8 Haziran 2021 Salı

Rüya

Bir rüyaydı, ikindi uykusunun ardı sıra geldi. Bir masada oturuyorum, ilk kez kendi yüzüme, halime tavrıma başka birinin gözünden bakıyorum. Üzerimde siyah bir gömlek var, saçlarım uzamış ve dalga dalga olmuş yine. Kıvrımları alnıma düşmüş saçlarımın, kirpiklerim olabildiğine uzun. Masada çok fazla insan var, kimi tanıdık kimi bilinmedik. Herkes ikili sıralar halinde karşılıklı oturmuş, kolumun birini sandalyenin arkasına uzatıyorum. Öyle çok ses ve görüntü var ki, yine yorulmuşum. Parmaklarım başımda dolanıyor arada, kalabalık beni her zamanki gibi ürkütmüş. Belli ki kalkıp hemen eve gitmek istiyorum. Ne kadar yorgun olduğumu fark ediyorum, bakışlarım bir noktada dakikalarca sabitleniyor. Sanki onca insan arasında unutulmuşum, dudaklarım sıcaktan çatlamış, gömleğimin kollarını kıvırıp katlamışım. Çaprazımda oturan genç bir kadın "ayrılıyorum" diyor, yanındaki kadın ise gülümsüyor; "biliyordum" diyor. Bir süre birbirlerine bakıp sessizleşiyorlar. Tam karşımda oturan adam; "siz devam edecek misiniz" diye soruyor bana. Göz göze geliyoruz, üzerinde kırmızı bir gömlek var, siyah, hafiften dalgalı saçlı genç bir adam. Bu soruyu sorduğuna göre "beni tanıyor olmalı" diyorum, fakat ben onu tanımıyorum. Üzerindeki iddialı renk gözlerimi yoruyor, biraz daha düşünüp zoraki bir tebessüm takınıyorum, "öyle istiyorlar" diyorum. Sessizce bakışlarımı aşağıya doğru indiriyorum. Masanın üzerinden eğilip yanaklarımdan öpüyor, çok rahatsız hissediyorum. Anlam vermeye çalışırken bir anda yanındakilerin sohbeti arasında kayboluyor. Başım dönmeye başlıyor, sandalyemden arkaya doğru bakıyorum. Öylesine basık, öylesine sıcak ki... Arkamdaki boşluğa gözlerimi dikip; "keşke vazgeçebilsem" diyorum. 

Rüyalar ne anlatır, neler sağaltır bir fikrim yok. Yalnızca kendimi ilk kez uzaktan izlediğim bir rüya gördüğümü söyleyebilirim. Rüyadaki imgeler, sahneler, kendim ve etrafımdaki insanlar ile ilgili herhangi bir çözümlemeye girişmeyeceğim hiç. Fakat dikkatimi çeken bir nokta var, rüyamda bile devam etmek istemiyorum, rüyamda bile hüzünlüyüm, sessizim ve yorgunum. 

Bundan birkaç yıl önce güneyde bir tatil bölgesine gitmiştik. Gittiğimiz yerde, sahil kenarında bir antik kent olduğunu öğrenmiştim. Sabah çok erken uyanıp, antik kentin önünden geçen minibüslere binmiş ve deniz kıyısındaki kente varmak için ortalama yarım saat süren ormanlık yolda tek başıma yürümüştüm. Antik kente vardığımda henüz kimse yoktu, yüzmeyi ise hiç planlamamıştım. Kentin kıyısında ilerlerken küçük bir koya ve eski minicik bir iskeleye rastlamıştım. Tüm kıyafetlerimi çıkarıp oracıkta suya girdim, ilk kez özgürlüğün ne demek olduğunu o zaman tattığımı hatırlıyorum. Doğanın içinde, tek başıma, zihnimi yoran hiçbir düşünce olmadan, berrak bir algı ve zinde bir beden ile bir aradaydım. 29 yıllık hayatıma baktığımda kendimi özgür hissettiğim tek anın bu olduğunu söyleyebilirim. Sanki rüyada da bunu istiyorum ama bir türlü yapamıyorum. 

Hayatı hep bütüncül ve tam görürüz, oysa hayat parçalardan ibarettir ve daima yarımdır. Bırakıp gitmeyi, vazgeçmeyi, devam etmemeyi zayıflık belirtileri olarak görürüz; oysa bırakıp gitmek, vazgeçmek ve devam etmemeyi tercih etmek asla zayıflık değildir. Hayatın özünde başlangıç ve son vardır, hikaye her zaman yarım kalır. Dünyanın özü bütüne böylesine aykırı iken, tam olmaya çalışmak da insanın özüne aykırıdır. Bir hikayeyi yarım bırakmak ve vazgeçmek cesaret gerektirir, yaşar kılar, belirsizlik ve risk barındırır. Kanımca değerli bir erdemdir; bütüne erişme isteği rüyada kendimizi gördüğümüz gaipten bir göz ise, hikayeyi yarım bırakmak tözdür, rüyanın bittiği yerdeki özdür. Gözün vicdanı mı yoksa tözün irfanı mı dersek; bana göre tözün irfanı daha mühimdir. Siz her baktığınızı görebiliyor musunuz? 

