fransız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fransız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2020 Pazar

Gustave Flaubert: Madame Bovary

Elimde şu an, Hasan Ali Yücel klasikler dizisinden Madame Bovary var. Fransızca aslından Nurullah Ataç ve Sabri Esat Siyavuşgil tarafından çevrilmiş. Hazır, romanı yeni bitirmişken, kokusu burnuma kadar gelen taze bir ıhlamur kaynattım ve metin hakkında birkaç kelam etmek için buraya geldim. 

Dönemi için oldukça cesur ve çarpıcı bir metin olduğunu söylemem gerekir. Ahlak anlayışını sorgulayan bu metinde, Flaubert'in olabildiğince objektif davrandığını söyleyebilirim. Yer yer, içten içte Madame Bovary'i suçlu bulduğunu hissetsem de, okurlarına bunu elverdiğince sezdirmemeye çalışmış. Madame ise çok geniş çaplı bir incelemenin konusu olmalı kesinlikle. Özellikle günümüzde dahi tabu konular arasında yer alan yasak aşk ve kadın cinselliğinin, var oluşunun; 1850'li yıllardaki tezahürü var karşımızda. O dönemi değerlendirebilmek için, elbet Fransız tarihine de aşina olmak gerekli. 

Madame Bovary'i pek çokları pek çok açıdan suçlu bulmuş olabilir, okurlar hüküm vermek kısmında genel ahlak anlayışı çerçevesinde ona karşı bir hin beslemiş dahi olabilir. Fakat bir kadın düşünün, genç bir kadın, hayatı seven, hareketli ve içinde sonsuz bir yaşam enerjisi taşıyan bir kadın. Taşrada yaşamış, etrafında hep belirli hadiseler cereyan etmiş ve rutinin dışına çıkamamış bir kadın. Bir evlilik, bir çocuk ve oldukça iyi ve saf yaradılışlı bir koca. Elbette burada kocası Charles'ın durumu bambaşka bir boyut kazanıyor. Eşinden hiç şüphe etmiyor, ona sonsuz güveniyor, onun her hareketinde bir güzellik buluyor ve onun her istediğini yerine getirmeye çalışıyor. Bu öykü kimin öyküsü diye sorduğumuzda sanıyorum Charles'ın öyküsü demek daha doğru olacak. 

Madam Bovary'nin ruhu taşraya sıkışmış, Yonville'in rutin ve de değişmez ruhundan kaçıp kentin her saniye değişen, türlü hadiselerle dolu, renkli dünyasına adım atmak istiyor. Metin boyunca kendisine hiç kızamadım, hak da vermedim. Hepimiz bu sıkışmışlığı yaşamıyor muyuz? Bir türlü kendimizden ve seçimlerimizden emin olamıyoruz, bizi saran türlü ruh hallerinin içinden bazen öyle bir kasvet yükseliyor ki; Madame Bovary'nin hissettiği o sıkışmışlıkta buluyoruz kendimizi. Üstelik sevgi bir kereye mahsus mudur diye soruyor insan? Daha fazlasını istemek zayıf bir karakter belirtisi midir? Yoksa bazılarımız buna doğuştan mı meyyaldir? 

Aslında bu bir haklı haksız tartışması değil, etik bir tarafı ise asla yok bana kalırsa. Yargı dağıtmaya pek hevesli tavrımızın, Madame Bovary'e bol bol yargı dağıtması olasıdır. Ölmeden önce şöyle diyor:

"Ölüm de pek önemli değilmiş. Uyuyacağım ve her şey bitecek." 

Büyük bir hız içinde yaşadığı hayattan büyük bir hız ile ayrıldı. Belki de hiçbir şeyden pişman olmadı. 

Belki de kadını anlamaya Madame Bovary'i anlamakla başlayabiliriz, ilk etapta kulağa oldukça cüretkar geliyor. Fakat neden olmasın? Her birimizin ahlak anlayışı bizi Madame Bovary karşısında bir araya getirebilir hatta belki de uzlaştırabilir, hatta belki de bize set çeken o ahlak anlayışını yok edebilir. Birilerini yargılamak çok kolaydır, yaşamak ise zor. Madame Bovary'i ise yaşamayı seçti. Genç yaşında ölmesine rağmen. 

