öğretmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğretmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Öğretmen Olmak

Bu yıl itibari ile meslekte yedinci yılını doldurmuş bir öğretmen olarak birkaç not düşmek istedim buraya. Sanırım tercih dönemindeyiz, belki  bir faydam dokunur. 

İstanbul'da bulunan köklü bir devlet üniversitesinin eğitim fakültesinden mezun oldum. Ardından yine aynı üniversitede tezli yüksek lisans eğitimimi tamamladım, eğitim bilimleri enstitüsünde. Benim tercih yaptığım dönemde iyi bir sıralama ile yerleştiğimi söyleyebilirim. 

Kamu personeli seçme sınavına yalnızca mezun olduğum sene, hazırlık yapmadan girdim ve atanamadım. Çok düşündüm ve kamu için mücadele etmemeye karar verdim. Çok ufak bir ilçede büyümüştüm ve mezun olduktan sonra memleketimde yapabileceğim bir iş ve kendimi geliştirebileceğim olanaklar yoktu. Bu yüzden mezun olduğum dönem, İstanbul'da pek çok özel okula başvuruda bulundum. Pek tabii, yeni mezun olduğum için, deneyimim olmadığı için ve henüz askerliğimi yapmadığım için kabul alamadım. Çok direndim, bir yerde umutlarım kırıldı, hatta bir görüşmeden çıktıktan sonra yol boyunca ağladığımı hatırlıyorum. Tam her şeyden vazgeçecekken bir okuldan olumlu yanıt aldım ve çalışmaya başladım. O gün bugündür aralıksız çalışıyorum. Düşük ücretlerle de çalıştım, hatta ev kiram belimi bükmesin diye eski, rutubetli bir dairede de oturmak zorunda kaldım. Tüm bunları yaparken akranlarımın bir kısmı gibi kendimi İstanbul'un cazibeli hayatına olduğum gibi bırakıvermedim. Biriktirdiğim ufak paralar ile eğitimler aldım, çok ama çok okudum, çeşitli projelere dahil oldum, gönüllü hizmetlerde bulunup, doğudaki sınır köylerine kadar gidip gönüllü öğretmenlikler yaptım. Katıldığım projeler ile tüm ülkeyi gezdim. Etnik kökeni, dili, dini ve mezhebi farklı dünya güzeli çocuklar ile çalıştım. Bir dönem işaret dili tercümanlığı eğitimi alıp, işitme yetersizliği olan çocuklar ile de çalıştım. 

Tabii ki bu süre zarfında çok çalıştım, İstanbul'da tutunabilmek ve kendime güzel bir gelecek sağlayabilmek için çok çaba harcamam gerekti. Sırtımı dayayabileceğim varsıl bir ailem de olmadığı için hayatın yükünü sırtlanabilmem gerektiğinin farkındaydım. 

Şu an ülkenin en köklü okullarından birinde çok severek ve güzel şartlarda çalışıyorum. O kadar çok insan yolumu kesmeye, engellemeye çalıştı ki anlatamam. Gerçek hayatı annemin hastalığı sırasında ve iş yaşamında öğrenebildim diyebilirim. Kendime bu şehirde ilk kez ev kurduğumda hiçbir şeyim yoktu ama yıllar içinde ihtiyacım olan şeyleri alıp, tasarruf da yapıp kendime sıfırdan bir hayat kurabildim. Bu süreçte annemi de gururlandırıp ona emeklerinin karşılığını verebildim. 

Evet, bu ülkede arkanızda kimse yoksa tutunabilmek gerçekten çok zor, bunun farkındayım. Öğretmenlik ise hiç değer görmeyen bir meslek, giderek de daha kötü hale geliyor. Özel okulların çoğunda öğretmene asgari ücret teklif ediliyor, atanmak ise zaten çok zor. Fakat buna rağmen, hep yapmak istediğim işi, beni mutlu eden işi yapmak istediğim için insanların dediklerini hiç önemsemedim. Şu an geldiğim noktada öyle bir emek ve ter var ki, gerçekten bunları yazarken bile duygulanıyorum. Hoş, bu hep böyle devam etmeyebilir. Hayatta hep inişler ve çıkışlar var. Fakat, gerçekten bu işi yürekten yapmak istiyorsanız insanları dinlemeyin. Atanamazsın, özelde çok düşük ücretlerle çalışırsın, aç kalırsın, herkes öğretmen oluyor, yapma diyen çok fazla insan oldu. Ama bu hayat sizin hayatınız, gerçekten bu işi yapmak istiyorsanız önünüzdeki onlarca engele rağmen başarılı olamamanız için hiçbir sebep yok. Yalnızca emek verin, çok çalışın, çok okuyun, sosyal medyanın, günümüz dünyasının renkli hayatına tümden kaptırmayın kendinizi. Her şey bir gün yoluna giriyor. 

Sağlıcakla kalın. 

