alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2019 Cuma

Dostoyevski: "Delikanlı" Üzerine Bir İnceleme

Delikanlı, Dostoyevski'nin son dönem eserlerinden biri. Eleştirmenler tarafından bir başarısızlık olarak nitelendirilir genelde; yazarın önceki metinlere bakıldığında bir okur olarak buna katılmamam imkansız. Lakin tam anlamıyla da katılamıyorum.

Hikaye ilk başta epey karışık, romana dahil olan çok fazla karakter var. İlerleyen süreçte karakterlerin hepsi oturuyor lakin uzunca bir süre konu ve konunun odak noktası okurun zihnine oturmuyor. İnternet üzerinde kitap ile ilgili yaptığım araştırmalarda, pek çok okurun Delikanlı'yı yarım bıraktığını gördüm. Üç bölümden oluşan kitapta olaylar birinci bölümden sonra daha hızlı akmaya başlıyor. 

Dostoyoveski, kitabın ikinci sayfasında başkahramanı Dolgorukiy'in ağzından şunları söylüyor: "Dünyada bir işe, (ne çeşit olursa olsun) başlamaktan daha akıllıca bir şey yoktur." Bu cümleye baktığınızda sizi karmaşık bir sürecin beklediğini anlayabiliyorsunuz. Dostoyevski, daha hikayenin başında bir sinyal çakıyor gözlerinize. 

Dolgorukiy bir delikanlı, çalkantılı bir aile yaşantısının içinden geliyor. Kitap, onun ülküsü üzerine kurulu. Evet, ülkü sözcüğünü pek çok kez duyacaksınız. Dostoyevski'nin diğer eserlerinde de vardır ülkü, ülküler. Henüz gençliğinin baharındaki delikanlımız, ülküsünün peşinden gitmeye adar kendini. Ve uzun süredir görmediği, yoğun nefret beslediği babası hakkındaki birtakım gizemleri çözmeye çalışır. İnsanlarla kurduğu ilişkiler, düşüncelerinin tümü, belleği, ailesiz geçirdiği çocukluk yılları; hepsi kalın kadife bir perde ile kapatmıştır benliğini. 

Hikaye boyunca Dolgorukiy'nin etrafında dönen olaylar dizisinde okurun zihnini karmaşaya sokan çok sayıda karakter vardır. Bunlardan en ilginçleri kanımca Kraft'dır. Önemli bir belgeyi kahramanımıza ulaştırdıktan sonra intihar eder ve ardında şu sözleri bırakır: "Çok karanlık oldu, harfleri göremiyorum artık. Arkamdan yangın çıkabileceğinden korktuğum için mum yakmak istemiyorum... Mum yakıp tam ateş edeceğim sırada hayatım gibi onu da söndürmeyi hiç istemiyorum."

Dolgorukiy kadar ilgi çekici lakin ondan daha esrarengiz kahramanımız ise öz baba Versilov'dur. Hayatını türlü aşk maceraları ile geçiren, esasen okurun ilk anda bir kazanova olarak adlandırabileceği fakat ilerleyen bölümlerde böyle adlandırmaya teşebbüs ettiği için pişman olacağı bir adamdır kendisi. 

Hikayedeki tüm karakterler derinlemesine analiz edilmiştir kanımca, yalnızca Dolgorukiy'nin kız kardeşi Liza'yı tam olarak çözümleyemedim. Biraz tuhaf biraz da havada kalmış gibi geldi bana. 

Eser hakkında yapılan eleştirileri kabul etmekle birlikte, eserin bir başarısızlık olarak görülmesini kabul etmemeyi tercih edeceğim. Eseri nitelikli haline getiren çok sayıda iç döküş ve epey çaba gerektiren sürekli bir arayış davası var. 