Son olarak, Charles'in son bölümde Rodolphe ile karşılaşmasında hissettikleri beni çok etkiledi. Çok sevdiği karısı Emma'ya kızmak yerine; karısının aşık olduğu adamın yerinde olmak istedi. Bunu tarif etmesi çok zor; katışıksız bir sevgiye rastlıyoruz belki burada. Üstelik sevmenin bir eğrisi doğrusu yok iken. Bence metnin en etkileyici bölümüydü. 

Bu güzel öykü için Flaubert'i minnetle anıyorum. Edebiyata bıraktığı bu metin, eminim ki daimi olarak yaşamaya devam edecek. 

5 Ağustos 2018 Pazar

Roger Martin du Gard: Thibault'lar - I

"... O anları hiçbir zaman unutmayacağım. Ne yazık ki hem çok seyrek hem çok kısa tüm varlığımızla birbirimizin olduğumuz anlar. Biricik aşkımsın sen benim! Kalbim başka bir aşka daima kapalı kalacak, çünkü o zaman sana bağlı binlerce tutku dolu anı sarar duygularımı. Elveda, ateşim var, şakaklarım zonkluyor, gözlerim bulanıyor. Hiçbir şey ayıramaz bizi birbirimizden, değil mi? Ah, bir özgür olsak! Ne vakit birlikte yaşayıp gezilere çıkacağız? O kadar isterdim ki başka ülkelere gitmeyi! Birlikte ölümsüz ve hoş izlenimler edinmek ve birlikte bunları sıcağı sıcağına şiirlere dönüştürmeyi!.."

"... Kalbim senin kalbini kucaklıyor. Tıpkı Petronius'un muhteşem Eunice'ini kucakladığı gibi.
Vale et me ama!"

J.

8 Haziran 2017 Perşembe

Marguerite Yourcenar: Alexis Ya Da Beyhude Mücadelenin Kitabı


alexis ya da beyhude mücadelenin kitabı ile ilgili görsel sonucu
"En şiddetli heyecanların ne kadar kısa sürdüğünü iyi biliyorum; ölümlü, her yönden ölüme bağımlı varlıkların yakınlaşmasından, ölümsüz olma iddiasındaki bir duygu çıkarmayı istemeyecek kadar. Başka birinde bizi heyecanlandıran şey, neticede ona hayat tarafından ödünç verilmiştir. Ruhun da beden gibi yaşlandığını; en iyilerde bile, tıpkı gençlik gibi bir mevsimlik çiçek açmadan, geçici bir mucizeden başka bir şey olmadığını fazlasıyla biliyorum. Öyleyse dostum, geçip gidene yaslanmak neye yarar?"

Yazımı 1928'de tamamlanan bir eser, içerisinde barındırdığı hislerin ise yaşı yok, epey sonsuza uzanıyorlar. Kitap, Alexis'in eşi Monique'e yazdığı uzun bir mektuptan ibaret. Nihayetinde bir açıklama ya da bir nevi itiraf mektubu da denebilir buna. Oldukça cesurca hem de, hiçbir duygunun üzerini örtmeden, naif bir dille dökülen kelimeler. 

Eser hakkında birkaç okuma yapmasaydım, Alexis'in eşcinsel olduğunu anlamayabilirdim. Karısına bunu anlatmaya çalışıyor, dil ile değil de yalnızca hisler ile. Hatta mektubunun bir yerinde şöyle diyor Alexis: "Birbirimize kitaplar ödünç veriyorduk. Onları birlikte okuyorduk, ama yüksek sesle değil, sözlerin daima bir şeyler kırdığını gayet iyi biliyorduk." 

Eser literatürde nasıl değerlendiriliyor vakıf değilim lakin bir mektup kitap olmasının yanında aslında bir aforizmalar kitabı özelliğini de taşıyor kanaatimce. Yazarın var oluş mücadelesi ve yaşama kaygısı ile ilgili sarf etmiş olduğu cümlelere hayran kalmamak elde değil.

