31 Temmuz 2023 Pazartesi

Tatlı Bir Mesaj ve Seçtiğimiz Meslekler Üzerine Birkaç Kelam

Eğitim sistemimiz gereği meslek seçmek zorunda olduğumuz lise son sınıfın doğru bir dönem olduğunu düşünmüyorum o yaştaki gençler için. Maalesef üniversiteyi bitirdikten ve mesleğimize adım attıktan sonra anlayabiliyoruz bazı gerçekleri. İnsan yaş aldıkça kendini daha iyi tanıyor, sanıyorum ancak o zaman kendini gerçekten nelerin mutlu ettiğinin farkına varabiliyor. Hayatımız boyunca hep aynı mesleği yapacak olmak gerçeği beni hep çok korkutmuştur. Böyle diye diye mesleğimde onuncu yılımı tamamladım. 

Geçenlerde arkadaşlarımla sohbet ederken mesleklerimiz üzerine konuştuk. Geçmişe geri dönme imkanım olsaydı eğitim fakültesi tercih edip bir öğretmen olmak istemezdim. Kendime çok soruyorum bu soruyu ve kendimden hep aynı cevabı alıyorum. Çocukken matematiksel işlemler ya da teknik işler yerine hep okumaya ve yazmaya meraklıydım. Bir köşeye çekilir, ne bulursam okurdum. Ansiklopediler, kitaplar, dergiler, gazeteler hatta takvim yaprakları bile. İlkokul, ortaokul ve lise hayatım çeşitli edebiyat yarışmalarında alınan derecelerle geçti. Hatta bir dönem öyle bir noktaya geldi ki, edebiyat öğretmenlerim şöyle bir yarışma var hadi bugün yaz bir şeyler hemen gönderelim diye isteklerde bulunurlardı. Aslında çocuk halimle ilgi alanlarıma dair çok fazla mesaj vermişim. Zaten çocukları yeterince gözlemlerseniz ilgi alanlarını ve istidatlarını hemen fark edersiniz. Sanat eserleri beni mest ederdi mesela; sinema filmleri, müzikler, tiyatro oyunları... Hiç unutmam; lise son sınıfta ilk önce dramaturji bölümünü tercih etmeye karar vermiştim. Yaşadığım o küçücük ilçede internet üzerinden çalışmalarını beğendiğim bir dramaturga mail atıp bilgi almıştım. O da bana çok güzel bir yanıt vermişti. Ardından gazeteci olmaya karar vermiştim. Kendi kendime masamda radyo programları hazırlayıp sunar aynı zamanda el gazeteleri hazırlardım. Tabi vakit geldiğinde, herkesin hayatını garanti altına alırsın dediği eğitim fakültesini tercih ettim. Üniversiteye başladığım ilk hafta hayal kırıklığına uğrayarak bu mesleğin ve gördüğüm derslerin hiç de benlik olmadığını anlamıştım. 

Örneğin karşılaştırmalı edebiyat ya da çeviribilim gibi bir bölüm okuyabilirdim ya da direkt edebiyat bölümünü tercih edebilirdim. Editör olmayı çok isterdim örneğin. Kitaplar ile aram çok iyi, bir yayınevinde güzel seçkiler hazırlayabilirdim. Kim bilir belki edebiyat, kültür sanat programları yapabilirdim. Ya da güzel sanatlar ile ilgili bir alanda çalışabilirdim. Çünkü özgün bir şeyler tasarlamak, sanat ile iç içe olmak beni çok mutlu ediyor. Bazen kendimi bunların hayalini kurarken yakalıyorum.

Hiçbir zaman öğretmenlik yaptığım için mutsuz olmadım ya da çalıştığım okula ayaklarım geri geri gitmedi. Fakat insan kendini bilir, bu meslekte yeterince kendimi var edemediğimi düşünüyorum. Oysa içinde daha fazla var olabildiğim bir meslek seçmiş olsaydım potansiyelimi daha fazla açığa çıkarabilirdim diye düşünüyorum. Kısmet, olmadı ve yirmili yaşlar hızla bitti. 

Geçenlerde, bu yıl okuttuğum beşinci sınıflardan bir öğrencim mail attı. Şöyle yazmış: "Merhaba öğretmenim, bu sene benim için harika geçti ve bunda sizin katkınız çok büyük çok teşekkür ederim. Hem branş hem sınıf öğretmenim olmanız bu seneki en büyük şansım oldu. Beni hep desteklediğiniz için çok teşekkür ederim. Okul başladığında gelip size sarılmayı sabırsızlıkla bekliyorum. Bu harika sene için teşekkür ederim. Şahane bir tatil diliyorum". Tabii ki sonuna kocaman kırmızı bir kalp koymuş. 

Bir yaz günü evde hüzünlü hüzünlü oturuyorsunuz. Bir bildirim sesi ile telefonunuza bakıp bu tatlı mesajı görüyorsunuz. Sanırım bizim mesleğimizin güzelliği de burada, bir şekilde dokunduğunuz hayatlar sizi yeniden bulup sarmalıyor. Bu da beni ayakta tutmaya yetiyor sanırım. 

30 Temmuz 2023 Pazar

Günlük Ritüeller, Paris, Texas, ve Pomme

Geçtiğimiz haftaya göre İstanbul'da hava nispeten serinliğini korumaya devam ediyor ve bundan çok memnunum. Şıpır şıpır terlemeden vakit geçirebiliyoruz, umarım bu ayarda devam eder. Bense önümüzdeki senenin çalışmalarına devam ediyorum hala. Tasarladığım çalışmaları somut hale getirmeye çalışıyorum. Bu sayede unuttuğum bilgileri de yeniden hatırlamış oluyorum, fena da gitmiyor performansım. 

