25 Haziran 2022 Cumartesi

Fire Burns You Cold

Cuma günü itibari ile okul sonrası çalışmalarımız bitti, nihayet yaz tatiline çıkabildik. Önceden yaz tatilleri beni epey heyecanlandırırdı, son zamanlarda ne yazık ki aynı heyecanı duymuyorum. Dün kuzenimle buluştuk, Hazzo Pulo'da birkaç kadeh şarap içip dertleştik. Yakında bir yurt dışı seyahati gerçekleştirecek, onu mutlu görmek beni de mutlu etti. 

Biz de annemle iki gün sonra yurt içinde bir seyahate çıkacağız. Hayatımız için yeni bir adım diyebilirim, umuyorum istediğimiz gibi sonuçlanır süreç. Şehrin merkezinde bir konaklama yeri ayarladım, işlerimiz bitince biraz gezer, ferahlarız. Aslında bu yaz tatilinde deniz kenarı, sessiz bir yerlere gitme planım da var. Karar aşamasına geçmekte çok zorlandığım için henüz ne yapacağımı bilmiyorum. Umuyorum kısa süreliğine de olsa sessiz sakin bir yerlere dinlenmeye gidebilirim. 

Meslek hayatımın en hızlı geçen senesiydi sanırım, çok fazla yoruldum diyemem. Çok yoğun bir iş tempomuz var ve yıllar içinde buna alıştım. Önümüzdeki yıl da bu yıl çalıştığım seviyeler ile çalışacağım. Her şeyi en baştan planlamama gerek kalmayacak, önümüzdeki sezon için iş dışı birkaç uğraş edinmek istiyorum. Hayatta kalmaya çabalamak bu olsa gerek, kendimi öylesine zorluyorum ki, tutunmak için sebep aramak bile beni oldukça yoruyor. Yine de deneyeceğim, bir şekilde bir yerlerde ufak da olsa bir anlam bulmaya çabalayacağım. Ne de olsa yorulunca bırakma özgürlüğüne sahibim öyle değil mi? Evet, bırakabilirim. 

Yüksek lisans arkadaşlarımın hepsi doktora programına başladılar, hatta tez aşamasına geçenler oldu. Benim de başlamamı istiyorlar, bu konuda içimde pek istek yok açıkçası. Yoğun bir iş tempom var, arta kalan vakitte kendimle baş başa olmak istiyorum. Belki böyle bir maceraya hazırlık yaparım, belki de hiç girişmem. 

Yaklaşık iki aylık bir tatil olacak benim için, oturup bir okuma listesi çıkaracağım. Bazı kitaplar aldım; her zamanki gibi bir kısmı psikoloji bir kısmı tarih. Bu sefer felsefe de ekledim aralarına. Uzun bir süredir kitap okumaya odaklanamıyorum, daha doğrusu pek çok şeyi yapma isteğimi kaybettiğim için oluyor bu. Yeniden okumaya başlarsam devamı gelecektir. 

Her saniye içimde büyümekte olan boşluk hissi ile ciddi bir mücadele içerisindeyim. Bu hafta okulda diğer bölümler ile kahvaltı yaptık. Öncesinde herkesin bir şeyler getirmesi istendi. Ben de bir önceki akşam bir tepsi poğaça ve kurabiye yaptım. Daha önce hiç yapmamıştım, neredeyse bütün gece bununla uğraştım. Ertesi sabah kahvaltı için yaptıklarım çok beğenildi, yeniden yapmam istendi. Bu da, hayata katılmak için kendimi zorlama girişimlerimden bir tanesiydi. Bu şekilde bir yol alabilir miyim bilmiyorum ama öylesine deniyorum ki, yeniden aynı çemberin içine sürüklenmekten korkuyorum. Ya da, yeniden hayata katılmaktan korkuyorum, kim bilir. Ama bir süre sonra yeniden beyhude bir çabanın içinde olduğumu fark edeceğim, yeniden kendi içime çekileceğim. Hep aynı kısır döngü, sahte bir mutluluk içinde yer almaktansa gerçeklerim ile yaşamaya çalışmayı tercih edeceğim yine, biliyorum. Biliyorum fakat yine de deneyeceğim, yavaş yavaş, azar azar. 

