edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2020 Çarşamba

Bir Parça Edebiyat

Kimdi kapıdan içeri giren? Belki de Madame Bovary'nin ruhunun sıkışmışlığı idi ya da Jane Eyre'in hayat mücadelesi. Kapıların ardından gizlice yükselen bir iç sesi, bazen bir taşranın orta yerine konmuş. 

Kimse bilmez içindekileri, anlatmaya da ihtiyaç duymazsın zaten. Herkes kendi derdi ile eğreti, herkes biraz da kayıp. Belki de eski zamanlardan birinde yaşasaydın, bir taşra sıkıntısı ile yaşayıp sonlandırsaydın hayatını. 

Sonra yine eski zamanlardan bir ses çınlıyor, edebiyat nedense hep kurtarıcı oluyor. Sosyal bilimler ve güzel sanatlar pek güzel, pek değerli. Lakin hiçbiri edebiyat kadar etkileyici değil. Gerçek hayatta tanıyamadığın bütün insanları orada tanıdın, bir sürü hikaye dinledin onlardan. Sen bir yolculuğa çıkarken, sen kendini yapayalnız sanırken; hep onlar vardı yanında. Gündelik hayatın ritminden uzaklaştın, çokça yoruldun, sarınıp sarmalandın, kimi zaman hastalandın, kimi zaman günlük güneşlikti her mevsim. Hep yanındaydı, sana başka insanları anlattı, başka kalpleri açtı, başka zihinleri yanı başına bıraktı. Bir tek edebiyatta can buldun, şu işi bir bıraksam, oturup hayatım boyunca okusam dedin. Ne hikmetse, hayatın bir gerçeği var, erken yaşta öğrendin. 

Yine ve yine klasiklere döndün, onlarla can buldun. Kimi canını yitirirken, sen canını yitireceğin güne kadar eşeleyip durdun. Oracıkta, kendi içinde, okudun, okudun, duygulandın, kimsecikler bilmedi. İnsanların bilmeye, tanımaya ihtiyaçları ve heyecanları yoktu.

Belki de Madame Bovary'i bir tek sen böyle anladın. 
Belki de Jane Eyre'in yüreğinde olup bitenlere bir tek sen böyle tanık oldun. 
Ne kıymetli, ne sonsuz.

23 Nisan 2019 Salı

Kitap Okuma Alışkanlığı mı?

Eğitimciler de dahil etrafta sürekli kitap okuma alışkanlığından bahsediliyor. Kitap okumak bir alışkanlık değildir. Kitap okumanın el ve yüz yıkamak ya da diş fırçalamak gibi alışkanlıklarla hiçbir ilişkisi yoktur. Hem öğretmenler hem de veliler sürekli olarak çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak ile meşguller lakin feci yanılıyorlar. Bizim okulumuzda da her hafta bir ders zorunlu kitap okuma saati var. Birincisi; kitap okumak zorunlu bir eyleme dönüştüğünde cezbedici olmaz. İkincisi; çocuk ya da yetişkin kişi kendini iyi hissettiği, zihninin daha berrak olduğu ve kendisinin seçtiği bir zaman diliminde kitap okumalıdır. Üçüncüsü, çocuk okuyacağı kitabı kendisi seçmelidir. Öğretmen, çocuğa uzunca bir kitap listesi sunabilir ve içerisinden istediği kitapları okutabilir. Ülkemizdeki kitap okuma oranlarının bu kadar düşük olmasının en büyük sebepleri yukarıda saydıklarımdır kanımca.

Eğitim hayatım boyunca okumak istediğim kitapların hepsini kendim seçtim. Daha sonra edebi zevklerim değişti ve gelişti. Lise ve üniversite yıllarımda okuduğum kitaplarla şimdiki okuduklarım arasında dünyalar kadar fark var. Çünkü kendi kitap yolculuğumu özgürce sürdürüyorum. O dönemler ailem bana zorla kitap okuttursaydı; hem bir birey olarak hem de bir okur olarak çok az yol alabilirdim. 

Elbette burada kitapların çocuklara uygun olup olmaması durumu var. Bu konuda ebeveyn olarak tereddütleriniz varsa öğretmenlerden yardım alın. Ha, öğretmenlerin de çoğu kitap okumuyor ve kitap tavsiyesi veremeyecek kadar vasatlar bu da sektörden edindiğim bir tecrübe. Okulunuzdaki öğretmenleri iyi gözlemleyin; ille de türkçe ya da edebiyat öğretmeni olmak zorunda değil danışacağınız kişi. Farklı branşlarda olup; hitabeti, diksiyonu düzgün olan ve okuma zevki olan öğretmenler tek tük de olsa illa ki vardır. Onlardan yardım isteyebilirsiniz. Benim altıncı sınıfa giden ve komünist manifestoyu okumaya çalışan öğrencilerim de oldu. Çocuğunuzun düşünme düzeyi yaşıtlarından daha öndeyse onlara seçimleri konusunda engel olmayın. Bırakın yaparak ve yaşayarak öğrensinler. 