21 Ağustos 2019 Çarşamba

Mini Mini Beşler

Okulda yoğun çalışmalar içerisindeyiz. Nedense kendimi hiç yabancı hissetmiyorum, sanki uzun yıllardır bu okulda çalışıyor gibiyim. Bu beni çok sevindiriyor. Bölümde toplamda dört öğretmeniz, üç kadın ve malumunuz bir ben erkek. Bu da bölümler için denge sağlayıcı bir durum bence. Yarından itibaren birkaç gün sürecek bir eğitime giriyoruz; uluslararası alanda "understanding by design" denilen bir metodun eğitimini alıyor olacağız. Türkçe'ye "tasarım yoluyla anlama" diye çevirebiliriz sanırım. Okul, bu sistem üzerinden tasarlıyor eğitim planlarını. Bunun için heyecanlıyım. 

Bölüm odamızda masamız, dolaplarımız hepsi belli oldu. Okullar açılana kadar masama yerleşmiş ve tüm malzemelerimi toparlamış olurum. Bu yıl masamda avokado çekirdeğinden bir avokado bitkisi yetiştirmeyi düşünüyorum. Ben çalışırken onun büyümesini izlemek keyif verici olacaktır. 

Hangi sınıflara gireceğimiz ve ders programımız da belli oldu. Bu sene beşinci, altıncı ve sekizinci sınıflar ile çalışacağım. Yıllar geçti hala yedinci sınıflara girebilmiş değilim, neyse bunda da vardır bir hayır diyorum. Sekizler biraz zorlayabiliyor, ergenlik döneminin etkisi onlarda çok yoğun. En masumları ve tatlıları ise beşinci sınıflar; üç tane beşinci sınıfım olacak bu sene. Altıda ise ufaktan hareketlenmeler başlıyor. Tabii ki hiçbir seviyenin bir farkı yok benim için lakin beşinci sınıfları özel olarak seviyorum. Örneğin beşinci sınıflarda ders işliyorsunuz; önemli birkaç cümle yazdırmanız gerekiyor defterlere. O birkaç cümle yazılana kadar neredeyse dersin yarısı bitiyor. Nasıl mı? Tam olarak şöyle: 

"Öğretmenim ben defterimi evde unutmuşum başka bir kağıda yazsam olur mu? 
Öğretmenim ben renkli kalemle yazsam olur mu? 
Öğretmenim ben simli kalemle yazayım diyorum, olur mu? 
Öğretmenim satır başına geçelim mi? 
Öğretmenim ben satır başına çiçek çizebilir miyim? 
Öğretmenim benim kolum yoruldu biraz mola mı versek? 
Öğretmenim kalemim yere düştü biraz bekler misiniz? 
Öğretmenim yazdığımızın üstünü fosforlu kalemle çizelim mi?"

Evet, sabrınızın çok ama çok yüksek olması gerekiyor. Bu yüzden beşinci sınıflara mümkün mertebe bir şey yazdırmıyorum. Vaktimizi daha etkin değerlendirmiş oluyoruz. Sonra da eve geliyorum ve her birine çok gülüyorum. Dertleri hiç bitmiyor, ama hepsi çocuk dertleri, masumca. Sanırım çocukları çok özledim, yeni dönemi dört gözle bekliyorum. Her ne kadar başladıktan sonra "artık tatil gelsin de dinleneyim" diyecek olsam da her sene başka bir heyecan, başka bir macera. 

22 Aralık 2018 Cumartesi

Okul II

Önceki yazımda eğitim sistemi ve okullu toplum üzerine birkaç kelam etmiştim. Kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Bir de madalyonun görünmeyen yüzüne bakalım birlikte. 

Özel okullarda erken kayıt dönemi vardır. Aralık ayında başlar, bir sene sonrasının kayıtları alınmaya başlanır. Öğretmenleri, velileri aramaya zorlarlar bu süreçte. Öğretmenler tüm işlerini güçlerini bir kenara bırakıp velilerini okula davet ederler. Veliye akademik bilgi aktarımı yapılır sözde ama kocaman bir yalandır. Amaç veliyi okula çekmek ve erken kayıt için velinin aklına girmektir. Eğer sizin sınıfınızdan çok kayıt olmazsa durumunuz tehlikededir, müdür psikolojik baskı uygular. En çok kayıt alan öğretmenlere küçük altın takılır. Şaka değil! Herkesin içinde takılır. Eğitim öğretim ödeneğini ödemeyen ve cebe indiren okul sizi küçük altınla uyutur, yerseniz! Tüm işi akademik yetkinlik ve performans olan öğretmen veliye kayıt ve ücret bilgisi verirken yerin dibine girer, yüzü kızarır, kendini kampanyalı buzdolabı satar gibi hisseder. Tüm motivasyonunuz kırılır, şakşakçı öğretmenler kıyasıya birbiri ile rekabet eder. Amaçları en yüksek kayıt oranına sahip olmak ve seneye de sözleşme imzalamaktır. Küçük altınla kendilerini pek mutlu hissederler, akılları buna yeter. Evlenecektir ve ütü parası çıkmıştır, çok kayıt aldı diye mükemmel eğitimci olur bir anda. Yerseniz!

