üç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2018 Cumartesi

Okul II

Önceki yazımda eğitim sistemi ve okullu toplum üzerine birkaç kelam etmiştim. Kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Bir de madalyonun görünmeyen yüzüne bakalım birlikte. 

Özel okullarda erken kayıt dönemi vardır. Aralık ayında başlar, bir sene sonrasının kayıtları alınmaya başlanır. Öğretmenleri, velileri aramaya zorlarlar bu süreçte. Öğretmenler tüm işlerini güçlerini bir kenara bırakıp velilerini okula davet ederler. Veliye akademik bilgi aktarımı yapılır sözde ama kocaman bir yalandır. Amaç veliyi okula çekmek ve erken kayıt için velinin aklına girmektir. Eğer sizin sınıfınızdan çok kayıt olmazsa durumunuz tehlikededir, müdür psikolojik baskı uygular. En çok kayıt alan öğretmenlere küçük altın takılır. Şaka değil! Herkesin içinde takılır. Eğitim öğretim ödeneğini ödemeyen ve cebe indiren okul sizi küçük altınla uyutur, yerseniz! Tüm işi akademik yetkinlik ve performans olan öğretmen veliye kayıt ve ücret bilgisi verirken yerin dibine girer, yüzü kızarır, kendini kampanyalı buzdolabı satar gibi hisseder. Tüm motivasyonunuz kırılır, şakşakçı öğretmenler kıyasıya birbiri ile rekabet eder. Amaçları en yüksek kayıt oranına sahip olmak ve seneye de sözleşme imzalamaktır. Küçük altınla kendilerini pek mutlu hissederler, akılları buna yeter. Evlenecektir ve ütü parası çıkmıştır, çok kayıt aldı diye mükemmel eğitimci olur bir anda. Yerseniz!

Müdür ikide bir toplantı yapar. Geç saatlerde çıkarır sizi toplantıdan, abuk subuk şeylerden bahseder ve size bağırıp durur. Yetersiz olduğunuzu, zayıf olduğunuzu söyler tüm öğretmenlerin içinde. Çünkü kendisi dünyanın en mühim insanıdır. Atomu parçalamış ve pi sayısı gününde kurabiye yapmıştır. Okulun rehber öğretmeni ise felsefe mezunudur, velilere psikolojik danışman diye yutturulur. Genelde hep yeni mezun öğretmen alınır fakat velilere en genç öğretmenin bile en az beş yıllık deneyimi olduğu söylenir. Öğretmen de bu yalanı söylemek zorunda kalır. İdareciler genelde İngilizce bilmez haliyle eğitim ile ilgili yabancı kaynaklara erişimleri yoktur ama sorsanız beş dil falan bilirler. Okula alınacak yabancı dil öğretmenleri ile mülakat yapamazlar. 

Bir sürü proje, etkinlik yaparsınız ama kimse teşekkür etmez. En çok kayıt alan öğretmene ise her yerde teşekkür edilir, yanaklarına öpücükler kondurulur. Siz de ben burada ne arıyorum diye düşünüp durursunuz. 

Yaptığınız her bir etkinlikte sürekli çocukların videolarını ve fotoğraflarını çekmenizi isterler. Bunları sosyal medyada paylaşmaya zorlarlar sizi. Patronların hesaplarını da ekleyip yağ çekmenizi ve reklam yapmanızı dikte ederler (Hiçbir şekilde sosyal medya kullanmıyorum, kullanmayacağım da). Öyle hale gelirsiniz ki ders esnasında yaptığınız etkinliğin keyfine varamazsınız fotoğraf ve video çekmekten. 

Sizinle asla "siz" diye konuşmazlar. İsminizi dahi söylemezler ve sen diye hitap ederler. Veli olumsuz bir geri bildirim verirse yalan yanlış, direkt sizi azarlarlar. Çünkü siz önemli değilsinizdir, öğretmenin biri gider bir gelir. Ama veli kocaman bir velinimettir, müşteridir. Para kapısıdır. Patronlarınız çıkıp habire "biz ticari bir okul değiliz" deyip durur. Ama her sene başka şube açarlar, neredeyse öğretmeni asgari ücretle çalıştırırlar. Ticaret paçalarından akar. Yerseniz! 

