15 Ağustos 2022 Pazartesi

Boşanmış Bir Anne Babanın Çocuğu Olmak-II

Bir önceki yazımda, ben dünyaya gelir gelmez boşanmaya karar veren bir anne ve babanın çocuğu olmak ne demek ve bu durum yıllar içerisinde bende nasıl izler bıraktı biraz bunlardan bahsetmiştim. Bu yazım da, bir öncekinin devamı olsun istedim. 

Çocukluk yıllarımın ilk yarısını ve ikinci yarısını iki farklı ilde geçirdim. Dokuz yaşıma kadar teyzemlerin apartmanında yaşadık, annemin çalıştığı dönemlerde benimle büyük teyzem ilgilendi. Annem evlenmeden önce babasını kaybetmiş, boşanmanın ardından iki yıl sonra da annesini. Henüz yirmi iki yaşında kucağında küçücük bir çocuk ile tek başına hayata tutunmaya çalışan bir kadın için o dönemde gerçekten her şey çok zor olsa gerek. Bu konuda annemi çok iyi anlıyorum, hiç bitmeyen bir mücadelenin içinde hiç yılmadan beni büyütmeye çalışmış. Ve bu anlamda ona her zaman minnettarım, beni babam gibi yalnız bırakmadığı için. 

İlk çocukluk yıllarımda annem kendine çok özen gösteren bir kadındı. Çok bakımlıydı, dışarı çıktığımızda bütün gözlerin onun üzerinde olduğunu görürdüm. Çok sevilir ve sayılırdı yaşadığımız yerde, kendi keskin kurallarını ve çizgilerini oluşturmuş ve inandığı hayattan asla taviz vermeyen bir kadın imajı çizerdi. Sanırım o yıllar, benim de en mutlu olduğum yıllardı. Annemin hem çok güzel hem de çok bakımlı ve modern, aydın bir kadın olması ile övünürdüm hep. Çalıştığı atölyede epey yükselmişti, dur durak bilmeden, başarı istenci ile yoğun bir şekilde çalıştı. Hafta sonları beni şehir merkezine götürürdü ve akşama kadar her yeri gezerdik birlikte. Bana bir fotoğraf makinesi almıştı, elimde makine her gittiğimiz yeri çekerdik. O zamanlar şehir merkezinde yeni bir hamburgerci açılmıştı ve sürekli orada yemek yerdik. Beni paten kaymaya götürür, bisiklet binişimi izlerdi. İş yerinden izinli olduğu günlerde, sabah erkenden kalkar ve mahallemizde spor yapmaya çıkardık. Kendine ve bana çok güzel bir eşofman takımı dikmişti, koşuda birbirimizi yenmeye çalışırdık. Ne istesem alır, bir dediğimi eksik etmezdi. Okumayı çok severdim, her seferinde yeni bir öykü seti alırdık ve her gece yatmadan önce bana uzun uzun öyküler okurdu. Onun sayesinde ana okuluna başlamadan evvel okuma ve yazmayı öğrenmiştim. 

Annemin iş yerinin kapanması ve büyük teyzem ile aralarında sorunların başlaması hemen hemen aynı zamana denk geldi. Teyzem ile annemin hayata bakışları çok farklıydı. Teyzem eğitimine devam etmemiş, evlenip çoluk çocuğa karışmış gelenekçi bir kadındı. Annem ise henüz yirmili yaşlarını bile tamamlamamış, oldukça modern, yeni bilgiler öğrenmeye meraklı bir kadındı. Beni en doğru şekilde büyütebilmek için yıllarca pedagoji okuduğunu biliyorum. İşten yorgun argın gelip, dinlenme vakitlerinde de memuriyet sınavlarına hazırlanırdı. Geçmişte yaşadıkları problemler ve o dönemde yaşadığımız tatsız olaylar bardağı taşıran son damlalar oldu, ve annem beni de alıp başka bir ile, ananem ve dedemden kalan eve yani memleketimize yerleşti. Bu bizim hayatımızda ciddi bir kırılma oldu. Annemin işleri biz taşındıktan sonra hiçbir zaman iyiye gitmedi. Kaygıları arttı, psikolojik sorunları su yüzüne çıkmaya başladı ve yıllar içinde iyice içine kapanan bir kadın haline geldi. Yaşadığımız o küçük kasabanın onu çok boğduğunu hissediyordum çünkü zaman zaman ben de bunu derinden hissediyordum. Hiç oraya ait değildik, hiç oraya ait olamadık. Üstelik babamın annesi ve babası de aynı kasabada, iki mahalle üstümüzde oturuyorlardı. Yani babaannem ve dedem. Beni yolda gördükleri zaman suratlarını çeviriyorlar, ve annemle benim hakkımda insanlara asılsız, hoş olmayan şeyler söylüyorlardı. Annem bu süreçte iyice yara aldı, kardeşleri ile haklı gerekçeler ile iletişimi kesti ve kendi içine kapandı. Bir önceki yazımda bahsettiğim zorlu süreçler bunlardı. Hayatımızın lale devrini geride bırakmış ve zorluklarla mücadele ettiğimiz bir döneme girmiştik. 

