Hafta sonu kitapçı ziyaretim sırasında rastladım "İşte Leonardo da Vinci" adlı esere. "Hep Kitap" tarafından hazırlanıp basılmış, kapağı ve basımı oldukça kaliteli ve güzel. Özellikle hafta sonumu değerlendirmek adına iyi olacağını düşünüp aldım.
Leonardo ile ilk tanışmam lise yıllarımda oldu, sanat tarihi dersinde işlediğimizi anımsıyorum. Ardından popüler kitaplardan biri olan "Da Vinci Şifresi" adlı romanı okudum. Yine popüler yabancı dizilerden bir tanesi olan "da Vinci's Demons" adlı yapımı izledim birkaç yıl önce. Sonrası ise Leonardo ile aramıza giren bir boşluktu.
Hep Kitap, Leonardo'nun dışında, "işte" başlığı ile; Dali, Gaugin, Warhol ve Van Gogh ile ilgili de aynı minvalde kitaplar hazırlamış. Sanırım bir kültür sanat serisi çıkarılmış, çok da iyi edilmiş.
Kitap Leonardo hakkında merak ettiğiniz her şeyi, derli toplu ve çeşitli illüstrasyonlar eşliğinde okuyabileceğiniz bir kolaylıkta ve netlikte. Eserde; Leonardo'nun yaşamı, İtalyan şehir devletleri arasındaki yolculuğu, kariyeri, dönemin ileri gelenleri ile olan ilişkileri, önemli eserleri, eskizleri, taslakları ve özel hayatına dair bir çok ayrıntı bulacaksınız.
Leonardo hakkındaki bilgilerimi, minik bir hafta sonuna sığdırıp tazelediğim için mutlu hissediyorum. "Hep Kitap" güzel ve esaslı bir iş çıkarmış, kendilerine de bilhassa teşekkür ediyorum. Hazır bu yazıyı noktalarken, Panic!At the Disco'dan "The Ballad of Mona Lisa"yı dinlememek olmaz, o zaman bu güzel şarkı ile yazımı noktalamış olayım, iyi hafta sonları dilerim.
18 Aralık 2016 Pazar
17 Aralık 2016 Cumartesi
Sine Ergün: Baştankara
Bir süredir öykü yazıyorum, sanırım bir yıl oldu. Yerli öykü yazarlarını mümkün mertebe okumaya, onların yazın dünyalarını, biçemlerini, kurgularını tanımaya çalışıyorum. Aslında onlardan etkilenmeye çalışıyorum, çalışmıyorum da, okuyunca, kendiliğinden etkilenmiş oluyorum.
Ayfer Tunç bir röportajında, yazmak için önce okumak gerektiğini söyler, bol bol okumak, iyi edebiyat okumak, ve ekler, etkilenin der, etkilenmeden yazamazsınız.
Bu hafta sonu yolum Sine Ergün ile kesişti, son öykü kitabı olan Baştankara'yı okudum. "Uzun Yol" adlı hikayesinden sevdiğim, etkilendiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum:
"Uyandıklarında kadın konuşkan adam suskundu. Bütün sevdiğim kitapları başkasına verdim, dedi kadın, Sevdiğim hiçbir şeyi başkasına vermedim, dedi adam.
Kadın, Buradan sonra patika yok olacak, dedi, nereye gideceğimizi seçmek zorunda kalacağız. Sen başka yöne, ben başka yöne gitmek isteyecek. Nereye gittiğimizin önemi olmayacak, önemli olan ayrılmamamız. Patika kaybolacak, dedi adam, ben başka yöne sen başka yöne gitmek isteyecek. Yollarımız ayrılırsa ayrılacak. Önemli olan nereye gittiğimiz."
Ayfer Tunç bir röportajında, yazmak için önce okumak gerektiğini söyler, bol bol okumak, iyi edebiyat okumak, ve ekler, etkilenin der, etkilenmeden yazamazsınız.
Bu hafta sonu yolum Sine Ergün ile kesişti, son öykü kitabı olan Baştankara'yı okudum. "Uzun Yol" adlı hikayesinden sevdiğim, etkilendiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum:
"Uyandıklarında kadın konuşkan adam suskundu. Bütün sevdiğim kitapları başkasına verdim, dedi kadın, Sevdiğim hiçbir şeyi başkasına vermedim, dedi adam.