Alexis'in mücadelesini beyhude olarak değerlendirmek istemiyorum, sistematik bir davranışlar bütününün kitabı, boşa giden hayallerin toplamı değil bu eser. Alexis öyle naif anlatıyor ki yaşama uğraşını; okur, içinde devinip duruyor adeta yazılanların. Eserin son cümleleri ise oldukça çarpıcı, belki de hayatım boyunca okuduğum en güzel finallerden biri. Şöyle diyor Alexis eşine: 

"Sıradan ahlaka göre yaşamayı beceremediğimden, hiç değilse kendiminkiyle uyum içinde olmaya gayret ediyorum: tam da bütün ilkeleri reddettiğimiz anda kendimizi vicdani kaygılarla donatmak gerekir. Size karşı, hayatın itiraz edeceği tedbirsiz taahhütlerde bulundum: sizden olabildiğince alçakgönüllülükle af diliyorum, sizi terk ettiğim için değil, bu kadar uzun süre kaldığım için."

24 Aralık 2016 Cumartesi

Rosetta














Rosetta.
Öfkeli, annesine ve yaşadığı hayata, yaşayamadığı tüm şeylerin toplamına. 
Annesi bağımlı, bir karavan hayatı, yerleşik düzeni yok.
İşe giriyor, işten çıkarılıyor, döngüsü kara yazısı gibi, dönüp duruyor.
Bir iş, sabit olmanın verdiği ferahlık, yılmıyor, balık avlıyor.
Waffle yiyor, su içiyor gibi oluyor, bira da içiyor, annesi içmemeli.
Un çuvalına sarılıp işini bırakmak istemediği sahne çok dramatik, can alıcı.
Yerde Rosetta.
Un çuvalına sarılmış, işten çıkarmayın beni diyor, yeni girmiştim diyor.
Sonra değişiyor gibi oluyor, arkadaş ediniyor, bir oğlan tanıyor.
İhanet ediyor, işi olsun diye, işi olmak zorunda.
Haşlanmış yumurta yiyor, kaynatıyor, yatağına yatıp yiyor.
Görüp, duyup, bildiğimiz ama umursamadığımız hayatlardan bir kesit Rosetta.
Belki de o, tam da, biz görüp, duyup bildiğimiz ama umursamadığımız için kesit kesitiz.
Kesik kesiğiz. 

22 Ekim 2016 Cumartesi

Amir: On dirait

Amir'i ilk kez bu yılki Eurovision şarkı yarışmasında tanıdım. "Ja'i cherche" isimli şarkısını çok sevmiş ve favorim olarak desteklemiştim. Kayıt ve klip dışında sahne performansı da gerçekten çok iyiydi. Eurovision 2016 ile ilgili yazdığım yazılarda, Ja'i cherche'in Eurovision üstü bir şarkı olduğunu söylemiştim. Hakikaten öyleydi, şarkısının güç veren farklı bir ezgisi, büyüsü vardı. 













Bugün rastladığım üzere kendisi bir süre önce yeni bir şarkı ve klip ile yoluna devam eder halde. Yarışmayı altıncı olarak tamamlasa da, bence çok büyük bir başarı yakaladı Amir. "On drait" isimli şarkısının ezgileri çok güzel, klip yüz güldüren cinsten. Sonbahar vakti insanın içine umut aşılıyor adeta. Defalarca dinledim bugün. Amir'i takip etmeye devam edeceğim, yolun açık olsun güler yüzlü adam. 