Tam da benim kendimi keşfetmeye başladığım yani büyümeye başladığım yıllardı. Babamın bizi terk edişinin açtığı yaraları yeni yeni görmeye başlamış ve ben de giderek içime kapanmıştım. Bana yeni bir kapının, yeni bir hayatın ancak üniversite sınavlarını kazanmamla açılacağını fark etmiştim. Sürekli okuyor, çok çalışıyor ve kendime yeni hedefler koyuyordum. Tek isteğim, büyük bir şehre, iyi bir okula gitmek ve geleceğimi kazanmak üzere yol almaktı. Çünkü gerçekten başka bir seçeneğim yoktu. 

Bu dönemlerde babama ihtiyaç duyduğumu hatırlıyorum, içten içe hep yanımda olmasını istiyordum. Annem ile babam belki yeniden evlenebilir ve biz de İstanbul'a babamın yanına gidebiliriz diye düşünüyordum. Zaman içinde bunun imkansız olduğunu anladım, babama karşı öfkem ve kırgınlığım arttı ve henüz ergenlik döneminde neyin ne olduğunu bile tam olarak kavrayamayan bir çocuğun sessiz çığlığına ve isyanına dönüştü. Yapayalnız ve çaresiz hissediyor, kendime bir rota çizmeye çalışıyordum. İçimde inanılmaz bir başarı isteği vardı, nitekim tüm istediklerimi gerçekleştirebildim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, hayattaki en büyük başarıyı eğitim ve kariyer hayatımda yakalamış olmamın asla bir tesadüf olmadığını görüyorum. 

Devamını bir sonraki yazıya bırakmak istiyorum. Su yüzüne yeniden çıkardığım bu anılar, itiraf etmem gerekirse yer yer beni zorluyor. Ama yine de yazacağım, yazacağım ki kendimi biraz daha sağaltabileyim. 

14 Ağustos 2022 Pazar

Boşanmış Bir Anne Babanın Çocuğu Olmak-I

Daha önce bu konuda bir yazı kaleme almamıştım, senelerdir satır aralarında bahsederim ama tam anlamı ile bu konuya değinmediğimi fark ettim. Sistematik bir yazı gibi değil de, boşanmış bir anne babanın çocuğu olmak benim için ne demek biraz bundan bahsetmek istedim, bir nevi iç dökmek gibi. 

Annem ve babam sorunlu ve problemli bir şekilde evlenip ben doğduğum gibi boşanmışlar. Görücü usulü bir evlilik, aile zoru ile evlenen bir kadın ve arada on beş yaş fark. Boşanma davası açıldıktan sonra mahkeme velayetimi anneme vermiş, ben de annemin yanında büyüdüm. Şu an 30 yaşındayım ve babamı hayatım boyunca yalnızca birkaç kez gördüm, çoğu tesadüf eseri idi. Maddi, manevi ve hukuki olarak hiçbir babalık yükümlülüğünü yerine getirmedi. Sokakta görsem dahi tanıyamam büyük ihtimal. Aramızdaki tek bağ; kanım ve onun soyadını taşıyor olmam. Bunlar dışında aramızda hiçbir şekilde bir bağ yok. 

Babamı hiç tanımadığım için çocukken onun yokluğunu ciddi bir şekilde hissettiğimi hatırlamıyorum. Mutlu bir çocuktum, zorlansa da ayakları üzerinde duran güçlü bir annem vardı. Fakat annemdeki hüznü, acıyı ve mutsuzluğu görebiliyordum. Büyüme evremde uzun yıllar depresyon, kaygı bozukluğu ve panik atak gibi nedenlerle ilaçlı tedaviler gördü. Bu ilaçların yan etkileri nedeni ile uzun süreler boyunca uyuduğunu, ayakta olduğu vakitler de uykulu olduğunu hatırlıyorum. Bir dönem onun ruh hali nedeni ile günler boyunca aynı evin içinde hiç konuşmadığımızı dahi hatırlıyorum. Yaşadığı acılar sonucu hiçbir zaman toparlanamamış bir kadındı annem. Ortaokul yıllarım bitene kadar anne ve babamın neden boşanmış olduğunu ciddi bir şekilde sorgulamadım. Fakat liseye geçtiğimde geçmişteki hikayeleri duymaya başladım, anneme sordum, etrafımdaki insanlara sordum. Evde bulunan o sayfalar dolusu mahkeme kağıtlarını okudum. Ve pek çok nedenle içime kapanmaya başladım. Oysa liseye başlayana kadar dünyanın en mutlu çocuklarından biriydim. Bir anda içimde bir şeyler devinmeye ve ters dönmeye başladı. 

Üniversite yerleştirmeleri için nüfus kayıt örneği almamız gerektiğinde babamın başka bir evlilik daha yaptığını, bu evlilikten bir oğlu daha olduğunu öğrendim. Ben de onun evladıydım ama bana bakmayı tercih etmemişti. Etraftan duyduklarım beni daha da sarstı. Yeni oğlu ile gayet yakından ilgilendiğini, onunla mutlu olduğunu öğrendim. Evliliğini yürütememiş, yeniden boşanmış fakat bu sefer oğlunu yalnız bırakmamış. 

Zaman zaman arkadaşlarımın babamın nerede olduğunu sorduklarını ve bu konu ile bir şekilde alay edenlerin olduğunu hatırlıyorum. Yalnızca babamın yaşadığını, İstanbul'da olduğunu ama görüşmediğimizi söylemekle yetiniyordum. Çünkü onu gerçekten tanımıyordum. O anlarda aralarından ayrılmak, tıpkı anne rahmi gibi beni hiç kimsenin göremeyeceği kuytu köşe, güvenli bir yere saklanmak istiyordum. 

