aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2020 Perşembe

Aşk Durdukça

Yazmayalı neredeyse bir ay olmuş, yeni düzene alışma çabalarımızın üzerinden de ortalama iki ay geçmiş. Zamanın akışı konusunda hep şaşırırım, hala şaşırıyorum. Tabii, bu süreçte online eğitime yoğun bir şekilde devam ediyoruz. 

Evde olduğum süreçte kendime çok daha iyi bakmaya başladım. Yaklaşık bir buçuk aydır her gün spor yapıyorum, 7 kilo verdim, beslenme düzenimi de değiştirdim, bunun sonuçlarını da hızla görmek beni mutlu ediyor. 

Toplumsal tarih okumaya başladım, güzel kitaplar okuyorum, vakit olursa arada onlardan da bahsedeceğim. 

Bu süreçte bazı gönül meseleleri de olmadı değil; gene bir şeyleri yürütemedim. Bu sefer farklı gelişse de, yine tek başıma olmaya göz kırptım. Oysa pek güzeldi, yeşil gözler, masum surat, çocukça, çocuksu bir merhaba. Bilinmez bundan sonrası ne olacak. Bir şiir, birkaç şarkı, birkaç söz ve yine elveda. 

Evde kalmak kısmına gelirsek, ben mutluyum. İş zamanı yapamadığım her şeyi yapmaya çalışıyorum, bir yerlere koşturmuyorum, topluluk içinde olmaktansa ev içinde olmak bana çok iyi geliyor. 

Yüksek Sadakat'in "Aşk Durdukça" diye bir şarkısı vardı hatırlar mısınız? Ne de güzeldir. 

"Belki sana yazarım uğradığım bir şehirden
Renkli bir kart atarım, Mekke ya da Kudüs'ten..."

5 Ağustos 2018 Pazar

Roger Martin du Gard: Thibault'lar - I

"... O anları hiçbir zaman unutmayacağım. Ne yazık ki hem çok seyrek hem çok kısa tüm varlığımızla birbirimizin olduğumuz anlar. Biricik aşkımsın sen benim! Kalbim başka bir aşka daima kapalı kalacak, çünkü o zaman sana bağlı binlerce tutku dolu anı sarar duygularımı. Elveda, ateşim var, şakaklarım zonkluyor, gözlerim bulanıyor. Hiçbir şey ayıramaz bizi birbirimizden, değil mi? Ah, bir özgür olsak! Ne vakit birlikte yaşayıp gezilere çıkacağız? O kadar isterdim ki başka ülkelere gitmeyi! Birlikte ölümsüz ve hoş izlenimler edinmek ve birlikte bunları sıcağı sıcağına şiirlere dönüştürmeyi!.."

"... Kalbim senin kalbini kucaklıyor. Tıpkı Petronius'un muhteşem Eunice'ini kucakladığı gibi.
Vale et me ama!"

J.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Kırık Bir Aşk Hikayesi

kırık bir aşk hikayesi ile ilgili görsel sonucu

Yekta Kopan'ın Jehan Barbur ile yaptığı bir sohbet videosuna denk geldim geçtiğimiz gün. Jehan Barbur "Kırık Bir Aşk Hikayesi" adlı şarkıyı anlatıyordu. Cahit Berkay'ın bestesi. Ne şarkıdan ne de filmden haberdardım. Bugün filmi izledim. 

Senaryosu Ömer Kavur ve Selim İleri'ye ait olan filmin yönetmeni de Ömer Kavur. Yıl 1981. Bir sahil kasabası. Aysel Öğretmen, kasabaya yeni gelen bir edebiyat öğretmeni. Bir de kasabanın yerlisi Fuat. Aralarındaki ilişki ise tamamen kırık bir aşk hikayesinden ibaret. 

Birbirini bunca seven iki insan, önlerindeki engeller. O kısacık zaman diliminde yaşanan büyük bir aşk. Aşkı gerçek yapan ayrılık, acı ve kalp kırıklıkları mıdır? Sanırım böyle. 

Aşk adına oldukça kötücül bir çağda yaşıyoruz. Günümüzün tüm bu hissiz ilişkileri belki de o zamanlardaki samimiyeti kaybetmemizden ileri geriyor. Peki sarı kanat? O da ölüyor ya. Son sahne oldukça içli. Kadir İnanır'ı ilk kez bu kadar çok beğeniyorum bir filmde. Otobüs garları? Nasıl bir hüzündür, insanın içinde yumru bırakan cinsten. Cidden dayanmıyor kalp. 

