13 Ağustos 2018 Pazartesi
Ağırıma Gidenler, Bir İnsan Kelamı
Umut eksildi birer birer, yaş arttıkça yaş aldı insan, gözlerinden yaşlar boşandı.
Nereden gelip nereye gittiğini bilmeden savrulup yaşadı.
Ya da olduğu yerde çakılıp kaldı, korkularından bir göz eve sığındı. Bir odada yitirdi hayatını.
Bir pencere kenarında sokak lambalarını izledi, karı izledi, güneş girmesin diye perdeleri kapattı. Güneşlikler diktirdi.
Bir hapis insanın hayatı, Faucault'nun görüşleri pratikte basit bir mana buldu insan hayatında. İnsan bunu hiç bilmedi.
Yüzyıllarca dillendirilen efsanelere sığındı, efsanelerle yoğruldu.
Bir mucize olarak görmek hayatı, bana hep gerçekleri yadsımak gibi geldi. Bir garip kendini kandırmaca. Eylemlerimiz, zihniyetimizin berraklığı, masumiyetimiz hepsi zamanla kayboldu.
Çünkü biz büyüdük, bir ceza gibi.
Canımız çıktı, sevmekten, sevmemekten, sevememekten tüm eş ve zıt fiillerin kelimelerin arasında kalmaktan.
Bunca çaba, bunca mücadele, enikonu bir sonu yok işte.
Yansın istedin, zaten yanıyor.
Olsun istedin, zaten oluyor.
Doğmak istedin, zaten ölüyor.
Ölü gözü.
Bir gün yitimi daha işte.
Kayıp bir zamanın yitimi.
Peşinde Marcel Proust.
Peşinde mezara onun için bırakılan küçük tatlı kurabiyeler.
Çocukların ağzında şekerler, bebek arabalarında iniltiler, her yer çocuk sesi.
Bisiklet binmeler, su içmeler, giyinmeler, banyo yapmalar, türlü basit eylemler.
Hepsi bir yük bana, sana da öyle ya, görmezden geldiğin sürece ala dünya.
Ha gayret dediler, yük dediler, ali ata bak dediler, birileri ılık sütünü içerken bizi hep kandırdılar, oyaladılar, ilmek ilmek söktüler, yeni baştan ördüler.
Ben, biz, sen; ah hep o çakılı dünya.
Zulüm içinde, merhamet içinde, görmeden, bilmeden, ölüm de içinde.
Enkidu'nun sesi kulaklarımızda.
Kar geliyor.
5 Aralık 2017 Salı
İnsan, Başından Beri
Pek değerli hayatlarınız var, üstünüz başınız çok önemli, sakal moda olmadan evvel asla birkaç günlük sakalla dolaşamazdınız. İri fitilli bol paça kadife pantolon giymeyi bıraktığınız yıl oldu, şapka takma adabından dedeniz bile vazgeçmişti. Bayramlarda, doğum günü kutlamalarında babanıza deri ceket, annenize çiçek satan internet sitelerinden güller aldınız. Mutlu ettiniz, mutluluk dediğiniz şeyi bir nesneye devşirdiniz. Nesneler mutlu olmaya başladı. Siz?
Geçen yaz tatile gittiniz, güneş kremlerini boca ettiniz hafiften bronzlaşmaya başlayan teninize. Biraz içki yudumladınız, bazı geceler diskolarda sabahladınız, stresli bir işiniz vardı, heyulası bitmeyen dakikaları süpürmekte idiniz. Yıllık izninizde çocuklarınızla ıssız bir ormana pikniğe gittiniz. Yiyeceklerinizi plastik kapların içine koydunuz, sigara böreğine batırdığınız plastik çatalın ucu kırıldı.
Ne tuhaf insan zihni, ininde barındırdığı şeylerden bir haber, haberi bile olmayan yollara birer yolcu imişsiniz. Gün geceye çalınmadan araya sıkıştıracak işler, okunacak mektepler bulup buluşturdunuz. Sertifikalarınızı şeffaf dosyalara doldurdunuz, şimdilik doydunuz.