Müdür ikide bir toplantı yapar. Geç saatlerde çıkarır sizi toplantıdan, abuk subuk şeylerden bahseder ve size bağırıp durur. Yetersiz olduğunuzu, zayıf olduğunuzu söyler tüm öğretmenlerin içinde. Çünkü kendisi dünyanın en mühim insanıdır. Atomu parçalamış ve pi sayısı gününde kurabiye yapmıştır. Okulun rehber öğretmeni ise felsefe mezunudur, velilere psikolojik danışman diye yutturulur. Genelde hep yeni mezun öğretmen alınır fakat velilere en genç öğretmenin bile en az beş yıllık deneyimi olduğu söylenir. Öğretmen de bu yalanı söylemek zorunda kalır. İdareciler genelde İngilizce bilmez haliyle eğitim ile ilgili yabancı kaynaklara erişimleri yoktur ama sorsanız beş dil falan bilirler. Okula alınacak yabancı dil öğretmenleri ile mülakat yapamazlar. 

Bir sürü proje, etkinlik yaparsınız ama kimse teşekkür etmez. En çok kayıt alan öğretmene ise her yerde teşekkür edilir, yanaklarına öpücükler kondurulur. Siz de ben burada ne arıyorum diye düşünüp durursunuz. 

Yaptığınız her bir etkinlikte sürekli çocukların videolarını ve fotoğraflarını çekmenizi isterler. Bunları sosyal medyada paylaşmaya zorlarlar sizi. Patronların hesaplarını da ekleyip yağ çekmenizi ve reklam yapmanızı dikte ederler (Hiçbir şekilde sosyal medya kullanmıyorum, kullanmayacağım da). Öyle hale gelirsiniz ki ders esnasında yaptığınız etkinliğin keyfine varamazsınız fotoğraf ve video çekmekten. 

Sizinle asla "siz" diye konuşmazlar. İsminizi dahi söylemezler ve sen diye hitap ederler. Veli olumsuz bir geri bildirim verirse yalan yanlış, direkt sizi azarlarlar. Çünkü siz önemli değilsinizdir, öğretmenin biri gider bir gelir. Ama veli kocaman bir velinimettir, müşteridir. Para kapısıdır. Patronlarınız çıkıp habire "biz ticari bir okul değiliz" deyip durur. Ama her sene başka şube açarlar, neredeyse öğretmeni asgari ücretle çalıştırırlar. Ticaret paçalarından akar. Yerseniz! 

Etrafınızdaki tüm öğretmenlerin sisteme ayak uydurduğunu ve korktuğunu görürsünüz. Sizi de etkilemeye çalışırlar, enerjiniz tamamen düşer. Her gün bu işi bırakmaktan bahsederler lakin müdür toplantı yaptığında onu yerlere göklere sığdıramazlar. Ulan, zaten aldığınız maaş ülkede az çok herkesin alabildiği bir maaş, bari karakterli olun deyip durursunuz içinizden. Aptal aptal gülümsersiniz her toplantı günü. 

Sizi sürekli sistemin dışına itmeye çalışırlar. Deneyimleriniz, mezun olduğunuz okullar, kariyeriniz idarecilerden daha iyidir lakin onların baskısı altında ezilirsiniz. Çünkü sizin oralara gelmeniz mümkün değildir, çünkü emeğiniz beş para etmez. Ancak tanıdıklarınız paranıza değer katar. Bir cacık anlamazsınız, en sonunda duyarsızlaşırsınız. Kendinizi en çok ders anlatırken, sınıf içerisinde mutlu hissedersiniz. Bir oraya karışamazlar, sizin sınıf içerisinde ne yaptığınızı bilmezler bilmek de istemezler. 

Çocuklara gün içerisinde dağıtılan beslenmelerden size vermezler. Ama siz sınıfınızın başında oturur ve çocukların beslenmelerini bitirmelerini beklersiniz. Çocuklar, "öğretmenim siz neden yemiyorsunuz" diye sorarlar haliyle, kızarıp cevap veremezsiniz. 

Ülke böyle arkadaşlar, özel okul sistemi aha da iki yazıda anlattığım gibi. Nereye gidip ne yapacaksınız! Nasıl bir ülke olduğumuzun analizini şu iki yazı ile çok rahat yapabilirsiniz. Sonra bu çocuklar büyüyor ve bu çocuklar hiçbir şey öğrenemiyor. Hiçbir şey öğrenmeden yaşamaya ve mesleklerini icra etmeye başlıyorlar. Eğitimli kitlenin de hali ortada. 

Sonra iyi kötü çalış, bu ülke için bir şey üreteme hep tüket. Evlen, ev ve araba al, çocuk yap sonra sigortalarını, primlerini bilmem neyini tamamla sonra da emekli ol. Ölmeden yiyebilirsen! 

19 Aralık 2018 Çarşamba

Okul

Okullu bir toplum yapısına sahibiz. Okulla birlikte kapitalizmi içselleştiren ve bunun sonucunda eğitimi ve bilgiyi meta haline getiren bir toplumuz. Eğitimin kalitesi ve niteliği bu coğrafyada hiç düzelmedi, düzelmeyecek de. Bunu bir öğretmen olarak söylüyorum. 

Bazı sabahlar ayaklarım geri geri gidiyor, işime gitmek istemiyorum. Bunun moral ya da motivasyonla veyahut tembellikle hiçbir alakası yok. Bilakis, sorumluluk sahibi ve çalışkan, üretken bir öğretmen olduğumu düşünüyorum. Peki bunun anlamı ne? 