Yazıma kitaptan güzel bir alıntı ile son vermek istiyorum: 

"Bence insan akıllandıkça iç sıkıntısı da artar. Düşünün bir kere: Dünya kurulalı beri okur, öğrenir insanlar. Öyleyken dünyanın hoş, neşeli bir yer olması, her evin mutlulukla dolup taşması için ne yaparlar? Şunu da söyleyeyim, erdemli değildirler. Olmak bile istemezler. Tümü mahvoldu, ama herkes kendi mahvoluşunu övüyor; oysa tek olan sırra dönmeyi akıllarından geçirmiyorlar." 

Tek olan sır nedir? Buna dahi aşina değiliz. Dostoyevski'nin ise buna bir yerden, bir şekilde aşina olduğunu düşünüyorum. Şu satırları yazdığı için bile, Delikanlı'yı asla yabana atmamalıyız. Bu metne ayıp etmemeliyiz. 

29 Ocak 2019 Salı

Dostoyevski: Yeraltından Notlar

Yeraltından bir adam, adı sanı yok. Kadının adı yok diye biliriz ya, bu sefer adamın adı yok. Bir tuhaf adam, yıllarca içinde tuttuklarını bir anda dışarı salıvermek derdinde. Böylece dertlerine bir yenisini daha eklemiş oluyor aslında, bunun da elbette farkında. 

Hem bir sistem eleştirisi hem de bir insan eleştirisi. Hem de ne insanlar, subaylara omuz atmalar, bir takım tumturaklı düşler, bir hayat kadını ile gece yarısı sohbetleri. Bir sinir, bir öfke durumundan daha derin; içinde olup bitenin oldukça farkında, esasen olduğu gibi ortalık yerde işte. Duymak ister misiniz? Sanmam. Ama çok şey kaybedersiniz! 

"Yaşadığım sürece isteklerim de ölmemişse, kurduğunuz yapıya tek tuğla koyarsam ellerim kırılsın!"

25 Ocak 2019 Cuma

Dostoyevski: Delikanlı

Dostoyevski'nin Delikanlı adlı metnini bitirmek üzereyim. Eser ile ilgili uzun bir inceleme yazısı kaleme alacağım lakin bunun öncesinde çok sevdiğim bir bölümü size alıntılamak istedim. Sanki ilk gençlik yıllarımda benim kalemimden çıkmış gibiler: 

"Sanırım, on iki yaşımdan, yani içimde bilincin doğmaya başladığı günden beri insanları sevmemeye başladım. Buna sevmemek de diyemeyeceğim. Ağır geliyorlardı bana. Bazen durup dururken en yakınlarıma bile içimi dökemediğime, yani isteseydim de dökemeyeceğime, bunu asla istemediğime, nedense kendimi hep geri çektiğime, kuşkucu, tasalı, insanlardan kaçar olduğuma üzülüyordum. Bunun yanında, eskiden beri, belki çocukluğumdan bu yana hep başkalarını suçladığımı, buna pek yatkın olduğumu biliyordum. Ama bu yatkınlığımın peşinden çoğunlukla benim için oldukça ağır bir düşünce geliyordu: 'Asıl suçlu ben değil miyim acaba?' Böylelikle sık sık kendimi suçlamış oluyordum. Bu çeşit sorular aklımı kurcalamasın diye yalnızlık istiyordum. Üstelik, bütün aramalarıma karşın insanların arasında bir şey bulamamıştım. Şaşırdınız değil mi? Aradığımı sanmıyordunuz. Yaşıtlarımın, arkadaşlarımın tümünü düşünce bakımından benden çok gerilerde görüyordum. Benden geri olmayanını anımsamıyorum. 

Evet, içime kapanığımdır. İnsanlardan kaçarım. Sık sık toplumdan uzaklaşmayı isterim. Belki insanlara birtakım iyilikler ederdim bile, ama çoğunlukla onlara iyilik etmemi gerektirecek bir nedenin olmadığını görürüm. Hem insanlar sevilmeye değecek kadar iyi değildirler..."