Geçen yazımda "Karanlık Kız" isimli filmden bahsetmiştim. Bugün de yine güzel bir film izledim MUBI'de. Zaten artık sinema seyrim ve bilgim MUBI'den ibaret hale gelmeye başladı. Takip ettiğim en güzel platform diyebilirim. 

Bir tesadüf olacak ama izlediğim film yine anne, baba ve oğul ilişkisini ele alan "Paris, Texas" isimli bir filmdi. Sanıyorum çok sevilen ve meşhur filmlerden biriymiş. Batı Almanya ve Fransa ortak yapımı, 1984 tarihli filmin yönetmeni Wim Wenders. Seyir boyunca pek çok duyguyu iç içe yaşadım, hatta son sahnesinde gözyaşlarımı tutamadım. Dağılan bir aile, yıllar sonra yeniden ortaya çıkan ebeveynler ve baba ile oğlun çıktığı uzun bir yolculuk...Filmde en çok dikkatimi çeken detaylardan biri kimsenin kimseye hesap sormuyor oluşuydu. Bunun psikolojik olarak insanı ne kadar da rahatlatan bir his olabileceği üzerine düşündüm. Yıllar geçiyor, bir sürü şey oluyor, herkes bir şekilde değişiyor, birileri daha fazla sorumluluk alıyor ama kimse kimseye hesap sormuyor. Tüm hayatını, yaşadığı acılar yüzünden hesap sormak isteyerek ama soramayarak geçirmek ise en acı olanı sanırım...

Bir de Pomme adında yeni bir Fransız şarkıcı keşfettim. Sanıyorum yakın zamanda Türkiye'de konseri varmış. Fransızca bilmiyorum lakin şarkıları beni çok etkiledi. Bu kadar genç ve bir o kadar yetenekli bir sanatçı ile tanışmış olmaktan ötürü mutluyum. Özellikle bir şarkısından bahsetmek istiyorum, "on brulera". Şarkının Türkçe çevrisine bakmadan evvel bende uyandırdığı hisler üzerine düşündüm ve çevirisine bakınca da yanılmadım. Gözlerim de doluverdi hemen pıt pıt. Bir insanın hiç bilmediği dildeki bir şarkıya hüzünlenebilmesi ne kadar tuhaf, müzik kesinlikle evrensel bir dokuya sahip. Ve sanıyorum bazı duygularımız da evrensel... Şimdi gidip Pomme'un şarkılarını dinlemeye ve kliplerini izlemeye devam edeyim. Çok alakasız olacak ama bugünü kısır günü ilan etmiştik. Bir yandan da kendime şöyle kocaman bir tabak kısır alayım. Sağlıcakla kalın.

28 Temmuz 2023 Cuma

Karanlık Kız

Bugün MUBI'de "Karanlık Kız" isimli bir film izledim. ABD ve Yunanistan ortak yapımı filmin yönetmeni Maggie Gyllenhaal. Esasen filmi izlememin nedeni Olivia Colman idi. Kendisini yıllar önce çok severek izlemiş olduğum Broadchurch isimli diziden hatırlarım. Çok yetenekli bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. Denk geldikçe de dizilerini, filmlerini izlemeye çalışıyorum. 

Film; Napoli romanları adı ile ün yapmış Elena Ferrante'nin bir kitabından ilham almış. Napoli romanları hala çok okunan eserlerin başında geliyor. Ben okumadım fakat pek çok yerde duyduğum için aşinayım. 

Film, aslında annelik üzerine eğilmiş ve bizim tarih boyunca kutsadığımız annelik kavramını ve annelerin anneliğe yaklaşımlarını çok güzel irdelemiş. Kültürümüzün kadınlar ve anneler üzerinde oluşturduğu tahakkümü çok ağır bulurum hep. Özellikle bizim gibi toplumlarda kadın olmanın yükü zaten başlı başına ağırken, bir de üzerine annelik kimliği eklenince var olmak adına yarattığı yükü tahmin edebiliyorum. 

Film boyunca Leda'nın hafızasına ve annelik deneyimine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz aslında. Bu yolculuk sırasında Leda'nın kariyeri, eşi ve çocukları arasında yaşadığı bölünmüşlük ve kendini bu sorumluluklar altında giderek yok oluyor hissedişi beni etkiledi. Leda'nın, filmin bir sahnesinde esasen çocukların yıkıcı bir sorumluluk getirdiği şeklinde bir yorumu vardı. Sanırım filme dair beni sorgulamaya iten de bu basit ve kısa gibi görünen ama bir o kadar derin tanımlama oldu.  Ancak yetişkin olduğumuzda edindiğimiz bazı kimliklerin bize uygun olmadığını fark edebiliyoruz. Düşünmeden ya da kültürel öğretilerle çıktığımız evlilik, annelik ve babalık yolculuğu bir bakıyoruz ki hayal ettiğimiz gibi gitmiyor. Dengeler değişiyor, eşler değişiyor ama çocukların sorumluluğu hiçbir zaman değişmiyor. Ta ki, çocuklar birer yetişkin olana kadar. 

Filmde kullanılan oyuncak bebek ve portakal imgeleri de çok hoşuma gitti. Bu iki imge aslında anneliğe dair güzel mesajlar veriyor. Çocukken portakal yemeyi sevmezdim. Tadını beğenirdim ama portakalı soymak ve sonra kirlenen ellerimi yıkamaya gitmek bana zulüm gibi gelirdi. Annem soyup verdiğinde ise mutlu olurdum. Benim de çocukluğa ve anneme dair imgelerimden biridir portakal. Bir de annemin en büyük zaaflarından birinin portakallı kurabiye olması da var tabi. 