Bu durum daha sonra bende büyük bir başarı isteği oluşturdu. Buna sanırım bir çeşit yüksek işlev diyorlar. Öğrencilik hayatım boyunca hep başarılı oldum. Bunun temel nedeni hem anneme maddi bir yük oluşturmamak hem de babama bu kadar başarılı bir evladı kaybettiğini göstermekti. İçten içe hep bunu düşünürdüm, benim başarılarımı duysun da kendi içinde pişman olsun isterdim. 

Aradan yıllar yıllar geçti, babamın yaşadığı şehre geldim, eğitimimi tamamladım ve çalışmaya başladım. Eskiden bu kadar derinden hissetmediğim şeyleri derinden hissetmeye başladım. Hatalı bir evlilik, daha küçücük yaşta omuzlarında bir sürü yük ile yaşamaya çalışan bir çocuk. 

Ne başarımda, ne mezuniyetimde ne de hüznümde yoktu yanımda. Annem mezuniyetimde vardı, üstelik fakülteyi birinci olarak tamamlamıştım. Tüm konuşmamı ona adamış ve beni tek başına yetiştirdiği için kürsüde herkesin içinde ona teşekkür etmiş, büyük bir alkış almıştım. Çok mutlu olduğunu biliyorum ama tören bittikten sonra ne bana sıcak bir şekilde sarılmış ne de beni içten bir şekilde tebrik etmişti. Aradan 22 sene geçmiş olmasına rağmen, hala geçmişin acılarını üzerinden atamamıştı ve ilaçların etkisi ile ayakta durabiliyordu. Hala, bu koca şehirde kendi ayaklarım üzerinde durmaya ve annemin bakımını üstlenmeye çalışıyorum. İçimden onlara çok kızıyorum, beni bunca yük ile yalnız bırakmış olmalarından dolayı. Şimdi yeni yeni anlıyorum, bunca içe dönmemin, yaşıtlarım gibi mutlu olamamamın, kaygılarımın ve yorgunluğumun sebebi büyük ölçüde bu durum. Oysa ben de çok isterdim mutlu bir ailenin çocuğu olabilmeyi. Maddi ve manevi bir sıkıntım olduğunda yanımda olabileceklerini bilmeyi. Ama küçük yaşlarımdan itibaren öyle çok sorumluluk üstlendim ki, sürekli bir kaygı içerisindeyim. Ya başıma tekrar kötü bir şey gelirse, ya gelecekte yapayalnız kalırsam, ya annem yeniden hastalanırsa ya ben ağır bir rahatsızlık geçirirsem yaşamaya nasıl devam edeceğiz gibi bir sürü kaygı duyuyorum her an. 

İnsanlara güvenemiyorum, yıllardır hayatıma birini alamıyorum ve bir savunma mekanizması olarak insanları kendimden uzaklaştırıyorum. Bunların hiçbirini isteyerek yapmıyorum. 30 yaşımdan baktığımda hayatımda açtıkları yaralar öyle büyük ki, artık bu yaraların bir tanesini onaracak gücüm bile yok. Bazen de nasıl ayakta kalabildiğime bile şaşırıyorum. İkisi arasında yıllardır bitmeyen bu meselede en masum olan ben olduğum halde, en ağır yükleri taşımakla cezalandırılmış olan da benim. Ve ne yazık ki, geçmişte ailenizin açtığı yaraları yetişkinlik döneminizde daha derinden hissediyorsunuz. Oysa çocukken çok masumsunuz, bunları düşünmek aklınızın ucundan bile geçmiyor. Ama sonra yetişkinlik döneminizde anlıyorsunuz, hayatınızı nasıl da olumsuz bir şekilde etkilediklerini. 

Aslında bu konuda anlatacak çok şeyim var, bir sonraki yazıda devam edeceğim. İçimi dökmek, en azından burada olsa bile bana iyi geliyor. Bu ilk yazı ve ilk duygulanım olarak burada kalsın isterim.

9 Ağustos 2022 Salı

İşe Yarar Bir Şeyler

Kendime bir kahve yaptım ve balkona çıktım, daha önce hiç dinlemediğim şarkılardan oluşan bir liste hazırladım. Hazır aklımdan geçen bazı düşünceler varken bunları not almak istedim. 

Yaz tatiline her girdiğimizde aklımda pek çok soru beliriyor, hayatın akışı ile ilgili daha doğrusu hayatın kendisi ve benim bu yolculuktaki varoluş biçimim ile ilgili. Her yaz istisnasız pek çok sorgulama içinde buluyorum kendimi, haliyle yaşamın içine dahil olmak yerine, yaşamı karşıdan bir sinema filmi imiş gibi izlemeyi tercih ediyorum büyük oranda. Bu düşünceler beni hırpaladıkça geceleri uykularım kaçıyor, müthiş bir bacak ağrısı çekiyorum. 

Fakat okullar açıldıktan sonra yani çalışmaya başladığım zaman bu düşüncelerin büyük bir kısmı uçup gidiyor adeta. Her şey düzene giriyor. Yoğun bir temponun içinde sürekli yetiştirmem gereken işler olduğu için, varoluşumu sorgulayacak zaman bulamıyorum. Bazen iş yoğunluğundan şikayet etsem de, üstüme vazife olmayan işlerin sorumluluğunu bile üstleniyorum. 