Kadın, Buradan sonra patika yok olacak, dedi, nereye gideceğimizi seçmek zorunda kalacağız. Sen başka yöne, ben başka yöne gitmek isteyecek. Nereye gittiğimizin önemi olmayacak, önemli olan ayrılmamamız. Patika kaybolacak, dedi adam, ben başka yöne sen başka yöne gitmek isteyecek. Yollarımız ayrılırsa ayrılacak. Önemli olan nereye gittiğimiz."
13 Aralık 2016 Salı
Bütün Giysilerimden Kurtuldum!
Birkaç yazıdır bahsediyorum, annemle birlikte "hayatı sadeleştirme projesi" adı altında bir projeye imza attık. Daha doğal, daha sağlıklı, üzerimizdeki maddi ve manevi yükü azaltacak bir yol arıyorduk ve bir yerlerden başladık. Öncelikle kozmetik ürünlerimizin hepsini attık, ardından evimizdeki tüm süs eşyalarını imha ettik. Hiçbir şey kalmadı gerçekten, giysilerimiz için de benzer bir yol izlememiz gerekiyordu. Bir günümü tamamen bu işe ayırdım, gerçekten dolabımda hiç giyilmemiş ya da bir iki kere giyilip bir kenara bırakılmış ne kadar çok kıyafet varmış!
Hepsini tek tek ayırdım, yıkadım, ütüledim ve tasnif ettim. Yardıma muhtaç olan ailelere ulaşması için kolları sıvadım, üstelik bununla da yetinmedim, çalıştığım okuldaki tüm öğrencilerime, öğretmen arkadaşlarıma duyurdum, desteklerini istedim. Giderek büyüyen bir kampanyaya dönüştü bu durum. Kolilerimizi özenle düzenlemeye başladık, yakında ihtiyaç sahipleri için yola çıkacak.
Şu an giysi dolabımda bu kış bana yetecek bir kaş parça eşyanın dışında hiçbir şey kalmadı. Elzem olmayan şeyleri de kesinlikle satın almayacağım bundan sonra. Giyim gereksiz, aldatıcı bir vitrin, elbette çok zor insanın kıyafetlerinden vazgeçmesi lakin imkansız değil. Çok büyük bir arınma ve muhteşem bir ferahlık. Bunun huzurunu tarif etmem mümkün değil, belki çok büyük işler yapamıyoruz ama bir yerlerden tutunmak bile var edebiliyor bizi, var ettiğine inanıyorum. Daha nicelerine umarım.
Hepsini tek tek ayırdım, yıkadım, ütüledim ve tasnif ettim. Yardıma muhtaç olan ailelere ulaşması için kolları sıvadım, üstelik bununla da yetinmedim, çalıştığım okuldaki tüm öğrencilerime, öğretmen arkadaşlarıma duyurdum, desteklerini istedim. Giderek büyüyen bir kampanyaya dönüştü bu durum. Kolilerimizi özenle düzenlemeye başladık, yakında ihtiyaç sahipleri için yola çıkacak.
Şu an giysi dolabımda bu kış bana yetecek bir kaş parça eşyanın dışında hiçbir şey kalmadı. Elzem olmayan şeyleri de kesinlikle satın almayacağım bundan sonra. Giyim gereksiz, aldatıcı bir vitrin, elbette çok zor insanın kıyafetlerinden vazgeçmesi lakin imkansız değil. Çok büyük bir arınma ve muhteşem bir ferahlık. Bunun huzurunu tarif etmem mümkün değil, belki çok büyük işler yapamıyoruz ama bir yerlerden tutunmak bile var edebiliyor bizi, var ettiğine inanıyorum. Daha nicelerine umarım.
11 Aralık 2016 Pazar
Heba
"Gerçek fazlasıyla hissedildiğinde insana her vakit gerçek değilmiş gibi gelir, diye cevap verdi Resul de; bunda şaşılacak bir şey yok."
Hasan Ali Toptaş
***
"Bir insanın kendisine zulmedene gülümsemeye mecbur bırakılmasından daha beter bir zulüm olamazdı yeryüzünde."