24 Mayıs 2021 Pazartesi

Yeni Evden Notlar

Uzun zaman olmuş yazmayalı, 14 Nisan'da taşındığımızdan beri sanırım pek yazmamışım. Avrupa yakasında küçük bir semte taşındık, çalıştığım okula 20 dk yürüme mesafesinde, şirin bir semt. Aslında kasaba gibi diyebilirim, hafta sonu sokaktan inekler geçiyordu. İnanması zor ama burası da İstanbul ve hiç İstanbul gibi değil. Evimiz bir apartmanın üçüncü katında, küçük bir apartman, yeni yapılmış. Birkaç komşu ile tanıştık ama eskisi gibi değil tabii ki insanlar, çoğunu tanımıyorum. İyi yanı ise bu sefer epey sessiz bir ev bulduk, hem semt hem de bina sessiz. Artık bölünen uykularım son buldu, rahat uyuyorum taşındığımızdan beri. 

Evimiz iki artı bir, ilk kez iki artı bir dairede oturuyoruz. Haliyle odanın biri boş kaldı şimdilik. Annemin odası hazır, sanırım yakında zamanda ben de kendim için boş odayı dolduracağım. Bir bisiklet almak niyetindeyim, işe bisiklet ile gidip gelmeyi düşünüyorum. Zaten bisiklet binmek için çok uygun bir semt. 

Çok küçük bir çarşısı var buranın, aradığımız çoğu şeyi bulamıyoruz. Ama biraz manav ve birkaç market bize yetiyor. Zaten yemekle pek arası olmayan biriyim. Annemle doğru karar verdik diye düşünüyoruz, İstanbul'da yaşayıp o hengameden kurtulduğumuz için mutluyum. Fakat genel hissiyatımda bir değişme yok, çok uzun süredir çoğu şeyden heyecan duymuyorum. Okulların artık kapanmasını ve biraz dinlenmeyi bekliyorum. Annemle hem memlekete hem de yazlık bir yere gitme niyetimiz var. Umarım bu yaz bu planları gerçekleştirebiliriz. 

Şimdilik daha fazla yazacak enerjiyi bulamıyorum sanırım kendimde; balkonumuzun önündeki kocaman çınar ağacına ve ağacın üzerindeki rengarenk kuşlara bakarak sonlandırayım yazımı. Yarın sabah yine kuşların ötüşleri ile uyanacağım, belki daha mutlu uyanırım. 

18 Nisan 2021 Pazar

Karala-ma

"Kim Bilir" istemişti, ben de çizdiğim resimlerden birine burada yer vermek istedim. Pek iyi çizdiğimi söyleyemem, herhangi bir eğitimim yok. Küçüklükten gelen bir ilgim de yok. Yalnızca karantina sürecinde elime bir kalem ve kağıt alıp çizmeye başladım. Arada böyle bir istek duyuyorum ve loş ışık-müzik eşliğinde oturup böyle şeyler karalıyorum. Normalde bir yerde yayımlamıyorum, bundan sonrası için de yayımlamam büyük ihtimal. Bu ilk ve son olacak, Kim Bilir'i kırmak istemedim, umarım beğenirsiniz. Bu resme bir şarkı buldum, Rehber'den "Büyük Saat" gelsin; 

her kim sureti ile eşse, içinde cennetse 

ceremesi burada, cehennemi de...

Yeni Bir Başlangıç

Yeni evde beşinci günümüz, nihayet taşınma işlemi gerçekleşti. Eve de yerleştik sayılır. Bir artı birden iki artı bire geçince eşya eksiği oldu haliyle, onları da kısa sürede tamamlayacağım. Bu sefer annemin de kendine ait bir yatak odası oldu, en çok ona seviniyorum. 

Artık bir sitede değiliz, burası içinde yalnızca sekiz hanenin oturduğu bir apartman. Üçüncü kattayız, toplam dört katlı. Her katta iki daire var, karşı daire ile sadece bir ortak duvar var. Sesten rahatsız olduğum için hemen her şeye dikkat etmek durumunda kaldım. Aslında niyetim bir çatı katına taşınmaktı fakat bu muhitte kiralar çok yüksek. Çatı katlarında oturmak ise pahalılıktan ötürü mümkün değil. Bu yüzden yine bir ara kat oldu. Eski dairemize göre epey sessiz olduğunu söyleyebilirim. Eşya çekme sesleri burada da duyuluyor fakat konuşma, tv, yürüme sesleri duyulmuyor. Hem okuluma yakın olması açısından hem de eski eve göre daha sessiz olması açısından doğru bir karar oldu sanırım. Umarım bu huzur bozulmaz. 