Bir Isak Danielson şarkısı ile bitirmek istiyorum yazımı;

You want the fire when the fire burns
Everything down to the ground
Am I a liar? I'm not lying here alone when you're not around
I don't want love like this
I'll miss your kiss
But that's the way it goes
Who wants the fire when the fire
The fire burns you cold?

13 Haziran 2022 Pazartesi

Gece İnerken

İstanbul'da serin bir yaz akşamı var, balkondan esen rüzgar bir senedir uzattığım saçlarımı dalga dalga savuruyor. Biraz çay içtim, biraz da sessizliği dinledim. 

Okulu bu hafta kapatıyoruz, çocuklarla tüm derslerimi bahçede geçiriyorum. Bugün ip atladık, çuval yarışı yaptık ve halat çekme oyunu oynadık. Bazı öğrencilerimi kollarından tutup döndürdüm, öylesine mutluydular ki bazen onları görünce çocukluğum aklıma geliyor. Bütün gün okulda koşturduktan sonra eve dönerdim ve annemin işten gelmesini beklerdim. Tam onun geleceği saatte bahçe duvarının önünde beklerdim, yolda göründü mü koşarak yanına giderdim. Kolları arkasında, günün hediyesini saklardı. Bilmem hatırlar mısınız, doksanların sonları ve iki binlerin başlarında çizgi film karakterlerinden dondurmalar yapılırdı. En çok bugs bunny'li olanın tadını beğenirdim, krem ve gri karışımı bir rengi vardı. Çocuklar teknoloji ile çok içli dışlılar, sürekli ekrana bakıyorlar fakat durum teneffüslerde ve öğle aralarında inanın böyle değil. Eski oyunları yani sokak oyunlarını oynamayı seviyorlar. Yıllar pek çok şeyi değiştirse de, çocukların oyun kültüründen alıp götüremedi. Hemen organize olup kendi aralarında oyun kuruyorlar. Bir dakika içinde bir araya gelip takımları oluşturup oynamaya başlamalarını şaşkınlıkla izliyorum. Öğretmen olmanın böyle bir güzelliği var, her gün onlardan yepyeni şeyler öğreniyorum. Ben öğretmiyor ve eğitmiyorum, onlar beni eğitiyor. 

Bazen de onlar olmasa hayat benim için daha dayanılmaz olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yaşamak için fazla kırılgan, adım atmak için fazla hassas ve akışa kapılmak için fazla tedirginim. İçimde büyüyen ve ısrarla dışarı çıkmak isteyen o boşluk hissi, o bilinmezin eşiği günlük hayatım içinde beni çok fazla yoruyor. Bir tek çocukların içindeyken, dersteyken bunları düşünmüyorum. Mesainin bitimi ile birlikte o boşluk tekrar kaplıyor her yanımı, kendim için hiçbir adım atmadan öylece durduğum yerden dünyayı izliyorum. Aklımda sonu gelmez sorular: Bu ben miyim, şu an hayatta mıyım, burada mıyım yoksa bu bir yanılgı mı, içimdeki boşluk bana ne anlatıyor, neden bu kadar yorgunum, neden sürekli geriye doğru adım atıyorum ve daha pek çok soru. Hiçbirine cevap bulamıyorum, herhangi bir cevap bulmak için de uğraşmıyorum. Çünkü hayat işte tam da bu, bir gün yok olacağım bir dünya için daha fazla mücadele etmek istemiyorum, beyhude bir bakışın yarattığı gölgede sakınıp kalmışım gibi, güneşin gözlerimi yeniden yakmasından korkuyorum. Bir de gözlerim, hep buğulu ve hüzün dolu. Ruhumun aynası, yeniden yansıması, küçük ve kahverengi tesbih taneleri gibi, yakamın ucuna düşüp dağılıyorlar. Çok mu fazla görüyorum yoksa çok mu az, buna karar veremiyorum. 