Öğrenciler günümüz okullarında hiçbir şey kazanamıyor. Bunun sebebi ise klasik okullu toplumların günümüz çocuklarının çağını yakalayamaması. Okullu topluma inancımı tümden yitirdim. Beton binalarda, toprağı, ağacı olmayan yığınların içlerinde çocuklar günde dokuz ders saati geçiriyor. Anne ve babalar sabah işlerine gidip para kazanacaklar. Peki çocuklarına ne olacak? Bebek diyebileceğimiz çocuklar anne ve babalarının işe gittikleri saatlerde okula gidecek, çünkü okulda onlara bakan bu arada onlara bir şeyler de öğreten birileri var (öğretimin içi çok boş) aynı zamanda okul güvenli. Ders saatleri anne ve babaların işten çıkış saatlerine kadar uzatılmalı, çocuk saatlerce o tahta sıralarda oturmalı. Sonra anne ve baba çocuğunu almalı. Bu sistem çok net böyle işliyor. Veli özel okula para veriyor, personel ve öğretmen o para ile kazancını sağlıyor. Sonra bu personel ve öğretmen evlenip çocuk sahibi olunca çocuğunu bu okullara gönderiyor. Yani kazan kazan sistemi, kapitalist bir döngü. Üzülerek söylüyorum ki bugün çocuklarınızı gönderip milyarlarca para döktüğünüz özel okulların hepsi ticari. Sizin çocuğunuzu düşünen kimse yok, düşük ücretlerle çalışan öğretmenler kendilerini zor düşünüyorlar. İş kaygısı, devlete atanmak için verilen mücadele, aileyi geçindirme zorunluluğu derken sizin çocuğunuzu düşünecek vakti ve hali kalmıyor öğretmenin.

Bir diğeri ise öğretmen değer görmüyor, özel okullar hangi öğretmen en düşük maaşla çalışacaksa o öğretmeni işe alıyor. Yaptığınız yüksek lisansın ya da deneyimin birkaç üst düzey okul hariç hiçbir önemi yok. İsterseniz uzaya çıkmış bir öğretmen olun. Öğretmenlerin sosyal hakları yok (özel okulların çoğu eğitim öğretim ödeneğini bile ödemiyor) dinlenme süreleri çok kısıtlı ve haftanın altı günü çalışıyorlar. Kalan vaktinde öğretmenin kendini geliştirebileceği, bilgi ve kültür birikimini artırabileceği imkanlar yok. Haftada bir sabah uykusu uyuyabilen öğretmen, üzerine maddi imkansızlıklar eklendikçe kitaba bile verecek parayı ve zamanı zor buluyor. Kendini geliştiremeyen ve güncel tutamayan öğretmen çocuklarınıza hiçbir şey öğretemez. 

Thomas Bernhard, dünyadaki en aşağılık mesleklerden birinin öğretmenlik olduğunu söyler. Her gün çocukların hayallerini çalan, onlara başarılı olamazlar ve diploma alamazlarsa bir hiç olduklarını hatırlatan bir sistemin ürünü olarak bakar öğretmenlere. Haksız da sayılmaz, çünkü çocuğun başarısı çok görecelidir. Akademik başarısı olmayan çocuk aptal değildir, siz gönderdiğiniz özel okullarda çocuklarınıza bireysel öğretim yapıldığını ve onlarla özel olarak ilgilenildiğini düşünürsünüz ama durum hiç de öyle değildir. İçi boş ve niteliksiz bir eğitim veriliyor, eğitimi baştan ayağa formal değil informal olarak görüyorum. Her kafadan bir ses çıkıyor, niteliksiz idareciler tanıdık vasıtasıyla öğretmen ve idareci alımı yapıyor. Bir bakmışsınız özel okul patronunun tanıdığı bilmem kim iki üç yıllık deneyimle başınıza müdür yardımcısı olmuş. Eğitimin patronu mu olur? Akademik süreçten daha ziyade öğretmen evrak işi yapar, hiç bitmeyen saçma sapan prosedür ile uğraşırken öğretmen yeni öğretim metotları geliştiremez ve uygulayamaz. Haftanın iki üç günü nöbet tutar, tüm gününü ayakta geçirmekten hiçbir iş yapamaz hale gelir. 

Bir çocuğum olsa asla özel okula göndermezdim. Bazen bu işi bırakmayı düşünüyorum çünkü hiçbir şekilde değer görmüyorum. Sıradan, düz herhangi bir iş yapsam da benzer bir maaş alacağım. O zaman niçin bu kadar mücadele ediyorum diyorum. Fakat başkaca bildiğim bir iş yok, haliyle işsiz kalmaktan korkuyorum. Nihayetinde yaşıyorum ve ne yazık ki yaşamak için çalışmak zorundayım. 

Bir diğer sorun ise ülkede herkesin rahatlıkla öğretmen olabilmesi. Açık öğretim fakültesinde edebiyat ve tarih okuyup üzerine de paranızla formasyon alırsanız çok rahat öğretmen olabilirsiniz. Peki açık öğretim bitiren ve öğretmen olan bir kişinin niteliğini kim sorguluyor? Bu öğretmenler çocuğunuza ne kadar nitelikli bir eğitim verebilir? Öğretmenlerin çok büyük bir kısmı üstün yeteneklere ve üstün bir zekaya, bilgi birikimine sahip değil. Formasyon dediğimiz pedagojik bilginin adı bile geçmiyor okullarda. Ülkenin parlak zihinleri öğretmenliği meslek olarak tercih etmiyor ki. Şimdiki aklım olsa ben de tercih etmezdim, bir de üzerine marifet gibi yüksek lisans yaptım bu alanda. 