Filmi izledikten sonra edindiğimiz herhangi bir kimliği kutsamanın ya da alaşağı etmenin de bir anlamı olmadığını düşündüm kendi kendime. Kutsanmış olan şeylerin sorunlu taraflarını görmeye meyilli değilizdir genelde, kutsanan şeyin kutsal olmasından gelen bir "her haliyle kabul" durumu söz konusudur. Oysaki her hali ile kabul etmek sağlıklı değildir, bağımlı kılabilir, zaman içinde zarar verebilir. Anneliğe de böyle bakmak lazım sanırım. Kutsamadan, annenin de bir birey olduğunu unutmadan, hataları, eksikleri ve yanlışları ile kabul ederek...

Bazen babamın yerine beni annemin terk edip gitmiş olduğunu düşünüyorum. Sanırım daha fazla yara alırdım. Diğer türlüsünü deneyimlemedim ama çocukken annemin varlığının bile içimi ısıtmaya yettiğini, bana kendimi güvende hissettirdiğini hatırlıyorum. Kısacası karanlık taraflarımız var, bunlarla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Kimi daha fazla karanlık olsa da...

27 Temmuz 2023 Perşembe

Serin Bir Gün, Minik Bir Gezi ve Kitaplar

Dünkü olağanüstü İstanbul sıcağından sonra bugün hava epey serinledi. Ben de bu fırsatı değerlendirip dışarı çıkmaya karar verdim. Kahvaltıdan sonra hazırlanıp birkaç yayınevi gezmeye gittim. En sevdiğim aktivitelerden biridir. Belirli aralıklar ile yayınevlerini geziyorum ve yeni eserleri inceliyorum. Malum artık basılı bir kitaba ulaşmak fiyatlarından dolayı çok zor. Kitap alışverişlerimi ya internet üzerinden indirimli şekilde yapıyorum ya da yayınevlerinin bizzat kendi yerlerine gidiyorum. Yalnızca kendi yayınlarını sattıkları için epey indirimli alabiliyorum kitapları. Bugün önce İletişim Yayınlarına hemen ardından İş Kültür Yayınlarına uğradım ve gezimi Yapı Kredi Yayınlarında sonlandırdım. Önümüzdeki sene hazırlamayı düşündüğüm bazı çalışmalar var, onlar için kaynak kitaplar aldım. Hemen listemi de iliştireyim şuraya. Belki kitap arayışında olanlar için bir fikir verebilir: 

  • Çocuk Düşmanlığı, Çocuklara Karşı Ön Yargı ile Yüzleşme, Elisabeth Young-Bruehl, İletişim Yayınları (Bu kitabı çalıştığım okulun toplum hizmetleri biriminde görmüştüm ve inceleme fırsatım olmuştu. Çocuklar ile ilgili pek çok meseleyi ele alan kitap var zaten ama çocuk özgürleşmesini politik ve toplumsal zeminde inceleyen çok çalışma yok. Yakın zamanda okumayı planlıyorum). 
  • Mutlu Yurttaş İmalatı, Mutluluk Endüstrisi Hayatımızı Nasıl Kontrol Ediyor?, Eva Illouz ve Edgar Cabanas, İletişim Yayınları (Yeni çıkan bir kitap, mutluluk baskısının nasıl kocaman bir endüstriye dönüştüğünü anlatıyorlar bize. Son yıllarda türeyen yaşam koçları ve mutluluk uzmanlarından tutun da, kişisel gelişim zırvalığına kadar mutlu yurttaş imalatına dair ayrıntılı ve eleştirel bir çalışma. Sanırım hemen okumaya başlayacağım). 
  • Cehenneme Övgü, Gündüz Vassaf, İletişim Yayınları (Yıllar önce okuduğum ve gündelik hayatın totalitarizmini bu kadar açık ve sahici şekilde anlattığı için çok beğendiğim bir kitaptı. Nasıl olduysa bir şekilde kütüphanemden çıkmış. Hafızamı tazelemek için yeniden alıp okumak istedim). 
  • Talat Parman'ın 3 kitabını aldım Yapı Kredi Yayınlarından. Ergenlik ve Ötesi, Ergenlik Tutkusu ve Ergenliğin Yüzleri. (Ergenlik üzerine çalışmalar yapan Parman'ın aynı zamanda psikanaliz üzerine de derinlemesine çalışmaları var. Eğitim verdiğim yaş grubu ergenler olunca bu alandaki kitaplar ilgimi çekiyor. 2023 bitmeden okumayı planlıyorum hepsini). 
  • Pal Sokağı Çocukları, Ferench Molnar, Yapı Kredi Yayınları (Bildiğim ama yıllardır bir türlü okumaya fırsat bulamadığım kitaplardan biriydi. Geçenlerde Deniz Yüce Başarır'ın "Ben Okurum" isimli podcast serisinde rastladım ve bu yaz alıp nihayet okumak istedim). Diğer kitaplar çocuk kitapları sayılır, onlarla listeyi uzatmak istemediğim için burada noktalayacağım. 
3 yıl önce bir Kindle almıştım kendime. İlk yıl çok severek kullansam da tam bir somut kitapsever olarak kullanmayı bırakıp masamın üzerinde bir köşeye kaldırmıştım. Bugün yeniden şarj edip açtım, içinde güzel kitaplarım vardı okunmayı bekleyen. Yakında tatile çıkacağımız için, yolculuk sırasında çok pratik olacağını düşündüm. İçimde minik bir heyecan oluştu, Kindle'ı uykudan uyandırmış olduk. Bundan sonra daha efektif bir şekilde kullanmaya devam edeceğim. Çünkü gerçekten hakkını veren çok güzel bir teknoloji olduğunu düşünüyorum. 

