roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2020 Cuma

Budala

Dostoyevski yolculuğunda üçüncü durağım "Budala" oldu. Bu metinde "Karamazov Kardeşler" ile "Cinler" adlı metinlerden daha farklı bir atmosfer var. Dostoyevski, Budala'da saf, katışıksız ve olduğu gibi temiz bir karakter yaratmak istemiş. Hakikaten de Prens Mışkin böyle biri. Gerçek hayatta bir Prens Mışkin tanıyabileceğimizi zannetmiyorum, ya da şu ana kadar benim karşıma böyle biri çıkmamış olabilir. 

İnsanlar kendisini "budala" olarak adlandırsa da, o kendi varlığına asla ihanet etmez. Olduğu gibidir ve tekdüze de değildir. Duygusal olaylar karşısında ne yapacağını bilemese de epey zekidir. İsviçre'den Rusya'ya uzanan macerası boyunca, bir günde tanıdığı insanlarla şekillenen hayatı onu bambaşka bir yolculuğa sürükler. Bunun içinde bir aşk hikayesi de var; hatta yaptığım araştırmalarda okuyucular bu metindeki durumu büyük bir aşk olarak değerlendirmişler fakat bunun hatalı olduğunu düşünüyorum. Roman boyunca hiçbir şekilde gerçek, saf ve büyük bir aşktan söz etmek mümkün değil. Prens'in Filippovna'ya karşı hissettikleri bana kalırsa asla aşk değildir. Zaten metnin içinde kendisi de bunun bir acıma duygusundan kaynaklandığını itiraf eder. 

İlginçtir ki Dostoyevski'nin çoğu metninde muhakkak tutkuları ve saplantıları ile hareket eden bir karakter vardır. Karamazov Kardeşler'de Mitya'dır bu mesela. Budala'da ise bu karakter Rogojin'dir. Kendisini çözebilene aşk olsun. Metnin baş karakterlerinden biri sayılabilecek Aglaya Yepançin'den ise hiç hoşlanmadım. 

Budala'yı başarılı bulmakla birlikte bir Karamazov Kardeşler olmadığını söyleyebilirim. Prens Mışkin'in, edebiyat tarihinde belki de eşi benzeri olmayan bir karakter olması, metnin en ilgi çekici bulduğum yanı. 

Keşke diyorum, hayatımda Prens Mışkin gibi bir dost olsa. Sonra da diyorum ki, belki de olmaması daha iyidir. 

13 Eylül 2020 Pazar

Gustave Flaubert: Madame Bovary

Elimde şu an, Hasan Ali Yücel klasikler dizisinden Madame Bovary var. Fransızca aslından Nurullah Ataç ve Sabri Esat Siyavuşgil tarafından çevrilmiş. Hazır, romanı yeni bitirmişken, kokusu burnuma kadar gelen taze bir ıhlamur kaynattım ve metin hakkında birkaç kelam etmek için buraya geldim. 

Dönemi için oldukça cesur ve çarpıcı bir metin olduğunu söylemem gerekir. Ahlak anlayışını sorgulayan bu metinde, Flaubert'in olabildiğince objektif davrandığını söyleyebilirim. Yer yer, içten içte Madame Bovary'i suçlu bulduğunu hissetsem de, okurlarına bunu elverdiğince sezdirmemeye çalışmış. Madame ise çok geniş çaplı bir incelemenin konusu olmalı kesinlikle. Özellikle günümüzde dahi tabu konular arasında yer alan yasak aşk ve kadın cinselliğinin, var oluşunun; 1850'li yıllardaki tezahürü var karşımızda. O dönemi değerlendirebilmek için, elbet Fransız tarihine de aşina olmak gerekli. 

Madame Bovary'i pek çokları pek çok açıdan suçlu bulmuş olabilir, okurlar hüküm vermek kısmında genel ahlak anlayışı çerçevesinde ona karşı bir hin beslemiş dahi olabilir. Fakat bir kadın düşünün, genç bir kadın, hayatı seven, hareketli ve içinde sonsuz bir yaşam enerjisi taşıyan bir kadın. Taşrada yaşamış, etrafında hep belirli hadiseler cereyan etmiş ve rutinin dışına çıkamamış bir kadın. Bir evlilik, bir çocuk ve oldukça iyi ve saf yaradılışlı bir koca. Elbette burada kocası Charles'ın durumu bambaşka bir boyut kazanıyor. Eşinden hiç şüphe etmiyor, ona sonsuz güveniyor, onun her hareketinde bir güzellik buluyor ve onun her istediğini yerine getirmeye çalışıyor. Bu öykü kimin öyküsü diye sorduğumuzda sanıyorum Charles'ın öyküsü demek daha doğru olacak. 