Ortaokul çağındaki çocuklar daha çok fantastik eserlere meraklılar. O yaştaki çocukların dünyası daha büyülü, daha renkli. Haliyle onları cezbeden kitaplar da farklı dünyalara ait. Bol bol fantastik okumak konusunda hiçbir sıkıntı görmüyorum. İlerleyen yıllarda okuma zevkleri oturmaya başlayacaktır. İyi bir okur olmak isteyen çocuk, zaten sizi ya da bir başkasını örnek almadan kendi kitap okuma zevkini oluşturacaktır. Burada velileri olarak iyi yayınlardan ve iyi çevirilerden çıkan dünya klasiklerini çocuklarınıza tavsiye etmeye başlayabilirsiniz. O ilgisini oluşturduğu dönemde sizin de onunla ilgilenmeniz, birlikte kitapçıya gidip kitap seçmeniz faydalı olacaktır. Böylece aile içerisinde de ortak bir kitap okuma zevki oluşturabilir, hatta kitapları aile bireyleri arasında dönüşümlü olarak okuyup tartışabilirsiniz. Örneğin liseye giden çocuğunuz Suç ve Ceza'nın tam metnini okuyabilir. Sonra evin içerisinde anne ve baba da okuyabilir. Bir akşam yemek masanızın etrafına toplanıp yarım saat kadar kitap üzerine analizler, konuşmalar yapabilirsiniz. Sadece yarım saat ile hem çocuğunuza olan ilginizi hem de ortak okuma zevkinizi geliştirebilirsiniz. 

Velilerimin çoğuna bunu söylüyorum lakin uygulayan tek velim dahi yok. Hayat şartları çok ağır, anne ve babalar çalıştıkları için çok yorgunlar biliyorum. Lakin haftada bir gün yarım saat ayırmanız da çok zor olmasa gerek. 

Çocukları, serbest bıraktığınız ölçüde kontrol edebilirsiniz. Zaten belirli kuralları olan ve bu kurallara riayet eden bir aileyseniz çocuğunuz serbest kaldığında da aklına zararlı şeyler yapmak ya da zararlı alışkanlıklar edinmek gelmeyecektir. Fakat hem çocuğa hem de aileye koyduğunuz kurallar ara ara ya da sürekli olarak değişiyorsa ve uygulanmıyorsa, çocuk kuralların anlamsızlığını hemen fark edecek ve onlara riayet etmeyecektir. Aile içinde ve çocuk üzerinde ne kadar tutarlı olursanız çocuğunuz o kadar iyi yetişecektir. Bu işin başka da bir büyüsü yok.

23 Mart 2019 Cumartesi

Jane Eyre

Battaniyeme sarınıp metni okumaya başladım. Oldukça sade bir dille kaleme alınan eser, Jane Eyre adında küçük yaşta annesiz ve babasız kalan bir kız çocuğunun hayatını anlatıyor. Viktorya dönemi İngiliz kırsallarında eşsiz bir gezintiye çıkmış gibi hissediyorum kendimi. Eski yapıların griliği arasında dolaşıp, maun mobilyalarla süslü yüksek pencerelerden eşsiz doğa manzaralarını canlılıkla seyrediyorum. 

Henüz dün gece başladım, iki yüz sayfa kadar ilerledim. Mart ayından bu yana içimdeki sıkıntı ile hiçbir şey okuyamazken ilaç gibi geldi bana Jane Eyre. Hayatta sade olan her şeyi çok sevdim. Süs eşyaları, süslü giysiler, süslü yaşamlar hiçbiri bana göre değil. Nerede sade, etiketsiz, saf şeyler var hep onların peşinde koştum hep. Metnin içerisinde ve hikayede de baştan sona sadelik var. 

Uzun uzadıya bir inceleme yazısı kaleme almayacağım şu an, metni bitirdikten sonra muhakkak bir şeyler yazarım. Sadece eserin bende bırakmış olduğu izlenimlerden bahsetmek istedim biraz, şimdi izninizle okumaya devam edeyim.

17 Şubat 2018 Cumartesi

Bilge Karasu ile Haluk Aker'in Mektupları


haluk'a mektuplar ile ilgili görsel sonucu
"Bir yazarın okuru karşısına çıkarmağa karar verdiği metinlerin dışında kalanlar, o yazarın daha iyi anlaşılmasına, yazarlığı dışında 'insan' olarak özelliklerinin bilinmesine yardımcı olabilir diye düşünüyorum," diyor Haluk Aker. Dile kolay, iki dostun 30 yıl boyunca süren mektuplaşmalarından bahsediyorum. Farklı şehirler, farklı hikayeler ve tüm bunların yanında bir gönül ortaklığı, bir özlem. Taki 1995 yılına kadar. Kara haber, göç ediş. 

Bilge Karasu, edebiyatımızın en sevdiğim yazarlarından biri. Bilhassa eserleri içerisinde "Troya'da Ölüm Vardı"nın yeri benim için epey ayrıdır. Eşcinsel edebiyat için de ayrı bir yeri vardır bu eserdeki metinlerin. 

Bilge Karasu'yu yakından tanımak isteyen okurlar, bahsi geçen mektuplarda çok şey bulacaktır. En çok hayran olduğum özelliklerinden biri çalışkanlığı oldu Karasu'nun. Ve tabii ki kedilerinden lakırdı etmemek ne mümkün: Bıyık, Bibik...