Çok etkileyici bir film. Jehan Barbur'un sözleri ve yorumu ile şarkı da epey güzel olmuş. 
Buruk bir tat bıraktı, içim sızladı bir yerinden. Birbirine bunca aşık iki insanın kavuşamaması ne de acı. Bir yandan ne de güzel ayrılanların sonsuza kadar devam eden aşkları. 


"geri dönsen aynı ev mi?
kuş çırpınır mı?
bizi bilir mi?
hatıramda faytondan yolculuklar
heyecandan susmuş sözler
hayata göğüs geren sen
rüzgarıyla kaybolmuş kırgın gönlüm
yol vermiş dargın deniz
boş vermiş zaman bizi
gel"

9 Temmuz 2017 Pazar

Bilge Karasu: Troya'da Ölüm Vardı


troya'da ölüm vardı ile ilgili görsel sonucu
"Suat daha güzel olamazdı, olmamalıydı zaten. Gülüyor, dudağı sarkıyor, kıvrılıyor, gevşiyordu. Sandalı her zamanki yerine çektiğimizde ikimiz de susmuştuk. Kumlu yoldan tırmandık, yolu geçerek buğday tarlasının kıyısından yürümeğe başladık. İçimin katılığı, yeşile, güzelliğine, gömük yeşillerin gömük güzelliğine sağırdı. 'Müşfik,' dedi. Yeşillerin içine baktım. 'Geleceksin gelecek ay, geleceksin değil mi?' Gözümü yumdum, başımı 'evet' dercesine salladım. Sustu. Koluma girdi. Ağırlığını ömrümün sonuna değin kolumda duyacağımı sandım. Katılık çözülür gibi oldu."

"Bu sabah tren her zamanki gibi Sarıkum'la Demirli'nin arasındaki uçsuz kırın üst başından geçti. İncir ağacı, uzakta denizi lekeliyordu. Sarıkum'a bu gece, yarın sabah, ertesi gün, ertesi gece dönmeyeceğiz. Biliyordum. Biliyordu."

1954-1955 

Kendime hazırladığım yaz seçkisinin ikinci kitabı Bilge Karasu'dan "Troya'da Ölüm Vardı" isimli eser oldu. Karasu, benim için Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri. "Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı" ve "Kılavuz" isimli eserlerini okumuştum. Yaz seçkime birkaç kitabın ardından Bilge Karasu ile devam edeceğim. 

Bu satırları eserin yoğun etkisinde yazıyorum.

Müşfik ve Suat.
Müşfik ve Sadun.
Müşfik ve Talha. 

Yukarıda alıntı yaptığım kısım Suat ve Müşfik sohbetinden. Birbirine aşık adamlar, her bir ilişkide aktör Müşfik. Duyguları ile dış dünya arasında gidip gelen derin bir adam Müşfik. Akışına bıraktığı görece şeylerin toplamı kadar belirsiz, bazen de olduğu gibi net, iki dirhem bir çekirdek, güçlü ile güçsüz arasındaki dengede sallanan bir adam. Son kısımlara doğru içimi tarif edemediğim bir duygu kapladı, dostluğu aşan bir sınır çizgisi belirdi. Sonra kayboldu. Sevginin hüküm sürdüğü topraklarda ve ruhlarda sınırdan söz etmek yersiz. Müşfik de böyle, Talha da en nihayetinde. 

Okuyun efendim, Türkçeyi bu kadar iyi kullanan, yaratıcılığın ve hislerin doruk noktasından bizlere kalemini sunan değerli Bilge Karasu'yu hiç durmadan okuyun. 

1 Haziran 2017 Perşembe

Acı Çikolata: İçinde Yemek Tarifleri, Aşk Öyküleri ve Kocakarı İlaçları Bulunan Roman

"Gördüğünüz gibi, hepimizin vücudunda fosfor elde edecek elementler mevcuttur. Hiç kimseye söylemediğim bir şeyi size söylememe izin verin. Büyükannemin ilginç bir teorisi vardı: Hepimiz içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir. Bunlardan biri parlamaya neden olur ve içimizdeki kibritlerden birini yakar. Bir an yoğun bir heyecan hissederiz. İçimize çok hoş bir sıcaklık yayılır. Bu sıcaklık zamanla yavaş yavaş yok olur. Sonra yeni bir parlama olur ve içimizde bir kibrit yanar. Bu duyguyu yaşayan herkes, kendi içindeki patlayıcıları keşfetmek zorundadır. Bunlar yanarak ruhumuzun beslenmesine yardımcı olur. Yani başka türlü söylersek, bu yanma ruhumuza enerji verir. Bir kişi eğer kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz olur. 

acı çikolata ile ilgili görsel sonucuO zaman ruhumuz bedenimizi terk eder. Karanlıkların içinde el yordamıyla boş yere kendisine besin arar. Ona besin sağlayacak tek kaynağın terk ettiği, soğuktan titreyen o vücutta olduğunu bilmez." 