Hasan Ali Toptaş
Antabus
Leyla Taşçı, kadın. İstanbul'un kenar mahallelerinden birinde unutulmuş, hor görülmüş, daha doğrusu yalnızca ailesi değil, kadın olduğu için tümden ülke, tümden dünya unutmuş Leyla'yı. Sonra Leyla hayatı bir masala dönüşsün istemiş, Ömer'e aşık olmuş, Ömer alacağını alıp Leyla'yı ortada bırakmış, hiç de öyle televizyonlarda gördüğü gibi değilmiş aşk, bildiği her şeyi televizyondan öğrenmiş ortacı Leyla, sonra abi dediği bir adamın tecavüzüne uğramış, lal olmuş, lal olmak zorunda kalmış, kimseye bir şeyler diyememiş, bir tek o parktaki, o heykel adama anlatmış, onu öpmüş hatta, onunla uzun uzun öpüşmüş, sonra Leyla'yı evlendirmişler, zorla, kim alacak seni demişler, dul bir adama vermişler, adam alkolik, her allahın günü dövmüş Leyla'yı, Leyla direnmiş, bu kötü adamdan çocuğu olmasın diye her yolu denemiş, bari anası yanında olsun istemiş, o da kadındır demiş, anası babasının yanından ayrılmamış, Leyla'yı gerçek anlamda kimse sevmemiş, bir tek o parktaki heykel sevmiş, Leyla kimi zamanlar kadından bir heykele dönmüş, dönmüş kendi etrafında, bir yol aramış, bulur gibi olmuş bulamamış, üçüncü çocuğuna da hamile iken dünya yükü ağır gelmiş Leyla'ya ya da dünyanın yükünden daha ağırmış Leyla, çocukları, üzülmesin istemiş, hep onları düşünmüş, hani o televizyondaki mükemmel anneler var ya, sürekli doğuran, doğurdukları ile gurur duyan, çocuklarının psikolojisini düşünen, pozitif anneler, bir tek kendi evlatlarına duyarlı anneler, Leyla'yı duymayan, Leyla gibi kadınları duymayan anneler, kadınlar, erkekler, aileler, bekarlar, alt komşular, üst komşular, kenar mahalleliler, yüksek zümreler... Leyla kocasını öldürmüş, çocuklarını öldürmüş, kendini öldürmüş. Leyla dünya yükünden kurtulmuş ya da dünyanın yükünden daha ağırmış Leyla.
Nihal Yalçın'a ve ekibine sevgilerle. Bizi muhteşem bir oyunun (gerçekliğin) içinde dört döndürdünüz. Var olsun sanatınız.
8 Aralık 2016 Perşembe
Bütün Kozmetik Malzemelerimi ve Sosyal Medya Hesaplarımı Çöpe Attım!
Bir erkek olarak az sayıda kozmetik malzeme kullandığımı söylesem yalan söylemiş olurdum. Peki bugüne kadar neler kullanıyordum?
-Nemlendirici krem
-Yüz yıkama jeli
-Şampuan
-Duş jeli
-Saç köpüğü
-Sıvı keratin/Saç yağı
-Saç spreyi
-Saç şekillendirici krem
-Wax
-Dudak balmı
-Koltuk altı deodorantı
-Parfüm
25 yaşındayım ve saydığım tüm bu kozmetik malzemeleri lise yıllarımdan beri kullanıyorum. Vejetaryen beslenen, yediklerime içtiklerime dikkat eden bir insanım. Vejetaryen beslenmeyi yaşam tarzı haline getirmişken, daha doğal ne yapabilirim, hayatımda neleri değiştirebilirim diye düşünürken bu saydığım malzemelerin hepsini çöpe atmaya karar verdim. Ergenlik dönemimde bile yüzümde sivilce çıkmazdı, yıllarca işe yaraması gereken tüm bu kozmetik malzemelerin cildimi daha kötü yaptığını fark ettim. Bir tüketim hırsı, daha iyi görünebilme aşkı ile kullanıyoruz lakin tamamen kapital bir tuzak; yüzümde ufak tefek sivilceler çıkmaya başladı. Peki şimdi ne kullanıyorum? Bitkisel, tamamen doğal bir şampuan kullanıyorum. O bittikten sonra zeytinyağlı defne sabununa geçmeyi planlıyorum. Evet bunun haricinde kullandığım tek bir kozmetik malzeme kalmadı. Kendimi çok hafif ve çok iyi hissediyorum. Tüm bunlarla birlikte evimdeki gereksiz süs eşyalarını da attım. Evim şu an öyle ferah oldu ki anlatmam, üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi.