Aksayan ayağınıza dolanan kalın bir urgan, başınızı sokacak bir dam bulduğunuz an olduğunuz yerde kaldınız. Nadasa bıraktılar sizi, nekahet dönemleri geçirdiniz. Hafif salgın hastalıklardan muzdarip yataklara düştünüz, pamuk yorganlar çeyiz sandıklarında çürüdü, silikonlara sarındınız.
Bir tuhaf oldum, pencereyi açtım, sanki tüm kötülükler hevenk hevenk gökyüzüne karışıp yok oldu.
21 Temmuz 2017 Cuma
Sosyal Medya Hesaplarımı Kapattım: Samimi Bir Sohbet
Ortada çok büyük bir samimiyetsizlik var. Rahatsız edici derecede. İnsanlar sosyal medyada kendilerinden bambaşka birine bürünüyorlar. Gerçekte tanıdığım insanların sosyal medyadaki paylaşımlarına şaşırıp kalıyorum. Bir arkadaşımın instagram'da yaklaşık 600 fotoğrafı var. Hepsinde de sadece kendi suratı hem de! Kıyafetleri değişik, mekanlar değişik ama 600 tane aynı surat. Bir başka arkadaşım maddi açıdan iyi durumda olmadığı halde sürekli epey zenginmiş gibi paylaşımlar yapıyor. Pahalı mekanlar, yeni kıyafetler, lüks eğlenceler. Peki gerçek hayatta böyleler mi? Kocaman bir boşluk.
Sosyal medya insanları öyle bir hale getirdi ki, bağımlı olmamızı geçtim sahte kimliklere büründük. Gerçekte yaşadığımız hayatlarla sosyal medyada gösterdiğimiz hayatlar arasında dağlar kadar fark var. Arasından Çin Seddi bile geçer, o derece!
İnsanlar beğenilme ve onaylanma ihtiyaçlarını sosyal medya üzerinden gideriyorlar. Bir nevi tatmin oluyorlar ve ben bunu sosyal medya orgazmı olarak nitelendiriyorum. Yaz geldiğinden beri paylaşılmayan yaz tatili fotoğrafı ve videosu kalmadı. Herkes bir yerlerde, sevgilisiyle, eşiyle. Yediklerini içtiklerini göstermek derdinde. Hastaneden paylaşımda bulunan arkadaşlarım var. Üstelik bir de instagram'a hikaye kısmı eklendi tam oldu. Her saatini paylaşan insanlar da türedi, büyük bir açığı kapattılar! Bir de hiç hoşlanmadığım ünlüler grubu var. Sürekli ana sayfamdalar ve herkesin ana sayfasında bu insanlar. Hiçbir vasıfları yok, iki lafı bir araya getiremezken instagram fenomeni olmuş durumdalar. Üstelik birçok aklı başında arkadaşım da bu insanları deli gibi takip ediyor. Ergenler hepsine hasta, hepsi parlak birer idol. İsimlerini burada zikretmeyeceğim.
Tüm bunlar ne yazık ki gerçek yaşamdaki sosyal ilişkilerimizi de etkiliyor. İnsanı bir sosyal medya depresyonuna sürüklüyor. Bir paylaşımdan sonra kaç beğeni aldığınızı görmek için sürekli sayfa yenilemiyor musunuz? Üstelik saatlerce? Bunu hepimiz yapıyoruz yalan söylemeyiniz!
Bir son veriyorum artık bu duruma. Çünkü gerçekten sıkıldım ve kendimi kötü hissediyorum. İnsanlara bir şeyler göstermeden ve kanıtlamadan da yaşayabiliriz öyle değil mi? Üstelik daha fazla kendimiz kalarak daha temiz kalarak. Sağlıcakla.
23 Şubat 2017 Perşembe
Engin Geçtan: Zamane

Geçtiğimiz hafta Beyoğlu'nda yer alan Metis Yayınevini ziyaret ettim. Bir süredir internetten kitap alışverişi yapmıyorum, böyle bir karar aldım. Almak istediğim kitaplarla yakından haşır neşir olmak ve kalabalıklar arasına karışıp farklı yayınevlerini tanıyor olmak çok daha anlamlı gelmeye başladı bana.