Karasu'yu özlemle anıyorum, mektuplardan sonra yolculuğuma "Göçmüş Kediler Bahçesi" ile devam edeceğim. En ince, en narin duygularımızı yazıya bu denli güçlü dökebildiği için kendisine minnettarım. 

16 Şubat 2018 Cuma

Bilge Karasu: Haluk'a Mektuplar II


"Sevgi, üstüne basıp geçenlerin ardından başını gene kaldıran, güçlü bir ottur, merak etme."

Güçlü Ot
Ankara, 3/2/81

16 Ocak 2018 Salı

Nahid Sırrı Örik: İstanbul Yazıları


Türk edebiyatının en çok takdir ettiğim, metinlerini okumaktan haz aldığım ve buna mukabil muvaffak olduğum kalemlerinden biri Nahid Sırrı Örik'tir. Hakkını bir türlü tam olarak teslim edemediğimiz için derin bir üzüntü duymaktayım.  

Buraya, daha önceki yazılarımda Nahid Sırrı hakkında anekdotlar düşmüştüm. Pek çoğumuz gibi benim de kendisi ile tanışmam, Zeki Demirkubuz'un "Kıskanmak" adlı filmi ile oldu. Metnin Nahid Sırrı Örik'e ait olduğunu öğrenince kendisine olan ilgim günden güne artmaya başladı. Eserlerini okumaya, ardından kitaplığımın güzide bir köşesini kendisine ayırmaya başladım. "Sultan Hamid Düşerken" isimli metni de sinemaya uyarlanmıştı. Bir dönem özel televizyon kanallarının birinde, "Eve Düşen Yıldırım" adlı öyküsünün diziye uyarlandığını gördüm. Bunun dışında televizyon ve sinemaya uyarlanan bir eseri mevcut değil sanıyorum. 

Nahid Sırrı yalnızca roman ve öykü dallarında çalışmış bir kalem değil, hatıra-gezi yazısı türlerinde metinleri de mevcut. Uzunca bir süre Tanin Gazetesinde çeşitli yazılar kaleme almış. Türk Tarih Kurumu, 2011 yılında Nahid Sırrı'nın Tanin Gazetesi başta olmak üzere çeşitli mecralarda kaleme aldığı İstanbul yazılarını bir kitap haline getirmiş. Büyük bir merak ve şevk ile okudum eseri. 

1930'lu ve 1940'lı yıllardaki İstanbul'un çehresini anlatan yazar, İstanbul'u bir seyyah gözü ile aktarıyor. Hem kendi anıları hem de İstanbul'a dair çeşitli gözlemleri ve projeleri var Nahid Sırrı'nın. Bir yazıda karşımıza Sait Faik, başka bir yazıda Cemil Topuzlu, Lütfi Kırdar çıkıveriyor. Eski İstanbul'a ait ne varsa, Nahid Sırrı hepsini renkli ve eleştirel bir pencereden izleyerek aktarıyor. 

Eserin giriş kısmında Bahriye Çeri tarafından kaleme alınan bir yazı var. Onu mutlaka okuyun derim. 

Eski İstanbul'u hep yabancı seyyahların izleklerinden okuduk, bildik. Edmondo de Amicis, Pierre Loti ve Lamartine gibi. Bu coğrafyanın yazarlarının gözlemleri, hatıraları ve değerlendirmeleri bir o kadar değerli diye düşünüyorum. Kesinlikle es geçmemeliyiz. 

4 Ekim 2017 Çarşamba

Nursel Duruel: Geyikler, Annem ve Almanya

Uzun süredir yazmamışım, sanırım iki hafta olmuş. Belki de daha fazla. Bu aralar nedense yazamıyorum pek. Yalnızca okuyorum. Okuduklarımı da paylaşasım gelmiyor. Bir garip duygu. Beklentiler, gelecek kaygıları ve türevleri yoruyor belki de. İnsanız ya sonunda. 

Bir arkadaşımın tavsiyesi ile Nursel Duruel ile tanıştım. Mevcut iki öykü kitabını aldım. İlk önce "Geyikler, Annem ve Almanya" adlı kitabını okudum. 1983 Sait Faik Hikaye Armağanı sahibi bir kitap aynı zamanda. 

Çok sevdim öyküleri, dolu dolu bir öykü kitabı. Bizden, toplumdan öyküler. Ne güzel bir kalemmiş Nursel Duruel. 

"Sevgili annem, diye geçirdi içinden. Küçücük korkunç kadın. Ömrünce çırpındın durdun, hiçbir işini kimselere bırakmadın. Güçlü olmanın bedeli daha ağır, hayatı iştahla karşılamanın bedeli daha yüksek. Bak, nasıl seğiriyor bedenin, yüzün, kolların, bacakların, bütün damarların, bütün sinirlerin hepsi ayrı ayrı. İniltiler örümcekten değil senden geliyor, senden, senin damarlarından..."

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Başın Sonu

bazen yolun sonu gibi bazen de başı
bir şeyler bitmiş gibi ya da yeni başlıyor gibi
yaz gelmiş gibi kışın içindeyiz gibi
hem üşüyüp hem terlemek gibi
bazen diyorum niye bunca çaba
eziyet, göz yaşı, umut, keder, neşe
insan nasıl barındırıyor hepsini içinde
insan olmak bu demek mi
zor
geleceği görememek
geçmişte yaşamak
insanlardan, diğerlerinden arınmak
hep suda yüzmek
boğulmamak
bir yağmur yağsa çözer mi derdimizi
ya da ne bileyim kırmızı bir sardunya
delilik 
baş ile son arasında
tıkılıp kalmış insanoğlu.