Sosyal medya hesaplarıma gelirsek onları da elden geçirdim. Yalnızca facebook ve instagram kullanıyorum. Facebook'u uzun süredir yalnızca haber okumak ve işimle ilgili önemli paylaşımları takip etmek amacı ile kullanıyordum zaten. Paylaşım yapmıyorum. İnstagram'da ise hemen hemen tüm fotoğraflarımı sildim. İnstagram anlayışım zaten suratımı ve hayatımı paylaşmak konsepti ile oluşmuş bir hesap değildi. Doğa fotoğrafları çekiyorum, gezdiğim gördüğüm yerlerden güzel enstantaneler paylaşıyorum. Suratımı paylaştığım hiçbir fotoğrafım kalmadı, ne büyük bir mutluluk!
Daha önce bunun üzerine uzun uzun yazmıştım. Artık hayatlarımızı sosyal medya üzerinden yaşıyoruz. Mutluymuş gibi görünüp, insanlara lüks ve mükemmel olduğunu düşündüğümüz hayatlarımızı gösterip, kendimizi bir şekilde tatmin etmeye çalışıyoruz. Sürekli birilerine bir ispat çabası içerisindeyiz. Böyle bir hayat algısından da mutlu ve samimi olduğumuz gerçeğini çıkaramayız elbette.
Şimdilerde pek mutluyum efendim, vücuduma ve ruhuma zarar veren pek çok şeyden arındım, sadeleştim ve ferahladım. Hem duygusal anlamda hem de maddi anlamda sadeleşmek insana müthiş bir dinginlik veriyor. Deneyin derim, kendiniz için kıyısından köşesinden olsa dahi minik değişiklikler yapın, eminim çok daha huzurlu olacaksınız.
-Nemlendirici krem
-Yüz yıkama jeli
-Şampuan
-Duş jeli
-Saç köpüğü
-Sıvı keratin/Saç yağı
-Saç spreyi
-Saç şekillendirici krem
-Wax
-Dudak balmı
-Koltuk altı deodorantı
-Parfüm
25 yaşındayım ve saydığım tüm bu kozmetik malzemeleri lise yıllarımdan beri kullanıyorum. Vejetaryen beslenen, yediklerime içtiklerime dikkat eden bir insanım. Vejetaryen beslenmeyi yaşam tarzı haline getirmişken, daha doğal ne yapabilirim, hayatımda neleri değiştirebilirim diye düşünürken bu saydığım malzemelerin hepsini çöpe atmaya karar verdim. Ergenlik dönemimde bile yüzümde sivilce çıkmazdı, yıllarca işe yaraması gereken tüm bu kozmetik malzemelerin cildimi daha kötü yaptığını fark ettim. Bir tüketim hırsı, daha iyi görünebilme aşkı ile kullanıyoruz lakin tamamen kapital bir tuzak; yüzümde ufak tefek sivilceler çıkmaya başladı. Peki şimdi ne kullanıyorum? Bitkisel, tamamen doğal bir şampuan kullanıyorum. O bittikten sonra zeytinyağlı defne sabununa geçmeyi planlıyorum. Evet bunun haricinde kullandığım tek bir kozmetik malzeme kalmadı. Kendimi çok hafif ve çok iyi hissediyorum. Tüm bunlarla birlikte evimdeki gereksiz süs eşyalarını da attım. Evim şu an öyle ferah oldu ki anlatmam, üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi.
Sosyal medya hesaplarıma gelirsek onları da elden geçirdim. Yalnızca facebook ve instagram kullanıyorum. Facebook'u uzun süredir yalnızca haber okumak ve işimle ilgili önemli paylaşımları takip etmek amacı ile kullanıyordum zaten. Paylaşım yapmıyorum. İnstagram'da ise hemen hemen tüm fotoğraflarımı sildim. İnstagram anlayışım zaten suratımı ve hayatımı paylaşmak konsepti ile oluşmuş bir hesap değildi. Doğa fotoğrafları çekiyorum, gezdiğim gördüğüm yerlerden güzel enstantaneler paylaşıyorum. Suratımı paylaştığım hiçbir fotoğrafım kalmadı, ne büyük bir mutluluk!