3 Ekim 2016 Pazartesi

Colette: Cicim

Cicim, Fransız yazar Colette'in önemli eserlerinden bir tanesi. Cicim, Edmee ve Lea arasındaki aşk üçgeni, Cicim'in duygusal gelgitleri, Lea'nın histerileri ve Edmee'nin sorgusuz sualsiz Cicim'i bekliyor oluşu... Bir potada eriyen oldukça nizamsız bu duygular silsilesinin yanında, roman boyunca dönemin Fransız yaşamına tanık oluyor ve duygusal ilişkiler etrafında bocalayan, dikiş tutturmaya çalışan bir sürü karakter ile karşılaşıyoruz. Genç erkekler ve yaşlı kadınlar arasında süregelen, ne tam anlamı ile aşk ne tam anlamı ile jigolo ne de tam anlamı ile metres olarak tarif edemeyeceğimiz münasebetler bütünü karşısında soluksuz bırakan bir hikayenin içinde renkleniyoruz eser boyunca. Yazıldığı döneme göre oldukça cesur, çarpıcı bir roman. 

1873 doğumlu Colette'in epey sıra dışı bir hayatı var. Can Yayınları'nın Cicim'in ön sözünde bahsettiği kadarı ile; kendisi para sıkıntısı çekmesi sebebi ile yazar olmaya doğru bir atmış, kabare artistliği ve dansözlük gibi farklı meslek gruplarında işler icra etmiştir. 

Cicim'deki Lea adlı karakterin kendisinden izler taşıdığını söyleyenler var. Bunun dışında; aynı dönemde yaşadığı Coco Chanel ile yakın ilişkilerinin olduğu ve Marcel Prousut'u etkileyen yazarlardan biri olduğu bilinmekte. Epey hareketli bir yaşamı olan Colette'in hakkında, doğruluğundan emin olamadığım pek çok enformasyon var sosyal medyada. Açıkcası ben Colette gibi insanları seviyorum, toplum normlarına değil de özgür iradesine ve ruhuna önem veren, istediği gibi yaşayan daha doğrusu kendi yaşamının peşinden koşan insanlara özgü o delilik ve bilgelik arasındaki ince çizgide gidip gelmeler; benim için gerçekten çok değerli. Colette ile ilgili daha fazla bilgi edinebilmek için sosyal medya üzerinden bir araştırma yapabilirsiniz. Daha da önemlisi bir kaç eserini alıp zevkle okuyabilirsiniz. Kendisi ile tanıştığım için pek mesudum.

16 Eylül 2016 Cuma

Louis-Ferdinand Celine: Gecenin Sonuna Yolculuk

"Boşuna heveslenmemekte yarar var, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. İnsanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. "

***

"Eğer bu dünyanın içindeyseniz, yapılacak en iyi şey, öyle değil mi, buradan çekip gitmektir? Deli olsanız da olmasanız da, korksanız da korkmasanız da."

***

"Maneviyat, beden sağlıklı olduğu sürece onun kibri ve zevkidir, ama hastalanır hastalanmaz ya da işler kötüye gittiğinde bu kez de derhal o bedenden kaçıp kurtulma isteğidir."

***

"Yarın, onlar için de çok uzaktı, fazla bir anlamı yoktu, böyle bir yarının. Hepimiz için söz konusu olan, özünde bir saat daha yaşamaktı, üstelik her şeyin cinayete indirgendiği bir dünyada, tek bir saat bile tek başına bir olguydu."

***

"Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını anlayamadan gebermektir. Bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız, insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. Tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu."

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Andre Gide: Isabelle

Nobel Edebiyat Ödüllü Fransız yazar ve entelektüel Andre Gide'nin romanı "Isabelle", dağılan bir ailenin hayat hikayesini anlatıyor. Eski bir şato, Fransız kırsallarında yaşayan Floche ve Saint-Aureol ailesi, genç bir doktora öğrencisi Mösyö Lacase, mazisi epey karanlık olan evin kızı Isabelle ve yetişkinler arasında kendini tanımaya çalışan, yalnız bir çocuk Casimir...

Doktora tezi için Quartforche Şatosuna giden Mösyö Lacase'yi gizemli hadiseler beklemektedir. Haklarında hiçbir şey bilmediği Floche ve Saint-Aureol ailesi ile ilgili pek çok gizli gerçeği öğrenecektir. Isabelle ise onun için bir merak ve hayranlık ikonasıdır adeta. Hiç görmemesine rağmen, Isabelle bir sır perdesidir ve Mösyö Lacase bir an evvel bu sır perdesini aralamak istemektedir. Sır perdesi aralandıktan sonra Mösyö Lacase'nin hissettikleri bir anda sönüp gider, bu bana Metin Erksan'ın güzel filmi "Sevmek Zamanı"nı hatırlattı. 

