuyor, ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor, yineleniyor..."

***

"Bir dostumuz olduğunu sanıyoruz, ama zamanla dostumuz olmadığını görüyoruz, çünkü kesinlikle hiç kimsemiz yok, gerçek bu, dedi."

***

"Durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor, ama bu deneyde başarısız oluyoruz, hep tepetaklak yuvarlanıyoruz, çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz."

29 Aralık 2016 Perşembe

Seray Şahiner: Gelin Başı

Yakın zamandaki yazılarımdan birinde Nihal Yalçın'ın oynadığı Antabus adlı oyunu izlediğimden bahsetmiştim. Oyunu izleyene kadar Seray Şahiner ismine vakıf değildim, oyundan sonra kendisi ile tanışmak amacıyla "Gelin Başı" adlı öykü kitabını alıp okudum. "Gelin Başı" ilk baskısı 2007 yılında yapılmış, toplamda on öyküden oluşan ve Hulki Aktunç'un önsözü ile Can Yayınları tarafından basılmış bir ilk kitap. 

Antabus'taki Leyla karakterinden ve Seray Şahiner üzerine okuduğum birkaç yazıdan yola çıkarak, kendisinin kadın kahramanları merkeze alan bir kurgusunun olduğuna aşikardım. Bu, "Gelin Başı" ile daha da netleşti. Şahiner'in öykülerini oldukça sevdim, kadın kahramanlar üzerinden vermiş olduğu mesaj, İstanbul'un unutulan yoksul semtlerindeki kadınlardan, bir apartman dairesine sıkışıp kalmış kadınlara kadar çizdiği çok yönlü, bir o kadar da eğlenceli tasvirler epey hoşuma gitti. Trajikomik bir dili var desem yanılmış olmam sanırım, birbirinden farklı bir sürü kadın tablosuna bakmak üzere bir sanat galerisine girmişim gibi hissettim öykülerini okurken. 

Sıraya Antabus adlı romanını koyuyorum. Oyunun üzerinden çok fazla geçmeden okumak güzel olacak benim için. İstanbul'da yaşayanlar için oyun hala devam etmekte, çok başarılı bir ekip. Kaçırmamanızı tavsiye ederim, üzerine bir de Seray Şahiner öykülerini okursanız tadından yenmez diye düşünüyorum. 

26 Aralık 2016 Pazartesi

Sevim Burak: Yanık Saraylar

"Yanık Saraylar" adlı öyküsünden;

"Siz, Baron Bahar, hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz:
Her şeyiniz var
Otomobiliniz
Yatınız
7 Cüceli eviniz
Bonolarınız
Çocuklarınız
Bense, ölümden korkmayacak kadar yalnızım."

***

"Büyük Kuş" adlı öyküsünden;

"Bilinmez ki
Ona kavuşacak mı?
Aradığını bulacak mı?
Belki birbirlerinden uzakta
Biri
Yatağın kenarında upuzun
Gözleri kapalı
Yatıyordur
Öbürkününse
Kanatları yavaş yavaş toprağın üstüne inmeye başlamıştır.
Haberleri yoktur
İkisinin de...
Kaygan yapışkan bir tümseğin -ağzı açık. bir mezarın kenarında oturmuş ölüyorlardır.

25 Aralık 2016 Pazar

Vüs'at O. Bener: Kapan

"Tek engel, insanın yine kendi öz benliği, egosu. Yoksa geride kalanların çekeceği geçici acıya bel bağlamak tam bir kaçış senaryosu.
Peki anlatmayı deneyeyim. Çıkmazdan çıkmaza sürüklenmekten başka çıkış yolu görünmüyor. Kişi oyalanmak için oyalandığının ayrımında ise, oyunu mutlaka yarıda bırakır. Ben her zaman ayrımında olduğuma göre bedeni sürüklemekten başka hiçbir işe yaramıyor düşüncelerim."

***

"Çay, sıcak, ağız yakan! Hepsi bu. Bir bardak. Kimsesizler mezarlığına gömdüm imgelerimi. İpileyen sarımsı ışık pırpırlandı, sönmek üzere, sönünce kurtulacağım kendimden -acınası avuntu!-, ödeşeceğiz, kristal yüreklerine sırt çevirdiklerimle."

"Kapan", Vüs'at O. Bener'in toplamda 21 kısa öyküsünü içinde barındıran, ilk baskısı İletişim Yayınları tarafından 2001 yılında yapılmış olan kitabı. Bu kısa öykülerde Bener'in öz yaşamına dair izlerden, düşüncelerinden ve dönenip duran ruh halinden kesitler görmek mümkün, öyle sözler var ki içinde, içimizden, altını çizip düşünsel evrenlerimizin baş köşesine oturtmamak mümkün değil. "Yanılgı mı?" adlı öyküsünü bilhassa çok beğendim, tekrar tekrar okudum. 

"İnsan tragedyasının özü bilinmezlik oysa. Hangi ölçüte vurursan vur doğru ya da yanlış seçeneklerini kestiremezsin.
Çıkmaz sokaklarda dolan dur."