Bu yaz, ne istediğimi ve nasıl yol almak istediğimi sorgulayıp durdum. Gerçekçi çözümler ile romantik çözümler arasında gidip geliyorum. Kendimle ilgili sorulara yanıt bulamıyorum genelde, insanın kendisini tanıması ne kadar da güç. Bazen mesleğimi bırakmak istiyorum. İstanbul'dan ayrılıp küçük bir şehre taşınmak istiyorum. Hatta garsonluk, kasiyerlik vb. işleri yapabileceğim geçiyor aklımdan. Ciddi ciddi bunların planlarını yapıyorum. Çalıştığım okulda, mesleğime veda ediş konuşmam bile hazır. Uyumak için yatağa girdiğimde bunun provasını bile yapıyorum. İstanbul dışına çıkmam gerektiğinde ise bir şekilde bu şehri özlüyorum. Hemen, aklımdan türlü anılar geçmeye başlıyor. İnsanın gerçek evi, yurdu neresidir? Sanırım yaşadığım iç sıkıntısının nedenlerinden biri de bu, yıllar yıllar içinde kendimi hiç evimde hissedememiş olmam. Önce bağ kurmakta güçlük çekiyor, ardından kurduğum bağları koparamıyorum. Bir mekan, bir ev ve bir mahalle ile gerçek anlamda sağlıklı bağlar kurabilecek kadar yaşamadım hiç aynı yerde. Evler hep değişti, mahalleler değişti, komşular değişti, yollar değişti ve tabii ki insanlar da. Üstelik tüm bunlara kaygı seviyemin nispeten yüksek olması da eklenince, bazen beni rahatsız eden şeyin tam olarak ne olduğunu kavrayamıyorum. 

Sanırım çalışmak ve üretmek iyi geliyor insana. Öbür türlüsü çok zor, zihnimdeki düşüncelerle baş etmekte zorlanıyorum. Kendimizi kandırmak pahasına da olsa, en sağlıklısı kendimize nihai hedefler belirlemek galiba. Bu hedeflerin sonlu hayatımıza hiçbir faydası olmayacak olsa bile, bazı hedefler peşinde süregiden bir hayat, kendi içinde bir anlama kavuşuyor gibi. Temel problemlerimden biri bu olabilir, hiç bir hedefim ve hayalim yok. Düşünüyorum, kendime sorular soruyorum, ne istiyorsun diyorum ve net bir yanıt alamıyorum. Hep bildiğimi okuyorum, kitaplarıma ve anneme sarılıyorum. Odamın içinde yazım-çizim işleri ile uğraşıyorum. Sahne arkasında, hep işin mutfağında. Belki bir gün o mutfaktan çıkmayı başarabilirim, belki bir gün sahnenin tam ortasında spot ışıklar altında, tüm gözler benim üzerimdeyken de iyi hissedebilmeyi başarabilirim. Belki de yalnızca izlerken solup gitmektir kaderim, belki de yalnızca izlerken solup gideceğim. 

8 Ağustos 2022 Pazartesi

Bir Karşılaşma Daha

Kısa bir süre önce, hiç tahmin etmeyeceğim şekilde biri ile karşılaştığımdan ve birbirimizden etkilendiğimizden bahsetmiştim. Yeniden karşılaştık, bu sefer planlı bir karşılaşma oldu. Bazı işleri için iki günlüğüne İstanbul'a geleceğinden bahsetmişti, epey de yoğundu. İşi gereği seyahat etmek durumunda kalıyor belirli aralıklar ile. Ben de, müsait olursa onu en azından bir akşam yemeğine çıkarabileceğimden bahsetmiştim. İşlerini halletti, birlikte bir akşam yemeği yedik ve ardından birer kahve içtik. Yakın zamanda Ankara'ya yerleşmiş. Öncesinde de haberim vardı bu yenilikten, işleri için orada olması gerekiyor. Hem okuduğu hem de ilk çalıştığı yer orası olduğu için, Ankara'dan bahsederken gözleri parlıyor. Yeni evinden ve gelecek planlarından bahsetti bana. Onu dinlemesi çok keyifli, çünkü çok eğlenceli ve neşeli bir yapısı var. Tam bir taklit ustası, hayatı muzip yanından görebiliyor ve ona göre yaşayabiliyor. Aslında bana epey zıt bir yapıya sahip, ben çoğu zaman sessiz ve ciddiyimdir. Kolay kolay espri yapabilen, anın tadını çıkarabilen bir insan değilim. Fakat bir önceki sefer olduğu gibi, bu sefer de zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Gece yarısı olduğunda ayrılmak durumunda kaldık, onu bir taksiye bindirip uğurladım. Sabah trene binecek ve Ankara'ya geri dönecekti. Uzunca sarıldık ve vedalaştık. Gittiğinde beni aramak, birkaç şey söylemek istediğini belirtti. Taksiye bindikten sonra bir mesaj attı, mesajında şöyle diyordu: "Sen var ya, iyi ki varsın, çok güzel bir akşam geçirdim gerçekten çok teşekkür ederim". Ben de ona güzel bir mesaj ile karşılık verdim. 