Normalde huzursuz olduğum eski evimizden taşındığım için mutlu olmam gerekirdi, fakat tarif edemediğim bir burukluk, hüzün var içimde. İlk gün çok ağladım; o evde iki sene geçirdik. Arkasında ormanlık bir alan vardı ve sürekli oraya koşmaya gidiyordum. Fırını, marketi ve manavı ezbere biliyordum, sürekli önünden geçtiğim caddeler ve dükkanlar vardı. Gerçekten çok ilginç bir duygu, mutsuz olmama rağmen çok köklü bir bağ kurmuşum farkına varmadan. Alışkanlıklarını çok zor değiştiren bir insanım, hemen her şey ile kısa süre içerisinde bir bağ kuruyorum. Ayrılmak zorunda kaldığımda ise katlanılmaz bir acı hissediyorum. 

Yeni ev çok güzel, ilk kez iki artı bir dairede oturuyoruz. Daire yeni, daha önce oturan olmamış. İki tane de balkonu var, büyük olanın cam ile kapatılmasını istedik, ev sahibi de bizi kırmadı. Orayı sakin bir okuma köşesi yapmayı planlıyorum. Tüm odak noktam sesten kaçmak olduğu için bu balkon işime yarayacak gibi duruyor. Annem evi çok sevdi, muhit de çok şirin. Hangi semt olduğunu söylemeyeyim lakin çok küçük bir kasabayı andırıyor. Bugün pide almaya çıktım ve küçücük meydanından geçtim. Zaman içinde alıştıkça burayı seveceğim gibi duruyor, arnavut kaldırımları ile bana eskiyi hatırlatıyor. Kat yasağı olduğu için de çok katlı binalar yok, balkondan bakınca ormanı ve gökyüzünü rahat bir şekilde görebiliyoruz. Umarım her şey iyi olur ve artık taşınmak zorunda kalmayız. Zira 6 yılda dördüncü evimiz oldu bu. İçimdeki hüzün de geçtiğinde her şeyin daha güzel olmasını temenni ediyorum. Ve Fikret Kızılok'un en sevdiğim şarkısı ile veda ediyorum; 

kapat gözlerini ve düşün 

ipekten bir deniz 

pamuktan bir gökyüzü

tomurcuk yüreğimizde 

belki de sen ve ben, ikimiz 

birbirinin farkında gözlerimiz 

düşüncelerimiz, olmayacak hayallerimiz 

ne alınır ne satılır, para yerlerde sürünür 

geçtikçe şu günler, anladıkça hayatı

bir çok şeyin değeri küçüldükçe küçülür...

4 Nisan 2021 Pazar

Bir Süredir

Bir süredir pek iyi hissetmediğimden bahsetmiştim, bu his hala geçmiş değil. Sakin bir mizacın bu dünyada huzurla yaşaması da anladığım kadarı ile mümkün değil. Zorlanarak da olsa yaşamaya devam ediyorum bir şekilde, olabildiğince. Yaklaşık bir ayı aşkındır işim dışında hiçbir şey yapmıyorum. Bir kitap kapağı bile açmadım, ki hayatımda bir kitabın kapağını açmadığım dönemler çok azdır. İş dışında yaptığım tüm aktiviteleri bıraktım, yalnızca dün gece resim çizmek isteği duydum. Yaklaşık bir saat kadar bir portre üzerinde çalıştım, kendi kendime ilerletebildiğim tek uğraşım resim sanırım. Bir daha ne zaman resim defterimi açarım bilmiyorum lakin yaşama uğraşına dair içimdeki heyecan ve istek giderek sönüyor. 

Normalde yer değiştirmek, taşınmak ve yeni planlar yapmak pek çok insan için heyecan vericidir fakat benim için artık öyle değil. Ne sorun yaşarsam yaşayayım bulunduğum mekanlar ile çok sıkı bir bağ kuruyorum ve bu mekanlara veda etmek beni çok üzüyor. Üstelik kaygı seviyemin de arttığını hissediyorum, bazen çok daha enerjik bir insan olsam nasıl olurdu diye düşünüyorum. Fakat bu da benim realitem, suskun ve sessiz halimle var olmaya çalışıyorum. 

Buradaki ev sahibim ile görüşmem sırasında çok tuhaf bir şey öğrendim, bunca zamandır huzurumu kaçıran üst kat komşum göz altına alınmış. Nedenini burada söylemeyeceğim lakin bu durum beni epey şaşırttı. Bunu nasıl anlatırım bilemiyorum ama bugüne kadar huzurumu kaçırıp mutsuz olmama sebebiyet veren insanların hayatları çok kısa sürede altüst oldu. İnanın nasıl bir enerjidir, kaderdir, dramdır her ne ise bilmiyorum. Annem de yine aynı şeyin olmasına çok şaşırdı. Bu durumu bir arkadaşımla uzun uzun konuştuğumuzda, "çünkü çok mazlumsun" dedi. Öyle miyim bilmiyorum ama bu cümle beni epey etkiledi. 