Kahvem bitmek üzere, yine balkondan ama bu sefer serin bir akşamdan yazıyorum. Bu yazıya eşlik eden, çok sevdiğim Of Monsters and Men'e de selamlar olsun. My Head is an Animal isimli albümlerini tekrar dinlemek mutlu etti beni uzun süre sonra. Sağlıcakla kalın.

26 Temmuz 2023 Çarşamba

Geceye Eşlik Eden Bir Şarkı

Bir geceyi daha balkonda geçiriyorum. Bana her zamanki gibi soğuk kahvem eşlik ediyor bir de o şarkı. Bu akşam hangi albümü dinlesem diye düşünürken aklıma Sufjan Stevens'ın "Carrie & Lowell" isimli albümü geldi. Bu albümün şu ana kadar bildiğim, dinlediğim albümler arasında çok özel bir yeri var. Çünkü bu albümün gerçek bir hikayesi var. Gerçek hikayelerin duyguları da gerçek olur her zaman. Hatta sizi sarsar, dönüştürür ince ince. Albümün içinde yer alan "Fourth of July" isimli şarkının yeri ise bende ayrıdır. Şu sözlere sahiptir: 

"did you get enough love, my little dove?
why do you cry?
and ı'm sorry ı left, but it was for the best
though it never felt right
my little versailles"

Her dinlediğimde donakalırım. Şarkının gerçek bir hikayesi olması, gerçek duygularla yazılması ve kendimden parçalar bulmam; bu şarkıyı benim için oldukça özel kılıyor. Sondaki bitiş ise ısrarla bize bir başka gerçeği hatırlatıyor: 

"We're all gonna die..."

25 Temmuz 2023 Salı

Günlerden Birkaçı

Bu aralar vaktim çalışmak ile geçiyor, tatilde olmama rağmen. Yine dayanamadım, önümüzdeki senenin çalışmalarını erkenden hazırlamaya başladım. Huylu huyundan hiç vazgeçmiyor. Önümüzdeki sene, üç senedir derslerine girmediğim seviyelere gireceğim. Gireceğim her iki seviye de, müfredatlarını pek sevmediğim seviyeler. Konulara da epey uzak kaldım fakat çalışma hazırlarken tüm konuları tekrar etmiş oluyorum. Bir açıdan iyi oldu, kendimi yenileme fırsatı buldum. Tatile çıkana kadar yavaş yavaş ünitelerin taslaklarını hazırlamak niyetindeyim. Böylece sene içerisinde başka şeylere de yoğunlaşabilirim. 

Bir yandan da Şamanizm ile ilgili okumalara başladım. Mitoloji ve inanç tarihi alanlarında okumalar yapmak gerçekten çok ufuk açıcı. Hala devam ettirdiğimiz geleneklerin bile mitolojik, arkaik kökenlerini görmek çok tatmin edici bir deneyim. Bilgi çoğu zaman insanı güçlü kılar fakat bizim gibi ülkelerde, özellikle de günümüzde bilginin açtığı kapılar birer birer kapanmaya başladı. İçinde yaşadığımız bu hız çağında, işlerin niteliğinden ziyade hızı ön plana çıkmaya başladı. Bundan çok muzdaribim. Hız arttıkça inadına yavaşlamak istiyorum. Yavaş hareket etmek, yavaş düşünmek, yavaş konuşmak, yavaş müzikler dinlemek...

Pazar günü kuzenimle Kanlıca'da güzel bir kahvaltı yaptık. Uzun uzun sohbet ettik, bana da iyi geldi. Sonrasında biraz Kanlıca sahilde yürüyüp Kuzguncuk'a geçtik. Orada da birer kahve içip sohbetimize devam ettik. Ailelerimiz birbirleri ile hiçbir zaman iyi anlaşamadılar. Annemler üç kız kardeş, en küçükleri annem. Büyük teyzem ve ailesi ile uzun yıllardır görüşmüyoruz zaten. Ortanca teyzem ile görüşüyoruz ama mesafeliyiz. Yalnızca özel günlerde telefonlaşıyoruz, o kadar. Bu esasen benim için oldukça talihsiz bir deneyim. Zaten baba tarafımdan bizzat babam da dahil olmak üzere kimseyle iletişimim yok. Anne tarafımın da çekirdek ailesi ile ilişkileri sorunlu olunca benim akrabalığın ne demek olduğuna dair hiçbir fikrim oluşamadı. Aralarında geçmişte yaşanmış pek çok mesele var, hayata bakış açıları da aynı değil. Annem de yaşadığı olumsuz deneyimlerde onlardan gerekli desteği alamadığı için ister istemez kırgın. 