Ertesi akşam aradı, biraz sohbet ettik. Israrla Ankara'ya davet etti. Hatta anneni ikna etsem de acaba buraya mı taşınsanız, benim de senin öğrettiğin bilgilere ihtiyacım var, benim öğretmenim olursun gibi bir espri de yaptı. Ne zaman olur bilmiyorum ama ben de Ankara'ya onu ziyaret etmeye gitmek istiyorum. Bir şekilde yeniden sözleştik ve bu sefer sıra bana geçti. Uzun zamandır böyle hissetmediğini, benden etkilendiğini ve tam da hayallerindeki kişi olduğumu söyledi. 

Aramızdaki bu etkileşimin artması ne kadar mümkün bilemiyorum, iki farklı şehirde farklı hayatlar yaşıyoruz. Lakin bu güzel duyguları tadabilmek, bu güzel sözleri duyabilmek bile yaşıyor olduğumu hissettirdi bana. İyi ki karşıma çıkmış, iyi ki onu tanımış ve o güzel gülüşüne şahit olabilmişim.

1 Ağustos 2022 Pazartesi

Güzel Bir Gün

Eski okulumdan öğrencilerimle buluştuk bugün. Ekip halinde beni görmek istemişler, oturduk bol bol sohbet ettik. Çok tuhaf bir duygu, tarif etmesi gerçekten zor. Benim onları okuttuğum dönemde henüz yeni yetme birer lise öğrencisiydi hepsi, yıllar geçti ve artık çoğu üniversiteden mezun olmak üzere. Çok başarılı çocuklardı, büyük bir kısmı yurt dışındaki köklü okullarda eğitim görüyorlar. Kendilerini geliştirmek için çabalıyorlar, tüm bunların yanında beni hala eskisi gibi seviyorlar. 

Lisede yaşadığımız maceraları yad ettik bugün, hepsini kocaman olmuş görünce şaşırmadım değil. Gerçek birer yetişkin olmaya adım atmışlar, gözlerindeki heyecan ise hiç solmamış. Umarım hayatları boyunca bu heyecanı canlı tutmayı başarırlar. 

İnsan, anın içindeyken fark etmiyor lakin onların hayatlarına pek çok açıdan dokunduğumu söylediler bana. Yalnızca dinlemenin bile çok büyük bir erdem olduğunu bir kez daha anlamamı sağladılar. Ergenlik yıllarında her öğrenci, en az bir yetişkinin kendisini dinlemesini ve kendisi ile ilgilenmesini bekler, talep eder. Bazı öğrenciler bunu açık bir şekilde dile getirse de, daha içe dönük öğrenciler ilk adımı karşılarındaki yetişkinin atmasını bekler. Sizin yalnızca bir adım atıp iletişimi başlatmanız yeterlidir çoğu zaman. Onlar, kendi hayatlarını, mutluluklarını ve hüzünlerini öyle hevesle anlatmaya başlarlar ki, usulca, sessizce dinlemeniz bile onları fazlası ile geliştirip sağaltır. Meslek hayatımda dokuzuncu yılım bitti, onuncu yılın içerisine gireceğim. Öğretmenlikten az buçuk anlıyorsam şayet, öğrenci ve öğretmen arasındaki ilk adımın kesinlikle dinlemekle başlaması gerektiğini düşünüyorum. Yıllar sonra bana hala aynı heyecanla bakıyor ve anlatıyor olmaları beni gerçekten çok mutlu ediyor.

Masada iki endüstri mühendisi, bir ekonomist, bir sinemacı ve felsefeci, bir kimyacı ve bilgisayar mühendisi adayı görmek bana güç verdi bugün. Çocuklarım için dopdolu ve mutlu bir hayat diliyorum. Heyecanları ve neşeleri hiç solmasın. 

15 Temmuz 2022 Cuma

Şu Bizim Kırılganlığımız

"Dünyada hakim olan sloganlar kırılganlığı, gereksiz ve köhne, ham ve hastalıklı, sağlamlıktan ve anlamdan yoksun bir şey olarak görüyor; oysa kırılganlıkta duyarlılık, incelik, haysiyet ve bitkin bir nezaket, dile getirilemeyen ve görülemeyen şeylere dair bir sezgi bulunuyor ve bunlar, başkalarının ruh halleriyle, duygulanımlarıyla, varoluşsal tarzlarıyla daha kolaylıkla ve şevkle özdeşleşmemizi sağlıyor.

...

"Çekingenliğe daima duyarlılık ve güvensizlik eşlik eder; bu hayat biçimi de eski ve gereksiz, zararlı ve neredeyse kusur olarak görülmektedir; oysa, kendi sınırlarından hiçbir zaman şüphe duymamış, bunun üzerine hiç düşünmemiş bir özgüven ne çok risk ve şiddet barındırmaktadır."

...

"Bir tebessümden daha kırılgan hiçbir şey yoktur ve içinde, zaman zaman, kalpten ara ara geçen acı, özlem, yitirilmiş ve asla unutulmamış vatan, Noel'de düşen kar ve sevdiğimiz bir kitaba yansıyan ay ışığı gizlidir ve bu karaltılı ve alacalı metaforlardan kırılganlığa dair son bir imge: Ancak gözyaşlarıyla ıslanmış gözlerin görebileceği bir imge yeniden filizlenir."