Taşınmamıza on gün kaldı, hafta sonu kitaplarımı koliledim. Sayıları çok olduğu için beni biraz yordu. İçlerinden bağışta bulunmak istediklerimi ayırdım, ihtiyacı olan okullara göndereceğim yine. Bir de hapishanelere göndermek istiyorum aslında, biraz daha biriksinler bir kütüphane kadar oraya da göndereceğim. Kitap saklama, eşya biriktirme gibi bir huyum yok, yeni sayfaların yeni ellerde okunması beni mutlu ediyor. 

Bu şehirden ayrılma düşüncesinin beni çok meşgul ettiğinden bahsediyorum ara ara. Henüz bir yol, yöntem bulabilmiş değilim. Aslında en kestirme yolu sınava hazırlanıp devlette öğretmen olmak. Böylece küçük bir yerde, topraktan kopmadan, betonların arasından sıyrılıp yaşayabileceğimi düşünüyorum. Bazen de hiç bu işe girişmeden olduğu gibi istifa edip Eskişehir'e geri dönmek istiyorum. Annemin de en büyük hayali, o da benim gibi bu şehri hiç sevmiyor ve buradan ayrılmak istiyor. Belki bir, iki sene hiç kimseye, hiç bir işe bağlı olmadan yaşayabilirim. Bu duyguyu o kadar özledim ki; iş yerlerimizde sürekli bir sorumluluğu yerine getirmekle meşgulüz, idarecilerimizin dediklerini yapıyoruz ve asla özgür karar alamıyoruz. Sürekli belirli yükümlülükleri gerçekleştirmekten çok sıkıldım, hem de çok. Kendimi artık iyice boğulmuş gibi hissediyorum. Bu sistem içinde hiçbir şekilde özgür değiliz, bel bağladıklarımız belimiz haline gelmiş. Çekip gitme isteği o kadar ağır basıyor ki, yalnızca cesaret edemiyorum. Ama adım adım yaklaştığımı da düşünüyorum. 2018 yılında bu cesaret ile istifa edip kuş gibi rahatlamıştım. Bir yol bulmam gerek ve ben o yolu bulacağım. 

1 Nisan 2021 Perşembe

Taşınma Hazırlıkları

Çileli uğraşlarımız sonucunda gönlümüze göre güzel bir daire bulabildik nihayet. Pandemi sürecinde bu işlere kalkışmak bizi tedirgin etse de, işlerin bir kısmını bitirdik. İki hafta içinde taşınacağız. Yaşadığımız gürültü problemi bizi gerçekten çok yıprattı. Annem sesten pek etkilenen biri değil, uykusu dahi bölünmüyor fakat ben çok ciddi bir huzursuzluk yaşadım. Aylardır birkaç saatlik uyku ile işimi yapmaya çalışıyordum ve gerçekten çekilir gibi değildi.             

Yeni ev Avrupa yakasında, okuluma çok yakın ve İstanbul içinde adeta bir kasaba diyebileceğim şirin bir yerleşim yeri. Yaklaşık on yıldır İstanbul'da yaşıyorum ve bu sürenin iki yılı haricinde hep Anadolu yakasında oturdum. Avrupa yakasına kıyasla burayı çok daha fazla seviyorum. Fakat işe gidip gelmek de gerçekten çok zor oluyordu, günde ortalama üç buçuk saatimi serviste geçiriyordum. Sabah beş buçukta uyanıp, akşam yedi gibi evde olabiliyordum. Pandemi nedeniyle çok uzun süredir evden çalışsam da, işime yakın olmanın en iyi seçenek olduğuna karar verdik. 

Yeni bina bir apartman dairesi, ilk biz oturacağız dairenin içinde. Toplamda sekiz hane var ve az katlı küçük bir apartman. Daha önceki deneyimlerimden yola çıkarak artık sitelerde oturmamaya karar verdim. Sitelerde çok fazla daire oluyor genelde, bir kata bir sürü daire sığdırıyorlar, bitmeyen bir gürültü oluyor. Duvarlar hep birbirine bitişik, aidatları çok pahalı ve otopark, havuz gibi hizmetleri de kullanmayan biri olduğum için artık sitelerde oturmak istemiyorum. Dışarıdan çok havalı görünüyor ama olayın aslı ne yazık ki pek de havalı değil. 