Sezen Aksu'nun "alaturka" isimli şarkısını çok seviyorum, özellikle son kısımda şarkının "kader böyleymiş" diye final yapması bende pek çok şey çağrıştırıyor. Şarkı boyunca tüm dertler, umutlar ve hüzünler bir aradayken, sahnenin sonunda "kader böyleymiş" diyor şarkıcı. Belki de kendi hayatlarımız için de "kader böyleymiş" deyip yola devam etmek gerekiyor. Fakat ben ısrarla o yolun ortasında bekliyorum.

30 Mayıs 2022 Pazartesi

River

İnsanın kendi var oluşunu gerçekleştirmesi için kaygının elzem olduğunu okumuştum. Kaygılarımız yaşıyor olduğumuza dair belirtiler sunuyor, işte buradasın ve varsın. Peki bu kaygı ve var oluş ile şimdi ne yapacaksın? Ben bu sorunun cevabını bilmiyorum, sürekli arıyorum ama bir cevap bulamıyorum. Şeyleri olduğu gibi kabul etmek insanı rahatlatıyor, hiç böyle biri olamadım. Deniyorum ama en fazla birkaç dakika sürüyor. 

Geçenlerde boş dersimde okul bahçesinde bir tur attım. Sevdiğim bir müziği dinledim, ağaçlara baktım ve adımlarımı hızlandırdım. Öğrencilerin tuhaf bakışları altında, yüzümü güneşe dönerek birkaç tur yürüdüm. Toplumdan, bedenimden, diğerlerinin bedenlerinden sıyrıldığımda kendimi özgürleşmiş hissediyorum. Fakat bu düzenin içinde kendimi var edemiyorum. İçimde tarifsiz bir sıkıntı, hareket etmemi engelleyen bir şeyler var. Her şey kabul edilebilir haliyle oldukça yanlış geliyor bana, sanki var oluşuma aykırı bir şekilde yaşıyorum. Bunu oldukça derinden hissediyorum. 

İnsanların arasında varım ama yokum, sınıfta ders anlatırken varım ama yokum. Çocukları bu sistemde baskı altında tuttuğumuzu düşünüyor ve kendimi çok suçlu hissediyorum. Geçen gün, beşinci sınıf öğrencilerimi bahçeye çıkardım, bugün ders işlemiyoruz ve doğanın tadını çıkarıyoruz dedim. Elbette çok sevindiler, onları mutlu etmek ne kadar kolay. 

Çimenlerin ortasına oturduk, kimi uzanmayı tercih etti. Elime bir top aldım ve öğrenci isimlerini söyleyerek topu onlara yuvarladım. Herkes en büyük hayalini paylaştı, sonra mutluluğun ne demek olduğu üzerine konuştuk. Beşinci sınıf öğrencilerinin mutluluk tanımlarını ve hayallerini dinlemek ister misiniz? 