Daha söylenecek o kadar çok şey var ki, başka bir yazıda da eğitimin felsefi boyutunu ele almak ve tartışmak istiyorum. Ve son olarak şunu söylemek istiyorum ki kendimi bu meslekten emekli olmuş bir şekilde hayal edemiyorum. Her geçen gün yorgunluk her geçen gün bıkkınlık ve umutsuzluk.

2 Mart 2018 Cuma

İtiraz Edebilmeyi Öğrenmek

Son bir haftadır çalıştığım okulda gerilimli bir hava var. Elbette bu gerilimin sebeplerinden biri de benim. Üç yıldır herkesi ve eğitim ortamının işleyişini anlayışla karşılamaya çalışıyorum. Ciddi bir emek veriyorum kendimce, uykusuz kaldığım pek çok gün oluyor. Bunun yanında bugüne değin hiçbir çalışma arkadaşımı kırıp incitmişliğim yok. Fakat işleyiş ile ilgili kendi fikirlerimi söylemeye başladığımdan beri tepki çekiyorum. İnsanların sevgileri itaatiniz ile doğru orantılı olarak değişiyor. Yani itiraz etmeden çalışmaya devam ederseniz sizden iyisi yok, biraz sesiniz çıkmaya başladığında ise gerilim yaratmakla suçlanıyorsunuz. Oysa kendi fikirlerimi söyleyebilmek, çalıştığım ortam adına en doğal hakkım. İş yerlerinde idareciler tarafından çalışanlara daha fazla özgürlük alanı verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Esasen bu, birilerinin vermek zorunda olduğu bir şey de olmamalı. Doğal olarak bu özgürlük alanı olmalı zaten. Yoksa başarıdan ve üretimden bahsedemiyoruz ne yazık ki. 

Bir "eğitimci" olarak söylemek istediğim bazı şeyler var, itiraz edebilmeyi öğrenmek konusunda. Eğitimci tanımını bilerek tırnak içine aldım, ne yazık ki günümüzde herkes eğitimci, herkes bir şekilde öğretmen oluyor. Bunların dışında tek tip bir eğitim anlayışından bahsetmek oldukça yersiz. Her çocuğun özel, kendine özgü olduğunu düşündüğümüzde ülke olarak ne yazık ki uzun yıllardır tek tip eğitim ile başarılı olamıyoruz. Çocukların öğretmenlerinin fikirlerini, bilgilerinin hepsini doğrudan kabul etmesi hatalı. Çocuklarımızda ve genel olarak insanlarımızda itiraz edebilme yetisi yok. Bunun altında bazı kaygıların yattığını düşünüyorum. Örneğin, iş kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Not kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Ve buna benzer pek çok kaygı örnek verilebilir.  

İtiraz etmekten kastım her şeye itiraz etmek değil. İtirazın bir gerekçesi olmalı, çocuklar özgürce, uygun ortam ve koşullarda yine uygun üsluplarda fikirlerini beyan edebilmeliler. Aynı şekilde yetişkinler de öyle. Önemli olan ortak bir noktada da buluşmak değil. Kimse ile, çocuklar ile de ortak bir noktada buluşmak zorunda değiliz. Yalnızca birbirimizden farklı fikirlerimizin olduğunu kanıksamalıyız. İletişim de burada başlamıyor mu zaten? 

Eğitim sisteminde yapılandırmacı yaklaşımdan bolca bahsederiz. Tezimi yazarken de bahsetmiştim. Bunun yanında eleştirel düşünce de bizim olmazsa olmazımızdır. Lakin bunların hepsi müfredatlara sıkışıp kalmış enstantaneler. 

Her "şu şöyledir" diyenin dediğini onaylamak ve yapmak durumunda değiliz. İtiraz ettiğiniz takdirde kendi fikirlerinizi beyan etmiş oluyorsunuz. Üstelik benim eğitim anlayışım, eğitime bakış açım herkes gibi olmayabilir. 

Anne babalar çocuklarını yetiştirirken, öğretmenler de çocukları eğitirken "itiraz edebilme" kısmına dikkat etmeliler kanımca. Yıllar yıllar geçmiş olduğu halde üretebildiğimiz, geleceğimiz olarak baktığımız nesil yani bizler ortadayız. O zaman bir yerlerde yanlış bir şeyler var öyle değil mi? 

20 Haziran 2017 Salı

Jacgues Ranciere: Cahil Hoca (Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders)


cahil hoca ile ilgili görsel sonucu
Son dönemde okuduğum en iyi kitaptan bahsetmek istiyorum biraz. Yazar Jacgues Ranciere, Cezayir doğumlu bir filozof. Cahil Hoca ise eğitim felsefesinden siyaset felsefesine uzanan dopdolu bir kitap. Yayınevi ise Metis.

Eser, Fransız edebiyatı okutmanı Joseph Jacotot'un başından geçen bir zihinsel serüven ile başlıyor. Jacotot'un alışılmadık yöntemi ile -belki de yöntemsizliği demek daha doğru olur- öğrenciler Fransızca konuşmayı ve yazmayı kendisinin yardımı olmaksızın öğreniyorlar, üstelik ellerinde olan tek kitap ile: Fenelon'dan Telemak. Jacotot, bu süreçte öğrencileri Telemak ve öğrenme azimleri ile baş başa bırakıyor. 