Yalnızca fotoğraflarına baktığımız, hissettiğimiz ve sürekli tahayyül ettiğimiz sevdalarımızın baş kişileri, belki de biz onları somut olarak tanımadan evvel daha güzeller. Tanımadan hissettiğimiz duygular daha temiz, bu daha temiz olma halleri ile belki de daha değerliler. Çünkü zihnimizde tasavvur ettiğimiz, her hecesini ayrı ayrı betimleyip incilerle süslediğimiz sevdiceklerimiz, gerçekte çok farklı insanlar olabilmekteler. Henüz tanımıyor olmak ve tanımış olmak arasında geçen zaman diliminin gerçek aşk olduğuna inanıyorum. Tanıdığınız an sönen bir yıldız, tanımadan evvel tüm gücüyle parlayan bir yıldız... Her ikisi de aynı yıldız, arada geçen zaman dilimi ise bir gökyüzü, güneş kadar berrak, sade ve narin lakin çok kısa. 

Mösyö Lacase karakteri çok iyi işlenmiş Gide tarafından, sanırım "Isabelle" en sevdiğim kitaplar listesinde önemli bir yere yerleşti. Hikaye, karakterler, kasvetli bir şato, aşk, hayal kırıklıkları ve en önemlisi yazarın duyguları en naif bir biçimde ifade etme yeteneği. Kitabı bitirdikten sonra şunu söyledim kendime: "İyi ki kitaplar var."

Selam olsun sana sevgili Mösyö Lacase. 

27 Mayıs 2016 Cuma

Jean-Paul Sartre: Bulantı

Okuldan bir edebiyat öğretmeni arkadaşım ile birlikte iki kişilik bir kitap kulübü kurduk. Pek çok mühim eseri aynı anda okuyor ve sonrasında uzunca, kahve sohbetleri eşliğinde ve yaratabildiğimiz her fırsatta analiz ediyoruz. Müthiş doyuruyor beni. Birkaç kitabı devirdik. Şu an Jean-Paul Sartre'ın "Bulantı" adlı romanını okuyoruz. Hemen hemen okuduğumuz tüm romanlara "varoluşçuluk" kaynaklık ediyor, bunu tasarlamadığımız halde. Romandan güzel bir alıntı yapmak istiyorum. Şu ana kadar okuduğum kadarı ile epey altını çizdiğim kısım var. Onlar arasından şu kısım epey etkiledi beni:

"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrımlarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülmez ve yakıcı bir aşk; geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak olanaksız." 

13 Şubat 2016 Cumartesi

Mustang














Mustang uzun süredir merak ettiğim bir filmdi. Başarılarının yanınında hakkında epey konuşuldu, yazıldı ve çizildi. Benimki geç kalınmış bir seyirdi, nitekim film bitiminde geç kaldığım için kendime bir kez daha kızdım. 

Mustang, gerçekleri hiç dolandırmadan ve sarsıcı bir şekilde anlatıyor. Sarsıcı diyorum, çünkü rahatsızlık da duyuyorsunuz bir yandan. Böyle filmler çok nadirdir, izler geçeriz genelde. Mesaj vermeye çalışan filmler bile, bir yerden sonra sadece seyirlik hale gelebiliyorken, Mustang bunun üstesinden çok iyi geliyor bence. 

Trabzon'un denize nazır tepelerinin ardında, küçük bir yerleşim yerinde babaannesi ve amcası ile birlikte yaşayan beş tane ergenlik çağındaki kız. Baskıcı bir muhit, kendine kendinden doğrular yaratmış ve bu doğruların sorgulanabilirliğini, kime göre ve neye göre olduğunu es geçmiş bir muhit, bu muhit içinde yaşayan "bok rengi" insanlar. Babaannenin aman çevre ne der tutumları, amcanın evin reisi muktedir baskıları ve beş kız çocuğunun kapana kısılmışlıkları. 