  • "Öğretmenim, ben hurma topları yani enerji topları yapmayı çok seviyorum. Hem size hem de tüm sınıf arkadaşlarıma yapıp getireceğim. Bu beni çok mutlu ediyor". 
  • "Öğretmenim, ben dans etmeyi ve tiyatroyu çok seviyorum. Büyüyünce bir müzikal sanatçısı olmayı planlıyorum". 
  • "Öğretmenim, ben ileride en sevdiğim arkadaşımdan ayrılmak istemiyorum. Hep onun yanında kalmak ve mutlu olmak istiyorum". 
  • "Öğretmenim, siz çok iyi bir insansınız. Hep sizin sınıfınızda olmak istiyorum". 
  • "Öğretmenim, ben hayattaki en kolay işleri yapmak istiyorum. Hayata bir kere geldik değil mi, neden kendimizi bu kadar yoralım. İşte o zaman mutluluk olur". 
  • "Öğretmenim, ben büyüyünce size mail atmak istiyorum. Yaptıklarımı anlatmak istiyorum. İşte o zaman çok mutlu olacağım". 
Mesleğim ile ilgili tüm düşüncelerim olumlu olmasa da, bu mesleğin en keyif aldığım tarafı, reel hayata kendini kaptırmış yetişkinler yerine hayalleri ile yaşayan çocuklarla çalışmak sanırım. Onları çok seviyorum, bazen beni bu dünyanın dertlerinden, var oluşumun ağırlığından alıp uzaklara götürüyorlar. Yüzlerinde hep bir gülümseme. 
  • "Peki öğretmenim, sizi en çok mutlu eden şey nedir?" Öğretmen uzun uzun düşünüyor. Sonunda diyor ki, "Ben, beni hiç kimsenin tanımadığı uzak diyarlara gitmek istiyorum. Bir sürü kedim ve çiçeğim olsun istiyorum, ahşaptan tek göz bir evim olsun istiyorum. Sabah evimin arkasında ormanda doyasıya koşayım, hiç ayakkabı giymek zorunda kalmayayım. İstemediğim, anlamlı bulmadığım şeyleri yapmaya zorlanmamayım. Tamamen özgür olayım, özgürce karar alabileyim". Öğretmen ilk kez bir hayalinden bahsediyor. Ve bir çocuk çemberin içinden öğretmene gülümsüyor, "biz de sizinle yaşamaya gelebilir miyiz öğretmenim?.."
Bu yazıya Aurora, "River" isimli şarkısı ile eşlik etti. 

I am a shadow, I am cold
And now I seek for warmth
Stitch your skin onto my skin
And we won't be alone

16 Mayıs 2022 Pazartesi

Belki Güneş Parlayabilir

Usul usul yok oluyor gibiyim, kendimi hiçbir yere sığdıramıyorum. Oturduğumuz bu kiralık daire, bu mahalle, mesleğim, öğrencilerim, annem, etrafımdaki insanlar, şehir içi yolculuklar, kitaplar, filmler, bedenim, İstanbul ve hislerim... Hepsine yabancıyım, hepsi, tanıdık yüzlerini kaybettiler. Birkaç sene öncesini düşünüyorum, hayata ne kadar da sıkı tutunuyormuşum. 

İstanbul'da ilk kez ev kiraladığımda çok mutlu olmuştum. Eşyalı bir daireydi, site içerisindeydi, bahçesinde bir havuzu vardı. Tüm tatil vakitlerimde yurt içi turlara çıkıyordum. Yaz gelmeden önce tatil planları yapıyordum, okuma hedeflerim vardı, bir yandan yüksek lisans tezimi yazıyordum. Edebiyat, içtiğim su kadar önemliydi benim için. Artık içtiğim suyu bile hesaplamıyorum, önemsemiyorum. Edebiyat okumayı bıraktım, birkaç aydır yalnızca iki, üç kitap okudum. Sayısını dahi hatırlamıyorum. Her şey bir kapanın içine sıkışıp kayboluyor gibi, her şey birer birer anlamını kaybediyor. Anlamaya çalışıyorum ya da tüm bunlar çok fazla anladığım için. Yaşam, usul usul yok oluyor gibi, kendimi kendime sığdıramıyorum. 

İş arkadaşlarım, zaman zaman onlarla birlikte bir şeyler yapıyorum. Çok keyifsiz, yanlarında sadece fiziki olarak var oluyorum. Aşk, karşıma çıkan herkesi kendimden uzaklaştırıyorum, yapamıyorum, yalnızlığı seçiyorum, rahat edemiyorum, alanım yalnızca bana ait, başkasına yer bulamıyorum. Kendime, kendimde bir yer bulamaz iken, başkası... 