Eugenio Borgna

Çeviren: Meryem Mine Çilingiroğlu 

Yapı Kredi Yayınları

11 Temmuz 2022 Pazartesi

Oslo Üçlemesi

Yabancı dizi izleme kültürü ülkemizde çok yoğun, özellikle son yıllarda popüler platformların etkisi ile şekillenen yeni bir izleme kültürü oluştu. Benim de bu izleme kültürü ile pek yakından bir alakam olmadı hiç. Hem göz rahatsızlığımdan hem de popüler olan şeylere karşı duyduğum mesafe hissinden mütevellit. Geçtiğimiz yaz Mubi'den bir üyelik aldım. Çok beğendiğimi de itiraf etmeliyim. Dizi izlemeyen ve daha çok sinema izlemeyi tercih eden biri olarak, yayımlanan seçkileri fazlası ile beğeniyorum. 

Bu hafta Joachim Trier'in Oslo üçlemesi adını verdiği film serisini izledim. Filmler arasında en sevdiğim Oslo, 31 Ağustos oldu. Uyuşturucu bağımlısı Anders'in hayatı, çırpınışları ve hissettikleri beni derinden etkiledi. Belki de kendimle onun arasında bir bağ kurdum film boyunca. Epey güçlü bir senaryosu var filmin, var oluşçu bir bakış açısı ve bu bakış açısını yansıtan sahneleri var. Özellikle, Anders'in Oslo'da bir kafede oturduğu sırada etrafı gözlemlediği anları çok beğendim. İstanbul'da tek başıma çıktığım gezilerde, oturduğum ve kahve içerek etrafı gözlemlediğim her an, Anders'in hissettiklerini hissediyorum. Var oluşun yarattığı boşluğu bu denli anlatan başka filmler de vardır elbet fakat Anders'in hem hisleri hem de gözlerindeki dokunaklı ifade bana direkt geçti. Filme ne zaman başladım ve film ne zaman bitti hesaplayamadım bile. Özellikle bir kitabı okurken ya da bir filmi izlerken zamanı unuttuğum anlarda ayrı bir mutluluk duyuyorum. Çünkü bu, kendimden bir şeyler bulduğumu ve yalnız olmadığımı gösteriyor bana. 








Serinin ilk filmini ve son filmini, Oslo, 31 Ağustos kadar beğendiğimi söyleyemem. Aslında, bir üçleme şeklinde tasarlanmış bu filmler tek tek de izlenebilir. Hayatımın bir döneminde tekrar izleyeceğime eminim. 

Var olmak, varlığı tanımlamak, hayat ile birlikte düşünmek, bazen hayatı dışarıda bırakarak soyutlanmak ve dahası o boşlukla birlikte yaşamaya çalışmak çok zor. Kucağınızda bir öykü var ve bu sizin öykünüz. İsterseniz bu öyküye devam edebiliyorsunuz ya da bu öyküyü yarım bırakabiliyorsunuz. Veyahut pek çok insanın yaptığı gibi, öykünüzü sizden başka herkesin yazabilmesine izin veriyorsunuz. Seçtiğiniz öykü ile ne yapacağınız hakkında fikri olan hiç kimse yok. Anders kendi öyküsüne son vermeyi seçti, bu tamamen kendi tercihiydi. Ama o öykünün yazılmasında dünyanın, toplumun, ailesinin ve pek çok insanın etkisi vardı. Anders'in öyküsü bitti ama var oluş sancısı Oslo'da o kafede, çocukluk evinde, dolaştığı sokaklarda yaşamaya devam edecek. 

10 Temmuz 2022 Pazar

Bir Karşılaşma

Eskişehir'de biri ile tanıştım. Bir anda güzel bir muhabbetin içinde bulduk birbirimizi, iki günlük bir zaman dilimi içerisinde sanki konuşmamız gereken her şeyden konuştuk. Kendini, yaptığı işi, çocukluğunu ve gelecek planlarını anlatış biçimi beni etkiledi. Yaptığı espriler, taklitler, gülüşü, enerji dolu oluşu ve samimiyeti bende bazı güzel, anlamlı hisler uyandırdı. Karakterlerimiz çok farklı olsa da, uzun süredir ilk kez karşılıklı bir çekim hissettim. Ondan da benimle ilgili benzer şeyleri duydum. Dışa dönük bir yapısı olduğu için o, hissettiklerini ifade etmekte güçlük çekmedi. Birinden, uzun süredir bu denli güzel sözler duymamıştım. Fakat ben daha içe dönük bir yapıya sahip olduğum için, bu kısa süreli zaman diliminde hissettiklerimi yeterince ifade edemedim. 

Benim için kahve demleyişi, mesleğimle ilgili meraklı ve heyecanlı sorular soruşu, çocukluğumuzda en çok sevdiğimiz dizilerin bile aynı oluşu, dizilerden yaptığı alıntılar ve taklitler, hepsini bir araya topladığımda bende bir anda bütüne kavuşuverdi. 

Ayrılmadan önce, "keşke burada yaşıyor olsaydın, senin gibi birine rastlayacağımı düşünmezdim" dedi. Sanırım bu sözler, benim yerimde olan pek çok insanı iyileştirmeye yeterdi. Beni de bir anlamda iyileştirdi sanırım. Üzerindeki parfüm kokusu çok hoşuma gittiği için, markanın adını sordum. O da benim parfüm kokum için aynı şeyleri düşündüğünü söyledi. Şehirden ayrılmadan önce parfümün satıldığı mağazaya girip kokuyu sordum ve ellerinde olmadığını öğrendim. Ne kadar tuhaf öyle değil mi? Şehirden ayrılırken ona bir veda mesajı attım. Nedense gözlerim doldu, oysa sadece 2 günlük bir sohbetimiz olmuştu. Bu kadar kısa sürede bu kadar güçlü bir bağ kurmak benim zayıflığım mı bilmiyorum. 