24 Aralık 2016 Cumartesi

Rosetta














Rosetta.
Öfkeli, annesine ve yaşadığı hayata, yaşayamadığı tüm şeylerin toplamına. 
Annesi bağımlı, bir karavan hayatı, yerleşik düzeni yok.
İşe giriyor, işten çıkarılıyor, döngüsü kara yazısı gibi, dönüp duruyor.
Bir iş, sabit olmanın verdiği ferahlık, yılmıyor, balık avlıyor.
Waffle yiyor, su içiyor gibi oluyor, bira da içiyor, annesi içmemeli.
Un çuvalına sarılıp işini bırakmak istemediği sahne çok dramatik, can alıcı.
Yerde Rosetta.
Un çuvalına sarılmış, işten çıkarmayın beni diyor, yeni girmiştim diyor.
Sonra değişiyor gibi oluyor, arkadaş ediniyor, bir oğlan tanıyor.
İhanet ediyor, işi olsun diye, işi olmak zorunda.
Haşlanmış yumurta yiyor, kaynatıyor, yatağına yatıp yiyor.
Görüp, duyup, bildiğimiz ama umursamadığımız hayatlardan bir kesit Rosetta.
Belki de o, tam da, biz görüp, duyup bildiğimiz ama umursamadığımız için kesit kesitiz.
Kesik kesiğiz. 

Küçük Kara Balık

"Güzel ay, ben senin ışığını çok seviyorum. Hep benim üzerime ışıyasın istiyorum."
"Balıkçığım, doğrusunu istersen benim kendime ait bir ışığım yok. Beni güneş aydınlatır, ben de onu yeryüzüne yansıtırım. Sahi sen hiç duydun mu? İnsanlar uçup gelip benim üzerime konmak istiyorlarmış."
"Bu imkansız."
"Bu zor bir iştir ama insanlar istedikleri şeyi..."

***

"Şimdi ölüm çok kolay uğrayabilir bana! Ama ben yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmemeliyim. Elbette, bir gün ölümle karşılaşırsam -ki karşılaşacağım- önemli değil, önemli olan şu ki benim yaşamım veya ölümüm başkalarının yaşamını nasıl etkileyecek."

Hayallerinin peşinden koşan küçük bir kara balık. Dereleri ırmaklara devşirmiş, ırmakları denizlere devşirmiş, güzergahında pek çok tür ile tanışmış, hepsi ile hasbıhal etmiş, var etmiş kendini sularda, korkmamış, az ya da çok yaşamak diye düşünmüş, ne önemi var diye düşünmüş, sonunu merak etmiş yolun, suyun. Kendi olmuş küçük kara balık, kendine dönmüş küçük kara balık? Hiçbirimiz küçük kara balık kadar cesaretli, kendi gibi, nazik ve duyarlı değiliz değil mi? Ne büyük tokat, ne büyük ders!

22 Aralık 2016 Perşembe

Wilhelm Genazino: Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk



"Yıllarca daha iyi bir hayata hazırladım kendimi, dedim ama beklentim hiç gerçekleşmedi. Çok uzun bir süre duygusal ve melankolik bir ruh haliyle sızlanıp durdum ama sonunda şunu anladım: İnsandan beklenen, mutsuzluğuyla ihtiyatlı bir ilişki kurması."



Bu aralar yerli öykücüleri okuyorum, yoğun bir öykü edebiyatı içerisine girdim. Kitapçılarda gezinirken dikkatimi "Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk" çekti. Araya serpiştirmekte bir sakınca görmedim, Alman edebiyatından güzel bir roman okumak iyi gelecektir diye düşündüm, yanılmamışım. 

Orta yaşlı bir adam, orta yaşlı bir kadını seviyor. Yüreğinin ve aklının kesiştiği noktalarda bir çıkmaza giriyor, çıkmazdan sonrası ise bir psikiyatri kliniği, çıkmak istemediği yer. Bir ilişki, rayında giderken rayından çıkıveriyor, yollar ayrılıyor mu muğlak, lakin içerisinde kocaman bir dünyadan küçük ayrıntılara devşirilen anlar gizli. Çocukluk anıları, çocukluğu ile yetişkinlik arasında kurulan, psikanalize dayanan anlamlı çıkarımlar. 
Genazino sade lakin çarpıcı bir dille anlatıyor bir ilişkinin gündelik boyutlarını, araya serpiştirdiği net çıkarımlar öylesine güzel ki, zannediyorum aklıma geldikçe açıp altını çizdiğim yerlerin üzerinden tekrar tekrar geçeceğim. 

"Bir kez sevmiş olan ve hala seven biri, kendini aşka elverişli bir hale getirmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar uzun sürdüğünü bilir. İnsan acı çekerken anlar, aşk için emek vermeye bir daha kolay kolay kalkışmayacağını. Çekilen acı bir tür aşk tembelliği yaratır. Acı çeken kişi, bu kadar ağır bir işi boşu boşuna yaptığından korkar."

Kitap boyunca şunu sorguladım, "Mutlu olmak zorunda mıyız? Ve mutluluk; içerisinde yaşadığımız bu karmaşık, yeni yargısal dünyanın bir dayatması mı?" Sürekli mutlu olmak zorunda olduğumuzu düşünmüyorum, mutluluk abesle iştigal hayatlarımızı sürekli bir umuda bağlayan, düzenin idealist bir kurmacası. Kişisel gelişim kitaplarını da bu yüzden sürekli eleştiririm, doğru bulmam. Bize dayatılan aynı ile özdeş, kalıp bir mutluluk algısı var. Oysa ki ille de her daim mutlu olmak zorunda değiliz. Şöyle diyor nihayetinde Genazino: 

"Artık daha incelikli bir hayatım olsun istiyorum ve zannedersem çoğu insan da bunu istiyor ama daha incelikli bir hayatı nerede arayacaklarını bilmiyorlar."