Etrafınızdaki tüm öğretmenlerin sisteme ayak uydurduğunu ve korktuğunu görürsünüz. Sizi de etkilemeye çalışırlar, enerjiniz tamamen düşer. Her gün bu işi bırakmaktan bahsederler lakin müdür toplantı yaptığında onu yerlere göklere sığdıramazlar. Ulan, zaten aldığınız maaş ülkede az çok herkesin alabildiği bir maaş, bari karakterli olun deyip durursunuz içinizden. Aptal aptal gülümsersiniz her toplantı günü. 

Sizi sürekli sistemin dışına itmeye çalışırlar. Deneyimleriniz, mezun olduğunuz okullar, kariyeriniz idarecilerden daha iyidir lakin onların baskısı altında ezilirsiniz. Çünkü sizin oralara gelmeniz mümkün değildir, çünkü emeğiniz beş para etmez. Ancak tanıdıklarınız paranıza değer katar. Bir cacık anlamazsınız, en sonunda duyarsızlaşırsınız. Kendinizi en çok ders anlatırken, sınıf içerisinde mutlu hissedersiniz. Bir oraya karışamazlar, sizin sınıf içerisinde ne yaptığınızı bilmezler bilmek de istemezler. 

Çocuklara gün içerisinde dağıtılan beslenmelerden size vermezler. Ama siz sınıfınızın başında oturur ve çocukların beslenmelerini bitirmelerini beklersiniz. Çocuklar, "öğretmenim siz neden yemiyorsunuz" diye sorarlar haliyle, kızarıp cevap veremezsiniz. 

Ülke böyle arkadaşlar, özel okul sistemi aha da iki yazıda anlattığım gibi. Nereye gidip ne yapacaksınız! Nasıl bir ülke olduğumuzun analizini şu iki yazı ile çok rahat yapabilirsiniz. Sonra bu çocuklar büyüyor ve bu çocuklar hiçbir şey öğrenemiyor. Hiçbir şey öğrenmeden yaşamaya ve mesleklerini icra etmeye başlıyorlar. Eğitimli kitlenin de hali ortada. 

Sonra iyi kötü çalış, bu ülke için bir şey üreteme hep tüket. Evlen, ev ve araba al, çocuk yap sonra sigortalarını, primlerini bilmem neyini tamamla sonra da emekli ol. Ölmeden yiyebilirsen! 

30 Mart 2017 Perşembe

Eurovision 2017 Favorilerim












Her sene olduğu gibi bu sene de Eurovision heyecanı başladı benim için. Küçüklüğümden beri takip ettiğim bir yarışma. Eğlenceli buluyorum, genel olarak şarkılar pop etrafında dönse de her sene içlerinden birkaç tane kaliteli şarkı çıkabiliyor. Zaten şu ana kadar sevdiğim şarkıların hiçbiri ipi göğüsleyemedi. Popüler kültür bunalımı, diyecek bir şey yok. 

Şunu da belirtmek istiyorum ki bu sene oldukça kötü bir sene. Cidden doğru düzgün bir şarkı yok. Daha önce böyle kötü bir sene görmemiştim. Şimdi geçelim benim favorilerime. Sene oldukça kötü olduğu için favorilerimi belirlerken zorlandım: 

3. Belçika / Blanche -City Lights

Blanche henüz çok genç. Buna rağmen şarkısı oldukça değişik ve güzel. Belçika son dönemlerde Eurovision'a çok modern ve hoş şarkılar ile katılıyor. 2015 yılında da favorilerimden biri Loic Nottet idi. Ryhtm İnside isimli şarkısını ve yeni çalışmalarını hala dinliyorum. Belçika'nın bu sene de iyi bir derece alacağını düşünüyorum. Bunun yanında şarkının klibi bence bu seneki en iyi klip. Güzel bir iş çıkarmışlar tebrik ediyorum. 

2. Fransa /Alma - Requiem 

Bu sene Fransa adına Alma yarışıyor. Geçen yıl favorim yine Fransa idi. Amir'i gerçekten çok ama çok beğenmiştim. Aslında birinci ve ikinci favorimi çok ayıramıyorum. Requiem tam bir Fransız şarkısı olmuş. Çok güzel bir tınısı var, Alma da bir o kadar tatlı ve güzel bir kadın. Sade, güler yüzlü insanları çok seviyorum. Amir de öyleydi. Alma'nın şarkısını birlikte seslendirdikleri bir video da çekmişler. Muhakkak izleyin derim. Fransa son yıllarda Eurovision'a kaliteli şarkılar ile katılıyor. İlgimi çekmeye başladı bu durum. İyi bir derece alacaklarını düşünüyorum. Sadece şarkıya İngilizce eklemeleri hoşuma gitmedi. Keşke orijinal hali ile katılsalardı. 