Madam Bovary'nin ruhu taşraya sıkışmış, Yonville'in rutin ve de değişmez ruhundan kaçıp kentin her saniye değişen, türlü hadiselerle dolu, renkli dünyasına adım atmak istiyor. Metin boyunca kendisine hiç kızamadım, hak da vermedim. Hepimiz bu sıkışmışlığı yaşamıyor muyuz? Bir türlü kendimizden ve seçimlerimizden emin olamıyoruz, bizi saran türlü ruh hallerinin içinden bazen öyle bir kasvet yükseliyor ki; Madame Bovary'nin hissettiği o sıkışmışlıkta buluyoruz kendimizi. Üstelik sevgi bir kereye mahsus mudur diye soruyor insan? Daha fazlasını istemek zayıf bir karakter belirtisi midir? Yoksa bazılarımız buna doğuştan mı meyyaldir? 

Aslında bu bir haklı haksız tartışması değil, etik bir tarafı ise asla yok bana kalırsa. Yargı dağıtmaya pek hevesli tavrımızın, Madame Bovary'e bol bol yargı dağıtması olasıdır. Ölmeden önce şöyle diyor:

"Ölüm de pek önemli değilmiş. Uyuyacağım ve her şey bitecek." 

Büyük bir hız içinde yaşadığı hayattan büyük bir hız ile ayrıldı. Belki de hiçbir şeyden pişman olmadı. 

Belki de kadını anlamaya Madame Bovary'i anlamakla başlayabiliriz, ilk etapta kulağa oldukça cüretkar geliyor. Fakat neden olmasın? Her birimizin ahlak anlayışı bizi Madame Bovary karşısında bir araya getirebilir hatta belki de uzlaştırabilir, hatta belki de bize set çeken o ahlak anlayışını yok edebilir. Birilerini yargılamak çok kolaydır, yaşamak ise zor. Madame Bovary'i ise yaşamayı seçti. Genç yaşında ölmesine rağmen. 

Son olarak, Charles'in son bölümde Rodolphe ile karşılaşmasında hissettikleri beni çok etkiledi. Çok sevdiği karısı Emma'ya kızmak yerine; karısının aşık olduğu adamın yerinde olmak istedi. Bunu tarif etmesi çok zor; katışıksız bir sevgiye rastlıyoruz belki burada. Üstelik sevmenin bir eğrisi doğrusu yok iken. Bence metnin en etkileyici bölümüydü. 

Bu güzel öykü için Flaubert'i minnetle anıyorum. Edebiyata bıraktığı bu metin, eminim ki daimi olarak yaşamaya devam edecek. 

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Emily Bronte: Uğultulu Tepeler

Bu yıl dönem metinlerini tekrar okumaya İngiliz edebiyatı ile başladım. İlk okuduğum metin ise Uğultulu Tepeler oldu. İngiltere'de 19. yüzyılın ikinci yarısını Victoria Dönemi olarak adlandırıyoruz. Özellikle bu dönemde hem toplumsal hem de ekonomik açıdan orta sınıfın yükselişe geçtiğine şahit oluyoruz. Dönemin kadın yazarlarının metinlerine baktığımızda ise genelde taşra portresi çıkıyor karşımıza. İngiltere'nin çeşitli bölgelerinde yaşayan orta sınıfın, çiftlik hayatının ve bu tekdüzeliğin içinde yaşanan sıradan olayların bir bütün olarak kahramanların ruhsal ve fiziksel durumlarını nasıl etkilediğine tanık oluyoruz. Hem dönemi açısından hem de kurgusu açısından ben Uğultulu Tepeleri başarılı buluyorum. 1848 yılında genç yaşta hayatını kaybeden yazar, ardından onun adını her daim yaşatacak olan bu güzel yapıtı bırakıyor bizlere. 

Victoria Dönemi İngiliz metinlerinde, 1800'lü yılların Rus metinlerindeki derinliği, mizahı, felsefeyi ve psikolojiyi bulmak çok mümkün değildir. Yüzeysel olduklarını söyleyemem lakin ele alınan konular hep belli başlı tipolojiler ve olaylar etrafında döner. Kır yaşamı, taşra heyecanları, sıkışmışlık hissi ve tabii bunlarla birlikte gelen bir aşk hikayesi mevcuttur. Fakat, Uğultulu Tepeler belirli özellikleri açısından bu mevcudiyetin dışında, ayrı bir yerde konumlanıyor. 

Romanın olumsuz kahramanı olan Mr. Heathcliff, kitabın içerisinde tam anlamı ile çözümlenmese de; onu rahatsız eden hayatın izlekleri direkt olarak okuyucuya tesir edebiliyor. Üstelik, Mr. Heathcliff kurgu içerisine öyle bir işlenmiş ki, yazarı bu konuda tebrik etmemek elde değil. Metnin içinde her bir karakterin hayatta temsil ettiği bir duruş var. Taşranın sunduğu olanaklar ve yaşam aşkı ile tutuşan genç karakterlerin dışında, evin içerisinde görev yapan hizmetlilerin tasvirleri ve yerleri oldukça güçlü. 

