psikolojik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikolojik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2023 Çarşamba

Psikolojik Dayanıklılık: Hayattaki Büyük Zorluklarla Başa Çıkma Sanatı

Yaz tatili için kendime bir okuma listesi oluşturdum. Listemdeki kitaplardan biri de, İletişim Yayınları tarafından bu yıl basılan, Steven M. Southwick ve Dennis S. Charney tarafından yazılan "Psikolojik Dayanıklılık" isimli kitap oldu. Kitabı okurken çok etkilendim. Alanında uzman iki isim tarafından yazılan bu kitap, esasen "neden bazılarımız psikolojik açıdan daha dayanıklı iken bazılarımız bu konuda zorluklar yaşayabiliyor" sorusuna verilen geniş ve çok yönlü yanıtlardan ibaret. Uzun yıllar çeşitli gruplar üzerinde araştırma yapan iki bilim insanı; travmatik durumlarla ya da depresyona, kaygıya ve strese yol açan durumlar ile başa çıkabilmek için nitelikli bir rehber sunmuşlar okurlara. Bu rehberi de kendi içinde gayet düzenli ve akıcı bir şekilde oluşturmuşlar. Aslında günümüzün modern dünyasında sıklıkla duyduğumuz "rezilyans" kavramından bahsediyoruz. 

Araştırmalara göre hemen her insan hayatında en az bir kez travmatik bir deneyim yaşıyor. Özellikle bizim gibi ülkelerde, bireysel olmasa bile toplumsal travmalara neden olabilecek, çevresel etkenli pek çok durumla baş başa kalabiliyoruz. Benim de kendime sık sık sorduğum sorulardan biriydi bu. Çünkü etrafımda duygusal olarak benden daha güçlü olan -ya da benden daha güçlü olduğuna inandığım- insanlar var. Burada hiç bahsetmedim, 13 Kasım'da yaşanan bombalı İstiklal saldırısında ben de İstiklal Caddesi'nde idim ve patlamanın olduğu noktaya oldukça yakın bir yerdeydim. Patlamanın gerçekleşmesini görmem ile birlikte bir şeylerin ters gittiğini anlamam bir oldu fakat ilk anda hareket edemedim. İnsanların, Tünel tarafına doğru koştuğunu görünce ben de koşmaya başladım ve Galatasaray Lisesi'ne yakın olan bir dükkana sığındım. Dükkan sahibi kepenkleri yarıya kadar indirdi, bir müddet orada bekledim ve ardından kepenklerin açılması ile birlikte tekrar caddeye çıktım. Ağlayan, üzülen, panikleyen tanımadığım insanları bir müddet sakinleştirdikten ve onlara yardımcı olmaya çalıştıktan sonra Şişhane metrosuna binerek olay yerinden uzaklaştım. 

Fakat o anda hiçbir şey hissetmedim evet gerçekten hiçbir şey hissedemedim. Panik olmadım, korkmadım, ağlamadım, bağırmadım, kalbim hızlı hızlı atmadı ve olayın üzerinden epey vakit geçmesine rağmen hala hiçbir şey hissedemiyorum. Yalnızca içimde tarifi mümkün olmayan bir üzüntü oluştu, patlamada kaybettiğimiz insanlar için. Sanki kanıksanmış bir üzüntü. Olaydan sonra ise aklımda hep şu soru yankılandı, psikolojik olarak dayanıklı mıyım? Olumsuz aile geçmişime, çocukluk geçmişime ve annemin rahatsızlığına rağmen her zaman bir şekilde mücadele etmeye devam ettim -hala ediyorum sanırım-, eğitimime devam ettim, kendi ayaklarımın üzerinde durdum ve kendime başarılı sayabileceğim bir kariyer inşa ettim. Fakat bana sorarsanız oldukça hassas ve kırılgan bir yapım var. Hayatımda olumsuz durumlar ile karşılaştığımda ve şayet bu durumlar hayatım üzerinde ciddi bir tehdite sahip ise, daha serinkanlı ve akılcı davranabildiğimi de görüyorum. O yüzden bu soruya net bir yanıt vermekte çok zorlanıyorum. Belki de zaten hiçbirimiz için net bir yanıtı yoktur.

Geçenlerde İstanbul içinde bir toplu taşıma yolculuğu yaparken aklıma Viktor E. Frankl geldi. Toplama kapmında ailesini, eşini kaybetmiş ve pek çok insanın ölümüne şahit olmuş biri olarak yeniden ayakta kalmayı başarması, mesleğinde ilerlemesi, yeniden evlenerek kendine bir hayat kurması ve çalışmalarını başarı ile sürdürebilmesi üzerine uzun uzun düşündüm. Psikolojik dayanıklılıktan bahsedince kendisinin akla gelmemesi mümkün mü? 