13 Ağustos 2017 Pazar

Füruzan: Gecenin Öteki Yüzü

"Genç kadın sedire oturdu. Kürk ceketini uzağa itti. 
Başının ardına düşen perdenin aklığı baskınlaşıyordu. 
Genç adam baktı; gözlerinden acılı bir şeylerin aktığını gördü genç kadın.
-Sizi üzmek istemezdim, dedi.
-Hayat üzüntülerden, sevinçlerden kaçarak yaşanmaz ki... Beni üzecekseniz üzün. Beni üzdüğünüzde, yakınım olacaksınız demektir."

1982, Şubat
İstanbul-Şişli

Gecenin Öteki Yüzü
Yukarıda alıntı yaptığım bölüm, kitaba ismini veren "Gecenin Öteki Yüzü" adlı öyküden. Uzun bir öykü, duygu dolu bir anlatım. Füruzan'ı her okuyuşta hissettiğim başkalık duygusu tarifini mümkün kılamıyor bazı şeylerin. Yazmanın içinin boşaldığı böyle bir dönemde, dönenip durup Füruzan okumak beni gerçek hislerle tanıştırıyor. Tanış olmadığım insanlar tanıyorum. Belki de gerçek hayatta olduğundan daha fazla dostum var edebiyatta. 

Usulca gideyim şimdi. Bilhassa kitapta yer alan bu son öykü olan "Gecenin Sonuna Yolculuk" adlı duygu selini içime sindireyim iyice. Sonra bu yaz gecesinde yatağıma çekilip derin bir uykuya dalayım herkesten gizlice. 

27 Haziran 2017 Salı

Heinrich Böll: Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru


Yaklaşık iki aydır kitaplığımda olan ve okuma fırsatı bulamadığım "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" adlı romanı okuyup bitirdim. Konu ve anlatım itibari ile akıcı, merak uyandırıcı bir eser. Ahmet Cemal'in çevirisi ve Can Yayınlarının basımı ile dilimize kazandırılmış. 

Heinrich Böll, 1917 Köln doğumlu. Kendisi İkinci Dünya Savaşının bizzat içerisinde yer aldığından ötürü, eserlerinde savaşın yıkımlarını görmek mümkün. 1972 yılında Nobel Edebiyat ödülüne de layık görülmüş Alman asıllı yazar. 

Katharina Blum kısa bir roman. Ortada bir cinayet, bir kaçak ve bir de soruşturma var. Buraya kadar her şey sıradan gelebilir lakin seyir böyle devam etmiyor. Böll, eserinde dönemin ahlak anlayışını da oldukça gerçekçi bir şekilde sorguluyor. Basının bir kadının hayatını nasıl mahvedebildiğini ve toplumun kadına, kadınlığa bakış açısını da çok iyi dile getiriyor. Aslında benzer durumlara ülke olarak ne yazık ki aşinayız. Günümüz ilişkileri, sosyal medya kullanımı ve basının insan onurunu çiğneyen karalama kampanyaları ile bir kadının hayatı mahvedilebiliyor. Çok tanıdık ve de çok üzücü. Böll eserini yıllar önce kaleme almış lakin günümüzde hiçbir değişme yok, bu açıdan bence oldukça güncel bir roman. 

Yargının, emniyet kuvvetlerinin insana bakış açısı, toplumsal düzen çatısı altında topluma sunulan birtakım onur kırıcı değerler, insanlık dışı muameleler. 

Eseri bir çırpıda okumanız çok mümkün, özellikle soruşturma süreci etkileyici. Katharina Blum tamamiyle dönem toplumuna tutulmuş bir ayna işlevi görüyor. Toplumsal kurumları da başarılı bir şekilde irdeliyor. İyi okumalar dilerim. 

26 Haziran 2017 Pazartesi

Maurice Blanchot: Karanlık Thomas


"Anne'ın hala sevdiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı geceydi. Anne'ın nefret ettiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı da geceydi. Birbiriyle çelişen terimlerin bulunmadığı, acı çekenlerin mutlu olduğu, beyazın siyahla ortak bir özde buluştuğu mutlak gece. Yine de bu gecede karmaşa yoktu, canavarlar yoktu; bu gecenin karşısında, her zaman göz kapaklarının kapanarak kendisi için meydana getirdikleri kişisel geceyi gözlerini yummadan buluyordu. Bilinci yerinde, zihni açık olarak, kendi gecesinin geceye eklendiğini hissediyordu." 
karanlık thomas ile ilgili görsel sonucu
Karanlık Thomas, Maurice Blanchot'nun 1941 yılında yayımlanan ilk kitabı. Bu aralar Metis Yayınlarından okumalar yapıyorum, daha önce de belirttiğim gibi Kadıköy Kitap Günleri kapsamında Metis standından birkaç kitap edinmiştim. Elimdeki son kitaptı Karanlık Thomas. 