9 Eylül 2018 Pazar

Dostoyevski: Cinler (Bir Düşünce, Birkaç Not)

"Çoktan beri kutsal saydığı yüce bir düşünceyi beceriksiz yaratıkların yakalayıp sokaklarda sürüye sürüye kendileri gibi aptallara götürdüklerine tanık olduğunda; hiç beklemediği bir anda gözü gibi sakındığı bu düşünceye bit pazarında tanınmayacak bir durumda, çamura bulanmış, üstünkörü bir yana atılmış rastladığında; çocukların elinde oyuncak olmuş gördüğünde insanın içini nasıl bir hüzün doldurur, içi nasıl kan ağlar, bilemezsiniz! Hayır! Bizim zamanımızda böyle değildi, buna yönelmemiştik. Hayır, hayır, bambaşka amaçlarımız vardı bizim. Şimdikilerin her şeyi yabancı bana... Bir gün başlayacak bizim devrimiz gene. Bu devrin sallantıdaki her şeyi sağlam raya oturacak. Başka türlü nasıl olur ki?"

İç geçirirken bir Moskova yolculuğu sırasında, ah edip düşünceler sarmışken Rusya'da, dünyadaki değişimin bu denli hız kazanmasından duyulan rahatsızlık bu satırlar aracılığı ile dile getirilmiş. Dönemin Rus toplumundaki değişim, kendimize, bize, günümüze ne kadar yakın öyle değil mi? Modernitenin günceli yarattığı, güncelin de içi boş devrelerinin insanoğlunu birer birer yaktığı bir dönemde; hissettiklerimizin yalnızca kendi devrimize ait olmadığı, bir güzel anlama biçimi bu satırlar. 

"Başka türlü nasıl olur ki?" 

Belki de dünya üzerinde sorulmuş en anlamlı, en narin soru budur. 
Bu soruya verebileceğimiz her bir cevap, kendi öngörümüze takılı kalacaktır. Aynı zamanda türlü düşünme becerilerimizi de açığa vuracaktır. Kişi kendinden bilir işi, hiçbir zaman ortak bir nokta bulunamayacağına da delalet eder. Sorulan sorular, verilebilecek cevapları da içinde barındırır genelde. Bu soru farklı bir soru, herhangi bir cevabı yok, pek çok cevabı var. Veyahut hiçbir cevabı yok.

Bu soruya verebilecek yanıtım yok, en azından şimdilik. 
Ama düzeni, değişen dünyayı düşündüğümde içimde genelgeçer bir umut da belirmiyor. Kısmet, ne yana düşersek o yandan tutup alabileceğimiz bir beklenti içeriyor. Kiminin kısmeti kiminin ölümü oluyor.

26 Ağustos 2018 Pazar

Thomas Bernhard ve Yaşama Uğraşım

Thomas Bernhard bir röportajında, "her şey acınası ve hiçbir yere çıkmıyor" diyor. Bu aralar kendisi ile epey ilgileniyorum. "Bitik Adam" adlı metnini okuyalı uzun zaman oldu. Kendisi hakkında yapılan belgeselden görüntülerini ve konuşmalarından bölümleri izliyorum. Özellikle 1970 yılında "Drei Tage" isimli belgeselde konuştuğu kısa bir bölüm var. Günlerdir başa sarıp tekrar izliyorum, dinliyorum. Kendisinde bir nevi karamsarlık var lakin bu haklı bir karamsarlık. Hayatı olduğu gibi kabul edip devam etmekten yana bir karamsarlık, belki de bir karamsarlık bile değil, üstü örtülü olmayan safi bir gerçeklik. 

Kendi hayatım ile özdeşleştirdiğim metinlerden epey uzak kaldım, bunun sancılarını çekiyorum. Her şey yarım yamalak, bir o kadar da uzak. Evin içinde bir bayram tatili geçirdim. Bol bol izledim, çalıştım. Yarın orta okul grubunun hızlandırma çalışmaları başlıyor, konu tekrarı yaptım. Yeni öğrencilerin bazıları ile tanışacağım, her şey benim için nedense nötr. 

Ne uzun uzadıya gelecek planları yapasım var ne de geçmişten bir nebze bir anıya tahammül edesim. Umut kelimesine inanmıyorum, mutlu olmak diye bir şey olabilir belki ancak. Belki o bile yoktur, sıradan hayatlar sıradan şekilde yok oluyorlar. 