Geçtiğimiz yaz tatilinde tanıştım Engin Geçtan ile, "İnsan Olmak" adlı kitabını otobüs garından tutun da sahile kadar hiç elimden bırakmadan, notlar alarak okudum. Ardından "Hayat" adlı kitabı geldi, geçen hafta ise "Varoluş ve Psikiyatri" adlı kitabını okuyup bitirdim. Bu yazımda kısaca "Zamane" adlı kitabından bahsetmek istiyorum.
Öncelikle niçin psikiyatriye ilgi duyuyorum bunu açıklamak isterim. Öğretmen oluşum bunda çok etkili, öğrendiklerim ile öğrencilerimi keşfetme imkanı buluyorum. Bu hem onların sorunlarının çözümü için hem de benim mesleki gelişimim için oldukça önemli. Bir başka neden ise sorunlu bir aile geçmişimizin olması. Sürekli kendimi ve dünyayı tanımaya çalışıyorum, hatta bunu bir uğraş haline getirdim desem yanlış olmaz. Son bir yıldır kişisel olarak psikanaliz, psikanaliz ve sanat üzerine bazı okumalar yapıyorum. Bu alanda belirli bir enformasyonum olmamasına rağmen genel geçer şeyleri öğrenmek bile beni tatmin ediyor. Öğrendiklerimden yola çıkarak kendimi ve etrafımdaki insanları anlamaya çalışıyorum, tabii ki onlara kendimce teşhisler koymadan tamamen içsel yorumlarımla.
Engin Geçtan'ı keşfedene kadar zihnim karmaşıktı. Çünkü psikoloji ve psikanaliz ağır bilgiler içeren alanlar, özellikle alan dışı iseniz anlamakta güçlük çekmeniz olası. Ben de güçlük çektim. Fakat Engin Geçtan'ın dili oldukça sade. Kitaplarını, alan dışı her okuyucunun anlayabileceğini düşünüyorum. Üstelik kendisini her okuyuşumda kendimi ilginç bir şekilde çok hafif hissediyorum. Günlük rutinimde epey telaşlı, kurallarına sıkı sıkıya bağlı ve esnek olamayan bir insanım. Engin Geçtan'ın kitaplarını elime aldığım an ve kapağını kapadığım an arasında geçen zamanı asla fark etmiyorum. Kitaplarını bitirdikten sonra yaşadığım dinginliği tarif etmem mümkün değil. Öyle güzel, öyle hafif.
Zamane, pek çok başlık altında toplanmış çeşitli konular içeren ve bu konular ile ilgili temel çerçeve içindeki bilgileri gayet kolay anlayıp yorumlayabileceğiniz bir kitap. Kitabın içerisinde insan olmaya dair her şeyi bulacaksınız. Bunun dışında Engin Bey'in mesleki deneyimleri, ülkemizin ve dünyanın içerisinde bulunduğu durumlar, tabu konular, çocukluk yaşantılarımız ve şimdimiz...
Bir iki gün sürecek yoğun işlerimi bitirdikten sonra "Kimbilir?" adlı kitabına başlayacağım. Şu kaosun içinde kendimizi biraz olsun hafif hissedebilmeye fazlasıyla ihtiyacımız var öyle değil mi? Emeği ve alandaki bilgi birikimi için Engin Geçtan'a sonsuz teşekkürlerimi ileterek yazımı noktalayayım, herkese hafif günler dilerim.