Yeni daireyi tutmadan önce, binada yaşayan insanların kapılarını çaldım. Ses sorunu yaşamadıklarını söylediler ve içim rahatladı. Evi, emin olabilmek için iki kere görmeye gittim. İçinde de iki saat kadar vakit geçirdim, akşam vakti de gittim. Epey sessiz, sakin duruyordu. 

İşime ortalama 10 dakika sürede ulaşabileceğim, İstanbul'un kaosundan uzak, yalnızca küçük bir meydanı olan ve üst kısmı ormanlık şirin bir yerleşim yeri gibi duruyor. Birkaç kere gittiğim ama ayrıntılı olarak fikir sahibi olmadığım bir yerdi. Bu sefer özellikle kalabalık olmayan bir yer seçmek istedim. Bu şehrin gürültüsü ne yazık ki hiç bitmiyor. Aklımda, bu şehirden uzaklaşmaya dair tonlarca fikir var. Hele bir taşınalım, sonra ufak ufak planlar yapacağım. Gelecekteki hayatımı kesinlikle bu şehirde yaşayarak geçirmek istemiyorum. Buradan gitmeye dair bir kapı aralayacağım umarım. 

İstanbul'a gelmek isteyenler için de küçük bir not düşmek istedim. Gelmeyin. Bu şehir her geçen gün bir açmaza dönüyor, kariyeriniz harika olabilir, çok iyi paralar kazanma ihtimaliniz olabilir, bunları bir kenara bırakın ve gelmeyin. Küçük şehirlerde, sakin, hayat koşturmacası yaşamayacağınız, müstakil binalarda oturun. Sokakta kimse size çarpmak, sizi itip kakmak zorunda kalmasın, vaktinizin önemli bir kısmını trafikte geçirmeyin, bir ayağınız toprağa değsin, çiçek yetişirin, ekip biçin, komşu edinin, mahalle dostlarınız olsun. Bu şehirde yaşayanlar robota dönüşmüş durumda, herkes birbirini dolandırma derdinde, herkes her yaptığını yalnızca para için yapıyor, milyonların sıkıştığı ve her gün bozduğu bu güzel şehir artık kesinlikle yaşanabilecek bir yer olmaktan çıktı. Elinizde az da olsa imkanlarınız varsa, o imkanları bu şehre gelmek için harcamayın.

21 Mart 2021 Pazar

Yeniden Göç Etmek

Tam bir ay olmuş yazmayalı. Hemen hemen hiç keyfim yok. Annemle birlikte bir süredir ev bakıyoruz, yeniden taşınacağız. Üstümde oturanların sesleri artık çekilir gibi değil. Bütün enerjim bitti, hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Şu an hala evden çalıştığım için tahammülüm iyice azaldı. Sözde yeni bir site ama kullanılan malzemeler beş para etmez. Yukarıda oturan çiftin ne konuştuklarını, terlik seslerini, televizyonda ne izlediklerini, ışıkları açma kapama seslerini, her şeyi ama her şeyi duyuyorum. Sabaha kadar uyumuyorlar, sürekli topuklu terlikleri ile dolaşıyor. Çıktım uyardım yok, site yönetimine söyledim yok, ev sahibine haber verdim yok, artık başa çıkamıyorum. Psikolojim daha fazla bozulmadan başka bir eve taşınmaya karar verdik. Uyuyamıyorum, koşuyu ve sporu bıraktım, okumayı ve izlemeyi bıraktım, gerçekten çok bitkin bir haldeyim. Kaba saba, eğitimsiz insanlarla uğraşıp duruyorum. Ben aşağıdan bağırdıkçı yere inadına bir şeyler atıp eşya çekiştiriyorlar. Şu aralar hayatım gerçekten kabus gibi. 

Gündüz derslerimi yapıyorum, bitiminde hemen daire aramaya çıkıyoruz. Yoruldum da artık, hiç kolay işler değil. Oturduğum semt Anadolu yakasında ve pek de sevdiğim bir yer değil. Okulum Avrupa yakasında olduğu için normalde çok uzun bir mesafe gidip geliyordum her gün servisle. Okulun olduğu muhitte bir daire buldum, bu hafta oraya bakmaya gideceğim. İlk önce sesi test edeceğim, bakalım neler olacak. 

Hayatımda ilk kez böyle bir sorun yaşıyorum, resmen iki tane kör cahil insan yüzünden tüm huzurum bozuldu, düzenimi değiştirmek zorunda kaldım. Normalde okulların kapanmasını beklerdim, işler çok yoğun iken hareket edemezdim ama artık dayanacak gücüm kalmadı gerçekten. Sabahtan başlayıp ertesi sabaha kadar devam eden bir ses. İnanılır gibi değil. Kendi aralarında insan gibi bir konuşmaları yok, kadın sabahlara kadar saçma sapan bağırıp çağırıp üzerimizde tepiniyor. İstanbul, gerçekten yaşanacak bir yer olmaktan çıktı. Bu şehirden iyice kopmaya başladım, gitmek öyle çok gitmek istiyorum ki anlatamam. 

