skip to main |
skip to sidebar
"İstanbul'un ortasında, bir pansiyon odasının dört duvarı arasında geçen uzun geceler. Oturup memleketi düşünüyorum. Herkes bana karşı. Neden? Sudan bir sebep, örneğin şu kadının boşa gitmiş gençliği, örneğin istenmeyen amcamın oğlunun aşağılık duygusu vs., benim dürüst, iyi, temiz hayatımda yıkıcı olabiliyor. Ters anlaşılmış bir olay, insanların küçük hırsları... Sonunda sormaktan vazgeçiyor insan. Böyle. Yıkılmamak gerek. Kaçmamak, kaybolmamak. Eh, işte bu. İyi niyetimden adam olmak kaygımdan başka tutar yerim yok. Hepimiz iyi çocuklarız. Ne var ki, eski tekne yeni hamura dar geliyor."
Nezihe Meriç
Sirkeci'den dönüyoruz bir arkadaşımla, vapurun dış kısmına oturmuşuz. Yol boyu sohbet ediyoruz, ben onun fotoğraflarını çekiyorum ardımızda Marmara denizi. Bir yandan kısa saçlarımız uçuşuyor rüzgarda. Sonra Kadıköy iskelesine yanaşıyoruz. İnsan kalabalığı, herkes birazdan inmeye başlayacak. Bense oturuyorum, ille de bir şeyler çekeceğim burada, insan yüzleri, günün batışı, lacivertten turuncuya çalan renkler... İskeledeki görevlilerden biri çıkıyor karşıma, bedenini denize dönmüş, kalabalık inmeden önceki son saniyeler, ufka bakıyor...
Elimize Kadıköy'de bir akşam vakti kalıyor, bir fotoğraf kalıyor. İleride bakılacak belki, zamanın hızına şaşılacak, yine aynı duygular saracak.
"talebim değil hanlar, hamamlar, gömme saraylar
sahibi olduğum her şey; ruyalar
herkesin doyduğu bir çıkma ekmek
senin de öyle..."
Bu fotoğrafa "Ruh" ile eşlik eden Rehber'e de selamlar olsun.
"İçim sıkılıyor ve bu hiçbir işe yaramıyor. Düşünüyorum, okuyorum, öğreniyorum. Bu, çevremdeki günlük hayatını yaşayan, düşüncesi, ancak bu çerçevenin içinde doğup gelişenlerden, biraz daha ayrılmama sebep oluyor. Gün geçtikçe, okuyup öğrendikçe, onların meselelerini, içinde dönendikleri olayları, ruh durumlarını, bütün bunların sebep ve sonuçlarını açıkça kavrıyorum. Her şey gizliğinden, karışıklığından kurtuldukça, benim için önemini kaybediyor. Düşçülüğüm bozuluyor. Yavana, tatsızca varıyor. Ben tek başıma kalıyorum. Kıyamet burada başlıyor."
Nezihe Meriç
İlk kez kendi çektiğim bir fotoğrafı paylaşıyorum. Yaklaşık bir senedir fotoğraf çekiyorum. Çok büyük bir istek ve heyecanla almıştım makinemi. Arkadaşlarımdan bazıları da fotoğraf çekiyorlar, bu süreçte bana destek oldular. Arada sırf bunun için buluşup sabahtan akşama fotoğraf çekiyoruz. Keyif alıyorum.
Bununla ilgili bir eğitim almadım, temel şeyleri dahi bilmiyorum. Arkadaşların gösterdiği kadar işte, eğitim almak da istemiyorum. Kendime ait bir hobi, hakkında bir sürü şey bilmeme gerek kalmayan bir uğraş olarak kalsın istiyorum. Sadece benim için, benim objektifim.
Fotoğraflarımı paylaşabileceğim bir sosyal medya hesabım yok. Bu nedenle paylaşmıyorum onları. Belki bir değişiklik yapar da arada burada paylaşırım. Teknik olarak bir bilgim olmadığı için haliyle fotoğraf üzerinde de bir oynama yapamıyorum. En güzeli böyle doğal halleri sanırım.
Yine bir Eminönü dönüşü, yine bir vapur.
Kaç canımız var, kaçı yerinde hala meçhul.