20 Eylül 2016 Salı
Güne Dair Yüz Güldüren, Kalbi Güzelleştiren Minik Bir Hadise
Temizlik görevlisi bir abla var, benim bulunduğum katta görevli. Oldukça hatırşinas, tatlı, hoş sohbet biri. Bir yandan temizlik yapıyor bir yandan da telefonunun kulaklığını takmış, annesi ile konuşuyordu. Birden sohbet bana döndü: "Anne bir hocamız var ki, öyle candan, öyle tatlı, öyle bir şirin, kimse eline su dökemez" dedi. Duyduklarım karşısında çok mutlu oldum, sonra benim içeride olduğumu gördü ve yanıma doğru geldi. Selamlaştık; "Hocam annem sana bir dua etmiş ki sorma, kılına zarar gelmez bundan sonra" dedi. İçim ürperdi, kısa bir süredir tanıdığım, annem yaşında bir kadın ve onun annesi. Benim için uzak memleketlerden dualar okuyor, zeval gelmesin diye.
İletişim, güler yüz, insani tutum ve iyi niyet o kadar önemli ki. Bir insan daha kazanmış olmanın mutluluğu ile bugünkü Kadıköy gezimizi öğrenci kalabalığına rağmen gayet sorunsuz ve güzel geçirdik. Biraz hüzünlü, biraz kırgın olduğum şu dönemde kendi küçük, manası büyük, bu derin hadise beni çok mutlu etti. Teşekkürler temizlik görevlisi ablam, sonsuz kere teşekkürler.
9 Ağustos 2016 Salı
Yeni Dünya ve Genç Kadın/Genç Erkek Algısı II (Samimiyet Sorunsalı Üzerine Düşünceler)
Annem iki yıl önce rahatsızlandığında bir yıl süre ile tüm sosyal medya hesaplarımı kapattım. Çünkü bana o kadar zor geldi ki, sizin can parçanız ölüm ile boğuşuyor ve arkadaşlarınız, sevdikleriniz hatta sevgiliniz bu durumu bildikleri halde sosyal medya üzerinden mutlu hayatlarından enstantaneler paylaşmaya devam edebiliyorlar.
Günümüzün en büyük probleminin ve insan var oluşunu temelden çökertecek olan vehametin "samimiyetsizlik" olduğu kanaatindeyim. Ben samimiyeti/samimiyetsizliği duygusal, histerik bir kavram olarak görmüyorum. Samimiyeti bir erdem olarak görüyorum. Kendim de dahil olmak üzere kimsenin samimi olduğuna inanmıyorum. Bu samimiyetsizlik durumunu yaratan en büyük aracın da popüler kültür, sosyal medya ve gençleri hedef alan yeni dünya düzeni olduğunu düşünüyorum.
Biraz daha düşünsel dünyamıza önem vermeye ihtiyacımız var, popüler kültürün dışında kalan her alan ile yakından haşır neşir olmaya, aile ve eş dost sohbetlerimizi artırmaya, daha insani hareket etmeye ihtiyacımız var.
Yeni dünya düzeninden korkuyorum. Erdemlerimizi ve duygularımızı derinlikli hale getirmeye ihtiyacımız var; kalburüstü yaşamlar yerine ince, hassas ve epik yaşamları tercih etmemiz ve bence bunun sonucu olarak da tekrar doğa ile bütünleşmemiz gerekiyor.
Erdemimiz, ehliyetimiz samimiyet olsun. Yolculuk onunla güzel ve değerli çünkü.
19 Temmuz 2016 Salı
Engin Geçtan: İnsan Olmak
Geçtan, kitabında insan olmanın tüm getirileri ve götürülerini oldukça anlaşılır bir dil ile belirli başlıklar ve kısa bölümler halinde işliyor. Birey ve toplum, kaygı, yaşam ve ölüm, yalnızlık bu başlıklardan yalnızca birkaçı. Kitabı okudukça kendiniz ile ilgili birtakım analizler yapabiliyorsunuz. Kendinizi biraz daha tanıyor ve çevrenizdeki insanlar ile olan ilişkilerinizde kaçırdığınız nüansları yakalayabiliyorsunuz. Hatta kitap üzerinden günümüz insanı değerlendirmesini ve yeni dünya insanının haleti ruhiyesini de çıkarsayabiliyorsunuz. Kitaptan çarpıcı ve güzel bir bölüm paylaşmak istiyorum:
"Dünyada iki tür insan vardır: yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler. Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, hayatına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstelenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!"