"Olgu karşısında duruyordu işte: Açıklayan bir hoca olmaksızın, kendi başlarına öğrenmişlerdi. Bir kere olmuş olan her zaman için mümkündür." 

Ranciere, aslında toplumun temelindeki zeka eşitsizliği hiyerarşisini yerle bir ediyor. Zekaların eşitliğine inanıyor ve buradan yola çıkarak özgürleştiren hoca ve açıklayanın düzeni arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Bir açıklayan yani bir öğretmen olmadan öğrenmek mümkün mü? Ranciere bu soruya evet cevabını veriyor ve felsefesini bunun üzerine temellendiriyor. Bir yandan da bu durumun toplumsal altyapılarını sorguluyor. 

Özellikle öğretmenlerin okuması gereken hatta eğitim felsefesi derslerinde kitap olarak okutulması gereken çok boyutlu bir eser. Bunun yanında çocuk yetiştiren ebeveynlerin de alıp okumasını tavsiye edebilirim. Kitapta "Eşitlerin Aklı" adlı bölümü okumakta ve anlamakta güçlük çekebilirsiniz, bu sizi yıldırmasın. Sakin sakin ve tekrar ede ede okuyabilirsiniz. Özellikle birinci bölüm olan "Zihinsel Bir Serüven"i okurken çok şaşıracaksınız. 

İlk bölümü okuduktan sonra kendime şu soruyu yönelttim: "Tıpkı Jacotot'un yaptığı gibi, sen de kendi kendine bir yabancı dil öğrenebilirsin hatta her şeyi öğrenebilirsin!" Bol özümsemeli okumalar diliyorum. 

8 Nisan 2017 Cumartesi

İnsanlıktan Uzakta

far from men ile ilgili görsel sonucu

1950'li yılların başı. Cezayir. Issız bir köy, tek başına bir adam. Bir adam daha. Biri öğretmen, biri misafir. Bir Camus öyküsü. 

Issız çöllerin toza toprağa bulanmış insanları, her yerde savaşın sesi. Cezayir topraklarını kaplayan sivri kayalar gibi insanoğlu. Cesareti ve gerçeği aramaya meyilli. Kanunlar, yola devam etmek zorunda olmak ve yolun sonunda kocaman bir yol ayrımı. 

Daru'nun mücadelesi etkileyiciydi. İnsanlıktan uzakta değil de tam insanlığın özünde bir hikaye. Aslında bana göre insanlardan ne kadar uzak gerçek insanlara o kadar yakın. Tanrısal mesele! Gerçeğe yakın olanların hikayesi. 

far from men ile ilgili görsel sonucu"Size öğretmenlik etmiş olduğum için gurur duyuyorum." Gözlerim nemlendi son sahnede. Öğretmen Daru çocukları ile birlikte. Muhammed ise çoktan gerçeğin peşinde. Bir yol üzerinde, belki bir kayanın dibinde. 

Eski okulumdaki öğretmenlik günlerim geldi aklıma. Anneleri ve babaları olmayan çocuklarımın her gün çizdikleri resimleri elime tutuşturmaları. Duvarları kaplayan çocuk resimleri. İsmimi yazmaları rengarenk kağıtlara, rengarenk kalemler ile. Kocaman iki yıl, öğretmenlikten ziyade babalık. Ya da abilik. Nasıl uygun görürseniz. 2010 yazı Hakkari. Dağ bayır üzerinde mutlu mesut geçen bir ay. Çocuklarımın sevinci, adıma türküler söyleyişleri. 

Gözlerimin nemini silip film üzerine biraz daha kafa yormalıyım. Sağlıcakla. 

20 Eylül 2016 Salı

Güne Dair Yüz Güldüren, Kalbi Güzelleştiren Minik Bir Hadise

Bu sabah okulumuza yeni gelen öğrencilerimiz için bir Kadıköy turu düzenledik. Yola çıkmadan önce ofisime geçip bazı belgelere göz atmam gerekiyordu. O sırada masama oturdum, hafif bir müzik açtım ve geziye gelecek olan öğrencilerimin listesine bir göz atayım dedim.

Temizlik görevlisi bir abla var, benim bulunduğum katta görevli. Oldukça hatırşinas, tatlı, hoş sohbet biri. Bir yandan temizlik yapıyor bir yandan da telefonunun kulaklığını takmış, annesi ile konuşuyordu. Birden sohbet bana döndü: "Anne bir hocamız var ki, öyle candan, öyle tatlı, öyle bir şirin, kimse eline su dökemez" dedi. Duyduklarım karşısında çok mutlu oldum, sonra benim içeride olduğumu gördü ve yanıma doğru geldi. Selamlaştık; "Hocam annem sana bir dua etmiş ki sorma, kılına zarar gelmez bundan sonra" dedi. İçim ürperdi, kısa bir süredir tanıdığım, annem yaşında bir kadın ve onun annesi. Benim için uzak memleketlerden dualar okuyor, zeval gelmesin diye. 