Kuzenim de burada yaşıyor ve o da bir öğretmen. Aynı şehirde oturmamıza rağmen onunla da çok az görüşüyoruz. Yakın akrabalar arasında birlik ve beraberlik olduğunda ve bu birlik ve beraberliğin temelleri sağlam olduğunda kendinizi daha güçlü hissediyorsunuz. Böyle aileler tanıdım, bazılarına hayran kaldım. Fakat bizimkiler bunu başaramamış. Her koyun hep kendi bacağından asılmış. Çocukken anneme hep daha kalabalık bir ailemiz olsun isterdim dermişim. Büyük sofralar, kutlamalar, özel günler...Fakat sanırım artık günümüzün hayat şartları da buna uygun değil. Ben de bunun için bir çaba harcamıyorum esasen, sessizliğim konforum oldu yıllar içinde. Birilerine uzun uzun vakit ayırma yeteneğimizi kaybettik. Bireyselleştik. İnsanlar sizi dinlemekten ziyade daha çok kendi dertlerini bilakis kendilerini anlatmak ve rahatlamak istiyorlar. Sözlerime değer veren, yalnızca çıkarsız dinlemek isteyen, dinleyen o kadar az insan kaldı ki hayatımda... Artık bunun için kimseye de kızmıyorum. En nihayetinde herkes kendisi ile meşgul çünkü. Benim de insan ilişkileri konusunda pek iyi olduğum söylenemez zaten. 

Tatil tarihimizin yaklaşmasına az kaldı, biraz deniz, biraz farklı bir ortam iyi gelecek sanırım. Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, negatife değil pozitife odaklanıyoruz. Hadi bakalım çiklet, göster kendini. 

Bitiriş itirafı: Bugün birkaç saat suratım asık dolandım. Artık ne hissettiysem. Ama geçti. Açtım çok sevdiğim Roo Panes'in şarkılarını. Güzellikler, çiçekler, güzel hisler...Pozitif ol, pozitif ol çiklet. 

20 Temmuz 2023 Perşembe

Yükler ve Hafiflemek Üzerine

Yaz tatiline girmemiz ile birlikte stresten uzaklaştığımı fark ediyorum. Ve sürekli aynı ortamda bulunduğum iş arkadaşlarımdan da uzaklaşmak iyi geldi bana. Normalde yapamadığım şeylerden de birini yapmaya başladım ufak ufak, daha pozitif düşünmeye çalışmak. Dün sabah ilginç bir deneyim yaşadım. Uykudan uyanır uyanmaz hemen yataktan kalkanlardanım. Pikemi toplarken pencereden içeri, yatağıma sızan güneşi fark ettim. Ve bir anda içimde tarif edemeyeceğim güzel bir duygu uyandı. Sağlıklı olduğuma ve daha yapabilecek pek çok şeyim olduğuna dair ilginç bir duyguydu. Bir anda kendimi yeni insanların arasında, yeni seyahatlerde, yeni planlarda ve hareket eder halde buldum. Bunun düşüncesi bile bir anlığına içimi ısıtmaya yetti. Çok mutlu hissettim ve bu hissin akabinde günüm de güzel geçti. Çoğu zaman kendim için bunu yapamıyorum. Aslında içimde daha pozitif olan hislerin de olduğunu görmüş oldum sanki. Tabii bunda tatilde olmamın da büyük bir etkisi var. Sene içerisinde çok çalışıyorum. Bir özel okul öğretmeniyim, performans değerlendirme sistemine tabiyiz. Bu sistemi önemsemiyorum fakat yapısal olarak daha iyiye, daha mükemmele ulaşma ve bunları yaparken de iş dışında hiçbir şey düşünmemeye eğilimim var. Belki de hayatımdaki eksikleri, boşlukları bu şekilde dolduruyorum. Muhtemelen öyle... Fakat bu bir yanıyla da benim karakter özelliklerimden biri. Yaptığım işte her ne kadar yeterli düzeyde anlam bulamasam bile yüksek bir sorumluluk duygusu ile hareket ediyorum. İş dışındaki hayatımda da böyleyim, basit bir kek yapacaksam bile her şeyin tarife uygun ve muazzam şekilde ilerlemesini bekliyorum. Ortaya da iyi bir kek (iş) çıkmayınca hayal kırıklığına uğruyorum. Sene içerisinde iş stresinin beni ne kadar olumsuz etkilediğini de daha iyi anlamış oluyorum böylece, tabi ki her yaz tatilinde.

Mesela bugün annemle şeker tüketme günümüzdü. Beslenme düzenine oldukça dikkat eden bir aileyiz. Un helvası yapalım dedik, bu sıcakta un helvası yaptık. Çok da güzel oldu, keyif aldık. Ardından ben biraz etamin işleri ile uğraştım. Toplamda beş farklı desen çalıştım ve güzel de oldular. İşi kısa sürede kavradım, zaten oldukça kolay. Bu el sanatının kulübünü açarsam öğrencilere neler yaptırabilirim diye planlama yaptım. Aslında bir ölçüde bu da işimin bir parçası yani yine iş ile ilgili bir şeyler yapmış oldum ama en azından keyif aldığım, el becerisine dayalı bir üretime başlamış oldum. Biraz kitap okudum, Mubi'de sene içerisinde izleyemediğim filmlerden birini izledim. Kahvemi içtim, şimdi de geçtim bilgisayar başına bu yazıyı kaleme almak istedim. 

Hayat ilerliyor, çoğu zaman hayata katılmayı başaramıyorum. Fakat bunun için çaba harcıyorum kendimce. Örneğin; yaz tatili için plan yapmak, bir yerlere gitmek, yeni bir uğraş edinmek vs. benim için gerçekten çok zor. Çok büyük bir yorgunluğun ve yılgınlığın içinde olduğumu düşünüyorum -düşünüyordum- ama sanki şu zamanlar biraz yenilendim, tazelendim. 