Meksika'ya uzanan garip ve bir o kadar da ilgi çekici bir hikaye. 
Tita'nın birbirinden leziz yemekleri.
Yemekler kadar güzel ve tutkulu bir aşk hikayesi. 
Aile gelenekleri, çiftlik hayatı, afrodizyaklar, kocakarılar. 
Yazarın oldukça değişik, bir o kadar da keyifli bir üslubu var. 
Pek çok kişinin severek okuduğu romanı ben de severek okudum.
Okuduktan sonra da yakında mezun olacak olan çok sevdiğim bir öğrencime hediye ettim.
Bir yandan leziz yemekler yaparken bir yandan da yemeklerin kıvılcımlarında harmanlanan bir aşk hikayesi okumak istiyorsanız eser tam da size göre. Sizi asla sıradan bir aşk hikayesi beklemiyor bunu da belirtmek isterim. Tita'nın ve Pedro'nun olağanüstü aşkı yemeklerinizi lezzetlendirsin. 

7 Nisan 2017 Cuma

Frantz













Birinci dünya savaşının ertesi. Genç bir kadın, bir adam ve ölü bir adam. Frantz, Anna ve Adrien. Almanya ve Fransa. 

Yağmurlu bir Perşembe günü Kadıköy sokaklarında ağır sırt çantam ile halimden bezmiş ve oldukça yorgun bir şekilde dolaşırken çıktı karşıma Frantz. Sinemada izleyemediğim için hayıflanmıştım. Öyle bir anda çıktı ki tekrar karşıma, dvd kapağına uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Bir süre elime alıp siyah beyaz kartonetine baktıktan sonra kasaya yöneldim ve sonra eve. 

Savaş zamanı doğmak mı talihsizliktir yoksa her daim savaşın var olması mı? Verilecek cevapların hepsi dokunaklı olacaktır, bunca karşı çıkmamıza rağmen yaşadığımız zamanları seçemiyor oluşumuz boğaz düğümlüyor. 

Kim Anna kadar cömert ve cesur davranabilir? Nişanlısını öldüren adamı sevme cüretini gösterebilir? 

Savaşın dağıttığı genç insanların hislerine konuk oluyoruz film boyunca. Tren yolculukları, mezar başlarında dökülen göz yaşları, geri gelmeyecek olanlar, var olanların durgunluğu, acıları. Bunların hepsini 1918 Avrupasına taşıdığınızda ortaya bu naif film çıkıyor. 

Nereden bakarsanız bakın kimseyi suçlayamıyorsunuz filmde. Ortada kocaman bir savaş ve bu savaşın hodbin yıkımları var lakin yine de kimseyi suçlayamıyorsunuz. Bir anda savaşın ve hislerinizin aktörü oluyorsunuz. 

En çok Anna'ya üzüldüm. Frantz'ın yıkımının ardından Adrien tarafından da bir yıkıma uğradı. Epik bir yüzü var Anna'nın, bir o kadar da dayanıklı. Son tren yolculuğunda akıttığı bir damla gözyaşı ve filmin son sahnesinde Manet'in tablosu önündeki bakışları asla unutulmayacak. 

29 Kasım 2016 Salı

Sevmek

Sevmek işi çok zor iş. Az konuşan bir insanım, tüm dünyam içimde, içimde oluyor ne oluyorsa. Dışarıdan çok belli olmuyor, zaman zaman yüzüm düşüyor onu da herkes fark etmiyor. 

Tamam diyorum, adım atmaya başladığım anda bir şeyler beni geriye itiyor. Hissedemiyorum, bir yerde, içimde istiyorum ama tümden koyvermek kendimi elimden gelmiyor çoğu zaman. Zaman mı gerekir, yoksa zaman bizi öğütüp mahvetmekten başka bir işe yaramaz mı emin olamıyorum. Hem bir deva gibi hem de acı verici zaman. Tıpkı hayattaki tüm zıt duygular gibi, her şey birbiri ile iç içe geçmiş durumda. Duygularımız safını belli edemiyor, bir türlü karar veremiyoruz. Veremiyorum. 