İçimde hep bir gitme isteği, İstanbul'dan tamamiyle uzaklaşmak istiyorum. Belki bir yerde bulaşıkçılık belki bir başka iş. Hiç şakam yok, cesaretimi toplama aşamasındayım. İdeallerime ulaştım, gelmek istediğim yerlere belki de çok erken geldim. Yaşadığım, bunların sancısı da olabilir. Bir insan pek çok güzellikle gencecik yaşta tanışmamalı belki de. Doğanın kanunlarını algılayamıyorum. 

Bugüne kadar çoğunlukla hayata hep bir seyirci gözü ile baktım. Katılımcı olamadım, olmadım. İçimden gelmedi hiç, özüm seyirci olmak istiyor. Katılımcı olduğumda zihnim sinyaller gönderiyor. "Hadi eve dön, kitap oku, yaz ve kendi dünyana sığın." 

Etrafta, özellikle İstanbul'da benim için çok fazla uyaran var. Bu uyaranların hepsi birden beni yoruyor. Dışarı çıktığım zamanlarda örneğin, işe giderken... Trafik, trafik lambaları, insan kalabalığı, insan sesleri, kornalar, uzayıp giden asfalt yollar, duraklardaki ve her yerdeki kuyruklar, hiç çıkmak istemiyorum. İşe giderken giymek zorunda olduğum resmi kıyafetlerden dahi hoşlanmıyorum, eğreti duruyorlar. Ruhum evdeki gibi rahat olmak istiyor, bir tişörtle mutlu mesut olmak istiyor. Her yerde adı sanı konulmamış, oturmamış saçma sapan kurallar. Uzayamayan sakallar ve aksine hep uzayıp giden, bitmek bilmeyen delice günler. 

İçinden çıkanlar, hayata katılmayı başaranlar. Onları bir şeyler rahatsız etmiyor, her nerede olurlarsa olsunlar yaşama katılmayı beceriyorlar, yeni insanlar tanıyorlar ve dünya kendilerinden nasıl olmalarını isterse öyle olabiliyorlar. Yaşam için büyük meziyet, lakin kocaman boş bir eylem, farkında olmadan üstelik! 

Bazı şeylerin farkında olmak iyi değil, belki bir son, küçük bir eylemin içinde sıkışıp kalmak, belki de bu ifade biçimi tamamen yaşamı yok saymak. İşte buralarda bir yerlerdeyim, sıkışmış, öfkeli, bıkkın ve yorgun. Halbuki biraz toprağa basabilsem, her yerde çiçekler yetiştirebilsem, bisiklet binebilsem, insan sesi duymasam, doğanın içinde bulsam kendimi. Lütfen bana bunları bahşet, yaşama dair başka hiçbir şey istemiyorum. Ufak bir hediye, bir iyi niyet. 

6 Haziran 2018 Çarşamba

Tatar Çölü

"Başlangıçta hep böyledir. Yeni gelenler kazanır. Herkes için durum aynıdır, insan gerçekten güçlü olduğunu zanneder ama bu yalnızca yeni gelmiş olmanın yarattığı bir durumdur, sonunda diğerleri de sisteminizi öğrenir ve günün birinde bakarsınız hiçbir şey yapamıyorsunuz."

Dino Buzzati

29 Mart 2018 Perşembe

Korsan Çıkmazı II


Korsan Çıkmazı
"İstanbul'un ortasında, bir pansiyon odasının dört duvarı arasında geçen uzun geceler. Oturup memleketi düşünüyorum. Herkes bana karşı. Neden? Sudan bir sebep, örneğin şu kadının boşa gitmiş gençliği, örneğin istenmeyen amcamın oğlunun aşağılık duygusu vs., benim dürüst, iyi, temiz hayatımda yıkıcı olabiliyor. Ters anlaşılmış bir olay, insanların küçük hırsları... Sonunda sormaktan vazgeçiyor insan. Böyle. Yıkılmamak gerek. Kaçmamak, kaybolmamak. Eh, işte bu. İyi niyetimden adam olmak kaygımdan başka tutar yerim yok. Hepimiz iyi çocuklarız. Ne var ki, eski tekne yeni hamura dar geliyor."