Metnin içerisinde muhakkak ki yazarın yaşamakta olduğu hayatın iz düşümleri de mevcut, bunu yadsımak doğru olmaz. Kendi adıma anti kahraman yaratmanın kurguda epey zor olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan da metin kendisini diğer dönem metinlerinden farklı kılıyor. Roman boyunca Mr. Heathcliff'i çözümlemeye çalışıyor ve onun suretinin niçin kötülüğe meyyal olduğunu tespit etmeye uğraşıyorsunuz; bu durum da son sayfalara kadar okuru canlı ve ayakta tutuyor. Nahid Sırrı Örik de, Kıskanmak adlı metnindeki anti kahramanı ile bence Mr. Heathcliff'e bir selam çakıyor. Karşılaştırma, bir başka konunun yazısı olmaya değer. 

Netice itibari ile, 'klasik' diye tabir ettiğimiz ve benim bu tabiri doğru bulmadığım dönem metinleri; dönemlerin toplumsal, tarihsel ve psikolojik özelliklerini keşfetmemiz açısından oldukça değerli. Kanaatimce; bir dönemi irdelemek isteyen bir araştırmacı ya da meraklı bir kişi; dönemi hem tarih hem de edebiyat olarak incelemeye başlamalı. Öteki türlü bu bütünselliği yakalamak epey güç olacak belki de yarım kalacaktır. 

Her birimizin hayatında bu kadar iddialı ve keskin birer Mr. Heathcliff olmasa da, ondan izler taşıyan tanıdıklarımız vardır diye düşünüyorum. Hikaye boyunca benim kahramanım ise kesinlikle Mrs. Dean oldu. Tüm yaşananlara rağmen ayakta kalmayı başarması ve her açıdan bir zamanlar bir parça bile olsa sevgi beslediği, tanıdığı kişileri asla yalnız bırakmaması takdire şayan. Bence hepimizin hayatında birer Mrs. Dean olmalı.

23 Mart 2019 Cumartesi

Jane Eyre

Battaniyeme sarınıp metni okumaya başladım. Oldukça sade bir dille kaleme alınan eser, Jane Eyre adında küçük yaşta annesiz ve babasız kalan bir kız çocuğunun hayatını anlatıyor. Viktorya dönemi İngiliz kırsallarında eşsiz bir gezintiye çıkmış gibi hissediyorum kendimi. Eski yapıların griliği arasında dolaşıp, maun mobilyalarla süslü yüksek pencerelerden eşsiz doğa manzaralarını canlılıkla seyrediyorum. 

Henüz dün gece başladım, iki yüz sayfa kadar ilerledim. Mart ayından bu yana içimdeki sıkıntı ile hiçbir şey okuyamazken ilaç gibi geldi bana Jane Eyre. Hayatta sade olan her şeyi çok sevdim. Süs eşyaları, süslü giysiler, süslü yaşamlar hiçbiri bana göre değil. Nerede sade, etiketsiz, saf şeyler var hep onların peşinde koştum hep. Metnin içerisinde ve hikayede de baştan sona sadelik var. 

Uzun uzadıya bir inceleme yazısı kaleme almayacağım şu an, metni bitirdikten sonra muhakkak bir şeyler yazarım. Sadece eserin bende bırakmış olduğu izlenimlerden bahsetmek istedim biraz, şimdi izninizle okumaya devam edeyim.

5 Ağustos 2018 Pazar

Roger Martin du Gard: Thibault'lar - I

"... O anları hiçbir zaman unutmayacağım. Ne yazık ki hem çok seyrek hem çok kısa tüm varlığımızla birbirimizin olduğumuz anlar. Biricik aşkımsın sen benim! Kalbim başka bir aşka daima kapalı kalacak, çünkü o zaman sana bağlı binlerce tutku dolu anı sarar duygularımı. Elveda, ateşim var, şakaklarım zonkluyor, gözlerim bulanıyor. Hiçbir şey ayıramaz bizi birbirimizden, değil mi? Ah, bir özgür olsak! Ne vakit birlikte yaşayıp gezilere çıkacağız? O kadar isterdim ki başka ülkelere gitmeyi! Birlikte ölümsüz ve hoş izlenimler edinmek ve birlikte bunları sıcağı sıcağına şiirlere dönüştürmeyi!.."

"... Kalbim senin kalbini kucaklıyor. Tıpkı Petronius'un muhteşem Eunice'ini kucakladığı gibi.
Vale et me ama!"

J.