Karanlık Thomas anlatı niteliğinde bir kitap. İçerik olarak Thomas'a odaklanılmış olsa da diğer bir karakter olan Anne ile ilgili kısımlar da bir hayli fazla ve Thomas kadar çarpıcı. Bir var oluş ve yok oluş soyutlamasının orta yerinde duruyor eser, Thomas'ın var oluşunu keşfi ve bunu hemen ölüm ile soyutlandırmasından ibaret aslında bu derin mevzu. Bahsettiğim üzere yer yer Anne giriyor sahneye, Thomas'a hem aynı hem de çok farklı bakıyor. Her ikisinin düşünceleri bir yerde birleşiyor ve buluşma bir nevi kendini yok ediyor. 

Eserin sonunda yazarın "Edebiyat ve Ölüm Hakkı" isimli bir yazısına da yer verilmiş. Aynı zamanda bir sonraki bölümde Jean Starobinski'nin "Karanlık Thomas'yı Okuma Denemesi" adlı yazısı yer alıyor. Bu bölümleri es geçmemenizi tavsiye ederim, zira eseri anlamanıza yardımcı olacaktır. 

8 Haziran 2017 Perşembe

Marguerite Yourcenar: Alexis Ya Da Beyhude Mücadelenin Kitabı


alexis ya da beyhude mücadelenin kitabı ile ilgili görsel sonucu
"En şiddetli heyecanların ne kadar kısa sürdüğünü iyi biliyorum; ölümlü, her yönden ölüme bağımlı varlıkların yakınlaşmasından, ölümsüz olma iddiasındaki bir duygu çıkarmayı istemeyecek kadar. Başka birinde bizi heyecanlandıran şey, neticede ona hayat tarafından ödünç verilmiştir. Ruhun da beden gibi yaşlandığını; en iyilerde bile, tıpkı gençlik gibi bir mevsimlik çiçek açmadan, geçici bir mucizeden başka bir şey olmadığını fazlasıyla biliyorum. Öyleyse dostum, geçip gidene yaslanmak neye yarar?"

Yazımı 1928'de tamamlanan bir eser, içerisinde barındırdığı hislerin ise yaşı yok, epey sonsuza uzanıyorlar. Kitap, Alexis'in eşi Monique'e yazdığı uzun bir mektuptan ibaret. Nihayetinde bir açıklama ya da bir nevi itiraf mektubu da denebilir buna. Oldukça cesurca hem de, hiçbir duygunun üzerini örtmeden, naif bir dille dökülen kelimeler. 

Eser hakkında birkaç okuma yapmasaydım, Alexis'in eşcinsel olduğunu anlamayabilirdim. Karısına bunu anlatmaya çalışıyor, dil ile değil de yalnızca hisler ile. Hatta mektubunun bir yerinde şöyle diyor Alexis: "Birbirimize kitaplar ödünç veriyorduk. Onları birlikte okuyorduk, ama yüksek sesle değil, sözlerin daima bir şeyler kırdığını gayet iyi biliyorduk." 

Eser literatürde nasıl değerlendiriliyor vakıf değilim lakin bir mektup kitap olmasının yanında aslında bir aforizmalar kitabı özelliğini de taşıyor kanaatimce. Yazarın var oluş mücadelesi ve yaşama kaygısı ile ilgili sarf etmiş olduğu cümlelere hayran kalmamak elde değil.

Alexis'in mücadelesini beyhude olarak değerlendirmek istemiyorum, sistematik bir davranışlar bütününün kitabı, boşa giden hayallerin toplamı değil bu eser. Alexis öyle naif anlatıyor ki yaşama uğraşını; okur, içinde devinip duruyor adeta yazılanların. Eserin son cümleleri ise oldukça çarpıcı, belki de hayatım boyunca okuduğum en güzel finallerden biri. Şöyle diyor Alexis eşine: 

"Sıradan ahlaka göre yaşamayı beceremediğimden, hiç değilse kendiminkiyle uyum içinde olmaya gayret ediyorum: tam da bütün ilkeleri reddettiğimiz anda kendimizi vicdani kaygılarla donatmak gerekir. Size karşı, hayatın itiraz edeceği tedbirsiz taahhütlerde bulundum: sizden olabildiğince alçakgönüllülükle af diliyorum, sizi terk ettiğim için değil, bu kadar uzun süre kaldığım için."

16 Ocak 2017 Pazartesi

Tarih Okumaya Başlayacaklar İçin Kaynak Seçimi/Tavsiyeler

Bir Sosyal Bilgiler Öğretmeniyim. Yeri geldiği zaman söylüyorum, belki edebiyat merakımdan dolayı edebiyat eğitimi aldığımı düşünebilirsiniz lakin öyle değil. Yüksek lisans eğitimimi de Tarih Öğretmenliği bölümünde sürdürüyorum. Umuyorum ki Haziran ayına kadar tezimi bitirip teslim edeceğim, artık üç yılı dolduruyorum. Dört yıl lisans üzerine üç yıl yüksek lisans eğitimi gerçekten ciddi bir emek demek. 