Gelelim kitaba... Yazarlarımız psikolojik olarak dayanıklı olma durumumuzun aslında yalnızca içinde bulunduğumuz psikolojik durumumuzla alakalı olmadığının altını çiziyor. Örneğin araştırmalar; gen varyasyonlarımızın, epigenetiğin, nöroplastisitenin, çevrenin, ailenin, içinde yaşadığımız toplumun ve kültürün de psikolojik dayanıklılığımız üzerinde önemli etkilerinin olduğunu gösteriyor. Travma sonrası stres bozukluğu ya da strese yol açan çeşitli olaylar ile karşılaşan insanların bazıları ne oluyor da ayakta kalmayı başarabiliyor? Yaptıkları çalışmaları on ayrı başlık haline getiren yazarlarımız, neler yapabileceğimiz konusunda bizlere detaylı fikirler veriyor ve bu soruyu çok katmanlı olarak yanıtlamaya çalışıyor. Mesela bu başlıklar arasında; gerçekçi iyimserlik, sosyal destek, rol modeller, korkularla yüzleşmek ile bilişsel ve duygusal dayanıklılık gibi maddeler var. 

Kendinizi psikolojik olarak dayanıklı bulmuyorsanız bence öncelikle kendinizi suçlamayı bırakmalısınız. Çünkü bu sizin elinizde olmayan, genetik ya da epigenetik faktörlere dayanan bir durum olabilir. Eğer bu anlamda zorluk yaşıyorsanız tabii ki en mantıklı olan çözüm işin ehli bir uzmandan destek almanız. Eğer imkanlarınız buna yeterli değilse de; bu alanda yapılan araştırmaları okuyabilir ve bu durumla nasıl başa çıkabileceğiniz konusunda fikir sahibi olabilirsiniz ya da yazabilirsiniz. Örneğin yalnızca yazmak bile sizi yeni insanlar ile tanıştırabilir.  Her zaman için bir seçenek var sanırım. Bu kitap ise, bence bu seçenekler arasında biçilmiş kaftan. İlginizi çekiyorsa, muhakkak bir göz atmanızı tavsiye ederim. 

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Ateş Yılları

İnsanların hayatlarında ateş yılları olduğuna inanıyorum. Fitili yüksek, alevleri gür yıllar oluyor bunlar. Bir kandilin içinde yandığınızı hissediyorsunuz adeta. Bir ateş boyu yükselip düşecekmişsiniz, sonra da etrafa külleriniz savrulacakmış gibi. Bazen o kadar bulanıyor ki bu tür zamanlarda gözler, etraf tamamen karanlığa bürünüyor. 

İnsanın her zaman tek başına bir mücadele verdiğine inanırım. Yanınızda ne kadar çok seveniniz olursa olsun bir insanın iç ritmini tümden, her şeyi ile anlayabilecek başka bir insan yok ne yazık ki. Hayat tek başına çıkılan bir yolculuk, bu yolculuk süresince bize yarenlik eden insanlara rastlıyoruz. Kimi uzaktan el sallıyor, kiminin bir alacağı var kısa süreli kalıp gidiyor kimi de o kadar uzun kalıyor ki varlığının farkına bile varmaz oluyoruz. Bir müddet durup dinlenmek gerekiyor hayatın bir köşesinde. Kaybedilen onca insan, yıpranmış onca duygu. Dönüp baktığınızda geriye sizden bir şey kalmadığını görüyorsunuz. İşte bu an çok önemli, altın saniyeler. Nefes alın, yalnız yürümekten korkmayın. 

Korktuğumuz için seviyor, korktuğumuz için terk ediyor ve korktuğumuz için yaşıyoruz. Hayat korkularımızdan oluşmuş bir ritüel, bunu yadsıdığımız müddetçe üzülmeye devam edeceğiz. Oysa fizikteki gibi herhangi bir kabın şeklini almamız gerekmiyor ille de. Hayat bilimden çok ayrı bir bilmece, eğrisi doğrusu bir garip, ölçülebilir bir tarafı da yok. 

Uzunca müddet kendinizi dinleyip usanmadan kendinizle kalmaya başladığınız an her şey değişiyor. Bırakın etrafınızdaki dünya ve insanlar dönenip dursun. Siz zamanın farkına varın, duygularınızı yaşayın ve yalnızca kendinizle olduğunuzun bilincine varın. Öyle ya da böyle tekiz. Biriz. Var oluş serüveninizde bir alev beliriyorsa bırakın yakıp kavursun içinizi. Yaşamak belki de bize en büyük ceza ve sanıyorum ki bu cezayı alevler içinde çekiyor oluşumuzu kabullenebildiğimiz kadar varız. Gerisi ve ötesi kocaman bir boşluk nihayetinde. 