29 Mart 2018 Perşembe

Korsan Çıkmazı II


Korsan Çıkmazı
"İstanbul'un ortasında, bir pansiyon odasının dört duvarı arasında geçen uzun geceler. Oturup memleketi düşünüyorum. Herkes bana karşı. Neden? Sudan bir sebep, örneğin şu kadının boşa gitmiş gençliği, örneğin istenmeyen amcamın oğlunun aşağılık duygusu vs., benim dürüst, iyi, temiz hayatımda yıkıcı olabiliyor. Ters anlaşılmış bir olay, insanların küçük hırsları... Sonunda sormaktan vazgeçiyor insan. Böyle. Yıkılmamak gerek. Kaçmamak, kaybolmamak. Eh, işte bu. İyi niyetimden adam olmak kaygımdan başka tutar yerim yok. Hepimiz iyi çocuklarız. Ne var ki, eski tekne yeni hamura dar geliyor."

Nezihe Meriç

24 Mart 2018 Cumartesi

Korsan Çıkmazı

"İçim sıkılıyor ve bu hiçbir işe yaramıyor. Düşünüyorum, okuyorum, öğreniyorum. Bu, çevremdeki günlük hayatını yaşayan, düşüncesi, ancak bu çerçevenin içinde doğup gelişenlerden, biraz daha ayrılmama sebep oluyor. Gün geçtikçe, okuyup öğrendikçe, onların meselelerini, içinde dönendikleri olayları, ruh durumlarını, bütün bunların sebep ve sonuçlarını açıkça kavrıyorum. Her şey gizliğinden, karışıklığından kurtuldukça, benim için önemini kaybediyor. Düşçülüğüm bozuluyor. Yavana, tatsızca varıyor. Ben tek başıma kalıyorum. Kıyamet burada başlıyor."

Nezihe Meriç

23 Mart 2018 Cuma

Alacaceren III

"O hiç yaşlanmamıştı. Bana derdi ki, "Dara düştüğün zaman benim güzel ipek kızım, -neşeyle çınladığı zaman bile, demlenmiş bir ses yakıştırıyorum ona; insanı dinlendiren- hemen yaşadığın güzel günleri, güzel insanları, güzel şarkıları düşün. Sevdiğin şarkıları söyle. Ay ışığını, yolculuklarda geçtiğiniz yerlerde gördüğün dağları, ovaları, doğanın güzelliklerini, renklerini düşün. Çiçek kokularını, ben leylak kokusuna bayılırım. Fırının önünden geçerken duyduğun o ekmek kokusu yok mu hele, bir de kavrulmakta olan kahveninki..."

Nezihe Meriç

Alacaceren II

"Ev onları, onlar evi hep sevmişlerdir, çok sevmişlerdir.
Bir evi sevmenin, bir semtli olmanın tadını çıkarmacasına yakmışlardır ışıklarını. Arkadaşlarını, sevdikleri bir iki -ikiyi geçmez- apartman komşusunu, kitaplarını -paraları olunca yeni kitaplık yaptırmayı düşünerek- düşlerini, isteklerini, sevgilerini, abla kardeş, ana kız karışımı, sevgiden de öte, gizemli kutsal sözcüklerini de içeren bağımlılıklarını, birbirlerine olan düşkünlüklerini, onları çevrelerinin yozlaşmasından koruyan, dededen gelen, ondan geçen bozulmamış değerleri koruyarak, kurdukları yaşamlarını bir masal gibi yaşamaya başlamışlardır."

Nezihe Meriç

Alacaceren

"Dedem, kendisine verilen zamanı, kendi istediği gibi yaşamıştı; kimseyi karıştırmamıştı. Yaşama biçimini kınayanları, öğüt vermek, aklı vermek isteyenleri, hoşgörüsü olmayanları, sevgisizleri, kendini bir bok sananları elinin ucuyla şöylece iteleyivermişti. 

'Bunlar virüs gibidirler' derdi. 'Bunlar kıskanç, mütecessis, dedikoducu, ziyan mahlukattandır. Aman! Asla yaklaştırmayacaksın yanına." 

Nezihe Meriç

6 Mart 2018 Salı

Gurbet Kuşları

Orhan Kemal'in Gurbet Kuşlarını okuyorum şu sıra. Bizden bir şeyler okumaya ihtiyacım var, kaosun hakim sürdüğü bu şehirde gurbet kuşlarının samimiyetine ihtiyaç duyuyorum. İstanbul'a geldiğimden beri en çok ihtiyaç duyduğum şey bu belki de. 

Uzun süredir evden dışarı çıkmıyorum. Haftada bir, bazen hiç. İşten eve geliyorum, okuyorum bol bol. Çok sevdiğim tarihi yarımadaya dahi gitmiyorum. Çalışmak zaten ayrı hengame, İstanbul'un derdi tasası yetmiyormuş gibi.