İletişim, güler yüz, insani tutum ve iyi niyet o kadar önemli ki. Bir insan daha kazanmış olmanın mutluluğu ile bugünkü Kadıköy gezimizi öğrenci kalabalığına rağmen gayet sorunsuz ve güzel geçirdik. Biraz hüzünlü, biraz kırgın olduğum şu dönemde kendi küçük, manası büyük, bu derin hadise beni çok mutlu etti. Teşekkürler temizlik görevlisi ablam, sonsuz kere teşekkürler.  

3 Temmuz 2016 Pazar

Bu Yaz

Bir eğitim öğretim sezonunu daha kapattık. Meslek hayatımda üçüncü yılımı da geride bırakmış oldum böylece. Bir klişe olsa da, zaman ne kadar çabuk geçiyor demeden edemeyeceğim. Sonsuz anı, sonsuz sevgi, sonsuz acı, sonsuz umut hepsi bir arada bir sürü iz bırakarak gelip geçiveriyor. İnsanlar giriyor hayatlarımıza, sonra hepsi birer birer çekip gidiyor. Sanırım bir çeşit yaşam kanunu. Tecrübe, olgunlaşma derken bir bakmışsınız ki, hala kocaman varlık sebebiniz ile birlikte kocaman koltuklarınızda oturuyorsunuz. 

Porselen desenleme kursuma da dün itibari ile veda ettim. Bitti. Ortaya üç tane eser çıkardım lakin sonuncusu fırının azizliğine uğradı. Kurtarabildiğimiz kadar kurtardık. Diğer ikisi oldukça güzel oldu. Biri çerçevelenmek üzere bir sanatçının tozlu raflarında bekliyor. Diğeri ise evimi süslüyor. Çok zevkli bir hobi oldu benim için. Belki seneye de devam eder, yeni tasarımlar çıkarabilirim ortaya. 

Çok kısa sürede tanıdığım lakin çok sevdiğim yakın bir dostum hayallerine kavuştu. Çok şirin bir üniversitede pek şirin bir araştırma görevlisi oldu. Onun da kutlamasını yaptık ve yaz tatiline adım attık. 

Bu yıl annem ile birlikte tatile çıkıyoruz. Rotamız Antalya/Kemer. Ardından beni çok güzel bir kamp bekliyor Ağustos ayında. Ermeni öğretmen/öğrenciler ile Türk öğretmen/öğrencilerden oluşan bir eğitim kampı. Büyükada'da olacağım. Şimdiden onun da heyecanı içerisindeyim. Mümkün olduğu kadar güzel işler yapmaya çabalıyorum. Bir varoluş kaygısı içerisindeyim, sürekli yeni ve doyurucu şeyler arıyorum. Bilgiye ve tecrübeye açlığımın hiç dinmemesini diliyorum. Hoş geldin yaz tatili. 

3 Nisan 2016 Pazar

Ali Lidar: Z Raporu

"Gidelim buradan. Burada insanlar kötü. Hep bir şeyler anlatmamızı bekliyorlar, hep bir şeyler anlatmamızı isteyecekler, bitmeyecek bu hiç bitmeyecek. Kimseye bir şey anlatmak zorunda kalmayacağımız bir yerlere gidelim." 

***

"Abi sen mutsuz musun?
Nereden anladın kız?
Kısa kısa konuşuyon hep. Oradan anladım."

***

"Kitap okurken senin sevebileceğin yerlerin altını çiziyorum, radyoda sevdiğin şarkılar çıktığında ben sevmesem de koşulsuz bir saygıyla sonuna kadar dinliyorum."

***

"Mutluluk dediğimiz şey kandırmacadan başka bir şey değildir ve ancak karşımızdaki insanların gerçekte ne düşündüğünü bilmediğimiz sürece mümkündür. Kendi mutluluğunu başka insanlarla tanımlayabilen biri, gerçekte hiçbir zaman mutlu olmamıştır." 

"Balık tutmayı öğretmeyin bana, balık da vermeyin. Becerebiliyorsanız balık olmayı öğretin... N'oldu? Yemedi dimi?"

23 Şubat 2016 Salı

O / Hakkari'de Bir Mevsim


Bundan yıllar önce, 2010 yılının yazında Hakkari'ye gitmiştim. Henüz 18 yaşında, eğitim fakültesinin birinci sınıfını yeni bitirmiş bir öğrenciydim. Öğretmen olup Doğu'ya gitmek en büyük hayalimdi. Kars vardı düşlerimde. Rus mimarisinin ve Doğu kültürünün iç içe geçtiği karlı şehir. Hala vardır. 

Gönüllü olduğum vakfın bir projesi olduğunu öğrenmiştim. Barış Köprüsü. Başvuru sonrası seçilen kişiler arasındaydım. Daha önce hiç Doğu topraklarına adım atmamıştım. Hakkari'de geçirdiğim o yaz benim için çok büyük bir deneyim oldu. Zap Suyu ile tanıştım, dört mevsimi aynı anda yaşayan Berçelan Yaylası ile soluklandım, bir sürü çocuğum oldu orada. Gözlerimin içine bakan, adıma türküler yakan. Esnafla oturup sohbetler ettik. Yarışmalar düzenledik. Halkın sofralarına konuk olduk. Onlar çıkardılar sandıktaki hikayelerini biz dinledik. Bu sefer biz anlattık hikayelerimizi, onlar dinledi. Kaçak çay içtik, düğünlerine misafir olduk. Kol kola oynadık, diz dize sohbet ettik. 