Bir kere film bittikten sonra çok fazla sorgulama yapıyorsunuz. Bilhassa erkeklerin izlemesi gereken bir film belki de. Kız çocuklarının ergenlik dönemleri, kendi bedenlerini keşifleri, oyun ile ayıp arasında gidip gelen toplumsal sözde ahlaki çizgi, çocukların buna rağmen kendilerine bir çıkış yolu arama ve mutlu olma çabaları... Belki de çoğu erkek Mustang sayesinde ilk kez bunların farkına varacak. 

Çok amiyane bir tabir olacak belki ama cidden dünyayı erkeklerin s.kleri yönetiyor. Bu iktidar duygusu, tamamen s.k odaklı bir durum. Çünkü o var ve siz isterseniz s.kersiniz. Her şeyi hem de. Bu varoluş biçimini çok anlamsız buluyorum. İnsanların kendilerini tümden cinsel organları üzerinden tanımlamalarını. Ve o varsa değerli olmalarını yoksa değersiz olmalarını. Bu esasen başka bir yazının da konusu olmalı. Uzun uzadıya anlatıp tartışmak istiyorum.

Bir kez daha söylemek isterim ki Deniz Gamze Ergüven harika bir iş çıkarmış. Uzun süre kendime gelemeyeceğim sanırım. 

9 Şubat 2016 Salı

Jean Teule: İntihar Dükkanı

Şu sıralar hasta olmam ve işten kalan vaktimin artması vesilesi ile epey kitap okuyorum. İntihar Dükkanı da bunlardan biri. Oldukça ilginç bir kitap. Kitap ilk kez 2007 yılında Fransa'da yayınlanmış. Ülkemizde ise ilk basım tarihi 2011 yılında Sel Yayıncılık tarafından yapılmış. 

Romanda karşımıza çıkan ilk ilginçlik bir İntihar Dükkanı. Bu intihar dükkanını işleten bir aile var. Dükkanın içerisindeki çeşit çeşit tasarım malzeme, intihar etmeyi düşünen insanlara sunuluyor. Yaşamdan zevk alamayan, sevdiği birini kaybeden ve çeşitli nedenlerden dolayı intihar etmek isteyen pek çok insan, bu dükkanın kapısını çalıyor. Dükkanı da bir o kadar enteresan bir aile işletiyor. Fakat içlerinde onlara pek uymayan, sürekli küçük şeylerden mutlu olan ve her fırsatta hayatın ne kadar güzel olduğunu anlatan küçük bir çocuk var, Alan. 

Roman, konu itibari ile oldukça farklı. Su gibi akıyor, özellikle Sel Yayıncılık'ın kitap basım kalitelerini çok iyi buluyorum. Beklenti yükseltmeden okumakta fayda var, çünkü kitap bir romandan ziyade bir film senaryosu gibi kaleme alınmış. Bu bazı yerlerde biraz can sıkıcı hale gelebiliyor. Tabii bu eleştiriyi yaparken yazarın televizyon dünyası için de çalıştığını ve sinemaya uyarlanan bir eserinin de olduğunu unutmamak gerek. Kitap, 2012 yılında Le Magasin Des Suicides adlı bir animasyon film olarak sinemaya da uyarlanmış. Romanı yerine animasyon filmini izlemeyi tercih edecekler için farklı bir alternatif olabilir. 

6 Şubat 2016 Cumartesi

Amaury Vassili














Amaury Vassili, Eurovision şarkı yarışması sayesinde tanıdığımız bir isim. Kendisi 2011 Eurovision şarkı yarışmasında ülkesi Fransa'yı Sognu isimli parçayla temsil etmiş ve yarışmayı 15. olarak tamamlamıştı. İlk etapta herkesin dikkatini çekecek saçlara ve görselliğe sahip olmasının ötesinde muhteşem bir sese sahip. Bir tenor. 