Her gün beton görmekten, gökdelen görmekten bıkıp usandım. Birbirine sıkışık dairelerden güneşi bile göremiyorsunuz doğru düzgün. Tek avuntum oturduğum muhitin İstanbul'un içinde olmaması. Ben üniversitede öğrenciyken Kadıköy bu kadar kalabalık değildi mesela. Artık iğne atsanız yere düşmüyor. Her dışarı çıktığımda düşünüyorum, bunca insan ne yapıyor sokaklarda? Füruzan'ın "Gecenin Öteki Yüzü" adlı öyküsünden uyarlanan mini dizide Zuhal Olcay kızı ile birlikte bir daire tutmuştu kendine. Yanılmıyorsam Yeldeğirmeni taraflarındaydı. Aklıma hep o sahneler geliyor, gece yüzünü öteye çevirdiğinde gündüzün örttüğü insanlar ve yaşamlar beliriyor Kadıköy sokaklarında. Böyle zamanlarda hemen eve kaçasım geliyor. Kaçıyorum da. Eve gelince derin bir nefes alıyorum. 

Kamu personeli sınavına hiç hazırlanmadım. Sınava girmiyorum da. Kafamda hazırlanmak gibi bir düşünce var. Özel sektörde çalışmak oldukça zor. Beşinci yılımdayım ve yoruldum. Herkes birbirini çiğnemek derdinde. Kimsenin de eğitim öğretimi umursadığı yok açıkçası. İyi eğitimli, yüksek lisanslı, birkaç dilli diye göklere çıkarılan öğretmenlerin aldıkları maaşlardan ve yaptıkları tatillerden başkaca dertleri yok. Hal böyle olunca bir türlü ait hissedemiyorum kendimi. Yanlış anlaşılmasın, bir öğretmen olarak ben de isterim şartlarımız çok iyi olsun. Lakin şu ana kadar kendini işine ve çocuklarına adayan bir öğretmene rastlamadım. Belki sınava hazırlanıp atansam benim için daha iyi olacak. Küçük bir kasabaya giderim, huzur içinde çocuklarımla birlikte olurum. 

Gurbet kuşları İstanbul'un her yerinde. Vapurlarda, tramvaylarda, ekmek aslanın ağzında. Bir milyoncular, erotik şoplar, sayısız betonlar ve giderek kaybolan insanlardan ibaret bir şehir. Soğuk yüzlü, maziye özlemli. 

Belki de yanlış bir zamanda geldim dünyaya. Vesikalı Yarim'de Sabiha'nın o meşhur sözleri gibi: "Sevgi de yetmiyormuş, çok eskiden rastlaşacaktık."

Çok eskiden rastlaşacaktık İstanbul. 

1 Mart 2018 Perşembe

Yılanı Öldürseler

"Dört kişi öldürüp de gece gündüz namaz kılan hapisteki o Ağayı anımsadık. İnsanlık dışı Lütfiyi anımsadık... Çukurova insanları gittikçe zalim, kötü, sevgisiz oluyorlarmış... Dost diyecek hiç dost kalmamış. Herkes herkesin gözünü oyuyormuş, beş kuruşa insan babasını öldürürmüş. Kendisi o kadar insan içine girmiyormuş. Baharda portakal çiçekleri öyle bir kokarmış ki kokularından insan sarhoş olurmuş..."

Yaşar Kemal

7 Şubat 2018 Çarşamba

Genç Werther'in Acıları

"Giyiminden yoksul kesimden biri olduğunu tahmin ettim, meşguliyetiyle ilgilenirsem incinmez diye düşünerek ne aradığını sordum. 
Çiçek arıyorum diye yanıt verdi..."

Goethe 

6 Ekim 2017 Cuma

Thomas Mann: Venedik'te Ölüm ve Daha Fazlası

Mevsim geçişinden ve havanın değişken vehametinden nasibini almış bir vaziyette evde yorgan döşek yatarken "Venedik'te Ölüm'ü" okumaya başladım. Thomas Mann ile "Buddenbrooklar" adlı romanı ile tanışmıştım. Büyük bir hayranlıkla romanı bitirdikten sonra, yüksek lisans tezim için literatür çalışması yaparken kendisine tekrar rastladım. Roman sanatı ile ilgili kimi görüşlerini tezimin bir bölümünde kullandım. Bir roman yaratma süreci nasıl gerçekleşir ve romanı oluşturan unsurlar nelerdir? Tarihin romanın seyri üzerindeki etkisi nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını incelikle, Buddenbrooklar adlı romanda bulabilmek mümkün. 

Venedik'te Ölüm'de bir bölüm çok hoşuma gitti. Burada da paylaşmak istedim:

"Girgin, konuşkan bir adamınkine oranla içine kapanık, suskun birinin gözlem ve izlenimleri daha bulanık olmakla birlikte daha derinlere işler, onun düşüncüleri daha ağır, daha gariptir ve daima hüznün gölgesini taşır. Bir bakış, bir gülüş, bir fikir değiş-tokuşuyla kolayca geliştirilecek imgeler, algılar, onu aşırı derecede meşgul eder, suskunluğunda derinleşir, önem kazanır; bir olay, bir serüven, bir heyecan olurlar. Yalnızlık özgünlüğü, o cesurca ve yadırgatıcı güzelliği, şiiri yaratır. Yalnızlık aynı zamanda ters, orantısız ve saçma olanı, izin verilmeyeni de yaratır."