Ben müstakil, dubleks ve bahçe içinde bir evde büyüdüm. Bizim hiç böyle sorunlarımız olmadı. Ama bu şehirde çok katlı apartmanların, sitelerin içine tıkılmış durumdayız. Kendimi gerçekten çok sıkışmış hissediyorum, bunca betonun, sesin ve gürültünün içinde yaşamak istemiyorum. Mizacıma hiç uygun değil, lakin mecbur kalıyorum. Çalışmak, geçinmek, çalışmak, geçinmek bundan başka bir döngü yok hayatımızda. Biraz olsun özgür hissetmek, kimselere bel bağlamamak istiyorum. 

Bu süreçte her şeyi bırakıp gitmeyi düşündüm, son bir aydır aklımdaki tek şey bu. O sınıra ulaşmama çok az kaldı gibi hissediyorum. Bir gün gideceğim buradan, çok geç olmadan ve seni hiç özlemeyeceğim İstanbul. Burada bana yaşattığın tatsız anıların hiçbirini hatırlamayacağım, her şey iyi gidiyormuş gibi kandırmaya çalışsan da beni, bir gün senden tamamen kurtulacağım. Ve hiç ardıma bakmayacağım.

22 Şubat 2021 Pazartesi

Düş ile Nefes Arasında

Bazen gitmek istiyorum ama nereye gidebileceğimi bilmiyorum. Zihnimde, kalbimde sıkışan ve durmadan beni bunaltan bir his var. Sanki yaratıcı bir kaygı halinin gerginliği, üzerime eğilen kocaman bir gölge. Bu kadar genç bir yaşta neden bu kadar yorgunsun diye soruyorum kendime? Geçmişle olan bağım, geleceğe bakma ve umut etme kabiliyetinden yoksun oluşum ve elbette birtakım rasyonel sebepler bu durumun müsebbibi. 

Yorgun hissetmem çalışıyor olmamdan kaynaklı değil, yaşamın kendisinden kaynaklı. Günlük rutinleri sürdürmek, sabahtan akşama kadar bir sürü insanla iletişim kurmak zorunda olmak ve benzerleri. Kocaman bir oyunun içinde, sürüklenip durduğumuz bir kurguda hareket etmeye çalışıyor gibiyiz. Nesne hareket etmiyor, insan ise sürekli deviniyor. Bu açıdan nesne ile insan arasında hiçbir bağ olmadığını düşünüyorum. Böyle bir bağ olmamasına rağmen, giderek nesneleştiğimi hissediyorum. Yaşamak çok ağır bir deneyim, başlı başına çok zor. Düşüncelerimi bu durumun içinde saklı tutmaya çalışmıyorum, bunları derinden hissediyorum. 

İnsan olmak üzerine bir şeyler söylemeyeceğim, zaten bir sürü insan tasarrufsuz sözcükler sıralamış bu konu ile ilgili. İçimdeki bu ağır yükün geçmesi gerekir mi, daha fazla hafiflemem, bunun için çalışmam gerekir mi bilmiyorum. Zihnim çok karışık, hissettiklerimi tanımlamakta güçlük çekiyorum fakat diğerleri gibi de yaşayamıyorum. Her şey, özellikle de insan ilişkileri çok sahte geliyor bana. Bu oyunun içinde yer almak zorunda olduğum her an bu döngüden çok rahatsız oluyorum, kendime de ihanet etmiş gibi hissediyorum. Diğer insanların dert edindiği şeyleri bir türlü dert edinemiyorum kendime. Dünyevi şeyler ile meşguliyet, ruh ile meşguliyetten daha kolay olsa gerek. Kolay olanı seçmek ise ondan daha kolay olsa gerek. Bu kolay ile yaşarken insanlar, belki de en doğrusunu yapıyorlar. Yükten kaçıp, pahada hafif olanı tercih ediyorlar. Gözleri ise madden pahada en ağır olanda. Sonrası ise derin bir uyku, ne kaldı elinizde? 

İçimi, iç dünyamı seviyorum esasen. O sessiz adamı, gözleyen, susan, konuşmayan, okuyan, değerlendiren, sorgulayan, bir boşluğun içinde anlam bulmaya çalışan adamı. Fakat bir yerde tıkanıyorum, bir yerde diğerleri daha mı doğru yapıyor diye düşünüyorum. Şeylerin sessizliği, beni bir köşede kendimle baş başa bırakıp yoğun bir gürültüye uzanıyor. Bense elimde kalan kendim ile yeni bir zihinsel mücadelenin içine giriyorum. Niyetim kendimi kaybolup giden zamana eş tutmak değil, bizzat zaman ile makul olmak, zamandan bir parça taşımak. 