Bazı insanlar bunu bir aşkta, sevgide buluyor olabilir. Doğrudur da, benim de birilerini çok sevdiğim dönemlerde tüm kaygılarıma rağmen verimliliğim çok daha artmıştı. Fakat mutluluğun tek reçetesi bu değil, kendimize ayırdığımız vakitlerde yaptıklarımız da çok kıymetli. Yarım saat evvel de kuzenim aradı. Onunla da bu pazar günü için bir kahvaltı planı yaptık. Kandilli'de uzun süredir gitmek istediğim bir yer vardı, orası için sözleştik. Hazır dışarı çıkmışken Kuzguncuk'ta da bir kahve içeriz. Bu bahsettiklerim başkaları için çok basit ve günlük rutinlerinde sürekli yaptıkları aktiviteler olabilir. Ama benim için gerçekten basit değil, ufak ufak hayata katılma çabalarım için bu kez kendimi takdir ediyorum. Ve daha pozitif düşünmek için çabalamaya, en azından bu uğraşın içinde olmaya kendim için söz vermek istiyorum. Hala, "söz veriyorum" diyemiyorum ama olsun, bu da bir gelişim diyelim. Sağlıcakla kalın.

19 Temmuz 2023 Çarşamba

Psikolojik Dayanıklılık: Hayattaki Büyük Zorluklarla Başa Çıkma Sanatı

Yaz tatili için kendime bir okuma listesi oluşturdum. Listemdeki kitaplardan biri de, İletişim Yayınları tarafından bu yıl basılan, Steven M. Southwick ve Dennis S. Charney tarafından yazılan "Psikolojik Dayanıklılık" isimli kitap oldu. Kitabı okurken çok etkilendim. Alanında uzman iki isim tarafından yazılan bu kitap, esasen "neden bazılarımız psikolojik açıdan daha dayanıklı iken bazılarımız bu konuda zorluklar yaşayabiliyor" sorusuna verilen geniş ve çok yönlü yanıtlardan ibaret. Uzun yıllar çeşitli gruplar üzerinde araştırma yapan iki bilim insanı; travmatik durumlarla ya da depresyona, kaygıya ve strese yol açan durumlar ile başa çıkabilmek için nitelikli bir rehber sunmuşlar okurlara. Bu rehberi de kendi içinde gayet düzenli ve akıcı bir şekilde oluşturmuşlar. Aslında günümüzün modern dünyasında sıklıkla duyduğumuz "rezilyans" kavramından bahsediyoruz. 

Araştırmalara göre hemen her insan hayatında en az bir kez travmatik bir deneyim yaşıyor. Özellikle bizim gibi ülkelerde, bireysel olmasa bile toplumsal travmalara neden olabilecek, çevresel etkenli pek çok durumla baş başa kalabiliyoruz. Benim de kendime sık sık sorduğum sorulardan biriydi bu. Çünkü etrafımda duygusal olarak benden daha güçlü olan -ya da benden daha güçlü olduğuna inandığım- insanlar var. Burada hiç bahsetmedim, 13 Kasım'da yaşanan bombalı İstiklal saldırısında ben de İstiklal Caddesi'nde idim ve patlamanın olduğu noktaya oldukça yakın bir yerdeydim. Patlamanın gerçekleşmesini görmem ile birlikte bir şeylerin ters gittiğini anlamam bir oldu fakat ilk anda hareket edemedim. İnsanların, Tünel tarafına doğru koştuğunu görünce ben de koşmaya başladım ve Galatasaray Lisesi'ne yakın olan bir dükkana sığındım. Dükkan sahibi kepenkleri yarıya kadar indirdi, bir müddet orada bekledim ve ardından kepenklerin açılması ile birlikte tekrar caddeye çıktım. Ağlayan, üzülen, panikleyen tanımadığım insanları bir müddet sakinleştirdikten ve onlara yardımcı olmaya çalıştıktan sonra Şişhane metrosuna binerek olay yerinden uzaklaştım. 

Fakat o anda hiçbir şey hissetmedim evet gerçekten hiçbir şey hissedemedim. Panik olmadım, korkmadım, ağlamadım, bağırmadım, kalbim hızlı hızlı atmadı ve olayın üzerinden epey vakit geçmesine rağmen hala hiçbir şey hissedemiyorum. Yalnızca içimde tarifi mümkün olmayan bir üzüntü oluştu, patlamada kaybettiğimiz insanlar için. Sanki kanıksanmış bir üzüntü. Olaydan sonra ise aklımda hep şu soru yankılandı, psikolojik olarak dayanıklı mıyım? Olumsuz aile geçmişime, çocukluk geçmişime ve annemin rahatsızlığına rağmen her zaman bir şekilde mücadele etmeye devam ettim -hala ediyorum sanırım-, eğitimime devam ettim, kendi ayaklarımın üzerinde durdum ve kendime başarılı sayabileceğim bir kariyer inşa ettim. Fakat bana sorarsanız oldukça hassas ve kırılgan bir yapım var. Hayatımda olumsuz durumlar ile karşılaştığımda ve şayet bu durumlar hayatım üzerinde ciddi bir tehdite sahip ise, daha serinkanlı ve akılcı davranabildiğimi de görüyorum. O yüzden bu soruya net bir yanıt vermekte çok zorlanıyorum. Belki de zaten hiçbirimiz için net bir yanıtı yoktur.

Geçenlerde İstanbul içinde bir toplu taşıma yolculuğu yaparken aklıma Viktor E. Frankl geldi. Toplama kapmında ailesini, eşini kaybetmiş ve pek çok insanın ölümüne şahit olmuş biri olarak yeniden ayakta kalmayı başarması, mesleğinde ilerlemesi, yeniden evlenerek kendine bir hayat kurması ve çalışmalarını başarı ile sürdürebilmesi üzerine uzun uzun düşündüm. Psikolojik dayanıklılıktan bahsedince kendisinin akla gelmemesi mümkün mü? 