Bir hububat torbası, bir tütün çıkmazı sokağı dibimde.
Beyaz kuşların turuncuya dönüşümü, içimde tuhaf bir his ama güzel.
Ötesinden berisine uzanan bir yolculuk, kısa süre içinde iskele.
Olsun zaman, canım yansın, kimi zaman günlük güneşlik.
İçinde İstanbul, içimde delişmen bir haller.
Konaklamak için aranan yerler, laf olsun diye söylenmeler.
Belki görür belki işitirsin.
Değişirsin.
Çavlanın kenarına bir kilim serdik, patikanın hemen bittiği yere. Tepemizde yükselen incir ağacının altına kurulduk. Hasır sepetimizi yavaşça açtım, ilkin içinden sigara böreklerini çıkardım, evde bir güzel almıştım yağlarını. En son meyve yeriz diye düşündüm, sepetin bir kenarında kalsınlar. Çatalları, bıçakları bir güzel dizdim karşılıklı. Alman porseleni kupaları da tabakların kenarına iliştirdim, hoşafları özenle doldurdum. Bir aralık yüzüne baktım, teni sıcaktan epey kavrulmuş, gözü hep suyun akışında. Arada dönüp bana bakıyor, kaşının üzerine düşen ince saçı bir o yana bir bana doğru savruluyor. Güneş bugün hiç batmayacak sanki.
"O hiç yaşlanmamıştı. Bana derdi ki, "Dara düştüğün zaman benim güzel ipek kızım, -neşeyle çınladığı zaman bile, demlenmiş bir ses yakıştırıyorum ona; insanı dinlendiren- hemen yaşadığın güzel günleri, güzel insanları, güzel şarkıları düşün. Sevdiğin şarkıları söyle. Ay ışığını, yolculuklarda geçtiğiniz yerlerde gördüğün dağları, ovaları, doğanın güzelliklerini, renklerini düşün. Çiçek kokularını, ben leylak kokusuna bayılırım. Fırının önünden geçerken duyduğun o ekmek kokusu yok mu hele, bir de kavrulmakta olan kahveninki..."
Nezihe Meriç
"Ev onları, onlar evi hep sevmişlerdir, çok sevmişlerdir.
Bir evi sevmenin, bir semtli olmanın tadını çıkarmacasına yakmışlardır ışıklarını. Arkadaşlarını, sevdikleri bir iki -ikiyi geçmez- apartman komşusunu, kitaplarını -paraları olunca yeni kitaplık yaptırmayı düşünerek- düşlerini, isteklerini, sevgilerini, abla kardeş, ana kız karışımı, sevgiden de öte, gizemli kutsal sözcüklerini de içeren bağımlılıklarını, birbirlerine olan düşkünlüklerini, onları çevrelerinin yozlaşmasından koruyan, dededen gelen, ondan geçen bozulmamış değerleri koruyarak, kurdukları yaşamlarını bir masal gibi yaşamaya başlamışlardır."
Nezihe Meriç
"Dedem, kendisine verilen zamanı, kendi istediği gibi yaşamıştı; kimseyi karıştırmamıştı. Yaşama biçimini kınayanları, öğüt vermek, aklı vermek isteyenleri, hoşgörüsü olmayanları, sevgisizleri, kendini bir bok sananları elinin ucuyla şöylece iteleyivermişti.
'Bunlar virüs gibidirler' derdi. 'Bunlar kıskanç, mütecessis, dedikoducu, ziyan mahlukattandır. Aman! Asla yaklaştırmayacaksın yanına."
Nezihe Meriç
Bugün sabahtan boşluğum vardı, okuldan çıkıp Kadıköy'e gittim. Oradan da vapur ile Eminönü'ne. Vapurdan indikten sonra Sultanahmet Meydanı'na kadar yürürüm genelde. Fakat bugün hava çok soğuktu, tramvay ile çıktım. Önce bir kahve içtim, meydanı izledim. Yanıma gebe bir kedi sokuldu, yiyeceklerimi onunla paylaştım. Soğuktan üşümüş olacak bir süre kucağımda oturdu. Alman Çeşmesine karşı sefa yaptık kedi ile. Sabahları o kadar kalabalık olmuyor meydan, ben de fırsattan istifade fotoğraf makinemi çıkarıp biraz fotoğraf çektim. Çok iyi pozlar çıkmadı bugün, şans.