Beni en çok heyecanlandıran etkinliklerden birisi de açık hava sineması idi. Hakkari'de ilk kez biz gerçekleştiriyorduk bunu. Hakkari meydanına kurduğumuz bir sinema perdesinde, Hakkari'de Bir Mevsim adlı filmi izledik. Yeri büyüktü gönlümde, hiç unutmam. 

Yıllar sonra filme esin kaynağı olan kitabı görünce artık okuma vaktimin geldiğini düşündüm. Bugün itibari ile kitap bitti. Hakkari anılarıma geri döndüm Ferit Edgü sayesinde. Ne unutulmaz bir yazdı, ne kadar güzel günlerdi. Beni geçmişe geri götüren Ferit Edgü'ye sonsuz teşekkürler. Selam olsun sana da Hakkari, özlemle.

1 Mayıs 2015 Cuma

Yeni Okul Yeni Bir İş: Öğretmenler Mücadelenizden Yılmayın

Öğretmenlikten mezun olduktan sonra, İstanbul'da hep çalışmayı isteyeceğim bir özel okulda iş hayatına başlamıştım. Kendimi hep şanslı hissetmişimdir bunun için ya da şans mı bilemiyorum, doğru zamanda doğru istekler ve mücadele etmek de bunda epey etkili. Meslek hayatımda ikinci yılımı aynı kurumda bitirmek üzereyim. Her şeyine çok alıştım okulumun, öğretmen ortamımız ve öğrencilerim ile birlikte hep bir aile sevgisi içerisindeydik. Çok emek harcadım, emeklerimin de karşılığını aldığımı düşünüyorum.

Bu sefer yuvadan uçuyorum, seneye çok sevimli ve içerisinde hep olmak istediğim bir okulda yola devam edeceğim. Çok kısa bir süre içerisinde olup bitti her şey. Ben de tam anlayamadan, görüşmeler derken hop oldu bitti bile. 

Umarım yeni okulum bana mutluluk getirir. Yavrularımı ve arkadaşlarımı çok özleyeceğim lakin netice itibari ile yine İstanbul'dayız. Meslek hayatıma başladığım güzel okulumu unutmam mümkün değil. Şimdi, okullar kapanmadan okulda son demlerimi yaşama ve okulumun keyfini iyice çıkartma zamanı. 

Tavsiyeleri ya da öğütleri çok sevmiyorum ama yeni mezun olmuş ya da ataması yapılmamış öğretmen arkadaşlarıma birkaç şey söylemek isterim, hiç haddime değil elbette ama yine de bunlardan bahsetmek gerek. Ataması çok az yapılan branşlardan birinden mezun olduğumda ben de sudan çıkmış balığa döndüm. Devlete atamam yapılmadı, kamu personeli sınavı çok zorlu bir süreçti emek harcadım ama olmadı. Lakin İstanbul'da bir özel okul arayışı içerisine girdim. Deneyimim yok, askerliğim yok demedim ve yılmadım. Hep istediğim birkaç kurum vardı. Olacağına inandım ve torpilim dahi olmadan emeklerimin karşılığını almayı başardım. Bu süreçte de kimseden destek görmedim. Demem o ki, lütfen mücadelenizden yılmayın. Gerçekten ne yapmak istediğinize karar verin ve emin adımlarla yola devam edin. Pek çok kapıdan geri çevrileceksiniz ama lütfen moralinizi bozmayın. Çok güzel bir meslek icra ediyoruz, eğitimci olmanın mutluluğunu hep taşıdım içimde. Lütfen ama lütfen mücadele edin ve sınırları zorlamaktan korkmayın.

29 Ağustos 2008 Cuma

Dersimiz Coğrafya Konumuz Hukuk!



Geçen hafta hızlandırma dolayısı ile dershaneye başlamıştık.Öğretmenlerimizi de daha yeni yeni tanımaya başlamıştık ki çok ilginç aslında güzel bir olaya hasıl olduk.O hafta boyunca Coğrafya derslerimize Ahmet öğretmen girmişti.Sanırım daha yeni mezundu çünkü bayağı genç gösteriyordu.Biz derslerimizi paşa paşa dinlerken birden haftanın ver dershanenin son saatine gelivermişiz.Sınıfın kapısı çalındı ve içeri rehberlik öğretmenlerimizden bir tanesi girdi.Size mutlu mu yoksa olumsuz bir haber mi vereceğim bilemiyorum ama neticenin mutlu olacağından eminim dedi.Tabi biz de merakla neyden bahsettiğini anlamaya çalışırken birden o malum haberi duyduk.Ahmet öğretmenimiz hukuk fakültesini kazanmış ve kayda gitmiş.Artık derslerimize giremeyecekmiş.Aslında hepimizi önce şok olduk ama sonradan taze beyinlerimize jeton düşünce sevinmeye başladık.Ahmet öğretmen hem dershanede öğretmenlik yapıp hem de üniversite sınavına hazırlanmış.Biz ise biraz fazla çalıştığımız zaman mırın kırın etmeye başlıyoruz.Hem sana hem de bize başarılar Ahmet Öğretmen!