Tezime yoğunlaştığım bu dönemde, kendimi tarihi bilgi açısından eksik hissettiğimi fark ettim. Aslında tarihi bilgi açısından, bir tarihçinin bile kendini tamamlayabildiğini düşünmüyorum. Tarih çok geniş ve derin bir disiplin, çok sıkı tekrarlar yapmalısınız ki bilgileriniz taze kalsın. Bu açığı kendi çapımda kapatmak üzere Mezopotamya Uygarlıklarından başlayan bir okuma listesi çıkardım. Çok yorucu olmayan, temel bilgiler edinebileceğim ve unuttuğum zaman kitaplığımdan çıkarıp göz gezdirebileceğim eserler olmasına dikkat ettim. Bu listeyi burada paylaşmak istiyorum. Hem Sosyal Bilgiler Öğretmenleri hem de Tarih Öğretmenleri için faydalı olacaktır aynı zamanda bu bölümlerde yüksek lisans yapan öğrenciler için de faydalı olacağını düşünüyorum. Tarihe kişisel merakı olan farklı meslek gruplarından insanlar için de geçerli bir liste olabilir lakin siyasi tarih kısımlarında sıkılmanız çok mümkün. Genel olarak tarihe merakı olan ve nereden başlayacağını bilemeyen arkadaşlarıma toplumsal tarih başlığı altındaki kitapları ve yayınları tavsiye ediyorum. Bir uygarlığın kültürel tarihini her zaman için siyasi tarihinden daha ilgi çekici buluyorum. Ya da dünya tarihini derli toplu, görseller eşliğinde anlatan kitapları öneriyorum. Mesela Ntv Yayınlarından çıkan "Dünya Tarihi" adlı eser hem boyutları itibari ile kolay taşıyabileceğiniz hem de bitirdiğinizde genel kültür düzeyinizi epey artıracak bir niteliğe sahip. Şimdi geçelim benim listeme: 

Kemalettin Köroğlu / Eski Mezopotamya Tarihi / İletişim Yayınları
Samuel Noah Kramer / Tarih Sümer'de Başlar / Kabalcı Yayınları
Marc Desti / Anadolu Uygarlıkları /Dost Yayınları
Sophie Desplancques / Antik Mısır / Dost Yayınları
Oğuz Tekin / Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş / İletişim Yayınları
Linda Woodhead / Hıristiyanlık / Dost Yayınları

Ben kişisel olarak böyle bir sıra izledim. Bu sıranın ardından; Maya, Aztek, İnka ve Vikingler ile ilgili okumalar yapıp Eski Türk Tarihinden Osmanlı'ya oradan da günümüze gelmeyi düşünüyorum. Bizans'a da fazlasıyla yer vereceğim bu sıralamada. Tabii bu çok uzun bir zaman dilimini kapsayacak. Aldığım kaynakları not alarak ve önemli kısımların altını çizerek okuyorum. Geriye dönüp baktığımda kitabın hepsini okumak yerine, önemli kısımlar ile bilgilerimi tazeleyebilirim diye düşündüm. Eserleri okuduktan sonra çeşitli belgeseller ve videolar ile de destekleyebilirsiniz. Ya da tarihin çeşitli dönemlerine odaklanan güzel yabancı diziler var. Mesela Roma okurken Rome'u izleyebilirsiniz ya da Vikingler'i okurken Vikings'i izleyebilirsiniz. Böylece öğrendiğiniz bilgileri daha keyifli hale getirebilirsiniz. Meraklılarına keyifli okumalar dilerim. 

26 Aralık 2016 Pazartesi

Sevim Burak: Yanık Saraylar

"Yanık Saraylar" adlı öyküsünden;

"Siz, Baron Bahar, hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz:
Her şeyiniz var
Otomobiliniz
Yatınız
7 Cüceli eviniz
Bonolarınız
Çocuklarınız
Bense, ölümden korkmayacak kadar yalnızım."

***

"Büyük Kuş" adlı öyküsünden;

"Bilinmez ki
Ona kavuşacak mı?
Aradığını bulacak mı?
Belki birbirlerinden uzakta
Biri
Yatağın kenarında upuzun
Gözleri kapalı
Yatıyordur
Öbürkününse
Kanatları yavaş yavaş toprağın üstüne inmeye başlamıştır.
Haberleri yoktur
İkisinin de...
Kaygan yapışkan bir tümseğin -ağzı açık. bir mezarın kenarında oturmuş ölüyorlardır.

21 Aralık 2016 Çarşamba

Pelin Buzluk: En Eski Yüz

Pelin Buzluk öykücülüğüne "Deli Bal" ile başlamışken, İletişim Yayınlarından yeni çıkan kitabı "En Eski Yüz"ü de alıp okudum. Deli Bal'dan biraz daha farklı geldi bana yeni kitabındaki hikayeler, sanki kurgu daha bir yerli yerinde, kelimelerin daha bir bağrı açık gibiydi. Bilhassa "Uçurum" ve "Tozlu Cennet" adlı öykülerini çok beğendim. "Uçurum"dan minik bir bölüm paylaşmak istiyorum: 

"Şöyle ılık bir uykuya batsam... Babam yeniden uzanıp alacak gözleri sürmeli bir hazretin koynundan sazını. O söyledikçe, annem erinçle yaslanacak kırlentlere, her akşam ilk kez gören gözlerle seyredecek sevgilisini. Babamın gün boyu sıcak suda buruşmuş elleri tellerde açılıp dinlenecek. Kapı arkasında çiviye astığı ceketi bulgur pilavından sonra koklanacak çayın yanında. Duvardaki pasta resmine bakılarak. Kreması daha kirlenmesin diye, arıların Allah yazdıkları peteğin fotoğrafı çerçevesinden çıkarılıp yerine bu pasta resmi konacak. Alnımıza o koca taş çarpıncaya dek.
'Baban ölmüş,' dediler, Alnımın içinde, burnumun kökünde bir çatlama."