Yakın zamanda başka bir şehre taşınacağından bahsetti. Hayatına işi ile ilgili yeni bir yön vermek üzere anladığım kadarı ile. Tutacağı evi gösterdi, taşınacağı şehre davet etti. Ve ben döndükten sonra bir daha konuşmadık. 

Az evvel telefonuma bir mesaj geldi. Çok geç bir saat olsa da, aklına geldiğimi ve selam vermek istediğini söyledi. Ardından, birbirimizin yaşadığı şehre ilk ayak bastığımızda önce birbirimizi göreceğimizin sözünü aldı benden. Arada yazmamı, kendimden haberler vermemi istedi. 

Hayat ne kadar tuhaf, hareket halinde olmanın verdiği yenilik ve canlılığı yadsıyamam. Her geçen gün, her yaş alışımda hayata farklı bir yerden bakmayı öğreniyorum sanırım. Aramızda hiçbir şey olmayacak olsa bile, uzun süre sonra birinin beni hala etkileyebilir olduğunu görmek sanırım iyi geldi. Karşılaşmadığımız onca insan, kuramadığımız o kadar bağ varken dünyanın bu denli dönmeye devam ediyor oluşunu tarif edemiyorum. Bir yerlerde yeniden bir araya gelir miyiz bilemiyorum fakat bu iki gün içinde bana hissettirdikleri için ona minnettarım. Ve onu hatırlamaya devam edeceğim.

8 Temmuz 2022 Cuma

Bir Yaz Listesi - I

Yaz tatili dışındaki okumalarım için genelde uzun listeler yapmıyorum, çoğunlukla sosyal bilimler ile ilgili okumalar yaptığım için, okumakta olduğum bir kitap beni başka bir kitaba götürüyor. Dipnotlarda ya da kaynakçada rastladığım yeni bir kitap bir sonraki okumamı oluşturuyor, açıkçası bu da çok keyifli oluyor. Bu yılı okuma anlamında çok verimli geçiremedim. Bunda ruh halimin, sıkışmışlık hissinin de epey etkisi vardı. 

Edebiyatı çok sevdiğim halde epey uzun süredir edebiyat okumuyorum. Yirmili yaşlarımın ikinci yarısına kadar yoğun bir şekilde edebi metinler okudum. Bu anlamda pek çok metne vakıf olduğumu söyleyebilirim. Fakat bir yerden sonra kurgu dışı kitaplara ilgim arttı, öğretmen olduğum için branşım gereği sosyal bilimlere yoğunlaşmam gerekiyordu. Hem donanımımı artırmak hem de hazırladığım materyallere kaynak teşkil etmesi bakımından, yaklaşık üç yıldır yalnızca sosyal bilimler üzerine okumalar yapıyorum. 

Dün akşam güzel bir liste çıkardım, bu yazımda bu listenin bir kısmından bahsetmek istiyorum. 

  • Saraydaki Kahin - 15. ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Sarayında Kehanet, Cornell Fleischer, Kitap Yayınevi. (Geçtiğimiz günlerde bitirdim bu değerli eseri, içerisinde kehanet üzerine yazılmış bazı makaleler bulunmakta. Cornell Fleischer, Osmanlı tarihçiliğinin duayen isimlerinden biri. Osmanlı tarihine baktığımızda 15. ve 16. yüzyıllarda yoğun bir kehanet söylemine rastlıyoruz. Yalnızca saray çevresinde değil, halk arasında da yaygın bir söylem bu. Kitabın içerisinde yer alan makaleler de bu konu üzerine yoğunlaşıyor. Örneğin ben, Kanuni Sultan Süleyman'ın Remmal Haydar adında bir kum falcısı olduğunu ilk kez bu çalışma ile öğrendim. Kehanet, mistisizm ve bu konuların tarihsel alt yapısı ile ilgili bir merakınız varsa kesinlikle tavsiye ederim). 
  • Doğu'da Kahve ve Kahvehaneler, Helene Desmet-Gregorie, François Georgeon, Yapı Kredi Yayınları. (Kahvenin ve kahvehanelerin tarihte nasıl yaygınlaştığını merak edenler için eşsiz bir kaynak. Dün başladım, ilk makalesini okudum ve gerçekten çok etkilendim. Egzotik kahvenin tarihi kökenlerini merak ediyorsanız kesinlikle tavsiye ederim).
  • Özne Nasıl Susturulur? - Söylemlerden Liberal Laf Ebeliklerine, Serge Lesourd, Doğubatı Yayınları. (Uzun süredir merak ettiğim kitaplardan biriydi. Öznel ıstırabın yeni ifade biçimleri üzerine eğilen bu kitap oldukça katmanlı ve dolu. Psikanalitik kuramın kavramlarının da detaylı bir şekilde işlendiğini söyleyebilirim. Psikoloji ve psikanaliz okumalarına ilginiz varsa listenize ekleyebilirsiniz). 
  • İlkel İnsanın Zihni, Franz Boas, Doğubatı Yayınları. (Yeni çıkan kitaplardan biri, alanında oldukça kült ve önemli bir eser. Bir süredir antropolojiye merak salmış durumdayım. Irk, dil ve kültür üzerine okumalar yapmayı seviyorsanız ideal bir eser kesinlikle). 
  • İçsel Aile Sistemleri Terapisi, Richard C. Schwartz, Pinhan Yayınları. (Uzun süredir ilgi ile takip ettiğim ve hakkında çeşitli kaynaklar taradığım bir terapi yöntemi. Türkçe'de de bu alanda yazılmış yeterli kaynak yok maalesef. Bu açıdan ilgilileri için alınıp okunabilecek en değerli kitap diyebilirim. Kısaca İAS adı verilen bu model, bireylerin alt kişiliklerinin aileler gibi etkileşimde bulunduğunu ve değiştiğini ileri sürer. Benzeri alanlarda okuma yapmayı seviyorsanız, ek olarak Anne Ancelin Schützenberger tarafından yazılan ve İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan Psikosoybilim isimli eseri de öneririm). 
  • Delişmenlik Çağı ve İnsan Denen Hayvan, Barbara Natterson-Horowitz & Kathryn Bowers, Metis Yayınları. (Bu yazıda son olarak bahsetmek istediğim 2 kitap. Hayvanların yaşamı ile insanların yaşamı arasında inanılmaz bağlar kuran ve insan davranışları ile hayvan davranışlarını, yaşamını pek çok açıdan aynı temelde inceleyen bir perspektife sahip bu değerli kitaplar. Özellikle bilim okumayı seviyorsanız tavsiye edebilirim. Benim de okumayı heyecanla beklediğim 2 kitap). 
Bir sonraki yazılarımda, okuma listemde yer alan diğer kitaplardan ve hatta izleme listemden de bahsedeceğim. Şimdilik bu liste önümde bana huzurla bakmakta. Sizlere de keyifli okumalar dilerim.