27 Mayıs 2016 Cuma
Jean-Paul Sartre: Bulantı
"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrımlarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülmez ve yakıcı bir aşk; geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak olanaksız."
29 Aralık 2015 Salı
Benim Hikayem: Hiç Tanımadığım Babam, Kardeşim, Kuzenim ve Bir Sürü İnsan
Babam ben ilkokul yıllarındayken ikinci evliliğini yapıyor. Bir erkek çocuğu oluyor. Onu da tesadüf eseri nüfus kayıt örneği almaya gittiğimizde öğreniyoruz. Bir erkek kardeşim olduğu yazıyor kağıtta. Öğreniyoruz ki evlendiği kadının da ikinci evililiğiymiş. İlk evliliğinden bir kızı varmış ve onu da yanında getirmiş. Çok geçmeden boşandıklarını da öğreniyoruz.
Aradan yıllar geçiyor, ben mezun oluyorum ve öğretmenliğe başlıyorum. Annem çok ağır bir rahatsızlığa yakalanıyor. Beyin damarı pıhtı atıyor, felç geçiriyor. Aylarca konuşamıyor, beslenemiyor ve yürüyemiyor. Ona sil baştan tıpkı bir çocuk gibi alfabe öğretiyorum; konuşmayı yeniden öğreniyor. Ona gözüm gibi bakıyorum, hemen hemen iki senede anca toparlanmaya başlıyor. Bu safhada beş yıllık ilişkim karşı tarafın isteği ile aniden bitiyor. Annemin hastalığı ve benimle ilgili hiç ummadığım şeyler söylüyor ve gidiyor. Beni bu kadar çaresizken yapayalnız bırakıyor. Şaşkınlıkla izliyorum olup biteni.
Birkaç gün önce Belçika'dan bir mesaj alıyorum. Biri kuzenim olduğunu söylüyor. Halamın oğlu oluyormuş kendisi. 30 yaşındaymış. Halam kim onu bile bilmiyorum. Biz kuzen oluyoruz diyor, duygulanıyor.
Bu gece de öğreniyorum ki babamın ikinci evliliğini yaptığı kadın üçüncü evliliğini de yapmış ve bir kızı daha olmuş. Bir kadının üç ayrı adamdan üç ayrı çocuğu.
Böyle karışık bir geçmişin içinde kimi zaman düşünüyorum. Kardeşime ulaşsam mı diyorum. Annelerimiz bir değil ama ne bileyim işte, insan farklı hissediyor. Bir kardeş, neden kötü olsun ki. Annem hayatını kaybetseydi yapayalnız kalacaktım. Bazen düşünüyorum, nasıl yorulmuyorsun oğlum diyorum kendime? Nasıl bu kadar dirayetlisin?
Bilmiyorum, yine de mücadele etmeye devam ediyorum. Mutlu olma hakkımın elimden alınmasına asla izin vermiyorum. Vermeyeceğim.