Sevmek işi çok zor iş. Beceremiyorum, üzülüyorum, olmuyor, oluyor derken sonunda bir başıma dönüyorum yine dünyama. 'Belki' kalıyor geriye, belki olur diyorum bir gün. Hiçbir şey gibi o da bilinemiyor, ona da ulaşılamıyor. 

28 Kasım 2016 Pazartesi

Yeşil Peri Gecesi

"Artık kırılmam Ali, korkma. Yıllar geçti, büyüdüm, yaşlandım. Arkamda ne hor görülmeler, ne arayışlar, çabalar, zavallılıklar bıraktım. Tek bir arkadaşa bağrımı açtım. Onun da kucağımda ölümünü izledim, öyle çaresizdim ki, kendine iyimser bir anne aradığı gözünün bebeğinden okunan, bu arayışa tutulduğumu çok sonra anladığım bir adamı oyaladım yıllarca. Onun hem annesi hem karısı oldum. Onu kucakladım, başını göğsüme yasladım, avuttum. Sanki bende çok varmış gibi ona umut verdim. Ona bir ninni söylemediğim kaldı. Onu bir yeniden doğurmadığım kaldı. (Bösodobeni! Hatırladın mı? Ezberden okurdun bana bunu.)

Şimdi anlat bana, beni neden terk ettiğini."

15 Kasım 2016 Salı

Nahid Sırrı Örik: Kozmopolitler

"Kozmopolitler", yeni okumaya başladığım Nahid Sırrı külliyatının eserlerinden bir tanesi. Kıskanmak'tan sonra tercihim kendisinin bu romanından yana oldu. Aşağı yukarı "Kıskanmak" ile benzer nüanslara sahip olan, zaman olarak hemen Cumhuriyet sonrasını işleyen kısa bir roman. 

Romanda söz konusu olan önemli şahsiyetler bir hayli fazla. Enise Hanım, kendisini aldatan eşini Avrupa'da bırakarak, annesi Madam Blanş ve kızı Suzan ile birlikte İstanbul'a gelerek, Osmanbey'de bir apartmana yerleşmiştir. Dönemin cemiyet hayatına hızlı bir giriş yapmış, geçmişi pek aydınlık olmayan lakin epey varlıklı bir kadın olan Prenses Müzeyyen ve oğlu Prens Cevat ile bu cemiyet ortamında tanışmıştır. 

Hikayenin seyrine, sonunda nasıl bir vaziyet ile nihayet bulacağına önceden kanaat getirmek mümkün oldu benim için. Nahid Sırrı, tıpkı Kıskanmak adlı eserinde olduğu gibi güzellik ve çirkinlik kavramlarını aleni ve keskin bir biçimde ele almış. Bunun dışında yine oğlunun gönül maceralarına göz yuman hatta onu teşvik eden bir anne olarak burada karşımıza Prenses Müzeyyen çıkmaktadır. Kıskanmak adlı romanında ise bu karakter Nüzhet'in annesidir. 

Henüz iki romanını okuyarak vakıf olduğum üzere Nahid Sırrı, eserlerinde benzer kavramları işleyen, esasen dışarıdan bakıldığında sıradan gibi görünen lakin sıradan ve bilindik hikayeleri kendine has üslubu ile işleyebilen bir yazar. Onun yazım tekniğini çok şık ve duru buluyorum. Kozmopolitler de epey etkiledi beni, hatta romanı baştan sona bir kahve molası eşliğinde anneme dahi anlattım. O da epey şaşırdı. 

Nahid Sırrı'dan devam edecektim lakin çok sevdiğim bir dostumun doğum günüm için hediye ettiği Şule Gürbüz'ün "Zamanın Farkında" isimli eserine başladım. Bu eser bitince Nahid Sırrı'nın "Eski Zaman Kadınları Arasında" ya da "Abdülhamid Düşerken" adlı eserlerinden birini okumaya başlayacağım. Umarım külliyatı kısa sürede bitirir, kendisi üzerine yapılan akademik çalışmaları okumaya geçebilirim. 