17 Aralık 2016 Cumartesi

Sine Ergün: Baştankara

Bir süredir öykü yazıyorum, sanırım bir yıl oldu. Yerli öykü yazarlarını mümkün mertebe okumaya, onların yazın dünyalarını, biçemlerini, kurgularını tanımaya çalışıyorum. Aslında onlardan etkilenmeye çalışıyorum, çalışmıyorum da, okuyunca, kendiliğinden etkilenmiş oluyorum. 

Ayfer Tunç bir röportajında, yazmak için önce okumak gerektiğini söyler, bol bol okumak, iyi edebiyat okumak, ve ekler, etkilenin der, etkilenmeden yazamazsınız. 

Bu hafta sonu yolum Sine Ergün ile kesişti, son öykü kitabı olan Baştankara'yı okudum. "Uzun Yol" adlı hikayesinden sevdiğim, etkilendiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum: 

"Uyandıklarında kadın konuşkan adam suskundu. Bütün sevdiğim kitapları başkasına verdim, dedi kadın, Sevdiğim hiçbir şeyi başkasına vermedim, dedi adam. 
Kadın, Buradan sonra patika yok olacak, dedi, nereye gideceğimizi seçmek zorunda kalacağız. Sen başka yöne, ben başka yöne gitmek isteyecek. Nereye gittiğimizin önemi olmayacak, önemli olan ayrılmamamız. Patika kaybolacak, dedi adam, ben başka yöne sen başka yöne gitmek isteyecek. Yollarımız ayrılırsa ayrılacak. Önemli olan nereye gittiğimiz."

17 Kasım 2016 Perşembe

Şule Gürbüz: Zamanın Farkında

"Bir yandan sevinmek gerekir ki insan dışarıdan bakınca görülmüyor. İçindeki sürekli kramp, yüze bir nevroz ifadesi verse de ne olduğu anlaşılmıyor. Kaldı ki o nevrotik ifadeyi bile neyse ki anlayan pek az. "İnsanlar bir şey görmüyor, anlamıyor," diye şikayet edene şaşarım, kim görülmek anlaşılmak ister ki, gördüğünü kucaklayabilecek kim var ki, bir de görülmekten söz edilebiliyor. Böyle bir hayalet gibi, hiç olmadığın şekillerde algılanıp geçip gitmek, içinde gizli, sonsuz bir ağrı ile yaşamak. .. başka çaresi var mı? Güneşin parlaması ya da hafif bir rüzgar acı verir, merdivenler ve gülüşen gençler, bir müzik sesi, bir ilaç şişesi, bir yiyecek kokusu, durmadan bu kalabalığa katılanlar ve ayrılanlar, katılanın çiğ şaşkınlığı ile ayrılanın bitmemiş şaşkınlığı, olgunluk denilenin de incindiğini, kırıklık duyduğunu, haksızlığa uğradığını belli etmemek, insanın erişeceği olgunluğun saklanabilmek olduğu yerde, kim görülmek ister ki, ben mi?"

31 Ekim 2016 Pazartesi

Christopher Isherwood: Prater'in Menekşesi

"Ama eğer bu benimse, gerçekten içimdeyse... O zaman... İşte o zaman... Ve bu anda, ama çok silik, çok uzak, bulutların arasındaki dağlarda zar zor seçilen bir keçi yolu gibi, bir şey daha görüyorum: Güvene giden bir yol. Korkunun, yalnızlığın olmadığı, J.'ye, K.'ye, L.'ye, M.'ye ihtiyaç duymadığım bir yere gidiyor. Bir saniyeliğine görüyorum. Hatta bir anlığına çok net görünüyor. Sonra bulutlar kapanıyor, zirvenin acımasız soğuğu yüzünden donmuş buzulun soluğunu yanağımda hissediyorum. "Yok," diyorum kendi kendime, "bunu asla yapamam. Tanıdığım korkuyu, bildiğim yalnızlığı tercih ederim... Diğer yolu seçmek, kendimi kaybetmek demek. Artık bir kişi olmayacağım demek. Artık Isherwood olmayacağım. Yok hayır. Bu, bombalardan bile korkunç. Sevgilim olmamasından bile korkunç, bununla asla yüzleşemem."

Christopher Isherwood, en sevdiğim yazar. Sevdiğim pek çok yazar olmasına rağmen, en sevdiğim yazar olarak direkt aklıma onun isminin gelmesinin bazı sebepleri var. Genelde insanlar sohbetleriniz sırasında en sevdiğiniz yazarın ismini sormazlar, lakin bir gün biri soracak diye kendi içimde hep onun ismini cevap olarak tekrarlıyorum. Okuyan birinin, en sevdiği yazar olarak tek bir ismi belirlemesi durumunu da çok doğru bulmuyorum fakat kalbim yine renkli kokulu rayihalar arasından onun ismini sesleniyor. 