Nezihe Meriç

24 Mart 2018 Cumartesi

Korsan Çıkmazı

"İçim sıkılıyor ve bu hiçbir işe yaramıyor. Düşünüyorum, okuyorum, öğreniyorum. Bu, çevremdeki günlük hayatını yaşayan, düşüncesi, ancak bu çerçevenin içinde doğup gelişenlerden, biraz daha ayrılmama sebep oluyor. Gün geçtikçe, okuyup öğrendikçe, onların meselelerini, içinde dönendikleri olayları, ruh durumlarını, bütün bunların sebep ve sonuçlarını açıkça kavrıyorum. Her şey gizliğinden, karışıklığından kurtuldukça, benim için önemini kaybediyor. Düşçülüğüm bozuluyor. Yavana, tatsızca varıyor. Ben tek başıma kalıyorum. Kıyamet burada başlıyor."

Nezihe Meriç

23 Mart 2018 Cuma

Alacaceren III

"O hiç yaşlanmamıştı. Bana derdi ki, "Dara düştüğün zaman benim güzel ipek kızım, -neşeyle çınladığı zaman bile, demlenmiş bir ses yakıştırıyorum ona; insanı dinlendiren- hemen yaşadığın güzel günleri, güzel insanları, güzel şarkıları düşün. Sevdiğin şarkıları söyle. Ay ışığını, yolculuklarda geçtiğiniz yerlerde gördüğün dağları, ovaları, doğanın güzelliklerini, renklerini düşün. Çiçek kokularını, ben leylak kokusuna bayılırım. Fırının önünden geçerken duyduğun o ekmek kokusu yok mu hele, bir de kavrulmakta olan kahveninki..."

Nezihe Meriç

Alacaceren II

"Ev onları, onlar evi hep sevmişlerdir, çok sevmişlerdir.
Bir evi sevmenin, bir semtli olmanın tadını çıkarmacasına yakmışlardır ışıklarını. Arkadaşlarını, sevdikleri bir iki -ikiyi geçmez- apartman komşusunu, kitaplarını -paraları olunca yeni kitaplık yaptırmayı düşünerek- düşlerini, isteklerini, sevgilerini, abla kardeş, ana kız karışımı, sevgiden de öte, gizemli kutsal sözcüklerini de içeren bağımlılıklarını, birbirlerine olan düşkünlüklerini, onları çevrelerinin yozlaşmasından koruyan, dededen gelen, ondan geçen bozulmamış değerleri koruyarak, kurdukları yaşamlarını bir masal gibi yaşamaya başlamışlardır."

Nezihe Meriç

Alacaceren

"Dedem, kendisine verilen zamanı, kendi istediği gibi yaşamıştı; kimseyi karıştırmamıştı. Yaşama biçimini kınayanları, öğüt vermek, aklı vermek isteyenleri, hoşgörüsü olmayanları, sevgisizleri, kendini bir bok sananları elinin ucuyla şöylece iteleyivermişti. 

'Bunlar virüs gibidirler' derdi. 'Bunlar kıskanç, mütecessis, dedikoducu, ziyan mahlukattandır. Aman! Asla yaklaştırmayacaksın yanına." 

Nezihe Meriç

1 Mart 2018 Perşembe

Yılanı Öldürseler

"Dört kişi öldürüp de gece gündüz namaz kılan hapisteki o Ağayı anımsadık. İnsanlık dışı Lütfiyi anımsadık... Çukurova insanları gittikçe zalim, kötü, sevgisiz oluyorlarmış... Dost diyecek hiç dost kalmamış. Herkes herkesin gözünü oyuyormuş, beş kuruşa insan babasını öldürürmüş. Kendisi o kadar insan içine girmiyormuş. Baharda portakal çiçekleri öyle bir kokarmış ki kokularından insan sarhoş olurmuş..."