3 Ekim 2016 Pazartesi

Colette: Cicim

Cicim, Fransız yazar Colette'in önemli eserlerinden bir tanesi. Cicim, Edmee ve Lea arasındaki aşk üçgeni, Cicim'in duygusal gelgitleri, Lea'nın histerileri ve Edmee'nin sorgusuz sualsiz Cicim'i bekliyor oluşu... Bir potada eriyen oldukça nizamsız bu duygular silsilesinin yanında, roman boyunca dönemin Fransız yaşamına tanık oluyor ve duygusal ilişkiler etrafında bocalayan, dikiş tutturmaya çalışan bir sürü karakter ile karşılaşıyoruz. Genç erkekler ve yaşlı kadınlar arasında süregelen, ne tam anlamı ile aşk ne tam anlamı ile jigolo ne de tam anlamı ile metres olarak tarif edemeyeceğimiz münasebetler bütünü karşısında soluksuz bırakan bir hikayenin içinde renkleniyoruz eser boyunca. Yazıldığı döneme göre oldukça cesur, çarpıcı bir roman. 

1873 doğumlu Colette'in epey sıra dışı bir hayatı var. Can Yayınları'nın Cicim'in ön sözünde bahsettiği kadarı ile; kendisi para sıkıntısı çekmesi sebebi ile yazar olmaya doğru bir atmış, kabare artistliği ve dansözlük gibi farklı meslek gruplarında işler icra etmiştir. 

Cicim'deki Lea adlı karakterin kendisinden izler taşıdığını söyleyenler var. Bunun dışında; aynı dönemde yaşadığı Coco Chanel ile yakın ilişkilerinin olduğu ve Marcel Prousut'u etkileyen yazarlardan biri olduğu bilinmekte. Epey hareketli bir yaşamı olan Colette'in hakkında, doğruluğundan emin olamadığım pek çok enformasyon var sosyal medyada. Açıkcası ben Colette gibi insanları seviyorum, toplum normlarına değil de özgür iradesine ve ruhuna önem veren, istediği gibi yaşayan daha doğrusu kendi yaşamının peşinden koşan insanlara özgü o delilik ve bilgelik arasındaki ince çizgide gidip gelmeler; benim için gerçekten çok değerli. Colette ile ilgili daha fazla bilgi edinebilmek için sosyal medya üzerinden bir araştırma yapabilirsiniz. Daha da önemlisi bir kaç eserini alıp zevkle okuyabilirsiniz. Kendisi ile tanıştığım için pek mesudum.

21 Ağustos 2016 Pazar

Ahmet Hamdi Tanpınar: Huzur

"Bütün fecaat, insanın, insanla karşılaşa karşılaşa, en sonunda kendisini tanımayacak hale gelmesi..."

Ahmet Hamdi Tanpınar'ı okumak için doğru zamanı bekledim. Farklı romanlar alırken gözlerim kitap raflarında hep ona takıldı. Zihnen uygun olmadığımı düşündüğüm dönemlerdi. Tanpınar'ı okumak kolay değil, onun Türk Edebiyatında çok özel bir yeri var. Sırf bu yerine ve değerli eserlerine saygısızlık etmemek adına hep doğru zamanı bekledim. Nihayet Huzur'u alıp okudum. Ardından "Mahur Beste" bitti. Şimdi ise sıra "Saatleri Ayarlama Enstitüsünde". 

Huzur'un ön sözünde Mehmet Kaplan'ın kaleme almış olduğu "Tanpınar Hakkında Birkaç Söz" isimi bir yazı var. Kitabı okumaya başlamadan önce bu yazıyı muhakkak okuyun derim. Kitabı nasıl okumanız gerektiği konusunda sizi aydınlatacak, kitaba başlamadan önce Tanpınar hakkında ön bilgi sahibi olmanızı sağlayacaktır. 

Genelde okuduğum eserler hakkında yazılar yazmayı çok seviyorum. Yıllardır blogumda okuduğum kitapların bir kısmından alıntı yapıyor ve kitapları nasıl bulduğumu paylaşıyorum. Lakin bu sefer Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında, hele ki "Huzur" hakkında; salt bir okur, amatör bir yazar, şair olarak yorum yapmamın doğru olmayacağını düşünüyorum. İşi edebiyat ehillerine bırakmak lazım gelir, kuşkusuz onlar Tanpınar'ı ve Huzur'u tüm yönleri ile tahlil etmişlerdir. Bu konuda nitelikli makaleler ve yazılar okumak mümkün. 