Bir gün herkesten uzak bir yerlere gitmeyi düşlüyorum. Pek düş kurmasam da, tanımlayamadığım bir yerleşimin içinde yalnızca kendime ait bir tahayyül eşliğinde gökyüzüne baktığımı, bir kedinin başını okşadığımı, istemediğim hiçbir şeyi, işi yapmak zorunda olmadığımı, kendi varlığımı, var oluşumu doyasıya hissedebildiğimi hayal ediyorum. Tüm bunları çıkardığınızda, geriye özgürlük denen bir şey kalmıyor. Bunca düzen, bunca yasa, bunca kural, bunca rutin, bunca ritüel; hepsi ölüm kaygısından mütevellit. İnsanın en belalı illeti, oysa çekincem bundan değil. Bir gün karanlığa karışacağımı biliyorum; maddi karanlığa giderek yaklaşırken, isteğim biraz daha uzaklaşmak. İçime çektiğim herhangi bir nefesi, gerçekten kendim olarak duyumsamak. 

İçimdeki hüzün sabaha erdiğinde, gündüzün düşü geceye karıştığında ve yüzümü güneşe dönüp derin bir nefes aldığımda, her şey bitecekmiş gibi. Bu ağırlıktan kurtulup, sonsuz bir yolculuğa çıkacakmışım gibi. Bu sefer olacakmış gibi. 

6 Şubat 2021 Cumartesi

Toplu Yaşayamama Kültürü: Bir Kent Hezeyanı

İstanbul'da yaşadığımız süre içerisinde üç ev değiştirdik; bunlardan ikisi site, bir tanesi de apartman dairesiydi. Her birinde türlü sıkıntılar yaşadık diyebilirim. Biraz, gözlemlerimden ve ülkemize özgü olduğunu düşündüğüm "toplu yaşayamama kültüründen" bahsetmek istiyorum. 

Şu an oturduğumuz sitede ikinci kattayız, toplam sekiz kat var. Üstümüzdeki daireyi satın almış olan kişi bir devlet memuru, yirmi altı-yedi yaşlarında bir genç. Yeni evlendi, eşi de kendi yaşlarında bir ev kadını. 2021 yılına girdiğimiz şu günlerde, bir insanın ev kadını olabilmesini aklım almıyor. Çağ bu kadar gelişip değişirken, gencecik bir kadın neden ev kadını olarak hayatını devam ettirmeyi tercih eder inanın çok şaşırıyorum. Hiçbir şey üretmeden, bütün gün bir artı bir dairenin içinde yaşamak için nasıl haklı bir argümanı olabilir? Yaşladığında geriye dönüp baktığında, bu dünya için bir şey üretmemiş olmak, kendisine bahşedilmiş olan aklı kullanmamak ve ufkunu genişletmeden ev kadını olarak ölecek olmak onu hiç mi rahatsız etmez? Pek tuhaf. 

Sabah adam işe gidiyor, kadın ise öğleden sonra iki ya da üç gibi uyanıyor. Topuklu terlikleri ile elli metrekare evindeki tüm eşyaları oradan oraya çekiştiriyor. O topuklu terlikler ayağından hiç çıkmıyor. Akşam sularında eşi işten dönüyor. Yaklaşık bir saat kadar bir sessizlik oluyor, ardından son ses açılan televizyon ile gürültüleri yeniden başlıyor. İstisnasız her türlü reality şov programını izliyorlar. Adam arada maç izliyor ve tüm siteyi rahatsız edecek şekilde küfür ederek bağırıyor. Küfür ettiği sıralarda da eşi -neden olduğunu anlamadığım bir şekilde- kahkahalar atıyor. Sabaha karşı üç-dört sularında kadın bulaşık yıkamaya başlıyor. Mutfak musluğundan gelen ses olduğu gibi bizim evden de duyulduğu için istisnasız her sabah bu ses ile uykumdan uyanıyorum. Bulaşık yıkaması bittikten sonra saat beş gibi uyumayı başarıyorlar. Ertesi gün yine aynı hikaye. 