Giderek yabancılaştığım bir düzen, geleceğe dair hayallerim yok. Adım atarken güçlük çekiyorum, yarın sabah işe gidecek olmak bile bir yük gibi geliyor bazen. Peki ya ne düşlüyorum? Hiçbir şey. Bir planım yok, bir aktivitem yok, hiçbir şeyle uğraşmak istemiyorum. 

Birkaç yıl önce, bir fotoğraf makinesi almıştım kendime. İstanbul'un dip köşe her yerini gezip fotoğraflar çekiyordum. Sonra yazıyordum ben, pek çok öykü ve deneme. Çok okuyordum, anlamaya çalışıyordum. İnsanlar ile bir aradaydım, hayatın akışına kendimi kaptırıyor, yağmurlu kış günlerinde Kadıköy'e film izlemeye gidiyordum. Yeni insanlar ile tanışıyor, bundan korkmuyordum. Bazı kurslara kayıt olmuştum, evime saatlerce uzakta olsalar da kurslara katılmaktan büyük keyif alıyordum. Şimdi sokağa çıkmaya bile mecalim yok. İçimde hiçbir şey yok, neden böyle oldu peki? İçimde neler devindi, neler yer değiştirdi? Neden benim de diğer insanlar gibi dış dünyada ayakta kalma becerim yok, neden bu kadar inciniyorum? İnanın bilmiyorum. Uzun süredir hiçbir şey bilmek istemiyorum. 

Gecenin bu vakti oturmuş, karanlık gökyüzüne bakıyorum. Gökyüzü olabildiğince parlıyor ama benim gözlerim artık parlamıyor. Kulaklarımda Tamino'nun sesi, Sun May Shine. 

troubled by a sound

vile and yet devout

in your eyes, in your eyes

there lies no caress, they could not shine less

8 Mayıs 2022 Pazar

Eurovision 2022

Çocukluğumdan beri Eurovision şarkı yarışmasını takip ederim. İçimde çocuksu bir heyecan uyandırır bu yarışma. Aylar öncesinden şarkıları dinlemeye, klipleri izlemeye ve değerlendirme yapmaya başlarım kendimce. Bu yıl da gelenek bozulmasın istedim, biraz değerlendirme yapmaya geldim. 

Yarışma, önümüzdeki hafta İtalya'da gerçekleşecek. Geçen yıl, Maneskin adlı İtalyan grubun kazanması ile birlikte İtalya güzel bir çıkış yakaladı. Bu sene yarışmaya Mahmood ve Blanco, Brividi isimli şarkıları ile katılıyor. Mahmood, Soldi isimli şarkısı ile yarışmaya 2019 yılında katılmış ve ikinciliği elde etmişti. İtalya'nın bu yılki şarkısını da beğendim. Bir Soldi havası olmasa da başarılı bir şarkı. Sanıyorum üst sıralarda yer alacaktır. 

En beğendiğim şarkılardan biri Portekiz'e ait. Maro isimli şarkıcının seslendirdiği Saudade isimli şarkıda yerel ezgiler var. Sıradan ve basit pop şarkılarının yer aldığı yarışmada naifliği ile parlıyor şarkı. Etnik ezgileri çok seviyorum, bu nedenle bu sene desteklediğim ülkelerden biri Portekiz. 

Bir başka favorim ise Hollanda. S10 tarafından seslendirilen şarkının adı De Diepte, Flemenkçe bir şarkı. Solistin sesi, tavrı ve şarkının bende bıraktığı hissi çok sevdim. İyi bir derece almasını umuyorum. 

Portekiz ve Hollanda dışında favorim diyebileceğim bir şarkı yok. Yine de melodilerini beğendiğim, birkaç kere açıp dinlediğim şarkılar da oldu. Örneğin Estonya'nın şarkısını başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Cyprus'un şarkısı da hoşuma giden melodiler arasında yer alıyor. Ülkelerin kendi dillerinde yarışmalarını seviyorum. Yunanca oldukça beğendiğim bir dil, bu açıdan şarkıyı ayrıca beğendim. Ermenistan'ın şarkısı da bana iyi hissettiren şarkılardan biri oldu. Bahsettiğim ülkeler dışında bana hitap eden, dinleme listeme alabileceğim başka bir şarkı yok. Biraz sönük bir yıl olacağını düşünsem de, yarışmayı izleyecek olmak bile heyecan verici olacak. Umuyorum müzik kazanır. 