Naçizane görüşlerim şudur ki; Mümtaz'ın iç dünyası beni derinden etkiledi. "Huzur" kavramının etrafında dönen bir arayış, dönemin politik dünyasının sosyal hayat üzerindeki etkileri, Mümtaz'ın Nuran'a duyduğun aşk, bu aşkın biçimi, hisler... Hepsi bir potada muazzam bir anlatım tekniği ve genel kültür birikimi ile aktarılıyor. İhsan ve Suat'ın hayatları da romanı tamamlıyor, olayları daha derinden anlamamızı sağlıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın önünde saygıyla eğiliyorum, huzurla uyuyunuz efendim. 

24 Haziran 2016 Cuma

James Baldwin: Giovanni'nin Odası

Giovanni'nin Odası'nı, eşcinsel edebiyat seçkisinin dönüm noktalarından biri olarak görüyorum. 1956 yılında yazılan bu cömert, nazik ve cesur aşk hikayesi, James Baldwin'i gözümde ilahlaştırıyor. David'in, Giovanni ile tanıştıktan sonra söylemiş olduğu şu sözler, beni sabaha kadar ağlatabilen, duygularımı beyin kıvrımlarımda sabaha kadar döndürebilen cinsten: 

"İşte Giovanni ile ilk karşılaşmam böyle oldu; sanırım ilk karşılaştığımız anda birbirimize bağlandık, hem de kısa bir süre sonra ayrılmamıza, Giovanni'nin bedeninin çok yakında, Paris yakınlarında bir yerde, uğursuz topraklar altında çürüyüp gidecek olmasına rağmen. Bu ben ölene kadar da böyle olacak, bu anları hep yaşayacağım, hayallerin tıpkı Macbeth'in cadıları gibi topraktan çıkıp karşıma dikildiği, bu yüzün, tüm değişik ifadeleriyle karşımda belirdiği, sesinin tınısının, konuşmasının kulaklarımda çınladığı ve kokusunun beni büyülediği anları hep yaşayacağım. Gelecek günlerde -ki Tanrı bana onlara dayanma gücü versin- Giovanni'yi tekrar tekrar göreceğim; uykusuz, huzursuz bir gecenin ardından, sabahın ilk parlak ışığında ağzım acı, saçlarım ıslak ve karmakarışık, gözkapaklarım alev alev yanarken, bir elimde kahve fincanı, diğerinde sigara, geçmiş gecenin ulaşılamaz, anlaşılmaz oğlanı karşımda öylesine oturacak ve biraz sonra da kalkıp, tıpkı bir duman gibi yok olup gidecek. Ve sonra Giovanni'yi yeniden göreceğim, tıpkı o gece olduğu gibi, canlı, alımlı ve kasvetli bodrumun tüm aydınlığını toplamış olarak."

Yaşadığınız gerçek aşkı, içinize işleyen o inanılmaz hisleri asla çekip çıkaramazsınız. İsteseniz de kendi iradeniz ile bunu yapamazsınız. O elini bıraktığınız sevdiceğiniz zihninizin ve kalbinizin kıvrımları arasında, görünmez bir hatta gidip gelir. Hiç yorulmaz, sürekli eski hikayelerle, güzel anılarla, gülen gözleri, parlak teni, çocuksu heyecanı ile gider gelir. Sonsuz bir yolculuktur bu, hiçbir şekilde engelleyemezsiniz. Ömrünüz boyunca tıpkı Giovanni gibi o da sizdeki bütün aydınlıkları kendi suretinde toplayacaktır. Asla unutamazsınız. Çünkü kendi suretinizi asla reddemezsiniz. 

8 Haziran 2016 Çarşamba

Bakire İle Çingene II

"Adam merdivenin tepesinde, yüzünde hiçbir anlam olmaksızın, olanca soğukkanlılığı ile duruyor, ama küstah gözleri Yvette'e bakmayı sürdürüyordu ve Yvette onun bakışlarını yanağında, boynunda hissediyor, başını kaldırıp bakmaya cesaret edemiyordu. Framley'se arada başını kaldırıp bakıyor ve erkeğin yakışıklı yüzünden, kendini beğenmiş, siyah gururlu gözlerinden aynı düzeyde bir bakışla karşılanıyordu. Ezilmişler sınıfına özgü o belirgin bakıştı bu: paryanın gururu, yasa adamlarına tepeden bakıp sonra kendi yoluna giden toplum dışına itilmişlerin o yarı hor gören başkaldırısı...."