Meydanı gezdikten sonra Cağaloğlu'na çıktım. Ana Kitabevi sıklıkla uğradığım bir yer. Hem epey indirimli hem de çok sevdiğim bir dokusu var. Oradan çıktıktan sonra birkaç yayınevine daha uğradım. Bazı metinler aldım; Nezihe Meriç, Ece Ayhan...
Aşağıya doğru indim, Gülhane'nin içinden geçip Sarayburnu tarafından çıktım. Sonra yürüyerek yine Sirkeci'ye ulaştım. Dönüş yine vapurla Kadıköy oldu. Yky'ye uğradıktan sonra bir de türk kahvesi içtim. Sonrası yine okula dönüş.
İstanbul'da gezerken, kendimi yoklarken bu kalabalık arasında yalnız kalmaktan ne kadar keyif aldığımı düşündüm tüm gün. Birileri ile birlikte iken aynı hazzı alamıyorum. Sanki artık kimse ile konuşmak dahi istemiyor gibiyim. Konuşmak yoruyor beni, kelimeler, cümleler hiçbiri anlam ifade etmiyor sanki... Çok az konuşan, çokça bakan ve dinleyen bir insanım. Belki de mizacımın izdüşümleri ile İstanbul'un kaosu uyumlu değildir.
Biraz dinleneceğim şimdi, sonra da Nezihe Meriç'in metinlerine dalarım. Belki de az zamanım kalmıştır İstanbul için, biliyorsunuz bu aralar kendisine fena taktım. Uğraşıp duruyorum, soda da içemiyorum ki bir güzel hazmedebileyim. Mamafih heyecan da kalmadı, ar da. İkisi bir arada olanların ise günleri bizimkinden daha güzel değil. Vücut bulan her şeyi satıyor insan, işitiyor, azıyor, kaçıyor. Yakalayıp bir ucunu tuttuğum şeylere sığınmaktan gayri ne gelir elimden, hepsini almış, yok etmiş İstanbul. Eşkiya çatı katından uçmakta.
Karaköy'e epey uzak oturuyorum. Birkaç ay olmuştu sanırım, dün eski okulumdan arkadaşlarla buluştuk. Her zamanki ekip. Bu sefer Karaköy olsun dedik.
Restorasyon bekleyen tarihi binalar, dar sokaklar, her birinden ayrı cümbüş ve renk yükselen enteresan isimli barlar, kafeler ve tabii ki kalabalık.. Süslenmiş genç kadın ve erkekler, sürekli fotoğraf çekilenler, masalarda uçuşan biralar, birbiri ardına yakılan sigaralar, gençlerin hayalleri, avuçların arasında bira yanı mısır patlakları, çerezler... Karaköy'ü ancak bu sözcüklerle tanımlayabiliyorum. Ne içindesiniz ne de dışında işte.
Benimse İstanbul'da en sevdiğim yer tarihi yarımada. Onca kalabalığa rağmen gitmekten kendimi alamadığım tek yer, tarihin içi. Cağaloğlunda birbiri boyunca uzanan kitapçılar, eskimiş sokaklar, hepsi benden bir parça taşıyor gibi. Dün arkadaşıma da şöyle söylediğimi anımsıyorum, "eğer İstanbul'dan gidersem en çok tarihi yarımadayı özleyeceğim."
Nedenini, nasılını pek bilemiyorum lakin insanlar değişik duyguların içinde karmakarışık hale gelebiliyor bir anda. Dün Karaköy'deki kalabalıktan başım döner gibi oldu, bir su bardağı bira ile sarhoş olabilen narin bünyelerden birine sahibim. Sesler, sesler ve hiç dinmeyen sesler...
Duygusal olmanın, duyarlı olmanın da bir sınırı mı olmalı acep? Sürekli mana peşinde koşmak yorucu mu?
Dünün en güzel hadisesi kuşkusuz Can Kazaz'ın yanından geçmem oldu. Yüzü aklımda, yürüyüşü aklımda. Uyku gibi döküldü gözümden.