Bunları onlarla yaşadığım için değil, ses yalıtımı olmadığı için çok net bir şekilde duyuyorum ve biliyorum. Evimizde televizyon yok ve annemle çok sessiz, sakin bir aile hayatımız var. Erken yatıp erken kalkarız, evin içinde topuklu ayakkabı ile dolaşmayız, akşam belirli bir saatten sonra kısık sesle müzik bile dinlemeyiz, yüksek sesle bağırmayız. İstanbul'da oturduğumuz her dairede istisnasız bu problemi yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz. Bu şehir artık bu kadar nüfusu kaldırmıyor. Ucuz inşaat işçiliği ve malzemeden çalarak yapılan bina sayısı o kadar çok ki, kira için dolaştığınızda ilk etapta bunları tespit etmesi de bu işlerden anlamayan bizler için çok zor. Yıllardır içli dışlı yaşadığımız komşu tablosuna baktığımda ve sosyolojik bir değerlendirme yaptığımda görüyorum ki asla nazik, anlayışlı, iyi eğitimli ve gelişmeye açık bir toplum değiliz. Defalarca durumu site yönetimine bildirmeme ve kendim de evlerine çıkıp bizzat konuşmama rağmen, karşımda ne dediğimi bile anlamayan insanların olması gerçekten çok üzücü. Bazen yatak odamda yatamadığım için yastığımı ve yorganımı alıp salonda yatmak zorunda kalıyorum. Nereden tutsan elinde kalacak bir toplumun içinde yaşadığımızı düşünüyorum, hele ki İstanbul, gün boyu hiç bitmeyen bir gürültü bombardımanına ev sahipliği yapıyor. Görünen o ki, bizim gibi insanlar da anlayışlı ve kibar oldukları için her seferinde bir şekilde eziliyor. Durum gösteriyor ki, okulların kapanması itibari ile yeni bir ev bakmaya başlayacağım. Sanırım bu sefer aynı sıkıntıları yaşamamak adına, kiralamaya karar verdiğim binadaki insanların kapılarını tıklatıp sorun yaşayıp yaşamadıklarını soracak ve gürültü olayını en az hissedeceğimiz bir çatı katı dairesi tutacağım. Hem uykumu hem günlük yaşam konforumu ziyan eden, sürekli okuduğum metinleri elimden bırakmama sebep olan bu insanlara da diyecek bir şey bulamıyorum. Bazı insanların hayata ve topluma hiçbir katkı sağlamadan gamsız bir şekilde yaşıyor olmalarına da asla bir anlam veremiyorum. Bu insanların sayılarının bu kadar çok olması, toplum olarak yakın gelecekteki umutlarımı yerle bir etmeye yetiyor. Ki bahsettiğim bu çiftin nasıl bir çocuk yetiştireceklerini de tahmin edersiniz. Ben bir öğretmen olarak çok rahat tahmin edebiliyorum.

26 Ocak 2021 Salı

Tatil Neşesi

Epey olmuş yazmayalı, yoğun bir dönemden geçtik. Nihayet yarıyıl tatiline çıkabildik, ben de derin bir nefes alabildim. Sevdiğim arkadaşlarımla Gülhane'de bir buluşma yaptık, pek güzel oldu. Aylardır çok sevdiğim tarihi yarımadayı ziyaret edememiştim, oysa ki İstanbul'da en sevdiğim yerlerden biridir. Pandemiden önce sürekli gider, Cağaloğlu'ndaki yayıncıları tek tek dolaşır ve bir çanta dolusu kitapla geri dönerdim. Bu sefer de öyle yaptık, yine bir sürü kitap ile döndüm eve. 

Arkadaşlarımla bir klasik eserler kulübü kurduk. Hem yazıldığı dönemin tarihini tartışacak hem de metinler üzerine sohbet edeceğiz. Her ay bir eser, ay sonu ise tartışma buluşması. Pek keyifli olacağa benziyor. 

Bu aralar yoğun bir şekilde tarih okuyorum fakat hiçbir şekilde edebiyattan vazgeçemiyorum. Önümüzdeki süreçte İngilizce edebiyat metinlerine başlamayı planlıyorum. Kendime minik bir seçki yaptım. Bununla paralel olarak, yıllar önce çok severek izlediğim Downton Abbey isimli diziye tekrar başladım. Yeni şeyleri kabullenmekte yaşadığım zorluk burada da belli ediyor kendini sanırım. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde bahsettiği eşyanın karakteri, bende de eşya üzerinde bir bağlılık oluşturuyor. 'Yeni' tutkum olmadığı için, var olan şeylere geri dönüp duruyorum. İngilizce edebiyatta ise ilk durağım, E. M. Forster'ın "Maurice" isimli eseri olacak.

Tatilin üç hafta olması beni çok memnun etti, bazı planlar yaptım fakat bu hafta sürekli yağmur yağdı. Bu sebeple pek bir yere gidemiyorum. Yağmurlar dindiği gibi mini turlarıma başlayacağım. Bir de Kuzguncuk'u ve Belçika çikolatalı kurabiyesini çok özledim. Sanırım ilk durağım orası olacak sonra yine tarihi yarımada. Tatil insana ne kadar iyi geliyor öyle değil mi? Özellikle tatil vakitlerinde okumaya yeterince zaman ayırabildiğim için kendimi iyi hissediyorum. Çalışırken haftada bir kitabı bitirmem bile çok zor oluyor. Keşke düzen bizi bu kadar büyük bir boyunduruk altında bırakmasa, keşke yaşamak için para denen şeye mecbur olmasak. Sanırım o zaman içimdeki bu var oluş sancısı da bir nebze olsun hafiflerdi.