1. Finlandiya / Norma John - Blackbird

Bütün şarkıları tek tek dinlerken Finlandiya'yı es geçmişim. Birkaç gün önce rast gelip dinledim ve dinlediğim ilk andan beri favorim. Bir balad, oldukça güçlü bir balad. Biliyorum şarkı bu senenin favorileri arasında değil hatta finale bile çıkamayabilir. Eurovision üstü bir şarkı olduğunu düşünüyorum. Norma'nın sesi çok yumuşak. Ve şarkıya çekmiş oldukları klip gerçekten bir harika. Enstrümanlar insanı alıp götürüyor. Bol şans diliyorum Finlandiya için. Umarım finale çıkarlar ve finalde bir kez daha dinleme imkanımız olur şarkıyı. Derece alamasalar bile benim uzun süre dinleyeceğim bir şarkı olacak. 

Son olarak küçük bir not düşmek istedim içim rahat etmedi. Dördüncü bir favori belirlemek istemedim ama sevdiğim şarkılarından biri de Running On Air. Avusturya adına Nathan Trent seslendiriyor. Çok sevimli ve tatlı bir adam. Şarkısı da öyle, insanı mutlu ediyor. Dördüncü favorim diyemem lakin sevdiğim şarkıların içinde. Onlara da bol şans diliyorum. 

4 Mart 2017 Cumartesi

Broadchurch












Bu aralar beni mutlu eden haberlerden biri çok sevdiğim İngiliz draması Broadchurch'ten geldi. Diziye iki sezonun ardından ara verilmişti. İki sezon boyunca iki farklı hikayeye odaklanılmıştı. Nihayet 3. sezon ile birlikte güzel bir başlangıç yaptılar. 

Uzun zamandır yabancı dizi izlemiyorum. Game of Thrones haricinde takip ettiğim sürekli bir dizim de yok. Bu sene okumak üzerine yoğunlaşınca işin izlemek kısmından biraz soyutlamıştım kendimi ta ki Broadchurch'ten gelen habere kadar. 

Komedi, aksiyon ve macera seven biri değilim. Hem sinemada hem de dizilerde tercih ettiğim iki tür var; biri dram diğeri ise fantastik. Broadchurch son yıllarda izlediğim en iyi dram dizilerinden biri. İngiliz dizilerinin yeri gerçekten çok ayrı benim için. Ne yapıyorlar bilmiyorum lakin dramlarda kurguladıkları kasvetli atmosferin içine çekmeyi başarıyorlar seyircileri. İlk iki sezon boyunca epey ağladığımı hatırlıyorum. 

İlk bölümü az önce izledim. Bu sefer bambaşka bir hikaye ve bambaşka bir olay örgüsü bizi bekliyor. Keyifli seyirler dilerim. 

17 Mart 2016 Perşembe

Üç Yol

Üç Yol, Faysal Soysal'in yönetmenliğini yaptığı muhteşem bir güzelleme. Bosna Hersek, Batman Hasankeyf ekseninde gelişen hayatlar. Bir acının peşinden koşan Bünyamin, kendini asla affetmeyen ve ilmek ilmek hikayesinden kaçan... Bosna'da, Bünyamin'in rüyalarını süsleyen mavi elbiseli bir kadın, Züleyha.

Üç Yol, Bünyamin ve Yusuf'un hikayesinin peşinden giderken Anadolu'yu, Bosna Katliamı'nı, Hasankeyf'in sular altında kalacak olmasını aynı potada birleştiriyor ve ortaya adeta görsel bir şölen, bir yaşanmışlıklar bütünü çıkıyor. 

Kürtçe, Türkçe, Boşnakça ve İngilizce... Her biri kültürümüzün içinde, içimizde... Yusuf ile Züleyha'nın aşkı... Mesnevi'den öyküler, hat sanatı, Anadolu kültürü...

Üç Yol enfes bir film olmuş, masalsı anlatımı ve müthiş kareleri ile iliklerime işledi. Emeği geçen tüm herkese canı gönülden teşekkür ederim. 