Yaratma cesaretinin ve yaratımın kendisinin sık sık yalnızlık ile yakından ilintili olduğunu düşünürüm. Kafka'nın da benzer bir görüşü vardır. Yazmak için yalnız kalmak ve sevmek arasında gidip gelir. Mann'in ifadesi de benzer bir özellik taşıyor. 

Sanat yaratımı olayını şimdilik bir kenara bırakırsak, günümüz insanlarının yalnızlıkla büyük problemleri olduğunu düşünüyorum. Bir başkasına, bir başkasının faydasına duyulan ihtiyaç, insan ilişkileri arasındaki bağı seyreltiyor. Ortaya çıkan ilişkiler bütünü de karmaşadan ve ziyandan ibaret kalıyor. Sanattaki bu doyumsuz ve Mann'in de ifade etmiş olduğu gibi zıtlıklarla dolu yaratımın bir özelliği var: "İzin verilmeyenin yaratımı". Bu ifade oldukça önemli, nitekim sanat yapıtlarındaki bu "izin verilmeyenin yaratımı" geç algıladığımız yeknesak dönemler için bir kurtuluş yolu! Pavese'nin yalnızlığı ve acıları sahte değildi, Heinrich Böll'ün ikinci dünya savaşından izler sunan sayfaları da öyle. Suskunun duygularına ise en güzel yorumu getirenlerden biri olmuş Mann. Bir de aklıma hemen yerli edebiyattan İhsan Oktay Anar'ın Suskunları ve nitekim Eflatun geliyor elbet. 

Sağlıcakla.

18 Ağustos 2017 Cuma

Füruzan: Berlin'in Nar Çiçeği


füruzan berlin'in nar çiçeği ile ilgili görsel sonucu
"Dinle, ardıç kuşu ötüyor. Sen görmedin. Gölün kuğularını bir hafta önce ölmüş bulduk. Kanatları açık, suda ağır ağır kayıyorlardı. Meğer onlar ne kadar büyük kuşlarmış... Çevremizdeki her şey ölüyor. Bilmiyorum niçin. Mutluluk bizi terk etti."


Füruzan "Berlin'in Nar Çiçeği" adlı romanını 1986-1988 yılları arasında İstanbul Şişli'de kaleme almış. Hüzünlü bir roman. Yaşlı bir kadın olan Frau Lemmer ile Almanya'ya göç etmiş Türk ailesi Korkmazların dostluğu insanın içine hem huzur hem de hüzün bırakıyor. 
Dönem Almanyasını ve yaşanan sorunları da görebiliyorsunuz romanın içinde. En nihayetinde iki farklı milletten ve kültürden gelen insanların da ortak bir noktada buluşabileceği sonucu çıkıyor ortaya. 

Bir yanda sevgisizlik, çocuklarının sevgisini hissedemeyen sevgi dolu bir anne. Bir yanda büyüklere değer gösteren, birlikte yaşamanın gücüne inanan ve yabancı bir ülkede tutunmaya çalışan bir aile. Zıtlıklar ve gönüller bir araya geldiği zaman imkansızlıklar da aşılabiliyor sanırım. Tüm zıtlıklara rağmen. 

Berlin'in Nar Çiçeği akıllardan kolay kolay silinmeyecek bir roman, edebiyatımız için önemli bir eser. Bir kez daha Füruzan'ın kalemi karşısında saygı duruşuna geçiyorum. 

30 Temmuz 2017 Pazar

Yusuf Atılgan: Aylak Adam


aylak adam ile ilgili görsel sonucu
"Bir bakıma haklı. Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden ölürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız. Ama yalnız bu mu?.."

Yaz seçkimin on birinci kitabı Aylak Adam oldu. Bana bir otobüs yolculuğunda eşlik etti. Ve Yusuf Atılgan külliyatını bu eser ile tamamlamış oldum. 

Aylak Adam, bünyesinde ölüm gerçekliğini taşıyan adam. İsyankar dersiniz, kadın meraklısı dersiniz, ne idiği belirsiz dersiniz, hakkında söylenebilecek sözcüklerin fazlalığı kiminizi şaşırtabilir. Bense onu sadece "gerçek" sözcüğü ile tanımlayabiliyorum. Olduğu gibi gerçek, toplumun dayatmaları ile yaşamayan, içinden geldiği gibi yaşayan. Olabildiğince özgür, sanki hayatın dilini çözmüş. Bu yüzden bize yabancı, kendine yakın. 

Aslında pek çoğumuzun olmak istediği adam aylak adam, gailesi hepimizden fazla yalnızca belli etmiyor. Bir şeyleri erken yaşta çözmüş, bitirmiş ve kenara kaldırmış gibi. Bizde ise fazlası yok. 