D. H. Lawrence

27 Mayıs 2016 Cuma

Jean-Paul Sartre: Bulantı

Okuldan bir edebiyat öğretmeni arkadaşım ile birlikte iki kişilik bir kitap kulübü kurduk. Pek çok mühim eseri aynı anda okuyor ve sonrasında uzunca, kahve sohbetleri eşliğinde ve yaratabildiğimiz her fırsatta analiz ediyoruz. Müthiş doyuruyor beni. Birkaç kitabı devirdik. Şu an Jean-Paul Sartre'ın "Bulantı" adlı romanını okuyoruz. Hemen hemen okuduğumuz tüm romanlara "varoluşçuluk" kaynaklık ediyor, bunu tasarlamadığımız halde. Romandan güzel bir alıntı yapmak istiyorum. Şu ana kadar okuduğum kadarı ile epey altını çizdiğim kısım var. Onlar arasından şu kısım epey etkiledi beni:

"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrımlarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülmez ve yakıcı bir aşk; geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak olanaksız." 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Senden Sonrası

Devam ediyor yaşam bir yerlerde. Çabuk da geçiyor zaman. Artık büyük zamanlar yok bedenimde ve ruhumda. Büyük yaşamıyorum artık, gayet küçük, minicik adımlarla seyrediyorum. Seyirlik yaşıyorum. Soluksuz ve en kısasından. Özümsüyorum etrafımdaki her şeyi, küçümsüyorum büyük olmayan zamanı.

Belki bir gün bu koca şehirde görürüm seni yeniden. O an sana bakıp gülümser miyim yoksa yüzümü çevirip yoluma devam eder miyim emin olamıyorum. Bunun bin bir türlü versiyonunu hayal edip, zihnimde bin bir türlü versiyonunun bin bir türlü filmini çekiyorum. İşte bu büyük bir zaman olur yeniden ikimiz için. Ya da yalnızca benim için. 

Bir daha kendi hayatım için büyük zamanlar yaratabilir miyim, pek sanmıyorum. Bir mucize olmadığı sürece büyük zamanlardan uzak durmaya karar verdim. Tüm büyük zamanlar senin olsun isterim. İçine her türlü kalbi eylemleri sığdırabildiğin, kocaman zamanlar. Büyük zamanlar yalnızca senin olsun isterim, hayatım boyunca küçük zamanlarda yaşasam da. 

8 Mayıs 2016 Pazar

.

benimle bir kadeh daha iç
biraz daha gülümse benimle.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Kuno ve William Arasındaki "Platonik Arkadaşlık"













Kurfürstendamm'dan geçerken Kuno kürklü örtünün altında elimi tuttu.
Sitem ederek, "Bana hala kızgınsın," dedi.
"Neden kızgın olayım ki?"
"Ah, tabii, kusura bakma ama öylesin."
"Gerçekten, değilim."
Kuno elimi hafifçe sıktı.
"Sana bir şey sorabilir miyim?"
"Sor bakalım."
"Özel bir konuya girmek istemem tabii. Platonik arkadaşlığa inanır mısın?"
"Sanırım, evet," dedim dikkatlice.
Cevabım onu tatmin etmiş gibiydi: "Yukarı gelip evimi görmek istemediğinden emin misin? Beş dakikalığına bile mi?"
"Bu gece değil."
"Emin misin?" Elimi sıktı. 
"Evet, eminim."
"Başka bir gece?" Tekrar sıktı. 

Christopher Isherwood
Mr. Norris Aktarma Yapıyor
Yapı Kredi Yayınları

25 Nisan 2016 Pazartesi

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Franz'ın Düşünceleri Üzerine Düşünceler















"Öte yandan Franz, yaşamının özel ve kamusal olarak ikiye bölünmesinin bütün yalanların kaynağı olduğuna emindi; kişi özel yaşamında başka bir şeydi, başkalarıyla birlikteyken bambaşka bir şey. Franz için gerçek yaşamak, özel ile kamusal arasındaki engelleri yıkmak demekti."

Bu çok önemli bir nokta. Milan Kundera "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliğinde" 'gerçek yaşamak' denilen bir kavramdan bahsediyor. Nedir 'gerçek yaşamak' ? 