7 Şubat 2022 Pazartesi

Bir Anlatı

Sanki kendimi gündelik hayatın akışına bırakınca her şey daha kolay, sıradan, olağan ve öylesine. Kendime koyduğum sınırlar, ulaşmak istediğim hedefler giderek kayboluyor. Sanki böylece yaşamak daha kolay hale geliyor. Olduğu gibi yaşamak dedikleri bu mu acaba? Benim hiç beceremediğim. 

Oysa zihnimi ve düşüncelerimi görmezden gelemem, anlama ulaşmak için edindiğim çaba anlamsızlığın ta kendisi olsa bile. Düşüncelerim bana aitler, benimle birlikteler, benimle varlar ve yok olmaya mahkumlar. İçimdeki ses, hislerim, hayatı anlamlandırma biçimim, bir fincan kahveye uzun uzun bakışım, beyaz porselenler üzerinde duran akşam öğünü, perdenin rüzgarda salınması, üzeri tozlanmış gardrop, masamda duran kitaplar, izlemek istediğim filmler, balkondaki sandalye, kapının yanındaki bisikletim, olumsuz düşüncelerim, kaygılarım, temennilerim, yokmuşum gibi var oluşum; hepsi ama hepsi bana aitler. 

Bunları yadsıyamam, ancak kendimi yadsıyabilirim. O halde varlık dediğimiz şey nedir? Bazen siyah beyaz bir görüntünün bana eşlik ettiğini hissediyorum. Uykuya dalacağım sırada ya da tam uyanmak üzere olduğum anda; gerçeklik algım yok oluyor ya da olanca gerçekliği ile kendini var ediyor. Yanılsama; sanki dünya ve insan hayatı bir yanılsamadan ibaret. Okuduğum sayfaları zihnimde evirip çeviriyorum fakat insan okuyarak var olamıyor. İnsan yalnızca yaşayarak var oluyor, deneyimleyerek öğreniyor. Öyleyse deneyimlemekten niçin bu kadar korkuyorum? Artık yeni bir şeyler öğrenecek gücüm kalmamış gibi, tozu dumana katıp ilerleyen bir yük kervanına uzaktan bakıyormuşum gibi. İçimde bir tadilat var, hiç bitmiyor gibi. 

Ama yine de gökyüzünü görebiliyorum, soğukta üşüyebiliyorum, güneşte gözlerim kamaşıyor, kendime çay demleyebiliyorum, ayakkabılarımı silebiliyorum ve sahaflardaki kimsesiz sepya fotoğraflara bakabiliyorum. Tüm bunlara değer mi? Hayatın değmediği yerlere insan eli değer mi? Hiç bilmiyorum, farkında olmadan farkına varmaya çalışıyorum. 

29 Ocak 2022 Cumartesi

Uzaktan Bir Ses

Burayı epey boşladım, sanırım aylar geçti yazmayalı. Geceye birkaç not bırakmak istedim, sonra bir daha ne zaman uğrarım bilinmez. Böylesi daha makbul olmalı, gelen isteğe karşı koymadan sözcükleri sıralamalı ve sonra yine veda etmeli. 

Sömestr tatiline girmemizle birlikte biraz rahatladım. Fakat iş temposuna ve sürekli çalışmaya alışkın olan bünyem biraz afalladı. İlk hafta bitmeden sıkılmaya başladım. Eskisi gibi kitap da okuyamıyorum üstelik, sinema deseniz tek tük. Daha çok uzanıp kendimi dinliyorum, dış dünyadan duyduğum türlü seslere kulak vermeye çalışıyorum. 