Gelelim kitaba... Yazarlarımız psikolojik olarak dayanıklı olma durumumuzun aslında yalnızca içinde bulunduğumuz psikolojik durumumuzla alakalı olmadığının altını çiziyor. Örneğin araştırmalar; gen varyasyonlarımızın, epigenetiğin, nöroplastisitenin, çevrenin, ailenin, içinde yaşadığımız toplumun ve kültürün de psikolojik dayanıklılığımız üzerinde önemli etkilerinin olduğunu gösteriyor. Travma sonrası stres bozukluğu ya da strese yol açan çeşitli olaylar ile karşılaşan insanların bazıları ne oluyor da ayakta kalmayı başarabiliyor? Yaptıkları çalışmaları on ayrı başlık haline getiren yazarlarımız, neler yapabileceğimiz konusunda bizlere detaylı fikirler veriyor ve bu soruyu çok katmanlı olarak yanıtlamaya çalışıyor. Mesela bu başlıklar arasında; gerçekçi iyimserlik, sosyal destek, rol modeller, korkularla yüzleşmek ile bilişsel ve duygusal dayanıklılık gibi maddeler var. 

Kendinizi psikolojik olarak dayanıklı bulmuyorsanız bence öncelikle kendinizi suçlamayı bırakmalısınız. Çünkü bu sizin elinizde olmayan, genetik ya da epigenetik faktörlere dayanan bir durum olabilir. Eğer bu anlamda zorluk yaşıyorsanız tabii ki en mantıklı olan çözüm işin ehli bir uzmandan destek almanız. Eğer imkanlarınız buna yeterli değilse de; bu alanda yapılan araştırmaları okuyabilir ve bu durumla nasıl başa çıkabileceğiniz konusunda fikir sahibi olabilirsiniz ya da yazabilirsiniz. Örneğin yalnızca yazmak bile sizi yeni insanlar ile tanıştırabilir.  Her zaman için bir seçenek var sanırım. Bu kitap ise, bence bu seçenekler arasında biçilmiş kaftan. İlginizi çekiyorsa, muhakkak bir göz atmanızı tavsiye ederim. 

17 Temmuz 2023 Pazartesi

Tatil Planları

Araştırmalarım sonucunda nihayet bir yaz tatili planı yapabildim. Aslında bir önceki yazımda belirttiğim gibi niyetim Bozcaada'ya gitmekti. Fakat annemin sağlık durumunu gözetmem gerektiği için bu fikirden vazgeçmek durumunda kaldım. Otobüsle İstanbul'dan ulaşım sonra feribot seferi derken hava sıcaklığının etkisi ile birlikte yorulma ihtimalimiz fazlaydı. Bu nedenle ulaşımı nispeten daha kolay bir yer olan Altınoluk'u tercih ettim. Daha önce Edremit körfezi tarafına gitmemiştim. Her yaz tatilinde belirli bölgelere gitmek yerine her seferinde farklı yerleri görmeyi sevenlerdenim. Güzel bir apart daire buldum, biletleri de aldım. Bir aksilik çıkmaz ise Ağustos'un ikinci haftasını güzel bir tatil ile geçireceğiz. Zaten hemen sonrasında ben de çalışmaya başlayacağım. 

Daha önce Kemer'de bir otel tatili yapmıştık ve çok hoşuma gitmemişti. Aslında kaldığımız otel çok güzeldi ki ben otelde konaklamayı çok severim. Nedense bana kendimi çok özgür hissettiriyor. Fakat yaz tatili amacı ile otelde kalmak çok cezbedici değil. Yemekti, saat aralıklarıydı derken sürekli otele bağlı kalmıştık. Ben de rahatça, gezerek tatilin tadını çıkaramamıştım. Bu sefer eşyalı bir daire tutmak daha cazip geldi bana. İstediğimiz saatte istediğimiz aktiviteyi yapabiliriz. Araştırmalarıma göre Balıkesir-Altınoluk ile Çanakkale-Küçükkuyu arası birbirine çok yakınmış ve toplu taşıma ile ulaşım imkanları da varmış. Bir günü de Küçükkuyu için ayırmayı düşünüyorum. Daha evvel Assos'ta bulundum, çok da sevmiştim. Ama Küçükkuyu, Kadırga Koyu taraflarına gitmemiştim. O açıdan da Altınoluk bizim için mantıklı oldu. 

Yazları ve yaz tatillerini seven biri değilim. İlle de yaz geldiğinde denize girmeliyim, tatil yapmalıyım diyen bir insan da değilim. Çalışmadan, bilgisayara bakmadan, istediğim gibi dolaşıp bol bol kitap okuyabildiğim boşluklar demek aslında benim için tatil. Ben kış mevsimini ve kış tatillerini daha çok seviyorum. Deniz yerine, antik kentleri ya da tarihi yapıları görüp gezmeyi seviyorum. Dağları da çok seviyorum. Tabii ki bu ekonomik koşullarda sürekli tatile çıkmam mümkün değil, ama bir aksilik olmazsa önümüzdeki seneki tatillerimde tıpkı eskiden yaptığım gibi çeşitli turlara katılmayı ya da bireysel seyahatlere çıkmayı planlıyorum. Sanırım yaş ilerledikçe insan tatile daha fazla ihtiyaç duyuyor. Umarım güzel bir tatil olur bizim için. 