7 Temmuz 2022 Perşembe

Dinlence

Yaz tatiline girdiğimiz iki hafta olmuş bile, bugün bu hesabı yaparken oldukça zorlandım. Okul zamanı takvimimiz o kadar yoğun oluyor ki, zamanı sürekli kontrol etmek zorunda kalıyorum. Tatile çıkışımız itibari ile zaman mefhumunu yitiriyorum, bu durum üzerimdeki bütün yükü atıyor neredeyse. Yalnızca doğanın saatine uygun yaşamayı çok isterdim, günü yalnızca güneşin doğuşuna ve batışına göre yaşamak eşsiz bir huzur veriyor olmalı insana. 

Eskişehir'den bir sürü kitap aldım, dün de yaz okumalarım için pek çok kitap sipariş ettim. Salı günkü Üsküdar turumda çok sevdiğim bir kitapçıya uğradım. Öğrencilik yıllarımdan beri muhakkak her hafta bir kez gittiğim, kokusuna ve dokusuna hayran olduğum bir kitapçı. Normalde Cağaloğlu'nda mevcutlardı lakin konsept değişikliğine giderek Üsküdar'a taşınmışlar. Yeni yerlerini ziyaret etmek bende tuhaf ve hüzünlü bir his bıraktı. Nedense soğuk buldum, eski düzenine çok alıştığım için her şeyi garipsedim. Benim için tarihi yarımada ile özdeşleşmiş ve o civarın kalabalığından sıyrılıp sığındığım bir yerdi. Yalnızca bir kitabevi değildi aynı zamanda bir hafıza mekanıydı. Ne yazık ki İstanbul'da her şey her gün ve her saniye o kadar hızlı değişiyor ki, bir süre sonra hafızanızı, belleğinizi yitiriyorsunuz. Bugün okuduğum bir haberde de Beyoğlu'ndaki Pandora Kitabevi'nin kapanacağını öğrendim. Buna da çok üzüldüm, yıllar içinde İstiklal Caddesi'nin profili ve çehresi o kadar değişti ki, kitap karıştıran insanların sayısı da epey azaldı. O gün Üsküdar'dan ayrıldıktan sonra Cağaloğlu tarafına geçtim ama o dükkanın önünden geçemedim. Sanki birileri anılarımı çalmış, bir daha geri vermeyecekmiş gibi. İçim biraz buruk. İletişim Yayınları da geçtiğimiz yıl Cağaloğlu'ndan ayrılıp Harbiye'ye taşındı. Cağaloğlu, yayıncılık tarihimizin kolektif belleğini yansıtır, pek çok yazarın ve yayının, yazın hayatına başladığı yerdir. Ne olursa olsun bundan sonra her Cağaloğlu'na gidişimde belleğimi taze tutmaya çalışacağım. Zihnimden de silemezler ya anılarımı, öyle değil mi? 

Bu akşam oturup biraz yazıp çizeceğim. Neleri okumalı, hangi metinlerden başlamalı karar vereceğim. Biraz da sinema ile haşır neşir olmak istiyorum bu yaz. Çok yoğun şekilde izleyen, izlemeyi seven bir insan değilim. Dizi kültürüm neredeyse hiç yok, popüler platformlara da üye değilim. Yalnızca Mubi üyeliğim var ve Mubi'yi gerçekten çok seviyorum. Şöyle güzel bir yaz listesi çıkarmak lazım, olabildiğince izlemek ve ilham almak lazım. Güzel bir yaz olur umarım, umarım biraz olsun yaşadığımın farkına varırım.