Kendisi ile tanışmam epey zaman oluyor. Lise yıllarımda gittiğim büyük şehirlerin birinden "Hoşçakal Berlin" isimli kitabını alıp okumamışım. Yıllar sonra üniversite dönemimde rafından çıkarıp okuduğumda çok etkilendim. Ardından "Tek Başına Bir Adam Geldi", defalarca okuduğum nadir kitaplardan biri olarak yazın dünyamda yer etti. "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" adlı eserini de geçen yıl çok sevdiğim aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan bir dostum ile birlikte okuyup analiz ettik. Geçtiğimiz Cuma kitapçıda yeni kitabını görünce çok sevindim, hemen aldım ve okudum. 

Isherwood'un çok ritmik olmayan lakin beni etkilemeyi başaran bir dili var. Sade değil ağır bir dil ama etkileyici. Bunun dışında romanlarında, gerçek hayatının büyük bir kısmını resmediyor oluşu benim hoşuma giden durumlardan biri. Sahici, yalanı olmayan, eşcinselliğini dahi apaçık bir biçimde ortaya dökmek yerine, okuyucunun bir eşcinsel olduğunu anlamasına olanak verecek manalı aralıklar bırakabilen bir yazar. Bu tutumu da onu naif ve şahsiyetli kılıyor bence. Kendisi hakkında daha fazla kelam etmek isterim lakin şimdilik tadında kalsın. Ben de yaşadığım sevinci ve yayınlanmış olan son romanını okuyup, içimde güzelleyeyim. Ayrıca, Isherwood romanlarını basan Yapı Kredi Yayınlarına da teşekkürü bir borç bilirim. Mutlu ettiniz efendim. 

21 Ekim 2016 Cuma

Sema Kaygusuz: Barbarın Kahkahası

Melih ve İsmail için Eda'nın ağzından dökülen sözler silsilesi: 

"Hiç de abartı değil! Aşkı kemirerek de yan yana gelir insanlar. Onların ikisi de birbirinin kemirgeni olmuş bence. Gerçekten arkadaş olsalardı çoktan bitmişti ilişkileri. Arzuyu kabullenip aşkı yaşasalardı altı aya varmaz ayrılırlardı. İkisini de beceremedikleri için sonunda yabancı topraklara esir düşmüşler. Birbirlerini suçlamaktan başka dil kuramıyorlar."

Eda, Ufuk, Turgay, Nihan, Simin, Serpil, Ozan, Ferhan, Selçuk, Alikar... Motel sakinleri, gizemli bir çis mevzusu, çişten mütevellit motel sakinlerinin hissiyaslarını ve hassasiyetlerini dışa vurum güçleri, iç dökmeleri, karakterler arası geçişler, Alikar'ın dünyayı, dini, imanı, kendini - aslında hepsi gerçeğin keşfi- keşfi, benliğinin özgürlüğü, ağlamaklı iç sesi... 

Sema Kaygusuz'dan güzel bir roman, üzerine en çok düşündüğüm, dönüp dönüp tekrar okuduğum kısım Selçuk ve Alikar arasındaki konuşmalar oldu. Manalı, oldukça derin, sonunda karşımıza çıkan, suratımıza çarpan hüzün, Alikar'ın hüznü... Selçuk'un dünyalık sözleri ile biten bir garip hüzün... Gerçekliği keşfedip sonra bundan pişman olmak gibi bir duygu. Bir de İsmail ve Melih arasındaki ilişkinin belirsizliği, aralarında geçen diyaloglar insanı okurken diri tutan cinsten. Etkiledi. 

"Biz rüyalıyız Selçuk. Doğuştan rüyalı. O yüzden hiçbir zaman tam olarak insan olamayacağız. Rüyalarımızı hep eksik hatırlayacağız, hep yarım kalacağız."

16 Ekim 2016 Pazar

Yalçın Tosun: Bir Nedene Sunuldum

Yalçın Tosun en sevdiğim öykücülerden biri. Külliyatını an itibarile ile, "Bir Nedene Sunuldum" adlı son öykü kitabı ile bitirmiş bulunmaktayım. Öykülerinin başlıklarından tutun da, işlemiş olduğu cesur duygulara, yarattığı renkli ve her kesimden karakterlere kadar benim için özel bir kalem kendisi. "Bir Nedene Sunuldum" adlı öykü kitabından sevdiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum: 

"Yataktan doğruldu, usulca kalktı, Mithat'ın arkasında durarak çenesini omzuna koydu. Adamın aynadan yansıyan yüzüne baktı. Mithat da, Cihan'ın bakışlarına dikmişti gözlerini. Döndü, onun çocuksu ama hasarsız bir erkeklik vaadi taşıyan yüzünü avuçlarının içine aldı. Genç adam kaşlarını çatmış, bir şey söylemek istermişçesine ağzını aralamıştı ki, ani bir öpüş geldi, sözcükleri o büyülü kuyuya bir süre için hapsetti.

Bir şeyleri örtme telaşının gölgesinde yaralanmış o uzun öpücüğün ağulu çengelinden kurtulur kurtulmaz 'Gidecek misin hemen?' dedi Cihan. 

Der demez, sesindeki engelleyemediği kırıklığa canı sıkıldı. 

"Bir geceyi olsun burada, benimle geçiremez misin?"