Son dönemde epey popüler oldu Aylak Adam. Kürk Mantolu Madonna ile bilikte bir atılım yaptılar. İlginçtir, bazı önemli eserler yıllar sonra bir anda yükselişe geçebiliyor. Elimdeki kitap 50. baskısını yapmış. Sevindirici. Bir yandan da üzücü gibi. Aylak Adam gerçekten anlaşılıyor mu acaba? Herkes okuduğu için mi okunuyor? Eller sonra Anayurt Oteli'ne ya da Canistan'a da gidiyor mu? Muamma. 

Ufuklarda başka kitaplarla görüşmek üzere. 

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Yusuf Atılgan: Anayurt Oteli


anayurt oteli kitap ile ilgili görsel sonucu
Yaz seçkimin dokuzuncu kitabı "Anayurt Oteli" oldu. Eseri yıllar önce okumuştum, Yusuf Atılgan külliyatını tamamlamak adına tekrar okudum ve elbette yine ilki kadar etkiledi. 

Zebercet. Dünyanın herhangi bir yerinde, soğuk duvarların arasında yaşayan gündelik bir adam. Belki de onu şahsi kılan içinde bulunduğu mekanın dokusu. Bir otel. Eski dönem otellerinin kendilerine has bir gizemleri var. İçinden gelip geçen hayatlar, merak edilen hayatlar, odalar ardında günü birlik yaşamlar ve birbirini tanımayan insanların doluştuğu bir yuva. Bir ev sıcaklığı bulamazsınız belki ama bir köşesinden bağlar insanı. Hem evlerin hepsi sıcak mı ki?

Zebercet bu sıcaklığın içinde soluyup soğuyanlardan. Sokakta görseydiniz dikkatinizi çekmezdi. Oysa bıyığını kesmişti yahu. Kendisine yepyeni bir ceket ile iskarpinler almıştı. Ve dahası o okumadığı gazetelerin ardından devamlı sizi gözetlemişti, muhteşem bir gözlem yeteneği vardı. Ama siz onu hiç görmediniz.

Peki ya aşk, gecikmeli trenle gelen o esrarengiz kadın? Bir silüet mi sadece, zihinde bir kurgu mu?

İnsan şimdiye geçmişiyle ulaşıyor, anda kalamadan geleceğe adım atıyor. Zebercet'in aileden getirdikleri ve yalnızlığı birleşince diyorsunuz ki, "ulan insanoğlunun yapamayacağı hiçbir şey yok, cinayet bile." Bir de sahiden cinselliğe bu kadar takık mıyız? Altında üstünde ne var bu işin? Altımda üstümde kimler var ulan? En nihayetinde nefesin bitişi, boğaza dolanan ipler. Peki ya pişmanlık? 

Yusuf Atılgan yerli edebiyatın önemli isimlerinden biri. Bir taşra var onda, bir gerçeklik ve bir de gerçek insanlar. Uzunca bir süre taşrada yaşadığını düşünürsek, iyi bir gözlemci olduğunu da ekleyebiliriz bu övgüye. 

Canistan adlı yapıtı ile tanımıştım kendisini, Anayurt Oteli ile bağımızı bir kez daha pekiştirmiş olduk. Aylak Adam ve Öyküleri ile devam edeceğim. 

Hazır Anayurt Oteli bitmişken bir de sinema uyarlamasını izleyeyim izninizle. Ömer Kavur'a da bir selam mahiyetinde olsun yazının bitimi. Sağlıcakla. 

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Vüs'at O. Bener: Bay Muannit Sahtegi'nin Notları


bay muannit sahtegi'nin notları ile ilgili görsel sonucu
"Sevgili Feride,
Hangi anlamlı boşluğa kefen biçmeye kalkışılıyor söyler misin bana? Kuşkum kalmadı. Tüm doluluk uğraşları apaydın, göz kamaştırıcı hiçliğin yüce pırıltısını, aydınlığını görmezden gelmeye yönelik. 
Saçmalık saydığımız davranışlarımızı bilgelikle eşdeğer tutup durmuyor muyuz? Özgürlüğün tutsaklık, tutsaklığın özgürlükle kesiştiğini kavrayabilmek, acıların ulaşılmaz sınır taşı olmalı."

Yaz seçkimin altıncı kitabında bana yine Vüs'at O. Bener yarenlik etti. Verimli bir gündü, iki Bener kitabı duygularıma gömüldü. Bay Muannit Sahtegi'nin Notları bir roman. Orhan Koçak eser hakkında şunları söylüyor: "Kendi yaşamını otobiyografi biçimine sahip bir kurmaca olarak mı sunuyordur Bener, yoksa otobiyografiyi andıran bir kurmaca mı yazıyordur? Muannit'te belli değildir bu."