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Yusuf Atılgan: Anayurt Oteli


anayurt oteli kitap ile ilgili görsel sonucu
Yaz seçkimin dokuzuncu kitabı "Anayurt Oteli" oldu. Eseri yıllar önce okumuştum, Yusuf Atılgan külliyatını tamamlamak adına tekrar okudum ve elbette yine ilki kadar etkiledi. 

Zebercet. Dünyanın herhangi bir yerinde, soğuk duvarların arasında yaşayan gündelik bir adam. Belki de onu şahsi kılan içinde bulunduğu mekanın dokusu. Bir otel. Eski dönem otellerinin kendilerine has bir gizemleri var. İçinden gelip geçen hayatlar, merak edilen hayatlar, odalar ardında günü birlik yaşamlar ve birbirini tanımayan insanların doluştuğu bir yuva. Bir ev sıcaklığı bulamazsınız belki ama bir köşesinden bağlar insanı. Hem evlerin hepsi sıcak mı ki?

Zebercet bu sıcaklığın içinde soluyup soğuyanlardan. Sokakta görseydiniz dikkatinizi çekmezdi. Oysa bıyığını kesmişti yahu. Kendisine yepyeni bir ceket ile iskarpinler almıştı. Ve dahası o okumadığı gazetelerin ardından devamlı sizi gözetlemişti, muhteşem bir gözlem yeteneği vardı. Ama siz onu hiç görmediniz.

Peki ya aşk, gecikmeli trenle gelen o esrarengiz kadın? Bir silüet mi sadece, zihinde bir kurgu mu?

İnsan şimdiye geçmişiyle ulaşıyor, anda kalamadan geleceğe adım atıyor. Zebercet'in aileden getirdikleri ve yalnızlığı birleşince diyorsunuz ki, "ulan insanoğlunun yapamayacağı hiçbir şey yok, cinayet bile." Bir de sahiden cinselliğe bu kadar takık mıyız? Altında üstünde ne var bu işin? Altımda üstümde kimler var ulan? En nihayetinde nefesin bitişi, boğaza dolanan ipler. Peki ya pişmanlık? 

Yusuf Atılgan yerli edebiyatın önemli isimlerinden biri. Bir taşra var onda, bir gerçeklik ve bir de gerçek insanlar. Uzunca bir süre taşrada yaşadığını düşünürsek, iyi bir gözlemci olduğunu da ekleyebiliriz bu övgüye. 

Canistan adlı yapıtı ile tanımıştım kendisini, Anayurt Oteli ile bağımızı bir kez daha pekiştirmiş olduk. Aylak Adam ve Öyküleri ile devam edeceğim. 

Hazır Anayurt Oteli bitmişken bir de sinema uyarlamasını izleyeyim izninizle. Ömer Kavur'a da bir selam mahiyetinde olsun yazının bitimi. Sağlıcakla. 

23 Ocak 2016 Cumartesi

Josh Malerman: Kafes

Kafes, Josh Malerman tarafından kaleme alınmış ve İthaki Yayınları tarafından basılmış korku gerilim tadında bir roman. Oldukça reklamı yapıldı son zamanlarda. Hatta ben de hiç alışkanlığım olmamasına rağmen süpermarketten aldım bu kitabı. Çok üzücü geliyor bana, süpermarketten alınan kitaplar ya da süpermarketlerde kitap bulunması. 

Kitap, kitsch/yığın roman dediklerinden. Hazır sömestr tatili gelmişken şöyle yorgunluğumu dindirecek, edebi değeri olmayan, basit bir kitap okumak niyetindeydim. Nitekim alıp okudum. Kafes, klişe konuları işleyen bir roman. Dünyada hüküm süren belirsiz varlıklar, bu varlıklarla karşılaşan insanların kendilerini öldürmeleri, bu varlıklarla karşılaşmamak için insanların gözleri kapalı yaşamaya başlaması ve hayatta kalan bir avuç insan... Romanın içinde hiç ayrıntı yok, durumlar oldukça muallak ve havada kalmış. Bu varlıklar nasıl ortaya çıktılar? Amaçları neydi? Tam olarak insanları nasıl etkiliyorlar ve niçin insanların ölümüne yol açıyorlar? Tüm bunlara net bir yanıt bulmak neredeyse imkansız.

Yine de Kafes, soğuk kış günlerinde okunabilecek, bir çırpıda biten bir roman. Okurken beklentinizi çok yüksek tutmayın derim. (Ha bu arada bir daha süpermarketlerden kitap almayacağım).