Hep söylerim, hikayelerimizi sandıklarımızdan çıkarmadıkça ortak bir dil geliştirmemiz mümkün değil. Dağlar ile denizler, acılar ile mutluluklar, uzaklar ile yakınlar birleşmediği sürece birbirimizi anlamamız çok güç, barışmamız çok güç. Oysa kültür birliği ne de güzel bir şey öyle değil mi?

Hep hayalimdir, bir gün tek başıma Anadolu turuna çıkmak. Hikayeler dinlemek, semboller toplamak, kendimi bulmak... Bir kısmını Hakkari ve Van maceram sayesinde çok erken yaşlarda gerçekleştirme şansı buldum. Umuyorum ki devamı gelecek, zamanı var... 

4 Şubat 2010 Perşembe

Eses'te Üç Muallim,Kar ve Kanka İnsanlar

Ben napıyorum blogcan?Fellik fellik geziyorum,gitmediğim yer kalmadı mübarek,olsun be tatilin tadını çıkarıyorum.Ayrıca ben çok mutlu gibiyim ya,nedendir bilinmez,belki de bilinir neyse konumuz şuan bu değil.Ben ne yaptım en son?Nazi ve Sevgi ile Eskişehir turu elbette.Şimdik bizim Nazi Eskişehir’deydi zaten.Biz de ne yapalım dedik Sevgi ile buluştuk sabah dokuz çeyrek arabasıyla gittik Eskişehir’e.Nazi ve onun muhteşem hoş sohbet dedesi bizi doyurdular.Sonra biz günümüzü gün etmeye,tozmaya daldık Eses sokaklarına.Her yere gittik desem yeri var yani.Cahilliğe ışık tutmak istiyorum.Neyse bu konu ile haşır neşir değilim içimden çıktı:) Sonracığıma pis Nazi tabi ben onu bilmem mi,yememiş içmemiş paralarını biriktirmiş bir de utanmadan alışveriş yapacak gün sanki,bizi beklemiş huyu kuruyasıca:D Neyse ona pantul falan aldık,ahhha söyledim bak hadi ye beni “kese” aldı bir de:):) Moğol oğlanı hiç söylemedim bak farkındaysan:D

Sonra ne yaptık bana da hırka falan aldık,marka yerden hem de:) Bi de ben giderken otobüste şapkamı unutmuşum.Bu mucizevi olayın devamını ilerleyen satırlarda yazacağım..Ehh yağmur yağdı ve benim fönlü saçlarım bozuldu oldum gene bonus:)Düz saçlıları kıskanıyorum ıyk:) Bol bol fotoğraf çekindik.Sonra kitap evine girdik.Jules Verne’nin Meteor Avı adlı romanını aldım.Aslında bilimkurgu sevmem ama severim neyse,fantastiğimsi biraz.En son ise bir yerde hamburger menü yedik,tıka basa doyduk.Ondan sonracım Naziler bizi arabayla otobüsün geleceği yere kadar bıraktılar.Bu arada ben annemle konuşuyorum 10 liralık şapkamı otobüste unuttum aman boşver diyorum..Otobüs geliyor ve biz biniyoruz dönmek üzere.Ne göreyim sabahki otobüs,muavine şapkamı soruyorum pat veriyor.Egzantirik ve çok ciks,sevdim ben yaw:)

En son geliyoruz işte evcağızımıza.Ertesi gün ise kankam dediğim insanla karlı ve buzlu bir havada gezmeye çıkıyoruz.Safım ya pardon mal desem daha güzel zira mal demeliyim.Şapka falan almıyorum ve tabi donuyorum bütün gün.Üniversite sınavları için başvuru yapmaya gidiyoruz kankam insan için..Kızın biri beni parmağıyla göstererek bu var ya çok çalışkandı diyor.Mal:D

En son dönüşte benim kanka insanın oturduğu koltukta kocaman “fuck” yazıyor.Gül gül öldük biz ona yawhu ikimiz:)Bir de ben ton balığı alıyorum,o meyve suyu..İşte ondan sonra da bir soluk ben evdeyim.Gecenin vakti ayaktayım,rahatsız mıyım değilim zira çok memnunum:)

Çok yazdım gidiyorum ben wallahi;)Bir de ben “Panic at the disco” diye bi grup keşfettim.Amanın ben onları çok sevdim:)