Arada açıp eski Eurovision şarkılarını dinleyip nostalji yapıyorum. Bugün de rastgele Sognu isimli şarkısını dinledim derken diğer şarkıları ve klipleri de çarptı gözüme. Özellikle My Heart Will Go On yorumu gerçekten beni benden aldı. Kendisine başarılar diliyorum, bu tekrar hatırlayış iyi oldu benim için. Bundan sonra kendisini yakinen takip edeceğim. 

Le Herisson














Yaşamaya Değer, 2009 yapımı bir Fransız filmi. Muriel Barbery'nin, Kirpinin Zarafeti isimli romanından uyarlanan, konusu itibari ile de epey ilginç bir film. Yıllar önce Turkuvaz Kitap'tan çıkan romanı okumuştum, hala kitaplığımda durur. Araştırdığım kadarı ile Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından da basılmış. 

Çoğu zaman kitaptan uyarlama filmler, kitabın önüne geçemez. Ama bence bu sefer tam tersi olmuş. Filmleri ve kitapları birbirleri ile kıyaslamak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bu sefer film kitaptan daha başarılı olmuş. 

Filmin başkahramanı küçük bir kız çocuğu, ismi Paloma. Zengin bir ailede, zenginlerin oturduğu bir apartmanda büyüyen, hayat ile birtakım ciddi dertleri olan, sorgulayan, çok zeki ve farklı yeteneklere sahip bir kız Paloma. Bir sonraki doğum gününde intihar etmeyi planlamakta. Yaşamın nedenini sürekli sorgulamakta, eline aldığı bir kamera ile ailesini ve çevresini sürekli kayda almakta, onlarla ile ilgili çeşitli çıkarımlarda bulunmakta. 

Paloma'nın hayatı; apartmanlarına yeni taşınan Kakuro Ozu ile değişmeye başlar. Aynı zamanda apartmanın kapıcısı Renee'yi de daha yakından tanıma fırsatı bulur. 

Paloma ile birlikte film bir sürü güzel mesaj veriyor ve hayata dair bilgece çıkarımlarda bulunuyor. Filmin içinde bir sürü metafor keşfetmek de mümkün. Örneğin kavanozdaki turuncu balık. 

Film için tek bir eleştiride bulunabilirim ki o da; Paloma'yı canlandıran Garance Le Guillermic isimli çocuk oyuncunun performansını biraz zayıf buldum. Kitabı okurken Paloma'yı çok daha farklı hayal etmiştim, belki de ondandır. 

Yaşamaya Değer hoş ve sorgulatan bir Fransız filmi, tavsiye ederim. 

18 Haziran 2012 Pazartesi

Fransız Misafirimiz

Sınavlarım bitti,henüz sonuçlar belli değil lakin üçüncü sınıf beni bir hayli yordu.Bu kadar zor geçeceğini tahmin etmemiştim.Beklediğim sonuçları alamayacağım sanırım,açıklanmasını merakla bekliyorum.

Aydın'dan gelen hem canım hem de cadı arkadaşımı ve Fransız sevgilisini dün akşam üzeri uğurladık.İkisine de bir hafta güzel bir İstanbul turu yaptırdık,gezmediğimiz yer kalmadı.Jerome benim için hediyeler getirmiş Fransa'dan.Pek memnun oldum.Ayrıca kendisi de çok tatlı,efendi bir çocuk.Tek anlamadığı Türk insanının neden bu kadar hızlı yürüyüp,hızlı yemek yeyip ve hızlı konuştuğu ! Kendisi pek yavaş zaar.

Anneme matruşka aldım hediye,rengi pek tatlı.Kendime de puzzle aldım bin parça,yazın vakit geçmiyor pek bizim orada.

Yarın ikinci yirmilik dişimi aldırmak üzere hastaneye gideceğim sabah.Artık gına geldi bu yirmilik diş aldırmalarından.Canımın acıması bir dert,dikiş acısı bir dert.Ağzın içinde,çok zor bir durum.Dikişlerimi aldırdığım gibi eve dönüyorum.
Yeter,annemi özledim.