Biri çıktı karşıma, her zaman olduğu gibi bu bende büyük bir kaygı yarattı. Yine her zaman yaptığım gibi geri adım atmayı kurguluyorum kafamda. Gönül ilişkilerinden o kadar uzaklaştım ki, hiç kimseyi hayatıma dahil edemiyorum. İçimde böyle bir istek duymuyorum. Oysa bir şans versem, ben de adım atsam belki her şey çok güzel olacak. Her seferinde aynı senaryo, her seferinde aynı hisler. Sanırım, bundan sonra hayatıma kimseyi dahil edemeyeceğim. Böylesi bir kaygı ile yaşamak yerine, kendimle baş başa kalmam benim için daha kolay, daha az yorucu. Hayatta pek çok şeye anlam veremezken, bir kişinin sevgisine ve ilgisine hiç mi hiç anlam veremiyorum. Bunun için çabalayacak gücüm de kalmadı. 

Bir kahve içiyorum, bir kitabın sayfalarını çeviriyorum, pek çok sözsüz müzik dinliyorum. Hayatımla ilgili verebileceğim ayrıntılar yalnızca bunlardan ibaret. Ömür ne anlam ifade ediyor, neden bunca çaba; hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim; özüm, zihnim, hissiyatım; bir parçası burada bir parçası ise orada. 

19 Ekim 2021 Salı

30. Yaşıma Notlar

Birkaç gün önce 30. yaşıma girdim. Annem benim için brownie yapmış, yanına da çay demledik. Doğum günlerini özel olarak kutlayan bir aile değiliz, oturup sohbet ettik. Ne ara yirmiler bitti, anlamak güç. Otuzlar ne getirir bilinmez. Hayattan ya da geleceğimden herhangi bir beklentim yok, o yüzden hiçbir şey dileyemedim. 

Bu aralar gözlerim ile uğraşıyorum. Gözlerimde türlü türlü ve ciddi sıkıntılar baş gösterdi. Bir tane de değil, birkaç teşhis birden konuldu. Sürekli doktorumun kliniğindeyim. Gün içinde gözlerimi açık tutmakta epey zorlanıyorum, maske ile ders anlatmak zorunda olmak ise tam bir işkence. Çünkü akşama kadar ağzımdan ve burnumdan çıkan sıcak havayı maske nedeni ile gözlerime üflüyorum. Bazen derslerde nefesim kesiliyor. Bu durumu hiç insani bulmuyorum. Bu şekilde yaşamaya alışmış olmamız, hem de bu kadar kısa sürede, gerçekten inanılmaz. 

Bu sene için planlarım vardı fakat ekrana bakmak beni çok kötü bir hale getirdiği için hepsini iptal etmek zorunda kaldım. Üstelik beni en çok üzen şey, kitap okurken artık birkaç sayfadan ileri gidememem. Gözlerim buna izin vermiyor. Umuyorum ki bu uzun tedavi sonucunda bir yol alabiliriz. Yoksa gerçekten bu şekilde işimi, sevdiğim uğraşlarımı devam ettirmem çok zor. 

Her hafta sonu annemle birlikte tarihi yerleri ziyaret etmeye başladık. Yazdan beri İstanbul'da görmediğimiz tarihi mekan kalmadı diyebilirim. Bir günümüzü tamamen buna ayırıyoruz. Açıkçası bana da çok iyi geliyor. Çünkü hafta içi okulda pek çok sese maruz kalıyorum. Günlük hayatta asla iletişim kurmayacağım insanlarla sürekli bir arada olmak zorunda kalıyorum. Bu beni epey zorlasa da, hafta sonlarını kurtuluş günleri gibi iple çekiyorum. 

Uzun süredir buraya yazasım gelmedi nedense. Şu anda da pek istekli olduğumu söyleyemem, sanırım yazı benim için giderek önemini kaybediyor. Hayatta her şey her birimiz için giderek önemini kaybediyor. Yalnızca içimdeki ayrılma, vazgeçme, gitme isteğinin önüne geçemiyorum. Bir şeyler değişmeli sanki, daha sakin bir yerde yaşamalıyım. Daha az insanla iletişim kurmalıyım, bu mesleği yapmamalıyım...