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Bana Aşık Olacak İnsan Aha Da Böyle Olsun
8 Eylül 2009 Salı
İnsanlar Ve Gece
Nedense toplu ortamlarda rahatsız olan bir insanım.Yani bir çok kişinin içine çıkmaktan hoşlanmıyorum,bu medeni cesaret falan değil,korku da değil,anlatmak istediğim bambaşka bir şey yalnızlık duygusu falan hiç değil.Bir çekirge nasıl kendi doğasında,kendi alanında zıplamak isterse ben de kendimle mutluyum aslında.İnsan içine çıkmıyorum pek evet ama asla yabani değilim.Sadece doğru insanlarla doğru muhabbetler etmek hoşuma gidiyor.Mesela gece dışarı çıkmak ve gece yürümek.Gündüzler beni ürkütür hep.Sabaha karşıları çok severim ama…Garip bir hüzün var gecede,sevdiğim yanım da gece yürüyüşleri yapmak çok hoşuma gider benim.Fısıltı ile konuşmak,diğer insanları umursamadan yürümek.Ve bu ancak gece oluyor.Mesela,okul balosu falan bunlar bana çok saçma geliyor.Zaten lise hayatını sevmedim o yüzden de gitmedim.Frapan kıyafetler,kendimi rahatsız hissettiğim yerler.Ortam insanı olmak varmış bu hayatta ama başaramadık.Zaten bir guguklu saat gibi arada başımı çıkarıyorum ne olmuş ne bitmiş o kadar.Hayalim hep şehirden uzak bir evde yaşamak.Kimsenin gözü önünde olmamak,kimsenin sorgulamadığı bir yerde.Akraba falan da istemiyorum,kırk yılda bir ziyarete giderim o kadar.Yalnız sevdiklerim onlar da azınlıkta zaten…İnsan doğası mıdır,yaratılış mıdır,çevre etkeni midir,geçmiş yaşantı mıdır veya doğuştan mıdır diye sorguluyorum da bence insan kişiliği ve davranış şekli ve cinsel kimliği Allah vergisi.Kim ne derse desin bu böyle,kimse sonradan kişilik değişimi yaşayamaz bu çok güçtür.Hocamın yorumuyla –vesselam- bu konuda düşüncelerim bu şekilde.Öğretmen olacağız bir de atanırsak öğretmenler odasında nasıl barınırım Allah kerim;)Bir de bunu sosyal olmamakla karıştıranlar var.İçine kapanık olmak veya dışarıda bir hayat yaşamamak sosyal olmadığımız anlamına gelmez.Fellik fellik gezmekle de sosyal olunmaz.Bence kültür birikimiyle bağdaşır sosyallik.Benim hayalim sevgilimle kitapçıya gitmek,bir kafede sohbet etmek,sinema keyfi,seyahat,tatil,dolaşmak,tozmak v.s.
Geçen sahur annemle çay eşliğinde sohbet ediyoruz.40 sene geride bıraktık da ne kazandık dedi annem.Bir seni kazandım başka hiçbir şey.Hep bir şeyler için,hep daha iyi yaşamak için savaşırken kendi sağlımızı ve benliğimizi kaybettik,yorulduk hayattan; keşke kendi istediğimiz gibi yaşasaydık dedi.Şimdi gidiyorsun gittiğin yerde kendinde olmak koşulu ile istediğin gibi yaşamalısın dedi.Sadece dinledim ve hak verdim;)
Yaşam kısa bunları yapmak lazım ama hiç birimiz kendi hayatlarımızı yaşayamıyoruz.Ve giderek Allah’a imanımızı kaybediyoruz.Öteki dünyada vay halimize;)
2 Eylül 2008 Salı
Yolun Başı
Fırtınalı bir günün ardından sular durulmaya başlamışken ruhumda,hayatın lehçesini hala kavrayamadım.Garip bir yaşam biçimini üzerime manto diye örtmeye kalkmazken,insanların kimliklerini bulamayışları ve kocaman mantolarla gezmeleri beni çelişkiye düşürüyor.Sizi kendinden üstün gören insanların beyaz peynir tadındaki baharatı fazla kaçmış hareketleri…İnsanların,kulp bulmaktan ve kendilerinden başkalarına sıfatlar takmaktan gayrı yapacak işleri yokmuş gibi…Daha dün söylemişti Ayla,evli insanlara neden evliyken evli denmezde boşanınca dul denir.Sözde belirtme sıfatı yaratmaya çalışanların niteleme sıfatlarından haberleri var mıdır acaba?Önüme çıkan tüm engelleri tüm cesaretimi toplamış dağıtmaya çalışırken,ayağıma taş parçası koymak isteyenlerin haleti ruhiyelerine vakıf olabilmiş değilim.Durmuyorum hayat,daha yolun başındayım…Cesaretimin sınırlarını zorlarken bu gencecik yaşımda,gizli koyların ıssız sığınakları olmaya hiç niyetim yok.Ben anlaşma yaptım zamanla,senin haberin yok…Ben azimle sabır edicem ve o da bana istediklerimi verecek.Yeni bir güne başlıyorum hayat,usul usul seğirtirken sen hırçın bakışlarını üzerime; ben yol almaya devam edicem…Daha yolun başındayım hayat…