Daha önce bunun üzerine uzun uzun yazmıştım. Artık hayatlarımızı sosyal medya üzerinden yaşıyoruz. Mutluymuş gibi görünüp, insanlara lüks ve mükemmel olduğunu düşündüğümüz hayatlarımızı gösterip, kendimizi bir şekilde tatmin etmeye çalışıyoruz. Sürekli birilerine bir ispat çabası içerisindeyiz. Böyle bir hayat algısından da mutlu ve samimi olduğumuz gerçeğini çıkaramayız elbette.
Şimdilerde pek mutluyum efendim, vücuduma ve ruhuma zarar veren pek çok şeyden arındım, sadeleştim ve ferahladım. Hem duygusal anlamda hem de maddi anlamda sadeleşmek insana müthiş bir dinginlik veriyor. Deneyin derim, kendiniz için kıyısından köşesinden olsa dahi minik değişiklikler yapın, eminim çok daha huzurlu olacaksınız.
6 Aralık 2016 Salı
Hasan Ali Toptaş: Heba
"Hasılıkelam, çerden çöpten de olsa insan bir baba yaratıyor Ziya Bey, başka türlü var edemiyor kendini; koku kırıntılarını tutup, ölgün gölgeleri ve titreşimleri tutup, ya da boşlukları bile tutup işte böyle bir babaya dönüştürüyor benim gibi. Hiç kuşkusuz insan başka yollarla da var edebilir kendini, diyelim uzun bir öpüşmenin derinliklerinde kaybolarak, bir bakışın ateşinde yanarak, bir kitabın ruhundan doğarak, bir dokunuşla sarsılarak ya da şu an hatırlayamadığım daha akıllıca yahut daha aptalca birtakım şeyler yaparak da var edebilir. Çarçabuk doyan küçük karınlı ruha sahipse, bir köşeye oturup sadece çekirdek çitleyerek de var edebilir söz gelimi. Mayasına karışan vahşi gölgelerin arasında yaşıyorsa, birtakım şeyleri kırıp dökerek de var edebilir. Hatta bütün bunların ötesinde, bazı şeyleri yapmamakla da var edebilir ama babayla var olmak bu saydıklarımla kıyaslanamayacak kadar farklı bir şey bence. Farklı olmasının yanı sıra, çok eski bir şey aynı zamanda; belki kuşlar, belki bulutlar, belki taşlar kadar eski bir şey."
30 Kasım 2016 Çarşamba
Fantastik Okumak Üzerine
Küçükken ne doğru dürüst çizgi film izlediğimi hatırlıyorum ne de televizyondaki çocuk programlarını. Genelde radyo dinlenirdi evimizde, radyo ile büyümem büyük şans. En sevdiğim kitap serisi ise Ayşegül idi. Annem her gece, Ayşegül'ün maceralarını okurdu yatağımda. Böyle renkli, canlı, lepiska saçları vardı hatırladığım kadarı ile Ayşegül'ün. Ben büyünce tüm Ayşegül kitaplarımı bir okula bağışladık, çok iyi ettik.
Çok okuyan bir çocuktum, ergendim, gençtim şimdi genç bir adamım. Çok ağır şeyler okuduğumu hatırlıyorum, memleketteki evimizdeki geniş kitaplığımı her düzenlemeye kalkışımda kendime şaşırıyorum. Kimini yarım yamalak anladığım ama bir satırını bile atlamadan okuduğum kült kitaplar, Rus klasikleri, Alman edebiyatı... Lakin fantastik benim için hep soru işareti olarak kaldı(?) Kendime bunun için bir sebep arıyorum lakin bulamıyorum.
İlginçtir ki yaşım büyüdükçe fantastiğe olan ilgim arttı. Defalarca, evirip çevirip Harry Potter okumalar, Yüzüklerin Efendisi ile farklı dünyalara dalmalar, Eragon serisi ile ejderhaların dünyasını keşfetmeler, Saphira'nın sırtında türlü hayallere koşmalar, Nail Gaiman'ın dünyasına adım atmalar derken fantastik yolculuğumun az buz olmadığını keşfettim. Büyücülük okulları, minik büyücüler, iksirler, gotik bir atmosfer, karanlık güçler, iyilik ve kötülük savaşları; bunların hepsi beni acayip heyecanlandırır oldu. Belki de büyüdükçe dünyanın gerçekliğinden, dünyanın ağrısından kaçıp kendimize daha masum ve doğa üstü bir şeyler arıyoruz, yeni bir dünya yaratmak istiyoruz, içinde yalnızca biz ve hayal dünyamızın şekillendirdiği karakterler olan.