Yaşar Kemal

21 Şubat 2018 Çarşamba

Bilge Karasu: Göçmüş Kediler Bahçesi


"Adımız Seviydi diye düşünüyor, ama bulamadım bu adı, seçemedim vaktinde. Gürültüye kulak verdim gereksiz yere, gürültünün gizlediğini işitmeğe çalışmalıydım." 

Avından El Alan, 1968-1977

16 Şubat 2018 Cuma

Bilge Karasu: Haluk'a Mektuplar II


"Sevgi, üstüne basıp geçenlerin ardından başını gene kaldıran, güçlü bir ottur, merak etme."

Güçlü Ot
Ankara, 3/2/81

Bilge Karasu: Haluk'a Mektuplar


"Umutsuzluk, ancak umudun olduğu yerde vardır. Umutsuzluk içinde olduğunu söylemek, umutlu olduğunu söyleminin bir başka yoludur. Ama umudun dışında yaşamağı da öğreneceksin bir gün. Öyle parlak bir yaşayış değildir ama çok daha az yıpratıcıdır. O gücünü insan başka yerlerde kullanmasını öğreniyor. Kahramanlığı da sevme, derim, o da pis bir şey. Kahramansız bir dünyada, (kahraman olmamağa dikkat ederek, demeli, kahramanları hala seven bir dünyada yaşandığına göre) yaşamağa çalışmalı." 

Umudun Olduğu Yerde
Ankara, 1/2/68

7 Şubat 2018 Çarşamba

Genç Werther'in Acıları

"Giyiminden yoksul kesimden biri olduğunu tahmin ettim, meşguliyetiyle ilgilenirsem incinmez diye düşünerek ne aradığını sordum. 
Çiçek arıyorum diye yanıt verdi..."

Goethe 

19 Ocak 2018 Cuma

Suç ve Ceza

"Sokak şarkılarını sever misiniz?"

"Ben severim, -dedi.- Hele de soğuk, karanlık ve nemli güz akşamlarımda, hani gelip geçen herkesin yüzünün yeşile çalan bir sarılıkta ve hasta gibi göründüğü ıslak güz akşamlarında, laterna eşliğinde söylenen bu sokak şarkılarını çok severim. Ya da dingin, lapa lapa kar yağan rüzgarsız kış akşamlarında, hele bir de karların arasından sokak lambaları ışıldıyorsa, bu şarkılar çok daha doyumsuz olur... Biliyor musunuz?.."

Dostoyevski

20 Aralık 2017 Çarşamba

Bir Vapur

"Zevk demişti, en uçucu şeydir. En hurdebini delikten kaçan bir gazdır. Onun için değil midir ki, zevki mütemadiyen değiştirmek lazımdır. Fakat her değiştirişin sonundaki bu melale, hüzne, ıstıraba tahammül edilir mi?"

Sait Faik Abasıyanık
Semaver 

Robenson

"Anlaşıldı, ben bayrakları değil insanları seviyorum. Öyleyse yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakarak vapurlarda ömrüm geçecek."

Sait Faik Abasıyanık
Semaver 

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Füruzan: Redife'ye Güzelleme

Redife'ye Güzelleme, Füruzan'ın "Kuşatma" adlı öykü kitabındaki öykülerden biri. Öyküyü, Kasım 1971 yılında kaleme almış Füruzan. 12 Eylül 1980 yılında ise bu öyküden yola çıkarak müzikli bir oyun yazmış. Oyun da Yapı Kredi Yayınları tarafından kitaplaştırılmış. Keyif alarak okudum, öykü de zihnimde olduğu için okumak çok daha keyifli hale geldi. Üstelik hemen hemen ilk kez bir oyun okudum diyebilirim. Güzel bir deneyimdi. 

"Nasılsın doğanın ak gülü; 
Gene türküler söylüyor musun sürüler dönerken?
Gene elinde danteller çardakların altında
Sevgiler, antlar, düşler işliyor musun?"