Umarım otuzlar bitmeden karar verebilirim, ve yine umarım ki daha sakin bir yol açılır önümde. Artık ekrana değil, doya doya yeşile ve gökyüzüne bakmak istiyorum. Özgür olmak istiyorum.

20 Temmuz 2021 Salı

Suskun

Sana bir hikaye anlatmak, sonra da sessizce uzaklaşıp gitmek istiyorum. Hikayemin başlangıcı ile sonu arasında geçecek olan zamanı kestirmem zor, hiçbir konuda garanti veremediğim gibi, bu konuda da garanti veremiyorum. Hayatın süreğen akışı içerisinde herhangi bir konuda garanti verebilmek imkansız, fakat insanların hemen hepsi bunu talep ediyor, bu konuda da beni anlayışla karşılayacağını düşünüyorum. 

Düzenin içinde bocalayan bir adamın hikayesi bu, zaman zaman ben zaman zaman da benden bir parça. Var olmaya çalışan fakat bir türlü yaralarını saramayan bir ben, sürekli kararsız, daimi bir sancı içinde. Hakikate erişmek ile hayal içinde yaşamak arasında var olan o ince sınır çizgisinde yalpalayan, adımlarından taşan bir ben. 

Her şeyi bilmek ile hiçbir şey bilmemek arasında bir fark yok kanımca, sondan başa doğru gitmek ile baştan sona yol almak arasında bir fark olmadığı gibi. İnceden esen, ardından üşüten ve düşündüren bir esintide, yokuşlu bir sokağın kaldırım merdivenlerinden usul usul çıkarken çöken o ağır havanın içinden gelen bir his, varım ve buradayım! Bilinç, üzerinde usul usul yürünen bir halının tüyleri kadar ince ve kirli. Görünenin ardından baktığımda, görmemeyi tercih ediyorum. Çünkü gören gözün sırrı beni korkutuyor, bakan gözün cehaleti kadar. Bir adım, sonra bir adım daha ileri giden insanları gıpta ile seyrediyorum, çünkü hayata yalnızca seyretmek için geldiğimi düşünüyorum. 

Mazlumun hali mücbire güç verirmiş, sakinin hali de serkeşe. Bir kapının ardına, suskunluğuma, içime ve eski bir sundurmaya saklandığım için özür dilerim. İçimde keşfettiğimi, var ettiğimi kelimelere dökmem mümkün değil. Suskunun dilinden korkmak yerine, sesin şiddetinden korkmalı kanımca insanlar. Bu dil ki, anlatmak istersin ama müsaade etmez, varmak istersin yarım bırakır, tam da zamanı dersin bir anda sona erdirir. Her birimizin hikayesi gibi, benim de hikayem son bulacak elbet. Hikayem bitmeden; dile dökemediklerimle de hatırla isterim beni. Belki hatırlanacak kadar değer biçemedim dünyaya, belki de var etmem gerekenlerin ortasında tıkandım, soluksuz kaldım. İlle de konuşmak gerekmez ya, mazlumun halinden say beni de, çünkü ben de bir şekilde varım ve var olan suskunların seslerinden bir parçayım.  

17 Temmuz 2021 Cumartesi

.

"Nihayet yalnızım! Gecikmiş, yorgunluktan bitmiş birkaç at arabasının uğultusundan başka bir şey duyulmuyor artık. Dinlenişe ermesek de sessizliğe ereceğiz birkaç saat boyunca. Nihayet! İnsan yüzünün tiranlığından kurtuldum, yalnız kendi kendimden çekeceğim artık. (...) Kendimden de, başka kimseden de hoşnut değilken, gecenin sessizliğinde ve yalnızlığında kendimi bağışlamak, biraz da gururlanmak istiyorum". 

Baudelaire, Paris Sıkıntısı