Hala pek çok okuyorum, çiziyorum, yazıyorum. Edebiyatı baştan sona büyülü bir dünya olarak görüyorum. Şu aralar yine fantastik bir maceraya yelken açma zamanımın geldiğini düşünüyorum. Nedense hep canımın yandığı, üzgün olduğum zamanlarda fantastik okuyorum. Yepyeni bir seri beni kendime getirecektir eminim ki.
29 Kasım 2016 Salı
Sevmek
Sevmek işi çok zor iş. Az konuşan bir insanım, tüm dünyam içimde, içimde oluyor ne oluyorsa. Dışarıdan çok belli olmuyor, zaman zaman yüzüm düşüyor onu da herkes fark etmiyor.
Tamam diyorum, adım atmaya başladığım anda bir şeyler beni geriye itiyor. Hissedemiyorum, bir yerde, içimde istiyorum ama tümden koyvermek kendimi elimden gelmiyor çoğu zaman. Zaman mı gerekir, yoksa zaman bizi öğütüp mahvetmekten başka bir işe yaramaz mı emin olamıyorum. Hem bir deva gibi hem de acı verici zaman. Tıpkı hayattaki tüm zıt duygular gibi, her şey birbiri ile iç içe geçmiş durumda. Duygularımız safını belli edemiyor, bir türlü karar veremiyoruz. Veremiyorum.
Sevmek işi çok zor iş. Beceremiyorum, üzülüyorum, olmuyor, oluyor derken sonunda bir başıma dönüyorum yine dünyama. 'Belki' kalıyor geriye, belki olur diyorum bir gün. Hiçbir şey gibi o da bilinemiyor, ona da ulaşılamıyor.
Tamam diyorum, adım atmaya başladığım anda bir şeyler beni geriye itiyor. Hissedemiyorum, bir yerde, içimde istiyorum ama tümden koyvermek kendimi elimden gelmiyor çoğu zaman. Zaman mı gerekir, yoksa zaman bizi öğütüp mahvetmekten başka bir işe yaramaz mı emin olamıyorum. Hem bir deva gibi hem de acı verici zaman. Tıpkı hayattaki tüm zıt duygular gibi, her şey birbiri ile iç içe geçmiş durumda. Duygularımız safını belli edemiyor, bir türlü karar veremiyoruz. Veremiyorum.
Sevmek işi çok zor iş. Beceremiyorum, üzülüyorum, olmuyor, oluyor derken sonunda bir başıma dönüyorum yine dünyama. 'Belki' kalıyor geriye, belki olur diyorum bir gün. Hiçbir şey gibi o da bilinemiyor, ona da ulaşılamıyor.
28 Kasım 2016 Pazartesi
Yeşil Peri Gecesi II
"Bizde itiraf yoktur.
Bizde itiraf eden huzur bulmaz.
Bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir.
Biz itiraf edersek unutamayız.
Biz oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak.
Biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik (Allah biliyor nasıl olsa, ayrıntılarla onu meşgul etmeye ne lüzum var?)
Bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. Kurcalayıp durmayın. Eski defterleri açmanın ne faydası var canım?
Biz dolaylı insanlarız, bizde yalanlar ve gerçekler arabesk motifler gibi iç içe geçe.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Ceza değildir.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Nisyan'dır."
Bizde itiraf eden huzur bulmaz.
Bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir.
Biz itiraf edersek unutamayız.
Biz oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak.
Biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik (Allah biliyor nasıl olsa, ayrıntılarla onu meşgul etmeye ne lüzum var?)
Bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. Kurcalayıp durmayın. Eski defterleri açmanın ne faydası var canım?
Biz dolaylı insanlarız, bizde yalanlar ve gerçekler arabesk motifler gibi iç içe geçe.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Ceza değildir.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Nisyan'dır."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