Çoğu zaman bu dünyaya ait olmadığımı düşünüyorum. Bu mutsuz olduğum, karamsar olduğum anlamına gelmiyor. Bir şeyler eksik, tarif edemiyorum. Bu his, tarif edilemeyen ve somutlaştırılamayan türden bir his. Burası bana göre değil sanki. Bu insanlar bana göre değil. Farklı bir dürtü var içimde, insanların birbirleri ile olan ilişkilerindeki samimiyetsizliği gördükçe daha fazla uzaklaşıyorum bu dünyadan. Kendi kabuğuma çekildiğim zaman güvende hissediyorum. Günlerce dışarı çıkmamak, sadece okumak, sessizliği ve kendimi dinlemek, insanlarla yalandan ilişki kurmamak... İşte ancak bu zaman dilimlerinde gerçeği yaşıyorum ben. Tıpkı Franz'ın bahsettiği gibi. Çünkü beni kimsenin görmediğini bildiğim zamanlarda rahat hissediyorum. Ancak bu zamanlarda kendim oluyorum. 

Nasıl mı? Çok basit örneklerle açıklamak isterim. Evde tek başıma olduğum zamanlar: donumla dolaşmaktan utanmıyorum, hafiften büyümeye başlayan göbeğimi aynada izlemekten utanmıyorum, saçlarımın kenarına düşen aklara bakmaktan utanmıyorum, tuvaletten çıkınca ellerimi yıkamamaktan utanmıyorum, tuvalet kapısı açıkken tuvaletimi yapmaktan utanmıyorum, mastürbasyon yapmaktan utanmıyorum. Vesaire vesaire....

Peki kamusal yaşamda ve özel yaşamda nasıl aynı olabiliriz? Bu samimiyetsizlik nasıl kalkar ortadan? 

"Andre Breton'un içini herkesin görebileceği ve sır namına bir şey barındırmayan camdan bir evde yaşamanın arzulanırlığı üzerine söylediklerini dilinden düşürmezdi Franz."

Kim bilir belki de Andre Breton haklıdır, böyle yapmak gerekir. Ya da dışsal ve içsel gerçekliğimizi çiftleştirmek gerekir ki yek vücut olsun. O çiftleşme anı hiç bitmesin ve bu sonsuza kadar sürsün. Ancak her türlü gerçeğimiz birbiri içerisine geçtiğinde gerçeği yaşayabileceğiz. 

13 Nisan 2016 Çarşamba

Leyla Erbil: Mektup Aşkları II

"Aslında bir aşka, olup bittikten sonra, en sonundan baktığımda, geride aşk adıyla anılacak bir şey bulamıyorum; belki hoş bir duygucuk, kısa bir süre yaşanmış ama mutlaka sona ermiştir; geriye kalan buruk bir tebessüm, acılı bir anı, yitmiş bir aşk vehmi, görünmez olmuş! Oysa başlarken ne kadar inandırıcıdır her şey. İki insanın, bir örgü gibi, tülden, hafif bir dantel gibi sarınmışlıkları vardır aşkı. Etin ete, ısının ısıya geçişi; yitirdiği yarısını arayan insanoğlunun bulduğunu sandığı parçasına rastladığında geçirdiği bir baygınlıktır aşk. Sonu olmasa, sonu gelmese, vardır, evet vardır. Bir düşünce olarak, nakşedilmiş bir bilgi olarak genlerimize, vardır; yoktur demeye dilimizin varmadığı; kıyamadığımız için yok olmasına, el birliğiyle yalandan var ettiğimiz bir sözcük, olmasını hep istediğimiz ve isteyeceğimiz bir umuttur aşk, bu umudu çalmaya kimin gücü yeter yarının insanından?"

12 Nisan 2016 Salı

Leyla Erbil: Mektup Aşkları

"Dostluğa inanıyoruz. Birbirimiz için elimizden geleni yaparız. Bana öyle geliyor ki dostum, dünyada saadet denen bir şey yok, bizler boşuna çırpınıp duruyoruz. Zaten ruhumuzu bütün çıplaklığıyla kimseye gösteremediğimiz için daima yalnız kalmaya mahkumuz." 

***

"İnsan sevmelidir ama neyi sevmelidir? Kimi sevmelidir? Nasıl sevmelidir? Bunları sakın ruhsal bunalımlar sanma. Bilinçliyim. İç diye bir şey var. Kurtarılmayı bekleyen içler, kurtarılmayı bekleyen dışlar! Herkes, bütün evren bekliyor! Bizi. Bilici değilim." 

***

"Şurada bahçeli bir ev tutardık; küçük bir atölyesi olurdu, killerle, çanak çömleklerle uğraşırdık, sen şiir yazardın, ben piyano çalardım, ne kadar mutlu olurduk bir düşün!"

***

"Sevgilim
tanrı 
insanın
riyasıdır.

Sevgilim,
insan
tanrının
riyasıdır."