Muannit, Fatoş ve aralarındaki ince bağ. Biraz eskimişlik biraz da tepelerden esen bir yel sanki ikisinin de başında. Biri diğerinden uzakta biri diğerine oldukça yakın, soğuk memleketlerden telefonlaşmalar, sigaralar, devrilen içkiler, yazmak uğraşı, bir yerlerden tutunmak elden düşmeyen otobiyografik notlara. Hepsi Muannit Beyi anlatıyor, her bir sözcük onun çehresinde barınıyor. 

Teşekkürler Bener, edebiyatın ve varlığın için. 

27 Haziran 2017 Salı

Heinrich Böll: Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru


Yaklaşık iki aydır kitaplığımda olan ve okuma fırsatı bulamadığım "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" adlı romanı okuyup bitirdim. Konu ve anlatım itibari ile akıcı, merak uyandırıcı bir eser. Ahmet Cemal'in çevirisi ve Can Yayınlarının basımı ile dilimize kazandırılmış. 

Heinrich Böll, 1917 Köln doğumlu. Kendisi İkinci Dünya Savaşının bizzat içerisinde yer aldığından ötürü, eserlerinde savaşın yıkımlarını görmek mümkün. 1972 yılında Nobel Edebiyat ödülüne de layık görülmüş Alman asıllı yazar. 

Katharina Blum kısa bir roman. Ortada bir cinayet, bir kaçak ve bir de soruşturma var. Buraya kadar her şey sıradan gelebilir lakin seyir böyle devam etmiyor. Böll, eserinde dönemin ahlak anlayışını da oldukça gerçekçi bir şekilde sorguluyor. Basının bir kadının hayatını nasıl mahvedebildiğini ve toplumun kadına, kadınlığa bakış açısını da çok iyi dile getiriyor. Aslında benzer durumlara ülke olarak ne yazık ki aşinayız. Günümüz ilişkileri, sosyal medya kullanımı ve basının insan onurunu çiğneyen karalama kampanyaları ile bir kadının hayatı mahvedilebiliyor. Çok tanıdık ve de çok üzücü. Böll eserini yıllar önce kaleme almış lakin günümüzde hiçbir değişme yok, bu açıdan bence oldukça güncel bir roman. 

Yargının, emniyet kuvvetlerinin insana bakış açısı, toplumsal düzen çatısı altında topluma sunulan birtakım onur kırıcı değerler, insanlık dışı muameleler. 

Eseri bir çırpıda okumanız çok mümkün, özellikle soruşturma süreci etkileyici. Katharina Blum tamamiyle dönem toplumuna tutulmuş bir ayna işlevi görüyor. Toplumsal kurumları da başarılı bir şekilde irdeliyor. İyi okumalar dilerim. 

26 Haziran 2017 Pazartesi

Maurice Blanchot: Karanlık Thomas


"Anne'ın hala sevdiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı geceydi. Anne'ın nefret ettiği her şeyin -sessizliğin ve yalnızlığın- adı da geceydi. Birbiriyle çelişen terimlerin bulunmadığı, acı çekenlerin mutlu olduğu, beyazın siyahla ortak bir özde buluştuğu mutlak gece. Yine de bu gecede karmaşa yoktu, canavarlar yoktu; bu gecenin karşısında, her zaman göz kapaklarının kapanarak kendisi için meydana getirdikleri kişisel geceyi gözlerini yummadan buluyordu. Bilinci yerinde, zihni açık olarak, kendi gecesinin geceye eklendiğini hissediyordu." 
karanlık thomas ile ilgili görsel sonucu
Karanlık Thomas, Maurice Blanchot'nun 1941 yılında yayımlanan ilk kitabı. Bu aralar Metis Yayınlarından okumalar yapıyorum, daha önce de belirttiğim gibi Kadıköy Kitap Günleri kapsamında Metis standından birkaç kitap edinmiştim. Elimdeki son kitaptı Karanlık Thomas. 

Karanlık Thomas anlatı niteliğinde bir kitap. İçerik olarak Thomas'a odaklanılmış olsa da diğer bir karakter olan Anne ile ilgili kısımlar da bir hayli fazla ve Thomas kadar çarpıcı. Bir var oluş ve yok oluş soyutlamasının orta yerinde duruyor eser, Thomas'ın var oluşunu keşfi ve bunu hemen ölüm ile soyutlandırmasından ibaret aslında bu derin mevzu. Bahsettiğim üzere yer yer Anne giriyor sahneye, Thomas'a hem aynı hem de çok farklı bakıyor. Her ikisinin düşünceleri bir yerde birleşiyor ve buluşma bir nevi kendini yok ediyor. 

Eserin sonunda yazarın "Edebiyat ve Ölüm Hakkı" isimli bir yazısına da yer verilmiş. Aynı zamanda bir sonraki bölümde Jean Starobinski'nin "Karanlık Thomas'yı Okuma Denemesi" adlı yazısı yer alıyor. Bu bölümleri es geçmemenizi tavsiye ederim, zira eseri anlamanıza yardımcı olacaktır.