20 Ekim 2019 Pazar

Durup Düşünürken

Karanlıkta seçmesi zor kelimeleri, üstelik öyle küçük yazılmışlar ki tıpkı karınca duası. Ayrılışının ardından kendimi uzun süre tuhaf hissettim. Yalnız benden değil, şehirden de ayrılmıştın. Bazen adanın kayıkhane yokuşundan geçiyorum, kenarda "gala" pastanesinde oturduğumuz günler aklıma geliyor. Sedefli perdenin köşesinde sen, duvar kenarında ise ben otururdum. "Gelip geçeni seyretmesi hoşuma gidiyor, üstelik hava yağmurluysa kendimi bir roman sayfasında gibi hissediyorum" derdin. Bazen dalgalı saçlarına bakar, senin haberin olmadan seninle ilgili hayaller kurardım. Kiralık bir ev, küçük bir bahçe, kolalı keten bezinden masa örtüleri ve pirinç çerçeveler. 

Bir bakıma hepimiz yalnızız, yanımızda sevdiklerimiz olsa da. İnsana hiçbir sevgi yetmiyor kanaatimce. Sürekli başka bir kapıda, başka bir gönülde dolanıp duruyoruz. Sadakatin içini dolduran boş sözcükler söylemeyeceğim bugün, ya da kırgın bir tavır takınmayacağım. Ne yazık ki baktığım her yerde hala seni görüyorum. Yatak örtüsünün üzerindeki yastığın kıvrımında, köşe konsolunun ortasında duran sepya fotoğrafta, bugünkü gazetenin en alt satırında. Her yer ve her şey seninle öylesine doluyken bu fikre alışmaya çalışacağım. Yalnız başıma çay içmeye, yalnız başıma kitap okumaya ve yalnız başıma yürüyüşlere çıkmaya. 

Varlığın tamamen yok oldu sanma, bizim dışımızda bir yerde evriliyor ilişkimiz. Gidenin ardında bıraktığı kalp, hiç bir zaman yeni bir kaba sığmıyor. Ya küçük geliyor ya da çok büyük. Olduğum yerde kaldığım için gururluyum, gitmek isteyen olmadığım için. Sen de gidebildiğin için cesursun, gitmek isteyen olduğun için. İkimiz de suçlu değiliz. Baki kalanlara sığınıp önümüzdeki hayatın içinde dönenip duracağız. Ta ki kalp atışlarımız durana dek. 

Özlemle. 

14 Ekim 2019 Pazartesi

Dem

Tüm kargaşanın ortasında, İstanbul'un tanık olamayacağı kadar gizli saklı bir yerde, yıllar yıllar evvel rastlanan biri. Bir muamma, bir bilmece, münferit bir durumun içinde hayli hayali birkaç sözcük, düşlerin yakasında fiyonklu çiçekler. 

Belkilerden cesarete uzanan adım adım bir yol, çoğu zaman akla gelen lakin dillendirilemeyen. Sebebi sonucu bilinemeyen, öylesine de denilemeyen, içeride bir yerde bir şeyler. 

Emin olunmayınca yol alınmıyor, emek ister sözü de yalan. Bir iş değil nihayetinde, telveli bir türk kahvesi kadar koyu. Döner mi dönmez mi bilinmez, lakin bir yerde hep orada varmış gibi. Nefes alıyormuş, sıcacık yorganına sarılmış uyuyormuş, sabahları demli çay içiyormuş gibi. 

13 Ekim 2019 Pazar

Devamında

Bir yerde bir anda beliriveren bir his bu. Uyuşuk zihnin, henüz atmaya devam eden kalbin bir bileşimi. Tarif etmesi zor, evveli ahiri var elbet. Başını yastığa koyunca geliveriyor aklına; "belki şimdi birlikte uyuyor olabilirdik, yıllar önce bir miras konabilirdi başımıza" minvalinden. Tevekkeli değil hepimiz susamışız bir şeylere, kiminde aşk kiminde iş. 

Zaman ve mekan kavramını aradan çıkarınca insan çırılçıplak duygularıyla baş başa kalıyor. Kiminin de dokununca kökleri çürüyüveriyor. Dokunma bana çiçeği! 

Bazen bazı hikayeler yarım yazılır. Devamını getiremezsiniz. Lakin bu, hikayenin hiç sonlanmayacağı anlamına gelmez. Bir kısır döngü, dönenip durur başınızda akbaba gibi. 
Bazen de bazı hikayeler hiç başlamaz. Kendinizi çok yorgun hissedersiniz. Lakin bu, hikayenin hiç başlamayacağı anlamına gelmez. Kırılan sadece aynalar değil, hikayenin parçalarıdır da. Yazmaya devam etmek ile etmemek arasında bir yerde, sevmeye devam etmek ile etmemek arasında.

Hoş geldin 28. yaşım. 

6 Ekim 2019 Pazar

Yürümek

Galata'nın etrafında dolaşan, elleri cebinde bir adam. Hani eskilerin meczup dediklerinden. Kirli bir parkası var sırtında, yer yer sararmış sakalları siyahların arasında bir akdeniz güneşi gibi parlıyor. Hele ki öğle güneşinin altında, saçak saçak bakışları var. Saçları epeyce ağarmış, oysa yaşı çok genç olmalı. Hüzünlü yüzünün kıvrımlarında çeşit çeşit çizgiler birikmeye başlamış, aralara sıkışan esmer teni yorgun gibi kış seherinden. 

Bazı bazı simit alıyor Karaköy sahilinden. Hırdavatçılar çarşısının orada görüyorum, uzun uzun mutfak musluklarına, tornavidalara bakıp duruyor. Sanki dükkanların tezgahlarında, kaybettiği eski bir resmi arıyor. Kimi zaman da Pera'ya çıkan merdivenlerde görüyorum, arkadan bakınca eğri sırtı, uzun boyuna rağmen çökmüş omuzları dikkat çekiyor. 

O olduğunu bilsem, bir emin olsam yanına kadar gideceğim bir cesaretle. Bakışları o kadar donuk ki, onu izlediğimin, her gün buraya onu görmek için geldiğimin farkında bile değil. 

Büyükada'daki hallerini hatırlıyor mu acaba? Yaz akşamları, henüz küçük bir çocukken, üzerinde mavi bahçıvan pantolonu ile bizim bahçenin çitleri boyunca koşuşturduğu günleri? Faytonlara doluşup karşıdan gelen akrabaları arasından hızla kaçıp, adanın öbür ucundaki ormanlara doğru yürüyüşe çıktığı lise yıllarını? Hatıralar öyle acımasız ki, insan ne kadar unutmaya çalışsa da bir miktarı hep kalıyor. Bir gam bin yasa bürünüp oturma odasının ortasında, bir yemek tabağının kenarında, sahanlıkta ya da kalbin tam üzerinde olduğu gibi kalıveriyor.