11 Temmuz 2023 Salı

Bir Yaz Bunalımı

Yaz mevsimi gelince ne yapacağımı şaşırıyorum. Ve en sonunda neredeyse hiçbir şey yapmadan koca yazı geçirmiş oluyorum. Sonra da kendime kızıyorum tabii ki. Tam bir kısır döngü. Tüm sene yoğun bir tempo ile çalıştığım için ilk etapta yaz tatilinde boşluğa düşüyorum. Sonra bu boşluk yerini can sıkıntısına bırakıyor ve derken yeni iş dönemi başlıyor. Tüm sene çalıştığım için yazın hiçbir şey yapmadan dinlenmek de elbette hakkım, fakat maalesef böyle bir insan değilim. İlla ki bir şeyler ile uğraşmalıyım fakat bunu yapamayınca da kendime fena halde kızıyorum. 

Önümüzdeki sene için uzun süredir dersine girmediğim seviyeleri almak durumunda kaldım. Altıncı sınıf müfredatını hiç sevmiyorum, üstelik epey geliştirmemiz gereken bir müfredat. Bu müfredatın sorumluluğu da ne yazık ki bana verildi. Tatile çıkınca büyük bir hız ve motivasyon ile ilk üniteyi tamamladım sayılır. Ama daha önümde bir sürü ünite var. Kaynak olarak kullanmak istediğim kitapları listeleyip aldım, en azından bu işi halletmiş oldum. Sanıyorum önümüzdeki sene zorlu geçecek. Neyse, şimdi bunu düşünüp canımı sıkmak istemiyorum. 

İki yıldır mitoloji kulübünü yürütüyorum. İlk sene Yunan, bu sene İskandinav çalıştık. İlginç bir fikirdi, mitoloji okumaları yaptıktan sonra çocuklara dijital olarak tasarladıkları karakterler ile dijital bir çizgi roman yaptırdım. Fakat bu sene artık kulübün miadının dolduğunu düşündüm. Önümüzdeki sene ne yapsam derken aklıma çok uçuk bir fikir geldi. Çocuklar genelde el becerisi gerektiren çalışmalar yapmayı seviyorlar. Ben de etamin-goblen kulübü açayım dedim. Videolar izledim, gittim bir sürü malzeme aldım. Denemeye de başladım, başlangıçta biraz zorlansam da meseleyi çözdüm. İlk eserim etamin üzerine bir flamingo olacak, vallahi şaka değil. Eğer başarırsam bu sene kulübü açacağım. Çocukların etaminde ne kadar başarılı olabilecekleri konusunda hiçbir fikrim yok, yaşayıp göreceğiz. 

Bu yaz memleketteki evimize gitme fikrimiz vardı. Evin çatısının onarılması gereken yerleri var. Ne yapsak derken, annem vazgeçti. Ev zaten artık pek oturulacak gibi değil, oldukça eski, en iyisi hiç uğraşmayalım öylece kalsın dedik. Zaten yıllardır gidemiyoruz da. Bu evin akıbeti ne olacak bilmiyorum. Bu plandan vazgeçince yaz tatili için bir yerler bakalım dedik. En son 2018'de yaz tatiline çıkmıştık sanırım. Tabii ben sonraki iki sene de arkadaşlarımla gittim ama annem uzun süredir bir yerlere gitmiyor. Ben de daha önce hiç Bozcaada'ya gitmediğim için buraya yoğunlaşayım dedim. Biraz araştırma yaptım fakat içimde kocaman yaşlı bir dede yaşadığı için hiçbir şey yapasım gelmiyor bazen. Fakat iyi de gelebilir, emin olamıyorum. Biraz daha düşünüp karar vereceğim. Ekonomik krizde olmasaydık eğer, hazır hala İngiltere vizem varken bir tur ile tatile çıkardım. Ama şu şartlarda mümkün değil tabii ki. 

Bazen böyle hissediyorum hatta çoğu zaman. Kafamda bir sürü plan oluşturuyorum ama psikolojim hiçbirini yapmama izin vermiyor. Kendimi bu anlamda iyi hissetmiyorum. Bir yerlere çakılı kalmış gibiyim, hayatım ile ilgili yeni bir şeyler deneyimlemek yerine köşemde oturup kalmayı tercih ediyorum. Birkaç yıl öncesine kadar hiç böyle değildim. Heyecanlıydım, tatiller yapar ve bir sürü aktivite peşinde koşardım. Sanırım ülkenin içinde bulunduğu durum da ruh halim üzerinde oldukça etkili, bazen bu ülkede ömrümü boşa harcıyor olduğumu düşünüyorum. Ama ne yazık ki başka çarem yok. 

Neyse, yine de moralimi bozmayacağım. Yerimden kalkıp hareket etmek için çabalayacağım. Tatilimin bitmesine 35 gün kadar daha var. Şimdiden iki güzel kitap okuyup bitirdim. Daha epey zamanım var, bu zamanı daha iyi değerlendirebilirim. Çünkü neredeyse 2 haftadır evde hiçbir şey yapmadan yatıyorum. Yalnızca birkaç kere çıkıp şehir içinde gezdim, onun dışında hep evdeydim. Üstelik ben bu yaz mevsimini de oldum olası hiç mi hiç sevmiyorum. Sıcakta gerçekten hiçbir şey yapasım gelmiyor, diğer insanlardan çok daha fazla terlediğim için adım atmak bile istemiyorum. Ne kadar gereksiz bir mevsim, keşke kapatılsa. Bu yazı sanırım bir miktar dengesiz oldu. En iyisi balkona çıkıp biraz müzik dinleyeyim.